Archive for category Dünya

Bir türlü düzeltemedeğimiz ‘Eğitim Sistemimiz’

Murat Yülek, 05.11.2018 Dünya Gazetesi

Bu köşede 2000’li yılların ortalarından itibaren eğitimin önemini, PISA sonuçlarını, kalkınma açısından eğitimin vazgeçilmezliğinden bahsedildi. Bunlardan bazıları sonradan oldukça popular hale geldi (PISA gibi).  Şimdi bir kez daha tekrarlamakta zarar yok. Kalkınma için iyi eğitime ihtiyaç duyulur. İyi eğitim sistem, çıktı ve sonuçlarına sahip olan ülkeler zenginleşir. Bu bilinmedik bir şey değildir. Türkiye eğitim sistem, çıktı ve sonuçlarının başarılı olduğu bir ülke değildir. Bu yüzden, bu sorunu halletmeden dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına girmemiz mümkün değildir.

2002 yılı sonrasında eğitime (ve bilime) harcanan kamu fonlarının yüksekldiği ve Cumhuriyet tarihinin en yüksek seviyelerine çıktığı  yadsınmaz bir gerçektir. Örneğin, Türkiye’de yaklaşık her 80 kişiden biri, bu satırların yazarı dahil, öğretmen. Dünyada bir çok ülkenin nüfusundan daha fazla öğretmene sahibiz. Toplam istihdamın da yüzde 3’ü öğretmenlerden oluşuyor. İstihdam edilen subaylardan, polislerden, doktor ve hasta bakıcılardan, mühendislerden hatta  bunların toplamından çok daha fazla öğretmene sahibiz. Okul binaları, derslikler, laboratuvarlar gibi ‘donanım’ harcamalarımız da çok yüksek.

O halde neden eğitim çıktı ve sonuçlarımız açısından başarılı değiliz. Demek ki bir ‘verimlilik’ ve ‘etkinlik’ sorunuyla karşı karşıyayız. Para harcıyoruz ancak harcadığımız paranın karşılığını alamıyoruz ve istediğimiz sonuçlara ulaşamıyoruz.

Daha önemlisi, insan kalitemiz gittikçe kötüleşiyor. Saygılı insan, düzgün konuşabilen insan, akıl yürütebilen insan yetiştirmekte zorluk çekiyoruz. Kendi çocukluğumla karşılaştırdığımda bugünün toplumunda negatif farkları çok rahat görebiliyorum. En basitinden bir örnek: ‘bizim zamanımızda’ otobüslerde çocuk ve gençler yaşlıları görükleri zaman yer verirlerdi. Şimdilerde değil yer vermek, gençlerde bu tür ‘konseptin’, ‘hassasiyetin’ olmadığını rahatlıkla görüyorum.

İnsan kalitemizin, hem bilgi ve beceri hem de ‘değerler’ açısından bu kadar kötüleşmesi ‘eğitim’ sistemimizin ortaya çıkardığı bir sonuç olsa gerek. Eğitim sistemi deyince sadece K-12 ve üniversiteleri kapsamak doğru olmaz. Aileleri ve medyayı da eğitim kurumları arasında katmak saymak gerekir. ‘Hayat boyu öğrenme’ kavramının giderek güç kazandığı bir dünyada ana okulundan başlayarak topluma formel – enformel ‘eğitim’ veren tüm kurum ve yapıları eğitim kurumu saymamız gerekir.

O halde reforme etmeye eğitimin neresinden başlayacağız. Cevap çok basit: ana okulları ve ilkokulun ilk seneleri. Çocuğun karakterinin oluştuğu bu dönemlerde çocuğa hayatla ilgili değerleri kazandırmamız çok önemli:

  • Merak (soru sorma ve cevap arama)
  • ‘Üretme’, icat etme, sorun çözme isteği
  • Öğrenme aşkı’
  • Sosyal sorumluluklar
  • Temizlik
  • Helal haram kavramları (kendisine ait olmayan şeyleri zorla ya da gizlice elde etmeme ilkeleri)
  • Büyük küçük ilişkileri

 

‘Değerler eğitimi’ konusu son dönemde bayağı tartışıldı ancak sonuçlar henüz elimizde yok.Dünya kupasında Japonya’nın Almanya’yı yendiği maçtan sonra Japon seyircilerin çıkmadan önce oturdukları tribünleri temizlemeleri bu ilk yıllarda aldıkları bu ‘terbiyeden’ geliyor olsa gerek. Ya da metro, tobüs gibi kamu ulaştırma araçlarında asla sesli olarak birbirleriyle ya da telefonla konuşmamaları? Sokağa bir şey atmamaları? Japonlara bu ‘terbiyeyi’  ‘eğitim sistemleri’ sağlıyor.

Kaynakları kısıtlı olsa da Japonya’nı dünyanın en gelişmiş, en zengin ülkelerinden birisi olmasıyla, eğitim sisteminden aldıkları terbiye  ve edindikleri bu davranış tarzı arasında iliişki olabilir mi?

Kur hareketleri, Bütçe ve Dış Ticaret Gelişmeleri

 

Murat Yülek, 11.06.2018 Dünya Gazetesi

Son dönemde kurlardaki hareketlenme ve derecelendirmelerdeki not kaypıları bir yandan en önemli çıpamız olan kamu maliyesi disiplinini diğer taraftan ise döviz piyasasını etkileyen dış ticaret dengesine bakmayı gerektiriyor. Bunlardan birincisinde önemli bir kötüleşme yokken diğerinde ilginç gelişmeler var.

İlk dört ayda bütçede çok önemli bir menfi bir gelişme olmadı. Merkezi yönetim gelirleri yüzde 17,3 oranında büyürken giderler ise yüzde 18,7 oranında büyüdü. Vergi gelirleri tarafında özellikle gelir ve kurumlar vergilerindeki artış dikkat çekici. Gelir bergisi tahsiları yüzde 26,6 büyürken kurumlar vergisi tahsilatı yüzde 31 oranında artmış. Şirketler kesiminden elde edilen tahsilattaki bu artış KGF kredilerinin ortaya çıkarttığı rahatlamadan kaynaklanıyor olabilir. Öte yandan KDV ve ÖTV tahsilatlarındaki artışlar (sırasıyla yüzde 17,2 ve yüzde 15,1) nisbeten daha düşük. Dış ticaretten alınan vergilerde ise artan ithalat ile birlikte nisbeten yüksek bir artış söz konusu (% 19,4).

Harcamalar tarafında geçen senenin ilk dört ayına göre toplam 39,6 milyar TL’lik bir artış var. Yani harcamalar, gelirlerdeki 34,3 milyar TL’lik artıştan yaklaşık 5 milyar daha yüksek arttı. Bu da bütçe dengesini 5 milyar TL kötüleştirdi. Geçen yıl ilk dört ayda faiz dışı fazla 4,2 milyar TL olmuşken bu yıl 2,2 milyar TL’ye düştü. Bu farkın büyük kısmı yatırım kalemleri tarafından tetiklendi (12 milyar TL). İlk dört ayda cari transferler 8,7 milyar TL artarken mal ve hizmet alımları sadece 2,2 milyar TL arttı. Cari transferler içinde, tarım destekleri 1,6 milyar TL artarken sosyal güvenlik transferleri 8,2 milyar TL azaldı.

Gelir ve harcama gelişmeleri bu senenin ilk dört ayında bütçe tarafında önemli bir sıkıntı olmadığını gösteriyor. Orta vadeli programda 2018 yılı bütçe açığı hedefi olan 65,9 milyar TL özellikle seçimden sonra gelecek bir sıkılaştırmayla yakalanabilir.

 

 

Dış ticaret tarafında, döviz talebini artırıcı menfi gelişmeler göze çarpıyor. Ancak enerji ve altın dışı rakamlar daha pozitif bir resmi de ortaya koyuyor. Manşet rakamlar üzerinden bakıldığında ilk dört ayda ihracat yüzde 8,6 ithalat ise yüzde 20,8 arttı. Toplam ithalat 68,2 milyar dolardan 82,5 milyar dolara arttı. Aradaki fark 14 milyar dolar. Bu artışın 6,2 milyar doları altından kaynaklandı. Yani Türkiye’deki aktörler dövizle altını takas etmiş oldular. Türkiye’nin döviz rezervleri negatif altın rezervleri ise aynı miktarda pozitif etkilendi. 2017 yılında da (aynı dönemde) 3,8 milyar dolarlık altın ithal edilmiş ve 2,6 milyar dolarlıkkısmı ihraç edilmişti. Yani bir önceki sene 1,2 milyar dolarlık net ithalat yapımıştı. Bu sene bunun üzerine 5,5 milyar dolarlık net altın ithalatı daha yapıldı. Öte yandan ekonomik büyüme ve enerji fiyatlarındaki artışla ilk dört ayda enerji ithalatı önceki seneye göre 1,7 milyar dolar arttı.

Kısaca, ilk dört ayda altın ve enerji dışı ihracat 6,8 milyar dolar artarken (yüzde 14,6 artış) altın ve enerji dışı ithalat 10,2 milyar dolar arttı (yüzde 19,4 artış). Bu artış ilk çeyrekteki hızlı büyümeden ve ithalat kompozisyonundaki olası bazı değişikliklerden kaynaklanmış olduğu söylenebilir. Net altın ithalatının Türkiye’nin toplam uluslararası varlıklarında bir değişime sebep olmadığı düşünüldüğünde döviz dengesindeki kötüleşme bir nebze hoş görülebilir. Ancak yılın kalan kısmında ithalattan kaynaklanan döviz kaybının yakından izlenmesi gerekecektir.

 

 

Sonuç, seçimden sonra kamu maliyesinde uygun bir sıkılaşma, dış ticaret dengesinde ise ciddi bir iyileşme gerekli. Kamu maliyesinde Türkiye hala Avrupa’nın en iyileri arasında. Ancak sıkılaşma hem sinyal etkisi hem de  OVP hedeflerinin yakalanması açısından değerli. Dış ticaret tarafında ise altın ithalatı ve enerji fiyatları ilginç gelişmeleri ortaya koyuyor. Her halukarda dış ticaret dengesinin kurlardaki dalgalanmaların kontrol altına alınması açısından yakından izlenmesi ve modere edilmesi gerekiyor.

Türk şirketleri neden uluslararasılaşamıyor?

Murat Yülek, 05.03.2018 Dünya Gazetesi

 

Şirketlerimizin uluslararasılaşamaması ihracatımızın hızlı artmamasının ana sebebidir.  Temel problem; büyük şirketlerimizin ciro olarak büyüdükleri halde uluslararası vizyon olarak büyüyememelerinden kaynaklanıyor. Tabi orta ve küçük firmalarımızın uluslararasılaşma sorunu var ancak bu şirketler iç pazara dahi yerleşmede sıkıntı çekiyorlar. Dolayısıyla, onlara ‘neden uluslararasılaşamadın?’ demek bu aşamada anlamsız görünüyor.

Hazır giyim en çok ihracat yaptığımız ve ticaret fazlası verdiğimiz sektördür. Bu sektörde Vakko, Beymen gibi markalaşma açısından başarılı ancak vizyonu yurtiçiyle sınırlı kalmış firmalarımız var. Daha önce de bu konu bu köşede ele alındı. Sonrasında Vakko’da yurt dışına açılma süreci başladı/hızlandı. Beymen’de henüz bir vizyon genişlemesi yok. Oysa bunlara göre farklı segmentlerde daha genç ve belki de bundan dolayı daha vizyoner şirketlerimiz var: Koton, De Facto, Mavi gibi. Bu şirketler büyümenin anahtarının dünya pazarları olduğunu idrak edebilmiş ve temel stratejilerini uluslararasılaşma olarak belirlemiş şirketler.  Öte yandan yine temelde yurt içini hedef almış ancak uluslararası piyasalara yayılmayı da düşünen ‘orta’ derecede uluslararasılaşma vizyonuna sahip LC Waikiki gibi firmalarımız da var.

Hazır giyim şirketlerimiz içinde B2C modeliyle çalışanlar olduğu gibi B2B çalışanlar da oldukça yoğun. Hazır giyimde B2B çalışanlar özellikle yurt dışına fason çalışan ya da markalaştığı halde dağıtım ağlarına nüfuz edemeyen şirketlerimiz. Dağıtım ağlarına nüfuz etme konusunun devlet seviyesinde de ele alınması gereken bir konu olduğunun altı bu köşede daha önceki yıllarda da çizildi. Avrupa gibi büyük pazarlarda Türk ürünlerinin önemli mecra ve lokasyonlara girmesi şirketlerin bu halleriyle hedefleyebileceği, başarableceği bir şey değil. O yüzde Ekonomi Bakanlığı destekleri ve daha önemlisi ‘yönlendirmesi’ gerekiyor. Tabi Bakanlığın yönlendirme yapabilmesi için önce kendi kendisini eğitmesi de gerekiyor. Yurt dışı ticaret ataşelerinin nitelikleri ve görev tanımlarının elden geçmesi ve ‘dünya standartlarında’ ticari diplomasi insan kaynaklarımızın kamu ve özel sektörde yetiştirilmesi gerekiyor.

Bir diğer önemli ihracat kalemimiz olan otomotivde de aynı sorunu yaşıyoruz. Bu sektörde yerli markamız yok. Kafamızda yurt dışında satış/dağıtım ağı oluşturmak gibi bir nosyona da tabii olarak sahip değiliz. Sektör kaliteli üretim yaparak yurt dışına önemli oranda ihracat yapıyor. Ancak binek otomobilli şirketlerimizin uluslararası markalara lisanslı üretim yapması ve ilgili tedarik değer zincirlerinin pasif birer üyesi olmasından (yani sektörde girdilerdeki yüksek ithal bağımlılığından) dolayı sektör düşük katma değer üretiyor ve net döviz girdisi yan sanayi çıkartılırsa önemli miktarda eksi veriyor. Yani bu önemli sektörde de sıkıntılı durumdayız.

Öte yandan binek otomobili sektörünü canlandırmak için uygulanan ÖTV, vs. gibi politikalar bazen üretim ve ihracatı değil sadece iç pazarı yani ithalatı canlandırabiliyor. Geçen sene doğru politikalar sayesinde ve yatırımların bir sonucu olarak böyle olmadı;  ihracatın toplam üretim içindeki payı ve iç pazara oranla büyüklüğü arttı. Bu sektörde yurt içinde yapılan üretim büyük ölçüde ihracata giderken yurt içi satışların büyük kısmı (yüzde 70) ithal edilen ürünlerden oluşuyor (2017 yılında 921 adet otomobil ihraç edilmişken, iç pazarda 722 bin adet satış oldu; bunun 506 bini ithal edildi). Bu arada, yurt içinde üretilen otomobiller için önemli boyutta ithalat yapılıyor. Türkiye kara taşıtlarında net ithalatçı olmaya devam ediyor.

Binek otomobili sektöründe lisanslı üretimin Türkiye’ye kayda değer para (katma değer) kazandırmadığı da bir gerçek. Otomobil sektörünün başarılı uluslararasılaşması, katma değer ve net döviz kazancı üretebilmesi yerlileşmeden;  yani (i) markalaşmadan, (ii) teknolojinin özümsenmesinden, (iii) yerel şirketlerin ağırlıklı olduğu tedarik zincirlerinin kurulmasından; (iv) yurt dışı satış ve dağıtım ağlarının kurulmasından geçiyor.

Son söz; Kırşehir’de kurulan bir imalat sanayi şirketi; Kırşehir, Ankara veya İstanbul’dan önce Paris, Frankfurt, Detroit’i hedef Pazar Kabul edecek vizyona ulaşmadıkça ve teknoloji, ölçek, satış/dağıtım ağı, tedarik zinciri konularına ilk günden eğilmedikçe ihracat sorunumuz çözülmez. Kamu kesimimizde de ‘dışa açılma’ konusuna bu perspektiften bakmalıdır.

Havaalanı yönetiminin neresindeyiz?

Murat Yülek,02.04.2017, Dünya

Havaalanlarının şehir hayatının merkezine alınması fikri bir süredir rağbet görüyor. Havaalanları etrafında ticari ve teknoloji alanlarının  oluşturulmasına dayanıyor bu fikir. Demiryollarının gelişmesiyle  özellikle Avrupa’da garların şehir hayatının merkezine alınmaına benzer bir süreç. Aeropolis gibi isimler altında geliştirilen alanlar hem o havaalanının bir transit ve destinasyon merkezi olmasına destek oluyor hem de şehirde yaşayanlara yaşam ve istihdam merkezi  görevi görüyor.

Şu anda Hong Kong Havaalanı’nda Skycity adı altında bir ticari alan oluşturulması amacıyla yatırımcı aranıyor. Skycity, 25 hektar büyüklüğündeki arsa üzerinde 200 bin metrekarelik bir perakende, ofis ve konaklama alanı olarak kavramlaştırılmış. Türk yatırımcılarının altında kalkabileceği bir proje. Dünyanın en büyüğü olacak olan İstanbul’daki üçüncü havaalanı da buna benzer bir kavrama sahip.

Türkiye’de 2000’li yıllarda havaalancılığı alanında ileri giden ülkelerden birisi oldu. 1990’lı yılların sonundan itibaren özel havaalanı geliştirme ve yönetim şirketleri kuruldu ve sayısı arttı. Bunlarla birlikte yer hizmetleri şirketleri de güçlendi. Ardından Türkiye’de havaalanı sayısı arttı. Bunlara paralel olarak hava ulaşımı pazarı hızla büyüdü; yolcu sayısı 2000 yılında 34 milyondan 2016 yılında 174 milyona yükseldi. Bu, Türkiye’yi hava yolculuğunda dünyada en hızlı büyüyen ülke haline getirdi. İstanbul bir uluslararası transit noktası haline geldi. İstanbul’un küçük havalimanı olşan Sabiha Gökçen, Avrupa’nın en hızlı büyüyen küçük havalimanı haline geldi. Kapasitesi yılda 5 milyondan 20 milyonlara yükseldi. Türk havalanı yönetim şirketleri portföylerine Avrupa ve Asya’da yeni havaalanları eklediler; Letonya’dan (Riga)  Suudi Arabistan (Medine) ve Kazakistan’a kadar.

Tüm bunlar Türkiye’nin bu alanda dünyanın en iyileri arasına girdiğini gösteriyor. Ancak hala önemli sıkıntılarımız var. Nehiri geçip derede boğulma riskiyle karşı karşiya geliyoruz. Konuyu getireceğim yer havaalanı yönetiminin kendisi.

Havaalanı yönetimi oldukça zor ve uzmanlaşmanın  kritik olduğu bir alan. Yüzlerce uçağı güvenli indirip kaldırmanız; onbinlerce yolcunun oluşturduğu trafiği yönetmeniz gerekiyor. Ancak, günün sonunda bir havaalanının ne kadar iyi olduğunun ölçüsü en başta yolcuların havaalanında yaşadıkları deneyim tarafından belirlenir. Bu konuda akla gelen bazı soruları sıralayalım:

  • İnen yolcu uçak piste indikten sonra kaç dakikada terminale ulaşmıştır?
  • Körükle mi otobüsle mi taşınmıştır?
  • Otobüsle taşınmışsa otobüsü ne kadar beklemiştir?
  • Bagajı varsa bagajını ne kadar kolaylık ve kısa sürede alabilmiştir?
  • Bu süreçte bir zorluk yaşamışsa ilgililere kolaylıkla ulaşabilmiş midir?
  • Ulaşmışsa yer hizmetleri çalışanları kendisiyle güler yüzlü profesyönel bir iletişim kurmuş ve sorunu çözmüş müdür?
  • Bu durum ne kadar sürmüştür?
  • Terminalden çıkış yapan yolcu havalanaında yeniyse yönlendirmelerle kolayca gitmek istediği noktaya (otopark, mekik otobüslerin durakları, metro istyasyonu, şehire taşıma otobüsleri) varabilmiş midir?
  • Otopark tasarımı doğru mudur? Arabasını alan yolcu en kısa zamanda, geniş bağlantı/geçişlerle  otoparkın dışına çıkabilmekte midir?
  • Otopark ücretini kolay ödeyebilmekte midir?
  • Mekik, otobüs beklşenen noktalar profesyönelce işaretlenmiş ve bekleme alanı bekleyenlerin rahat ve güvenliği açısından doğru tanzim edilmiş midir?
  • Gelen yolcusunu arabasıyla karşılamaya gelenler havaalanına kolaylıkla giriş yapabilmekte midir? Bu arabaların bekleme alanları doğru tanzim edilmişmidir?
  • Kısa dönemli otopark ve bekleme alanları mevcut mudur?

Havalanınındaki “yolcu deneyiminin tasarımı” açısından sıkıntılarımız olduğu kesin. Ankara Esenboğa’ya uçan THY uçakları nedense körük kullanmıyorlar.  İnen uçakların havaalanlarının ücra köşelerine park edip terminallere otobüslerle taşınmaları mutad. Hem Ankara Esenboğa hem de İstanbul Atatürk Havaalanları’nda  bagaj bekleme süreleri uzun. Yolcu almaya gelen araçlar uzunkuyruklar oluşturuyor; yolcuların arabalara binmeleri yolun üzerinde yapılıyor. Bu da kuyrukları uzatıyor. Taksiler de bu hatlarda hareket ediyor.

Sonuçta yıllar önce otobüs garlarından alışık olduğumuz görüntüler ortaya çıkıyor. Şehirle hızlı raylı sistem bağlantısı olamayan Ankara Esenboğa Havaalanı’nda  mekik otobüslerin durak yerleri bile hala işaretlenmedi. Kısa dönemli park ve bekleme yeri de düşünülmediği için terminal önündeki dört şeritli  yol, araçların park ve bekleme alanı olarak kullanılıyor. Bu da bana çocukluğumun otobüs terminallerindeki “hercümerci” hatırlatarak nostaljik duygulara sokuyor. Dİğer yolcular da aynı duyguları paylaştıklarını söylüyorlar birbirlerine.

Mizah bir yana; havaalanlarımızın ve bunların yönetiminin çok daha iyi olmasını bekliyoruz. “Yolcuya yaşatılacak  deneyimi” planlayabilecek bilgi birikimi ve tecrübeye sahip insanımız var.  Havaalanı yöneticilerimizin müşteri deneyimi ve memnuniyetini düzenli ölçmeleri ve gerekli düzenlemeleri yapmaları gerekiyor. Bu sayede havaalancılıkta dünyanın en iyileri arasında olduğumuzu teyid edeceğiz ve dünya pazarındaki yerimiz güçlenecek.

Osmanlılar ve Avrupa’da Finansal Krizler

Murat Yülek, 02.04.2017, Dünya

Ah bu Osmanlılar; “bütün kötülüklerin altından Osmanlıların çıktığı” gibi tarihin ilk finansal kriz örneği sayılan Hollanda, lale krizinin (bazıları Tulip-mania derler)  altında da onlar yatıyordu!

15. yüzyılda Latin Amerika’da kılıç ve mikroplar eliyle yapılan ve milyonlarca yerlinin hayatını kaybettiği müthiş katliamların ardından başlayan gümüş ve altın yağmasında, İspanyol hazine gemileri binlerce tonluk altını İspanya’ya “hazine filolarıyla” taşımaya başladı. Hollanda ve İngiliz korsanları (İngilizcede devletten bağımsız olanlara “bucanneer” ve devletten izinli olanlara “privateer” denirdi) bu gemilerden gözlerinin kestiğine saldırır ve çarpışmayı kazanırlarsa altınları kendi ülkelerine götürürlerdi.

Ancak, İspanyol (ve Portekiz) merkantilizminin aksine Hollanda (ve sonrasında İngiltere) merkantilizmi daha üretim odaklıydı. Daha 13. yüzyılda İngilizler ham yünün Hollanda’ya ucuza ihraç edildiğine, Hollanda’da giyim ürünlerine dönüştürülerek İngiltere’ye  ve diğer ülkelere satıldığını farketmişlerdi. Böylece Hollanda dışarıya bağımlı olduğu hammadeye yüksek katma değer ekleyerek bir ihracat ülkesi olmuştu. Öyle ki 17 yüzyılda Colbert, Flaman tekstil üreticilerini ‘ayartarak’ Fransa’ya göç ettirmiş ve Fransız tekstil sanayini bunlara kurdurtmuştu.

16. yüzyılda Hollandalılar Fluyt ismini verdikleri gemileri seri üretim teknikleriyle üreterek dünyanın en büyük deniz gücüne sahip olmuşlardı. Öyle ki, sonradan Rus Çarı Deli Petro Rusya’nın yerli gemi sanayini kurmak amacıyla Hollanda’da “staj” yapmıştı.

Hollanda,, evlenmeler sonucu İspanya’ya bağlansa da sonradan bir başarılı bir özgürlük savaşı vererek bağımsızlığını kazandı. Kısa sürede gemicilik ve tekstil gibi teknolojik kapasite oluşumuna finansal ve Ticari kapasite oluşumunu da ekledi. İlk anonim şirketlerin kurulması sermaye birikimini güçlendirdi ve VNB  gibi uluslararası tekelci ticaret şirketlerinin kurulmasını sağladı. İlk borsa ve büyük bankaların kurulması da bunun örneklerindendi.

Hollanda’nın İspanya ile mücadelesi Osmanlı İmparatorluğu’nun dikkatini çekmiş olmalı. Osmanlılar ile ticaret  yapabilme iznini almak için çok uğraştı Hollandılar. Osmanlılar da küçük Hollanda’nın talebini geri çevirmedi ve onlara ticaret yapma (kapitulasyon) hakkı tanıdı. Böylece, Osmanlılar küçük Hollanda’ya destek verdiğini göstermiş ve Hollanda’nın ekonomik gelişimine  de yardımcı olmuş oldu.

İşte bu arkaplan üzerinde, küçük Hollanda 16. yüzyıldan sonra dünyanın o zaman için en büyük sömürge imparatorluğunu kurmayı başardı. Korsanlıktan sömürge imparatorluğuna geçiş süreci, Hollanda’nın yoluna çıkan ülke ve güçler için oldukça kanlı oldu. İngilizler bile Endonezya’daki Amboyna katliamıyla Hollanda’nın saldırganlığından nasibini almıştı.

Hollanda, Osmanlı’dan yardım kopartmaya çalışırken laleyi tanıdı. İstanbul’a ziyarete gelen tüccar ve diplomatlar bahçe kültürünün çok geliştiği Osmanlı’dan çok etkilendiler. Lale soğanları edinerek ülkelerine götürdüler. O zaman İstanbul’da lale “tülbend” çiçeği olarak adlandırılırdı. Hollandılar, dilleri döndüğü kadar “tulip” ismini verdiler laleye.

Çalışkan Hollanda’lılar değişik lale türleri geliştirmeye de çalıştılar. Hollanda’da lale aşkı kısa sürede inanılmaz seviyelere ulaştı. O kadar ki, tarihin ilk finansal “balonunu” şişirmeyi başardılar. İktisat tarihçileri, bu lale çılgınlığı döneminde bazı lale soğanlarının fiyatının bugünün parasıyla 400 bin avroyu aştığını belirliyorlar. Hollanda’lılar bir lale soğanının bu para etmeyeceğini aklettikleri zaman çok geç oldu ve balon patladı. Finansal kriz literatürü bu olayı, John Law’un Güney Denizi Spekülayonu’ndan da önceki ilk finansal spekülasyon örneği olarak tanıdı.

İşte sevgili dostlar, bu Osmanlılar vary a; Avrupa’da finansal krizleri başlatanlar da onlardı.

Kamu satın alma politikaları sanayileşmenin itici gücüdür

Murat Yülek,02.03.2017, Dünya

Müfredat gereği ilkokul birinci sınıf öğrencilerinin “vatandaşlık bilinci” konulu araştırma yapmak ve bununla ilgili kısa bir yazı yazmaları isteniyor. Tabi 7 yaşındaki çocuklar bu soruya cevap vermeyi bırakın anlamakta zorluk çekiyor. Ancak yine de daha ileri yaşlar için önemli bir kavram. Vatandaşlık görevlerimizden en önemlilerinden birisi ülkede kalkınma ve gelişmeyi sağlamak olsa gerek. Bu görev vatandaşlar adına kamu sektörü ve özel sektördeki karar alıcılara düşüyor.

Her ülkede kamu kesimi satın alma politikaları ülkenin kalkınma ve gelişmesinin en önemli araçlarından birisi ve sanayileşmenin itici gücüdür. Dolasıyla, kamu kesimi satın alma politikalarının doğru tasarlanması ve uygulanması vatandaşlık görevlerimizin başında geliyor. Zira bu politikalarla, daha evvelden ülkenin sahip olmadığı yetenekler kazanılır ve ithal bağımlılığı ortadan kalktığı gibi ihraç ürünleri geliştirilir. Sanayi politikası uygulamadığını söyleyen ABD’de savunma  sanayi bunun en güzel örneklerindendir.

Ancak yakın tarihimiz, yerli yeteneklerin kazanılmasını engellenmeye çalışıldığı örneklerle doludur. Kamu satın alma kararları bunların başında gelir. Savunma sanayi güzel bir örnek. Türkiye son yıllarda bu alanda mesafe almaya çalışıyor. 1970’lerde başladıktan sonra 1980’lerde tekrar canlandırılan yerli savunma sanayinde son yıllarda bir atılım gerçekleştirilmeye çalışılıyor. Bu sektör yavaş yavaş ihracatçı hale geliyor.

1990’ların sonunda TÜBİTAK SAGE ülkemizin 65 km menzilli ilk güdümsüz karadan karaya roketi olan Toros’u yerli imkanlarla geliştirmiş ve testten geçen prototipleri imal etmişti. O dönemde Kara Kuvvetleri Komıtanlığı bu füzeden sipariş vermeyi reddetti. Bunun yerine Çin’den teknoloji transferiyle Roketsan tarafından Kasırga roketleri imal edildi. Bu karar Türkiye’nin bu alandaki yetkinliklerinin geliştirilmesini 20 seneye yakın geciktirmiş oldu. O siparişler o yıllarda verilseydi Türkiye şimdi muhtemelen 1000 km menzilli benzer roketleri imal edecek yeteneğe sahip olacaktı.

TAI/TUSAŞ bazı raporlara göre ilk insansız hava aracı prototipini 1996’da imal etmişti. Ancak bu projeye de sahip çıkılmadı. Bunun yerine İsrail’den, kusurlu ihalar olan Heron’lar satın alındı. TUSAŞ ise iha konusunda hala prototip seviyesinde (ANKA) kaldı. Güzel bir gelişme, bir özel şirket olan Bayraktar yerli ihaları imal etti. Uzmanlara göre Bayraktar ihaları dünyanın en gelişmiş ihaları arasında yer alıyor.

Bu tür engellemeler Vecihi Hürkuş, Nuri Demirağ, Necmettin Erbakan gibi çeşitli yerli sanayi önderlerinin de başına geldi Cumhuriyet döneminde. Atatürk döneminde başlatılan sanayileşme hamlesi de yarım kalmış, Şevket Süreyya Aydemir ve Kadro hareketi tarafından devam ettirilmeye çalışılmasına rağmen, 1940’ların sonlarında Marshall Yardımlarıyla durdurulmuştu. 1960’lı yıllarda da iktisatçılarımız Türkiye’nin neden otomobil imalatına girmemesi gerektiğini yazıyorlardı.

Bugün bu sorunlar halloldu diyemiyoruz henüz. Basına yansıyan haberlere göre, şu anda en önemli altyapı projemiz olan üçüncü hava limanında ucuz Çin ithal mermerleri kullanılacak. Oysa Türkiye dünyanın en önemli mermer üreticileri arasında. Yine aynı havaalanında yerli üreticilerden daha pahalı fiyat vermesine rağmen bir Alman firmasının Çin’de imal ettirdiği yürüyen merdivenler ve asansörler kullanılacak. Oysa yerli asansörler ve yürüyen merdivenlerin dünyanın en büyük havalimanında kullanılmasıyla yerli şirketlerimiz yurt dışı ihraç pazarlarına açılacaklar, yerli markalarımıza önemli bir uluslararası referans ve iş bitirme sağlanmış olacaktı.

Asansör sektöründen bahsetmişken konunun üzerinde biraz duralım. Ülkemizde bu sektörde düzeltmemiz gereken önemli bazı yanlış politikalar var. Birincisi, bazı kamu kurumlarımız asansör satın alma şartnamelerine yabancı asansör ya da komponent firması şartı koyuyor. Böylece, yerli üreticiler dezavantajlı duruma girmiş oluyor. İkincisi, genelde yerli merdiven altı firmalarla kalbur üstü firmalar arasında ayrım yapılmıyor. Üçüncüsü, Ekonomi Bakanlığımız asansör komponenti ithalatına gümrük vergisi koyarken komple asansör ithalatına gümrük vergisi koymadı. Birinciyle birleşince yerli asansör sektörümüz dezavantajlı hale geliyor: yabancı şirketler Çin’de ürettirdikleri komple asansörleri sıfır gümrükle ithal ederek kamuya (özellikle hastanelere) satıyorlar. Yerli üreticiler ise Türkiye’de üretilemeyen komponentleri gümrük ödeyerek ithal etmek zorunda kaldıkları için yabancı rakipleriyle rekabet edemiyorlar. Dördüncüsü, ray, fren gibi bazı komponentlerin ileri kaliteli olanları ülkemizde üretilemiyor. Burada TÜBİTAK’ın devreye girerek bu ileri özellikli komponentlerin geliştirilerek üretilebilmesi için nitelikli yerli üreticilere destek vermesi gerekiyor. 

Benzer durumlar raylı sistemlerde var. Şehirlerimizde yerli metro araçları, hafif raylı sistem araçları vs üretilebildiği halde satın alma süreçlerinde tercih edilmiyor. Bu alandaki kamu satın almalarımız da yerli üretim ve yetenekleri geliştirme öncelikli olmalı.

Kıssadan hisse: kamu satın alma politikalarını gözden geçirmeye devam etmeliyiz. Bunu yaparken satın alma politikalarını tek başına değil diğer ekonomi politikalarıyla koordineli bir çerçevede yapmalıyız. Satın alma politikalarını ekonomik kalkınma ve gelişmenin parçası olarak düşünmeliyiz. “Bu konuda AB ne der?” şeklinde çekinceler var. Endişeye mahal yok; bu, bir başka yazının konusu.

Cumhurbaşkanlığı Sistemi

Murat Yülek, 02.02.2017, Dünya

Nisan ayındaki referandumda halk uygun görürse Cumhurbaşkanlığı sistemine geçecek. Bu bir rejim değişikliği değil; Türkiye’nin siyaset ve ekonomisinin verimliliğini artırabilecek bir sistem değişikliği. Tabi, bir sistemin daha potansiyel olarak daha verimli olanla değişmesi tek başına başarıyı garanti etmiyor. Sistemi yürütecek olan insan kalitesi başarının asıl belirleyicisi olacak.

Türkiye Barolar Birliği anayasada yapılan değişiklikleri madde madde çıkartarak kullanım kolaylığı yüksek olan bir web sayfası hazırlamış. Buradan, toplam madde değişiklikliklerini kelime sayısı olarak ölçersek oldukça az sayıda değişiklik yapıldığı  görülüyor.

Anayasa’daki temel değişiklik yürütmenin başına başbakan yerine Cumhurbaşkanı’nın getirilmesi olarak özetlenebilir. Cumhurbaşkanı, bugün belediye başkanlığında olduğu gibi halk tarafından seçilecek ve icraatleriyle doğrudan sorumlu olacak. Üst düzey kamu görevlilerini o atayacak.

Siyaset bilimi ve iktisat alanında sık kullanılan ‘asil-vekil’ kuramı çerçevesinde bakalım. Bu değişiklik, asil (halk) ile vekil (burada yürütmeden sorumlu olan hükümet) arasındaki mesafeyi kısaltır. Vekilin daha sorumlu çalışmasını sağlar. Asilin de vekilin başarısını daha iyi denetlemesinin yolunu açar.Bu yönleriyle önerilen yeni sistem ABD’deki başkanlık sistemine oldukça benziyor. Kalkınma sürecini tamamlama ihtiyacında olan bir ülkede bu değişikliğin olumlu sonuçlar doğurması beklenir.

 

Benim açımdan ikinci önemli değişiklik, TBMM’nin, temel görevi olan yasa yapımına odaklanması. Bu ülkemizde yasamanın gücü ve verimliğini artırıcı bir değişiklik. Burada, benim önemli bulduğum ve daha önce de bu köşede gerekliliğini vurguladığım bir husus, bakanların parlemento dışından seçilmesi. Mevcut parlementer sistemimizde yürütmenin en önemli yetkilileri olan bakanlar yasa yapıcı olarak seçilen milletvekilleri arasından seçiliyor. Yürütme ve yasama yapması gereken yetkililerin aynı havuzdan seçilmesi, güçler ayrımı prensibine tamiri güç bir hasarı beraberinde getiriyor. Bu açıdan yeni anayasa tasarısı oldukça olumlu bir içeriğe sahip.

Mevcut anayasadaki kanun hükmünde kararnamelerin yerine yeni öneride Cumhurbaşkanı kararnamesi getiriliyor. Bu yasal boşlukların hızlı doldurulması açısından faydalı. Cumhurbaşkanlıpı kararnamaleri kanun-altı metinler olarak tanımlanıyor. Yani, kanunla çeliştiği yerlerde kararname hükümleri geçersiz oluyor.

Yeni anayasa tasarısı TBMM’nin Cumhurbaşkanı üzerindeki denetim gücünü de artırıyor. Değiştirilen 105 maddede, 600 milletvekilinin beşte üçünün gizli oyuyla Cumhurbaşkanı hakkında suç işlediği yönünde soruşturma açabilmesi sağlanıyor. Sonuçta üye tamsayısının üçte ikisinin (yüzde 67) oyuyla Cumhurbaşkanı yüce divana sevkedilebiliyor. Mevcut anayasada ise sadece vatana ihanet suçlamasında Cumhurbaşkanı üye sayısının dörtte üçünün (yüzde 75) oyuyla suçlandırılabiliyor.

Adalet sistemi açısından önemli bir kurul olan Hakim ve Savcılar Kurulu (eski HSYK) öneride 13 üye ve başkandan oluşuyor. Bunların şartları sağlayan 5 tanesi Cumhurbaşkanı, 7 tanesi ise TBMM tarafından seçilmesi öneriliyor. Mevcut sistemde 22 üyenin 4’ü Cumhurbaşkanı atarafından atanıyordu. Başkanlık sisteminin olduğu ABD’de üst mahkeme üyelerinin tamamı Cumhurbaşkanı tarafından öneriliyor; adaylar senatoda senatörler tarafından onaylandıktan sonra Cumhurbaşkanı tarafından atanıyorlar. Yani önerilen sistem ABD’ye göre Cumhurbaşkanı’nın gücünün törpülemiş.

Yeni sistemin getirdiği ana değişiklikler benim açımdan bunlar. Yeni sistem eğer iyi yürütürlürse Türkiye’ye fayda getirir.

 

 

Sokak satıcıları girişimcidir; destek olalım

Murat Yülek,02.01.2017, Dünya

Acı bir terör olayıyla başladığımız 2017 yılının hem Türkiye hem dünya için çok iyi bir yıl olması dileğiyle başlıyorum yazıma.  Kalkınmacı devletin en önemli görevlerinden birisi istihdam sahalarını geliştirmektir. Asıl hedef yüksek ücretli istihdam alanlarıdır. Ancak Türkiye gibi büyük bir ülkede bunu başarmak kolay değil; ve bu hedefe ulalmak uzun zaman gerektirir. Benim hesaplarıma göre, Türkiye’nin mevcut demografik yapısında, iş gücüne katılım oranı artırılarak, şu anda işgücü havuzunda gözükmeyen, ancak çalışabilecek 15 milyondan fazla kişiye istihdam sahası açmamız gerekiyor. Bunların içinde, yazılım mühendisleri olduğu gibi, ortalama eğitim seviyesinin 7 yıl olduğu bir ülkede eğitim ve beceri seviyesi düşük milyonlarca insanımız var.

İstihdam sahası açmak devletin görevidir. Ancak günümüzde serbest piyasa ekonomisinin hüküm sürdüğü bir ülkede devlet toplam istihdamın çok az bir kısmını doğrudan kendisi açıyor. Örneğin ülkemizde toplam istihdamın yüzde 10 kadar bir kısmı kamu bordrosunda gözüküyor. Dolayısıyla, serbest piyasa ekonomisinde devlet istihdam üretme görevini (ki bu sosyal bir görev) özel şirketlere tevdi ediyor. Bir başka deyişle, şirketler sosyal bir görevi yerine getiriyor. Devletin görevi, istihdam alanı açma sorumluluğunu verdiği şirketlerin önünü açmaktır.

Özel sektör şirketleri ve kamu yeterince iş sahası açamazsa, helalinden ekmek parası kazanmak isteyen insanların sokak satıcılığı ya da işportacılık gibi alanlara yönelmesi de normaldir. OECD’nin önceki bir çalışmasında Türk insanının bu anlamdaki girişimciliğinden bahsediyordu. Kalkınmacı devlet bu durumda bu insanlara ceza kesmek yerine halkın bu alandaki gelir üretme imkanlarını düzenler ve artırır. Daha iyi iş imkanı bulamayan, ancak dilenmek ya da kötü yola da düşmek istemeyen kişiler sokak satıcılığı yapabilir. Bunda bir mahzur görüyor muyuz?

Yapılması gereken, belediyelerin sokak satıcılığı yaparak doğrudan istihdam üretmek ‘sosyal görevini’ üstlenen bu insanları kayıt altına alması, onlara uygun yer göstermesi, sattıkları hizmet ya da malları ve satış şekillerini standart ve denetim altına almasıdır. Bu arada, tüm şehirlerimizde ve özellikle İstanbul gibi tarihi ve kültürel zenginliği olanlarda, resmi sokak satıcılarının tezgahları, mekanları da bir görsel tasarıma tabi tutulmalıdır. İstanbul’a gelen turistler simit aldıklarında dahi İstanbul’un kültürel zenginliğinin görsel yansımasını tecrübe etmelidir. Yerel yönetimlerin bu ‘düzenleme’ görevi çok önemli.

Girişimcilik desteği ve eğitimi veren KOSGEB de bu hizmetlerini sokak satıcılarına da yaygınlaştırmalıdır. Yüzde 80’i şehir ve kasabalarda yaşayan halkımızın, sokak satıcıları eliyle hem hayatlarını kolaylaştırmalı hem de meşru kazanç kapıları açmalıyız. Alışveriş merkezlerinde koridorların kiraya verilmesi gibi, bu dönüşüm belediyelerimize ilave gelir de getirebilir. Tabii işgaliye ücretlerini abartmamak kaydıyla.

Oysa, basına yansıyan yönüyle bakarsak işportacılar oldukça baskı altında. Daha geçenlerde sivil bir zabıtanın bir sokak satıcısını darp etmesine basında bol bol yer verildi. Merkezi ve yerel yönetimlerimizin sokak satıcılarını düşman olarak tanımlamaları büyük bir sosyal hatadır. Görev düşen sadece merkezi yönetim ya da yerel yönetimler değil. Genç işletmeci Ömer Mahir İrdam halka da görev düştüğünün altını çiziyor, büyük süpermarket yerine küçük bakkaldan ya da sokak satıcısından alışveriş etmek sosyal dokuya fayda sağlar diyor.

Not: Dünya Gazetesi’nde 2005 yılından itibaren bu köşede yazıyorum. Kovayı boşaltmak için önce doldurmak gerekiyor. Yazılarım bu günden itibaren ayda bire inecek. Bu yeni düzenlemeyi kabul ettikleri için Dünya Gazetesi yöneticilerine teşekkür ediyorum.

 

Trump Ekonomisi

Murat Yülek, Aralık 2016, Derin Ekonomi

Sürpriz başkan Trump daha resmi olarak başkanlık koltuğuna oturmadan dünya ekonomisi süprizlerle karşılaşmaya başladı bile. Amerika Birleşik Devletleri’nde Fed’e fırsat vermeden faizler kendiliğinden yükselmeye başladı. Bu da dolar endeksini yükseltti ve euroyu düşürdü.

Şimdi dünya, zorlu bir seçim kampanyasının ardından Trump’ın dış siyaset ve ekonomi alanlarında izleyeceği politikaların ne olacağını düşünmeye başladı. Zira, Trump öngörülebilir bir karakter değil; farklı bir lider. İş adamlığı sırasında çok sayıda büyük risk aldı. Bu risklerin bir kısmı gerçekleşti ve Trump’a pahalıya mal oldu ve ona inişli çıkışlı bir iş kariyeri hediye etti. Aynı inişli çıkışlı, risk-sever davranış tarzını başkanlığa taşımasıyla, hem Amerika hem de dünya açısından heyecanlı bir dört yıla gireceğiz.

Trump’ın izlemeyi taahhüt ettiği ekonomi  politikalarına bakarak bu aşamada Amerika ve  dünya için bazı çıkarımlar yapmakta fayda var. Trump’ın şu kadar verdiği beyanatlardan ve seçim bildirgelerinden, izlemeyi taahhüt ettiği ekonomi politikalarının temelinin ekonomiyi kısa vadede büyütme amacını güttüğü görülüyor. Trump Amerika’nın altyapı stoğunun eskidiğini, teknik olarak standart altı ve miktar olarak da yetersiz olduğunu söylüyor. Bu yüzden, kamu harcamalarının altyapıya dayalı olarak artırılmasını ve bu sayede büyümenin hızının yükseltilmesi hedefleniyor. Buna bir nevi büyümeci ‘kamu satın alma politikası’ da denebilir.

Diğer yandan Trump, özellikle Çin’den ve Meksika’dan yapılan ithalatı çeşitli yollarla kısıtlayarak Amerika’daki istihdamı artırmayı, yani, genişleyici maliye politikalarının büyüme etkisinin yurt içinde kalmasını hedefliyor. Trump, TPP müzakerelerinde ‘en sert ve zeki’ müzakerecilerini  görevlendirerek ABD işçilerinin ve üreticilerinin menfaatlerinin korunacağını söylüyor. Örneğin, Trump altyapı inşaatlarında Amerikan yerli çeliğinin kullanılmasını istiyor. Bu sayede, Trump ‘dinamik ve patlayan’ bir ekonomi inşa ederek 10 senede istihdamı, şu anda beklenen 7 milyon yerine toplam 25 milyon artırmak istiyor. Bunu, büyümeyi her yıl yüzde 1,5 oranında artırarak (bunun da istihdamı her yıl bir buçuk  milyon artırmasını bekliyor) başaracağını söylüyor.

Önceki dönemlere bakıldığında bu hedef oldukça iddialı gözüküyor. Zira son 20 yılda ABD’nde istihdam artışı yavaşladı.  1990’lı yıllara kadar Amerikan ekonomisi on yılda 20 milyon civarında net istihdam üretirken son on yılda bu rakam 8 milyona geriledi (Trump’a seçimi kazandıran fakrtörler arasında bu önemli yer tuttu). Trump şimdi bu rakamı üçe katlamayı vaad ediyor. Ayrıca, Trump döneminin başlarında genilleyici politikalarla istihdam artışında bir ivme yakalansa da orta uzun dönemde bu ivmeyi devam ettirecek politikalar varsa bile şu anda açıklanmış değil.

ABD’nde dönemler itibariyle istihdam artışı

Dönemler (Ekim ayı itibariyle) Istihdam artışı (milyon)
2006-2016 8
1996- 2006 17
1986-1996 20
1976-1986 20
1966-1976 18

 

Öte yandan Trump hem gelir hem de kurumlar vergisi oranlarını düşürmek istiyor. Bunun da ekonomiyi büyütücü etki göstereceğini düşünüyor. Ancak, ABD zaten OECD içinde en düşük vergi toplayan ekonomilerden birisi. Kamu borcu da oldukça yüksek (eyalet ve şehir borçlarıyla birlikte ABD’de kamu kesiminin toplam borcu 23 trilyon dolar mertebesinde; sadece federal hükümetin borcu GSYH’nin yüzde 100’ünün üzerinde). Toplanan vergi zaten düşük olan bir ülkede vergi oranlarının daha da düşürülmesinin büyüme üzerindeki etkisi sınırlı kalır ve bütçe açığını ve borcu artırması kaçınılmaz olur.

Trump kömür gibi yerli kaynaklara dayanan enerji politikasına çok önem veriyor. Bu ve bürokratik ve regülatif yükün kalkmasının da ekonomik büyümeye olumlu etki yapacağını öngörüyor. Ancak ABD gibi uzun dönemli büyümesini yatırım ve istidamdan (üretim faktörleri) çok verimlilik ve teknolojiye dayandırması gereken bir ekonomi için bunun nasıl sağlanacağı hususunda bir önerisi, önce de söylendiği gibi, yok.

Sonuç, Trump idaresi Amerika’ya kısa vadede büyüme açısından iyi;  orta uzun vadede ise (büyüme ve borç dinamikleri açısından) pek de parlak olmayan vaatlerde bulunuyor. Görünen o ki, dünyanın en borçlu ekonomisi olan ABD’nin borcu önümüzdeki dönemde daha da artacak ve ABD’nin notunun düşmesi söz konusu olacak. Açıkçası, kısa dönemdeki büyüme hikayesinin de ne kadar gerçekçi olduğuna da emin değiliz.

Sigortacılık sektöründe neler oluyor?

Murat Yülek, 31.10.2016, Dünya

Geçtiğimiz yıllarda motorlu taşıtlar sigorta primlerindeki yükseliş kamuoyundan büyük tepki almıştı. Bu sene prim artışları devam ediyor; yüzde 50’ye varan artışlarla karşılaşılıyor.

Türk sigorta sektörü 2000’li yılların başında, büyümenin hızlanması, ekonomik ve siyasi istikrarın gelmesiyle uluslararası yatırımcıların dikkatini çekmeye başlamıştı. 2004 yılı itibariyle, Avrupa’da yıllık prim üretimi GSYH’nın yüzde 7-13’ü arasında iken Türkiye’de oran yüzde 1,5 civarındaydı (Hazine Müsteşarlığı rakamları). Pazarın küçüklüğü büyüme beklentisini de beraberinde getirdiği için bir çok uluslararası yatırımcı yerli firmaları satın aldı ya da yeni şirketler kurdu. Böylece sektör canlandı. Tasarrufları artırmak amacıyla bireyse emeklilik sigortasının desteklenmesi de sektörün canlanmasına yardımcı oldu.

Ancak bugüne gelindiğinde, sigorta primleri gittikçe yükseldi; yukarıda söylendiği gibi rahatsızlıklar oluştu. Uluslararası yatırımcıların girmesiyle sektörün daha verimli (yani; tüketici açısından primlerin düşmesi) hale gelmesi beklenirken tersi oldu. Bu durum muhtemelen şu sebeplerden kaynaklanıyor:

  1. Sigorta şirketleri iyi yönetilmiyor, verimlilik düşük. Verimliliği, prim geliriyle işletme giderleri ve sigorta ödemeleri arasındaki ilişki olarak tanımlarsak, primlerin yükselişinde işletme giderleri ya da sigorta ödemelerindeki oransız artışının sebep olduğunu düşünebiliriz. Sektör 2015 yılında 25 milyar TL prim geliri üretti (yatırım gelirleri ve reasürans faaliyetleri hariç). Buna karşılık, 7,3 milyar TL faaliyet gideri oluştu. Bu yüzde 30’luk biro rana tekabül ediyor. Emeklilik sigortasında bu oran şu anda yüzde 100 seviyesinde. Yatırım gelirleri 3,7 milyar TL oldu; yani toplam prim gelirinin yüzde 15’i.

Bazı sigorta şirketleri ise müşteri çekmek için aşırı düşük prim tarifeleri uyguladı. Ancak bu system bir süre sonra çevrilemez hale gelerek aşırı prim artışlarına yol açtı.

Sigortacılığın en önemli unsurları fon gelirleri. Bu konuda da Türkiye’deki sigortacılık sektörü başarılı değil. Özellikle emeklilik fonlarında getiriler çok düşük ya da negatif.

  1. Tüketici ahlaksızlığı artıyor (mu)? 2015 yılında ödenen hasarlar prim gelirlerinin yüzde 55’i civarında. Yani, yüzde 45’lik bakiye ile faaliyet giderleri ve diğer giderlerin ödenmesi ve yatırımların gerçekleştirilmesi gerekiyor.

Kullanıcıların (özellikle karşılıklı zabıt sisteminden sonra) sigorta şirketlerinden haksız kazanç sağlamak için kaza giderlerini yüksek göstermesi sisteme zarar veriyor primlerin yükselmesine sebep oluyor? Bu sistemik bir sorun. İnsanımızı daha ahlaklı hale getiremiyorsak sistemi daha iyi denetlenebilir hale getirmemiz gerekiyor.

Hukuk sisteminden kaynaklanan sorunlar da bulunuyor. Örneğin, sürücü kural ihlallerinden kaynaklanan (örneğin bir yola terseten girerek araba sürmek) zararları sigorta şirketleri tazmin etmek ve karşılık ayirmak zorundaydı. Zira, Yargıtay Ticaret Kanunu’ndan dogan tüketici hakları öne sürerek sigorta şirketlerine bu zararları ödeme sorunluluğu getiriyordu. Hazine Müsteşarlığı’nın yeni düzenlemesiyle bu durum düzelse de sigorta şirketleri geriden gelen bu tip hasarları ödemek ve karşılık ayırmak zorunda.

  1. Sigorta şirketlerinin aşırı kar isteği de primleri yükseltiyor olabilir. Sistem geçen yıl zarar etti. Yani kar artışı gerekli. Ancak bu artış verimlilik artışıları ve pazar büyümesinden mi gelecek prim artışlarından mı? Eğer karın prim artışlarıyla yükseltimesi isteniyorsa, bu mümkün değil çünkü artan primler pazarı büyütmek yerine küçültecek.

Sigortacılık sektörü, Hazine Müsteşarlığı ve Rekabet Kurumu tarafından regüle ediliyor. Her iki kurum da sektördeki rekabet durumunu, verimliliği incelemeli. Bazı sigorta şirketleri,  “eğer beklenen karları yapamazsak sektörden / ülkeden çıkarız”  diyorlarsa ve bu tip bir “tehdit” önemli bulunuyorsa, sektörde rekabetin artması gerekiyordur. Yine düzenleyici kurumların konuya el atması gerekir.

Bu arada, finansal sektörün düzenleyici kurumları SPK ve BDDK iken sigorta sektörünün Hazine Müsteşarlığı tarafından düzenleniyor ve denetleniyor olması pek de uygun görünmüyor. Konunun Hazine Müsteşarlığı ile ilgisi yok.