Archive for category Dünya

Havaalanı yönetiminin neresindeyiz?

Murat Yülek,02.04.2017, Dünya

Havaalanlarının şehir hayatının merkezine alınması fikri bir süredir rağbet görüyor. Havaalanları etrafında ticari ve teknoloji alanlarının  oluşturulmasına dayanıyor bu fikir. Demiryollarının gelişmesiyle  özellikle Avrupa’da garların şehir hayatının merkezine alınmaına benzer bir süreç. Aeropolis gibi isimler altında geliştirilen alanlar hem o havaalanının bir transit ve destinasyon merkezi olmasına destek oluyor hem de şehirde yaşayanlara yaşam ve istihdam merkezi  görevi görüyor.

Şu anda Hong Kong Havaalanı’nda Skycity adı altında bir ticari alan oluşturulması amacıyla yatırımcı aranıyor. Skycity, 25 hektar büyüklüğündeki arsa üzerinde 200 bin metrekarelik bir perakende, ofis ve konaklama alanı olarak kavramlaştırılmış. Türk yatırımcılarının altında kalkabileceği bir proje. Dünyanın en büyüğü olacak olan İstanbul’daki üçüncü havaalanı da buna benzer bir kavrama sahip.

Türkiye’de 2000’li yıllarda havaalancılığı alanında ileri giden ülkelerden birisi oldu. 1990’lı yılların sonundan itibaren özel havaalanı geliştirme ve yönetim şirketleri kuruldu ve sayısı arttı. Bunlarla birlikte yer hizmetleri şirketleri de güçlendi. Ardından Türkiye’de havaalanı sayısı arttı. Bunlara paralel olarak hava ulaşımı pazarı hızla büyüdü; yolcu sayısı 2000 yılında 34 milyondan 2016 yılında 174 milyona yükseldi. Bu, Türkiye’yi hava yolculuğunda dünyada en hızlı büyüyen ülke haline getirdi. İstanbul bir uluslararası transit noktası haline geldi. İstanbul’un küçük havalimanı olşan Sabiha Gökçen, Avrupa’nın en hızlı büyüyen küçük havalimanı haline geldi. Kapasitesi yılda 5 milyondan 20 milyonlara yükseldi. Türk havalanı yönetim şirketleri portföylerine Avrupa ve Asya’da yeni havaalanları eklediler; Letonya’dan (Riga)  Suudi Arabistan (Medine) ve Kazakistan’a kadar.

Tüm bunlar Türkiye’nin bu alanda dünyanın en iyileri arasına girdiğini gösteriyor. Ancak hala önemli sıkıntılarımız var. Nehiri geçip derede boğulma riskiyle karşı karşiya geliyoruz. Konuyu getireceğim yer havaalanı yönetiminin kendisi.

Havaalanı yönetimi oldukça zor ve uzmanlaşmanın  kritik olduğu bir alan. Yüzlerce uçağı güvenli indirip kaldırmanız; onbinlerce yolcunun oluşturduğu trafiği yönetmeniz gerekiyor. Ancak, günün sonunda bir havaalanının ne kadar iyi olduğunun ölçüsü en başta yolcuların havaalanında yaşadıkları deneyim tarafından belirlenir. Bu konuda akla gelen bazı soruları sıralayalım:

  • İnen yolcu uçak piste indikten sonra kaç dakikada terminale ulaşmıştır?
  • Körükle mi otobüsle mi taşınmıştır?
  • Otobüsle taşınmışsa otobüsü ne kadar beklemiştir?
  • Bagajı varsa bagajını ne kadar kolaylık ve kısa sürede alabilmiştir?
  • Bu süreçte bir zorluk yaşamışsa ilgililere kolaylıkla ulaşabilmiş midir?
  • Ulaşmışsa yer hizmetleri çalışanları kendisiyle güler yüzlü profesyönel bir iletişim kurmuş ve sorunu çözmüş müdür?
  • Bu durum ne kadar sürmüştür?
  • Terminalden çıkış yapan yolcu havalanaında yeniyse yönlendirmelerle kolayca gitmek istediği noktaya (otopark, mekik otobüslerin durakları, metro istyasyonu, şehire taşıma otobüsleri) varabilmiş midir?
  • Otopark tasarımı doğru mudur? Arabasını alan yolcu en kısa zamanda, geniş bağlantı/geçişlerle  otoparkın dışına çıkabilmekte midir?
  • Otopark ücretini kolay ödeyebilmekte midir?
  • Mekik, otobüs beklşenen noktalar profesyönelce işaretlenmiş ve bekleme alanı bekleyenlerin rahat ve güvenliği açısından doğru tanzim edilmiş midir?
  • Gelen yolcusunu arabasıyla karşılamaya gelenler havaalanına kolaylıkla giriş yapabilmekte midir? Bu arabaların bekleme alanları doğru tanzim edilmişmidir?
  • Kısa dönemli otopark ve bekleme alanları mevcut mudur?

Havalanınındaki “yolcu deneyiminin tasarımı” açısından sıkıntılarımız olduğu kesin. Ankara Esenboğa’ya uçan THY uçakları nedense körük kullanmıyorlar.  İnen uçakların havaalanlarının ücra köşelerine park edip terminallere otobüslerle taşınmaları mutad. Hem Ankara Esenboğa hem de İstanbul Atatürk Havaalanları’nda  bagaj bekleme süreleri uzun. Yolcu almaya gelen araçlar uzunkuyruklar oluşturuyor; yolcuların arabalara binmeleri yolun üzerinde yapılıyor. Bu da kuyrukları uzatıyor. Taksiler de bu hatlarda hareket ediyor.

Sonuçta yıllar önce otobüs garlarından alışık olduğumuz görüntüler ortaya çıkıyor. Şehirle hızlı raylı sistem bağlantısı olamayan Ankara Esenboğa Havaalanı’nda  mekik otobüslerin durak yerleri bile hala işaretlenmedi. Kısa dönemli park ve bekleme yeri de düşünülmediği için terminal önündeki dört şeritli  yol, araçların park ve bekleme alanı olarak kullanılıyor. Bu da bana çocukluğumun otobüs terminallerindeki “hercümerci” hatırlatarak nostaljik duygulara sokuyor. Dİğer yolcular da aynı duyguları paylaştıklarını söylüyorlar birbirlerine.

Mizah bir yana; havaalanlarımızın ve bunların yönetiminin çok daha iyi olmasını bekliyoruz. “Yolcuya yaşatılacak  deneyimi” planlayabilecek bilgi birikimi ve tecrübeye sahip insanımız var.  Havaalanı yöneticilerimizin müşteri deneyimi ve memnuniyetini düzenli ölçmeleri ve gerekli düzenlemeleri yapmaları gerekiyor. Bu sayede havaalancılıkta dünyanın en iyileri arasında olduğumuzu teyid edeceğiz ve dünya pazarındaki yerimiz güçlenecek.

Osmanlılar ve Avrupa’da Finansal Krizler

Murat Yülek, 02.04.2017, Dünya

Ah bu Osmanlılar; “bütün kötülüklerin altından Osmanlıların çıktığı” gibi tarihin ilk finansal kriz örneği sayılan Hollanda, lale krizinin (bazıları Tulip-mania derler)  altında da onlar yatıyordu!

15. yüzyılda Latin Amerika’da kılıç ve mikroplar eliyle yapılan ve milyonlarca yerlinin hayatını kaybettiği müthiş katliamların ardından başlayan gümüş ve altın yağmasında, İspanyol hazine gemileri binlerce tonluk altını İspanya’ya “hazine filolarıyla” taşımaya başladı. Hollanda ve İngiliz korsanları (İngilizcede devletten bağımsız olanlara “bucanneer” ve devletten izinli olanlara “privateer” denirdi) bu gemilerden gözlerinin kestiğine saldırır ve çarpışmayı kazanırlarsa altınları kendi ülkelerine götürürlerdi.

Ancak, İspanyol (ve Portekiz) merkantilizminin aksine Hollanda (ve sonrasında İngiltere) merkantilizmi daha üretim odaklıydı. Daha 13. yüzyılda İngilizler ham yünün Hollanda’ya ucuza ihraç edildiğine, Hollanda’da giyim ürünlerine dönüştürülerek İngiltere’ye  ve diğer ülkelere satıldığını farketmişlerdi. Böylece Hollanda dışarıya bağımlı olduğu hammadeye yüksek katma değer ekleyerek bir ihracat ülkesi olmuştu. Öyle ki 17 yüzyılda Colbert, Flaman tekstil üreticilerini ‘ayartarak’ Fransa’ya göç ettirmiş ve Fransız tekstil sanayini bunlara kurdurtmuştu.

16. yüzyılda Hollandalılar Fluyt ismini verdikleri gemileri seri üretim teknikleriyle üreterek dünyanın en büyük deniz gücüne sahip olmuşlardı. Öyle ki, sonradan Rus Çarı Deli Petro Rusya’nın yerli gemi sanayini kurmak amacıyla Hollanda’da “staj” yapmıştı.

Hollanda,, evlenmeler sonucu İspanya’ya bağlansa da sonradan bir başarılı bir özgürlük savaşı vererek bağımsızlığını kazandı. Kısa sürede gemicilik ve tekstil gibi teknolojik kapasite oluşumuna finansal ve Ticari kapasite oluşumunu da ekledi. İlk anonim şirketlerin kurulması sermaye birikimini güçlendirdi ve VNB  gibi uluslararası tekelci ticaret şirketlerinin kurulmasını sağladı. İlk borsa ve büyük bankaların kurulması da bunun örneklerindendi.

Hollanda’nın İspanya ile mücadelesi Osmanlı İmparatorluğu’nun dikkatini çekmiş olmalı. Osmanlılar ile ticaret  yapabilme iznini almak için çok uğraştı Hollandılar. Osmanlılar da küçük Hollanda’nın talebini geri çevirmedi ve onlara ticaret yapma (kapitulasyon) hakkı tanıdı. Böylece, Osmanlılar küçük Hollanda’ya destek verdiğini göstermiş ve Hollanda’nın ekonomik gelişimine  de yardımcı olmuş oldu.

İşte bu arkaplan üzerinde, küçük Hollanda 16. yüzyıldan sonra dünyanın o zaman için en büyük sömürge imparatorluğunu kurmayı başardı. Korsanlıktan sömürge imparatorluğuna geçiş süreci, Hollanda’nın yoluna çıkan ülke ve güçler için oldukça kanlı oldu. İngilizler bile Endonezya’daki Amboyna katliamıyla Hollanda’nın saldırganlığından nasibini almıştı.

Hollanda, Osmanlı’dan yardım kopartmaya çalışırken laleyi tanıdı. İstanbul’a ziyarete gelen tüccar ve diplomatlar bahçe kültürünün çok geliştiği Osmanlı’dan çok etkilendiler. Lale soğanları edinerek ülkelerine götürdüler. O zaman İstanbul’da lale “tülbend” çiçeği olarak adlandırılırdı. Hollandılar, dilleri döndüğü kadar “tulip” ismini verdiler laleye.

Çalışkan Hollanda’lılar değişik lale türleri geliştirmeye de çalıştılar. Hollanda’da lale aşkı kısa sürede inanılmaz seviyelere ulaştı. O kadar ki, tarihin ilk finansal “balonunu” şişirmeyi başardılar. İktisat tarihçileri, bu lale çılgınlığı döneminde bazı lale soğanlarının fiyatının bugünün parasıyla 400 bin avroyu aştığını belirliyorlar. Hollanda’lılar bir lale soğanının bu para etmeyeceğini aklettikleri zaman çok geç oldu ve balon patladı. Finansal kriz literatürü bu olayı, John Law’un Güney Denizi Spekülayonu’ndan da önceki ilk finansal spekülasyon örneği olarak tanıdı.

İşte sevgili dostlar, bu Osmanlılar vary a; Avrupa’da finansal krizleri başlatanlar da onlardı.

Kamu satın alma politikaları sanayileşmenin itici gücüdür

Murat Yülek,02.03.2017, Dünya

Müfredat gereği ilkokul birinci sınıf öğrencilerinin “vatandaşlık bilinci” konulu araştırma yapmak ve bununla ilgili kısa bir yazı yazmaları isteniyor. Tabi 7 yaşındaki çocuklar bu soruya cevap vermeyi bırakın anlamakta zorluk çekiyor. Ancak yine de daha ileri yaşlar için önemli bir kavram. Vatandaşlık görevlerimizden en önemlilerinden birisi ülkede kalkınma ve gelişmeyi sağlamak olsa gerek. Bu görev vatandaşlar adına kamu sektörü ve özel sektördeki karar alıcılara düşüyor.

Her ülkede kamu kesimi satın alma politikaları ülkenin kalkınma ve gelişmesinin en önemli araçlarından birisi ve sanayileşmenin itici gücüdür. Dolasıyla, kamu kesimi satın alma politikalarının doğru tasarlanması ve uygulanması vatandaşlık görevlerimizin başında geliyor. Zira bu politikalarla, daha evvelden ülkenin sahip olmadığı yetenekler kazanılır ve ithal bağımlılığı ortadan kalktığı gibi ihraç ürünleri geliştirilir. Sanayi politikası uygulamadığını söyleyen ABD’de savunma  sanayi bunun en güzel örneklerindendir.

Ancak yakın tarihimiz, yerli yeteneklerin kazanılmasını engellenmeye çalışıldığı örneklerle doludur. Kamu satın alma kararları bunların başında gelir. Savunma sanayi güzel bir örnek. Türkiye son yıllarda bu alanda mesafe almaya çalışıyor. 1970’lerde başladıktan sonra 1980’lerde tekrar canlandırılan yerli savunma sanayinde son yıllarda bir atılım gerçekleştirilmeye çalışılıyor. Bu sektör yavaş yavaş ihracatçı hale geliyor.

1990’ların sonunda TÜBİTAK SAGE ülkemizin 65 km menzilli ilk güdümsüz karadan karaya roketi olan Toros’u yerli imkanlarla geliştirmiş ve testten geçen prototipleri imal etmişti. O dönemde Kara Kuvvetleri Komıtanlığı bu füzeden sipariş vermeyi reddetti. Bunun yerine Çin’den teknoloji transferiyle Roketsan tarafından Kasırga roketleri imal edildi. Bu karar Türkiye’nin bu alandaki yetkinliklerinin geliştirilmesini 20 seneye yakın geciktirmiş oldu. O siparişler o yıllarda verilseydi Türkiye şimdi muhtemelen 1000 km menzilli benzer roketleri imal edecek yeteneğe sahip olacaktı.

TAI/TUSAŞ bazı raporlara göre ilk insansız hava aracı prototipini 1996’da imal etmişti. Ancak bu projeye de sahip çıkılmadı. Bunun yerine İsrail’den, kusurlu ihalar olan Heron’lar satın alındı. TUSAŞ ise iha konusunda hala prototip seviyesinde (ANKA) kaldı. Güzel bir gelişme, bir özel şirket olan Bayraktar yerli ihaları imal etti. Uzmanlara göre Bayraktar ihaları dünyanın en gelişmiş ihaları arasında yer alıyor.

Bu tür engellemeler Vecihi Hürkuş, Nuri Demirağ, Necmettin Erbakan gibi çeşitli yerli sanayi önderlerinin de başına geldi Cumhuriyet döneminde. Atatürk döneminde başlatılan sanayileşme hamlesi de yarım kalmış, Şevket Süreyya Aydemir ve Kadro hareketi tarafından devam ettirilmeye çalışılmasına rağmen, 1940’ların sonlarında Marshall Yardımlarıyla durdurulmuştu. 1960’lı yıllarda da iktisatçılarımız Türkiye’nin neden otomobil imalatına girmemesi gerektiğini yazıyorlardı.

Bugün bu sorunlar halloldu diyemiyoruz henüz. Basına yansıyan haberlere göre, şu anda en önemli altyapı projemiz olan üçüncü hava limanında ucuz Çin ithal mermerleri kullanılacak. Oysa Türkiye dünyanın en önemli mermer üreticileri arasında. Yine aynı havaalanında yerli üreticilerden daha pahalı fiyat vermesine rağmen bir Alman firmasının Çin’de imal ettirdiği yürüyen merdivenler ve asansörler kullanılacak. Oysa yerli asansörler ve yürüyen merdivenlerin dünyanın en büyük havalimanında kullanılmasıyla yerli şirketlerimiz yurt dışı ihraç pazarlarına açılacaklar, yerli markalarımıza önemli bir uluslararası referans ve iş bitirme sağlanmış olacaktı.

Asansör sektöründen bahsetmişken konunun üzerinde biraz duralım. Ülkemizde bu sektörde düzeltmemiz gereken önemli bazı yanlış politikalar var. Birincisi, bazı kamu kurumlarımız asansör satın alma şartnamelerine yabancı asansör ya da komponent firması şartı koyuyor. Böylece, yerli üreticiler dezavantajlı duruma girmiş oluyor. İkincisi, genelde yerli merdiven altı firmalarla kalbur üstü firmalar arasında ayrım yapılmıyor. Üçüncüsü, Ekonomi Bakanlığımız asansör komponenti ithalatına gümrük vergisi koyarken komple asansör ithalatına gümrük vergisi koymadı. Birinciyle birleşince yerli asansör sektörümüz dezavantajlı hale geliyor: yabancı şirketler Çin’de ürettirdikleri komple asansörleri sıfır gümrükle ithal ederek kamuya (özellikle hastanelere) satıyorlar. Yerli üreticiler ise Türkiye’de üretilemeyen komponentleri gümrük ödeyerek ithal etmek zorunda kaldıkları için yabancı rakipleriyle rekabet edemiyorlar. Dördüncüsü, ray, fren gibi bazı komponentlerin ileri kaliteli olanları ülkemizde üretilemiyor. Burada TÜBİTAK’ın devreye girerek bu ileri özellikli komponentlerin geliştirilerek üretilebilmesi için nitelikli yerli üreticilere destek vermesi gerekiyor. 

Benzer durumlar raylı sistemlerde var. Şehirlerimizde yerli metro araçları, hafif raylı sistem araçları vs üretilebildiği halde satın alma süreçlerinde tercih edilmiyor. Bu alandaki kamu satın almalarımız da yerli üretim ve yetenekleri geliştirme öncelikli olmalı.

Kıssadan hisse: kamu satın alma politikalarını gözden geçirmeye devam etmeliyiz. Bunu yaparken satın alma politikalarını tek başına değil diğer ekonomi politikalarıyla koordineli bir çerçevede yapmalıyız. Satın alma politikalarını ekonomik kalkınma ve gelişmenin parçası olarak düşünmeliyiz. “Bu konuda AB ne der?” şeklinde çekinceler var. Endişeye mahal yok; bu, bir başka yazının konusu.

Cumhurbaşkanlığı Sistemi

Murat Yülek, 02.02.2017, Dünya

Nisan ayındaki referandumda halk uygun görürse Cumhurbaşkanlığı sistemine geçecek. Bu bir rejim değişikliği değil; Türkiye’nin siyaset ve ekonomisinin verimliliğini artırabilecek bir sistem değişikliği. Tabi, bir sistemin daha potansiyel olarak daha verimli olanla değişmesi tek başına başarıyı garanti etmiyor. Sistemi yürütecek olan insan kalitesi başarının asıl belirleyicisi olacak.

Türkiye Barolar Birliği anayasada yapılan değişiklikleri madde madde çıkartarak kullanım kolaylığı yüksek olan bir web sayfası hazırlamış. Buradan, toplam madde değişiklikliklerini kelime sayısı olarak ölçersek oldukça az sayıda değişiklik yapıldığı  görülüyor.

Anayasa’daki temel değişiklik yürütmenin başına başbakan yerine Cumhurbaşkanı’nın getirilmesi olarak özetlenebilir. Cumhurbaşkanı, bugün belediye başkanlığında olduğu gibi halk tarafından seçilecek ve icraatleriyle doğrudan sorumlu olacak. Üst düzey kamu görevlilerini o atayacak.

Siyaset bilimi ve iktisat alanında sık kullanılan ‘asil-vekil’ kuramı çerçevesinde bakalım. Bu değişiklik, asil (halk) ile vekil (burada yürütmeden sorumlu olan hükümet) arasındaki mesafeyi kısaltır. Vekilin daha sorumlu çalışmasını sağlar. Asilin de vekilin başarısını daha iyi denetlemesinin yolunu açar.Bu yönleriyle önerilen yeni sistem ABD’deki başkanlık sistemine oldukça benziyor. Kalkınma sürecini tamamlama ihtiyacında olan bir ülkede bu değişikliğin olumlu sonuçlar doğurması beklenir.

 

Benim açımdan ikinci önemli değişiklik, TBMM’nin, temel görevi olan yasa yapımına odaklanması. Bu ülkemizde yasamanın gücü ve verimliğini artırıcı bir değişiklik. Burada, benim önemli bulduğum ve daha önce de bu köşede gerekliliğini vurguladığım bir husus, bakanların parlemento dışından seçilmesi. Mevcut parlementer sistemimizde yürütmenin en önemli yetkilileri olan bakanlar yasa yapıcı olarak seçilen milletvekilleri arasından seçiliyor. Yürütme ve yasama yapması gereken yetkililerin aynı havuzdan seçilmesi, güçler ayrımı prensibine tamiri güç bir hasarı beraberinde getiriyor. Bu açıdan yeni anayasa tasarısı oldukça olumlu bir içeriğe sahip.

Mevcut anayasadaki kanun hükmünde kararnamelerin yerine yeni öneride Cumhurbaşkanı kararnamesi getiriliyor. Bu yasal boşlukların hızlı doldurulması açısından faydalı. Cumhurbaşkanlıpı kararnamaleri kanun-altı metinler olarak tanımlanıyor. Yani, kanunla çeliştiği yerlerde kararname hükümleri geçersiz oluyor.

Yeni anayasa tasarısı TBMM’nin Cumhurbaşkanı üzerindeki denetim gücünü de artırıyor. Değiştirilen 105 maddede, 600 milletvekilinin beşte üçünün gizli oyuyla Cumhurbaşkanı hakkında suç işlediği yönünde soruşturma açabilmesi sağlanıyor. Sonuçta üye tamsayısının üçte ikisinin (yüzde 67) oyuyla Cumhurbaşkanı yüce divana sevkedilebiliyor. Mevcut anayasada ise sadece vatana ihanet suçlamasında Cumhurbaşkanı üye sayısının dörtte üçünün (yüzde 75) oyuyla suçlandırılabiliyor.

Adalet sistemi açısından önemli bir kurul olan Hakim ve Savcılar Kurulu (eski HSYK) öneride 13 üye ve başkandan oluşuyor. Bunların şartları sağlayan 5 tanesi Cumhurbaşkanı, 7 tanesi ise TBMM tarafından seçilmesi öneriliyor. Mevcut sistemde 22 üyenin 4’ü Cumhurbaşkanı atarafından atanıyordu. Başkanlık sisteminin olduğu ABD’de üst mahkeme üyelerinin tamamı Cumhurbaşkanı tarafından öneriliyor; adaylar senatoda senatörler tarafından onaylandıktan sonra Cumhurbaşkanı tarafından atanıyorlar. Yani önerilen sistem ABD’ye göre Cumhurbaşkanı’nın gücünün törpülemiş.

Yeni sistemin getirdiği ana değişiklikler benim açımdan bunlar. Yeni sistem eğer iyi yürütürlürse Türkiye’ye fayda getirir.

 

 

Sokak satıcıları girişimcidir; destek olalım

Murat Yülek,02.01.2017, Dünya

Acı bir terör olayıyla başladığımız 2017 yılının hem Türkiye hem dünya için çok iyi bir yıl olması dileğiyle başlıyorum yazıma.  Kalkınmacı devletin en önemli görevlerinden birisi istihdam sahalarını geliştirmektir. Asıl hedef yüksek ücretli istihdam alanlarıdır. Ancak Türkiye gibi büyük bir ülkede bunu başarmak kolay değil; ve bu hedefe ulalmak uzun zaman gerektirir. Benim hesaplarıma göre, Türkiye’nin mevcut demografik yapısında, iş gücüne katılım oranı artırılarak, şu anda işgücü havuzunda gözükmeyen, ancak çalışabilecek 15 milyondan fazla kişiye istihdam sahası açmamız gerekiyor. Bunların içinde, yazılım mühendisleri olduğu gibi, ortalama eğitim seviyesinin 7 yıl olduğu bir ülkede eğitim ve beceri seviyesi düşük milyonlarca insanımız var.

İstihdam sahası açmak devletin görevidir. Ancak günümüzde serbest piyasa ekonomisinin hüküm sürdüğü bir ülkede devlet toplam istihdamın çok az bir kısmını doğrudan kendisi açıyor. Örneğin ülkemizde toplam istihdamın yüzde 10 kadar bir kısmı kamu bordrosunda gözüküyor. Dolayısıyla, serbest piyasa ekonomisinde devlet istihdam üretme görevini (ki bu sosyal bir görev) özel şirketlere tevdi ediyor. Bir başka deyişle, şirketler sosyal bir görevi yerine getiriyor. Devletin görevi, istihdam alanı açma sorumluluğunu verdiği şirketlerin önünü açmaktır.

Özel sektör şirketleri ve kamu yeterince iş sahası açamazsa, helalinden ekmek parası kazanmak isteyen insanların sokak satıcılığı ya da işportacılık gibi alanlara yönelmesi de normaldir. OECD’nin önceki bir çalışmasında Türk insanının bu anlamdaki girişimciliğinden bahsediyordu. Kalkınmacı devlet bu durumda bu insanlara ceza kesmek yerine halkın bu alandaki gelir üretme imkanlarını düzenler ve artırır. Daha iyi iş imkanı bulamayan, ancak dilenmek ya da kötü yola da düşmek istemeyen kişiler sokak satıcılığı yapabilir. Bunda bir mahzur görüyor muyuz?

Yapılması gereken, belediyelerin sokak satıcılığı yaparak doğrudan istihdam üretmek ‘sosyal görevini’ üstlenen bu insanları kayıt altına alması, onlara uygun yer göstermesi, sattıkları hizmet ya da malları ve satış şekillerini standart ve denetim altına almasıdır. Bu arada, tüm şehirlerimizde ve özellikle İstanbul gibi tarihi ve kültürel zenginliği olanlarda, resmi sokak satıcılarının tezgahları, mekanları da bir görsel tasarıma tabi tutulmalıdır. İstanbul’a gelen turistler simit aldıklarında dahi İstanbul’un kültürel zenginliğinin görsel yansımasını tecrübe etmelidir. Yerel yönetimlerin bu ‘düzenleme’ görevi çok önemli.

Girişimcilik desteği ve eğitimi veren KOSGEB de bu hizmetlerini sokak satıcılarına da yaygınlaştırmalıdır. Yüzde 80’i şehir ve kasabalarda yaşayan halkımızın, sokak satıcıları eliyle hem hayatlarını kolaylaştırmalı hem de meşru kazanç kapıları açmalıyız. Alışveriş merkezlerinde koridorların kiraya verilmesi gibi, bu dönüşüm belediyelerimize ilave gelir de getirebilir. Tabii işgaliye ücretlerini abartmamak kaydıyla.

Oysa, basına yansıyan yönüyle bakarsak işportacılar oldukça baskı altında. Daha geçenlerde sivil bir zabıtanın bir sokak satıcısını darp etmesine basında bol bol yer verildi. Merkezi ve yerel yönetimlerimizin sokak satıcılarını düşman olarak tanımlamaları büyük bir sosyal hatadır. Görev düşen sadece merkezi yönetim ya da yerel yönetimler değil. Genç işletmeci Ömer Mahir İrdam halka da görev düştüğünün altını çiziyor, büyük süpermarket yerine küçük bakkaldan ya da sokak satıcısından alışveriş etmek sosyal dokuya fayda sağlar diyor.

Not: Dünya Gazetesi’nde 2005 yılından itibaren bu köşede yazıyorum. Kovayı boşaltmak için önce doldurmak gerekiyor. Yazılarım bu günden itibaren ayda bire inecek. Bu yeni düzenlemeyi kabul ettikleri için Dünya Gazetesi yöneticilerine teşekkür ediyorum.

 

Trump Ekonomisi

Murat Yülek, Aralık 2016, Derin Ekonomi

Sürpriz başkan Trump daha resmi olarak başkanlık koltuğuna oturmadan dünya ekonomisi süprizlerle karşılaşmaya başladı bile. Amerika Birleşik Devletleri’nde Fed’e fırsat vermeden faizler kendiliğinden yükselmeye başladı. Bu da dolar endeksini yükseltti ve euroyu düşürdü.

Şimdi dünya, zorlu bir seçim kampanyasının ardından Trump’ın dış siyaset ve ekonomi alanlarında izleyeceği politikaların ne olacağını düşünmeye başladı. Zira, Trump öngörülebilir bir karakter değil; farklı bir lider. İş adamlığı sırasında çok sayıda büyük risk aldı. Bu risklerin bir kısmı gerçekleşti ve Trump’a pahalıya mal oldu ve ona inişli çıkışlı bir iş kariyeri hediye etti. Aynı inişli çıkışlı, risk-sever davranış tarzını başkanlığa taşımasıyla, hem Amerika hem de dünya açısından heyecanlı bir dört yıla gireceğiz.

Trump’ın izlemeyi taahhüt ettiği ekonomi  politikalarına bakarak bu aşamada Amerika ve  dünya için bazı çıkarımlar yapmakta fayda var. Trump’ın şu kadar verdiği beyanatlardan ve seçim bildirgelerinden, izlemeyi taahhüt ettiği ekonomi politikalarının temelinin ekonomiyi kısa vadede büyütme amacını güttüğü görülüyor. Trump Amerika’nın altyapı stoğunun eskidiğini, teknik olarak standart altı ve miktar olarak da yetersiz olduğunu söylüyor. Bu yüzden, kamu harcamalarının altyapıya dayalı olarak artırılmasını ve bu sayede büyümenin hızının yükseltilmesi hedefleniyor. Buna bir nevi büyümeci ‘kamu satın alma politikası’ da denebilir.

Diğer yandan Trump, özellikle Çin’den ve Meksika’dan yapılan ithalatı çeşitli yollarla kısıtlayarak Amerika’daki istihdamı artırmayı, yani, genişleyici maliye politikalarının büyüme etkisinin yurt içinde kalmasını hedefliyor. Trump, TPP müzakerelerinde ‘en sert ve zeki’ müzakerecilerini  görevlendirerek ABD işçilerinin ve üreticilerinin menfaatlerinin korunacağını söylüyor. Örneğin, Trump altyapı inşaatlarında Amerikan yerli çeliğinin kullanılmasını istiyor. Bu sayede, Trump ‘dinamik ve patlayan’ bir ekonomi inşa ederek 10 senede istihdamı, şu anda beklenen 7 milyon yerine toplam 25 milyon artırmak istiyor. Bunu, büyümeyi her yıl yüzde 1,5 oranında artırarak (bunun da istihdamı her yıl bir buçuk  milyon artırmasını bekliyor) başaracağını söylüyor.

Önceki dönemlere bakıldığında bu hedef oldukça iddialı gözüküyor. Zira son 20 yılda ABD’nde istihdam artışı yavaşladı.  1990’lı yıllara kadar Amerikan ekonomisi on yılda 20 milyon civarında net istihdam üretirken son on yılda bu rakam 8 milyona geriledi (Trump’a seçimi kazandıran fakrtörler arasında bu önemli yer tuttu). Trump şimdi bu rakamı üçe katlamayı vaad ediyor. Ayrıca, Trump döneminin başlarında genilleyici politikalarla istihdam artışında bir ivme yakalansa da orta uzun dönemde bu ivmeyi devam ettirecek politikalar varsa bile şu anda açıklanmış değil.

ABD’nde dönemler itibariyle istihdam artışı

Dönemler (Ekim ayı itibariyle) Istihdam artışı (milyon)
2006-2016 8
1996- 2006 17
1986-1996 20
1976-1986 20
1966-1976 18

 

Öte yandan Trump hem gelir hem de kurumlar vergisi oranlarını düşürmek istiyor. Bunun da ekonomiyi büyütücü etki göstereceğini düşünüyor. Ancak, ABD zaten OECD içinde en düşük vergi toplayan ekonomilerden birisi. Kamu borcu da oldukça yüksek (eyalet ve şehir borçlarıyla birlikte ABD’de kamu kesiminin toplam borcu 23 trilyon dolar mertebesinde; sadece federal hükümetin borcu GSYH’nin yüzde 100’ünün üzerinde). Toplanan vergi zaten düşük olan bir ülkede vergi oranlarının daha da düşürülmesinin büyüme üzerindeki etkisi sınırlı kalır ve bütçe açığını ve borcu artırması kaçınılmaz olur.

Trump kömür gibi yerli kaynaklara dayanan enerji politikasına çok önem veriyor. Bu ve bürokratik ve regülatif yükün kalkmasının da ekonomik büyümeye olumlu etki yapacağını öngörüyor. Ancak ABD gibi uzun dönemli büyümesini yatırım ve istidamdan (üretim faktörleri) çok verimlilik ve teknolojiye dayandırması gereken bir ekonomi için bunun nasıl sağlanacağı hususunda bir önerisi, önce de söylendiği gibi, yok.

Sonuç, Trump idaresi Amerika’ya kısa vadede büyüme açısından iyi;  orta uzun vadede ise (büyüme ve borç dinamikleri açısından) pek de parlak olmayan vaatlerde bulunuyor. Görünen o ki, dünyanın en borçlu ekonomisi olan ABD’nin borcu önümüzdeki dönemde daha da artacak ve ABD’nin notunun düşmesi söz konusu olacak. Açıkçası, kısa dönemdeki büyüme hikayesinin de ne kadar gerçekçi olduğuna da emin değiliz.

Sigortacılık sektöründe neler oluyor?

Murat Yülek, 31.10.2016, Dünya

Geçtiğimiz yıllarda motorlu taşıtlar sigorta primlerindeki yükseliş kamuoyundan büyük tepki almıştı. Bu sene prim artışları devam ediyor; yüzde 50’ye varan artışlarla karşılaşılıyor.

Türk sigorta sektörü 2000’li yılların başında, büyümenin hızlanması, ekonomik ve siyasi istikrarın gelmesiyle uluslararası yatırımcıların dikkatini çekmeye başlamıştı. 2004 yılı itibariyle, Avrupa’da yıllık prim üretimi GSYH’nın yüzde 7-13’ü arasında iken Türkiye’de oran yüzde 1,5 civarındaydı (Hazine Müsteşarlığı rakamları). Pazarın küçüklüğü büyüme beklentisini de beraberinde getirdiği için bir çok uluslararası yatırımcı yerli firmaları satın aldı ya da yeni şirketler kurdu. Böylece sektör canlandı. Tasarrufları artırmak amacıyla bireyse emeklilik sigortasının desteklenmesi de sektörün canlanmasına yardımcı oldu.

Ancak bugüne gelindiğinde, sigorta primleri gittikçe yükseldi; yukarıda söylendiği gibi rahatsızlıklar oluştu. Uluslararası yatırımcıların girmesiyle sektörün daha verimli (yani; tüketici açısından primlerin düşmesi) hale gelmesi beklenirken tersi oldu. Bu durum muhtemelen şu sebeplerden kaynaklanıyor:

  1. Sigorta şirketleri iyi yönetilmiyor, verimlilik düşük. Verimliliği, prim geliriyle işletme giderleri ve sigorta ödemeleri arasındaki ilişki olarak tanımlarsak, primlerin yükselişinde işletme giderleri ya da sigorta ödemelerindeki oransız artışının sebep olduğunu düşünebiliriz. Sektör 2015 yılında 25 milyar TL prim geliri üretti (yatırım gelirleri ve reasürans faaliyetleri hariç). Buna karşılık, 7,3 milyar TL faaliyet gideri oluştu. Bu yüzde 30’luk biro rana tekabül ediyor. Emeklilik sigortasında bu oran şu anda yüzde 100 seviyesinde. Yatırım gelirleri 3,7 milyar TL oldu; yani toplam prim gelirinin yüzde 15’i.

Bazı sigorta şirketleri ise müşteri çekmek için aşırı düşük prim tarifeleri uyguladı. Ancak bu system bir süre sonra çevrilemez hale gelerek aşırı prim artışlarına yol açtı.

Sigortacılığın en önemli unsurları fon gelirleri. Bu konuda da Türkiye’deki sigortacılık sektörü başarılı değil. Özellikle emeklilik fonlarında getiriler çok düşük ya da negatif.

  1. Tüketici ahlaksızlığı artıyor (mu)? 2015 yılında ödenen hasarlar prim gelirlerinin yüzde 55’i civarında. Yani, yüzde 45’lik bakiye ile faaliyet giderleri ve diğer giderlerin ödenmesi ve yatırımların gerçekleştirilmesi gerekiyor.

Kullanıcıların (özellikle karşılıklı zabıt sisteminden sonra) sigorta şirketlerinden haksız kazanç sağlamak için kaza giderlerini yüksek göstermesi sisteme zarar veriyor primlerin yükselmesine sebep oluyor? Bu sistemik bir sorun. İnsanımızı daha ahlaklı hale getiremiyorsak sistemi daha iyi denetlenebilir hale getirmemiz gerekiyor.

Hukuk sisteminden kaynaklanan sorunlar da bulunuyor. Örneğin, sürücü kural ihlallerinden kaynaklanan (örneğin bir yola terseten girerek araba sürmek) zararları sigorta şirketleri tazmin etmek ve karşılık ayirmak zorundaydı. Zira, Yargıtay Ticaret Kanunu’ndan dogan tüketici hakları öne sürerek sigorta şirketlerine bu zararları ödeme sorunluluğu getiriyordu. Hazine Müsteşarlığı’nın yeni düzenlemesiyle bu durum düzelse de sigorta şirketleri geriden gelen bu tip hasarları ödemek ve karşılık ayırmak zorunda.

  1. Sigorta şirketlerinin aşırı kar isteği de primleri yükseltiyor olabilir. Sistem geçen yıl zarar etti. Yani kar artışı gerekli. Ancak bu artış verimlilik artışıları ve pazar büyümesinden mi gelecek prim artışlarından mı? Eğer karın prim artışlarıyla yükseltimesi isteniyorsa, bu mümkün değil çünkü artan primler pazarı büyütmek yerine küçültecek.

Sigortacılık sektörü, Hazine Müsteşarlığı ve Rekabet Kurumu tarafından regüle ediliyor. Her iki kurum da sektördeki rekabet durumunu, verimliliği incelemeli. Bazı sigorta şirketleri,  “eğer beklenen karları yapamazsak sektörden / ülkeden çıkarız”  diyorlarsa ve bu tip bir “tehdit” önemli bulunuyorsa, sektörde rekabetin artması gerekiyordur. Yine düzenleyici kurumların konuya el atması gerekir.

Bu arada, finansal sektörün düzenleyici kurumları SPK ve BDDK iken sigorta sektörünün Hazine Müsteşarlığı tarafından düzenleniyor ve denetleniyor olması pek de uygun görünmüyor. Konunun Hazine Müsteşarlığı ile ilgisi yok.

Tarımsal Üretimin Artması Tarımsal İhracattan Geçiyor

Murat Yülek, 17.10.2016, Dünya

Türkiye tarıma elverişli bir ülke. Türkiye tarımdan çok para kazanabilir. Yüzmilyonlarca insanı besleyebilir. Mutlu çiftçilere sahip olabilir. Milyarlarca dolarlık döviz geliri elde edebilir.

Türkiye’de tarımın üç önemli sorunu var. Birincisi, sahip olduğu ekilebilir alana göre göre su yetersizliği. İkincisi, dünyada en eski tarım yapılan alanlardan birisine sahip olan ülkemizin topraklarının ‘yorgunluğu’. Üçüncüsü tarım alanlarının fazla bölünmüş olmasında ve tarım uygulamalarının Avrupa ya da Amerika’ya göre hala geride olmasından kaynaklanan verim düşüklüğü. Dördüncüsü ise tarım ürünleri pazarının yetersizliği.

Bunlarda su konusunda yapılacak şeyler 1950’li yıllardan beri büyük ölçüde yapıldı ve yapılıyor. Toprak yorgunluğu konusunda yapılacak teknolojik atılımlar var. Bunu uzmanlarına bırakalım. Toprak bölünmüşlüğü ve genel tarımsal verim konusu ise tarım Bakanlarının yıllardır gündeminde.

Türk çiftçisinin ABD ve Avrupa gibi mali ve siyasi olarak çok desteklenen ve kendisine göre daha modern uygulamalara sahip olan ülkelere göre önemli bir dezavantajı var. Çiftçi, yeteri kadar üretemiyor ve uygun fiyatla satamıyor ürününü. Oysa büyük çoğunluğu kentlerde yaşayan nüfusumuz da Çiftçinin ucuza sattığı tarım ürünlerini pahalıya alıyor ve tarım ürünlerinin pahalılığından şikayet ediyor.

Türk çiftçisi ürettiği üründen yeterince para kazanamıyor. Böyle olunca, Türkiye’de tarım üretimi olması gerekene göre oldukça düşük kalıyor. Hayvancılıkta durum daha kötü. En verimli hayvancılığın yapılacağı bölge olan doğuda üretim potansiyelin altında kalıyor. Bunda terörün önemli etkisi olsa da başka faktörler de var. Geliri artan Türkiye’de değişik bölgelerde “profesyonel” çoban bulmak bile önemli bir sorun.

İşte bu sebeplerle, Başbakan Yıldırım tarafından açıklanan Milli Tarım Projesi önemli. Başbakanın açıklamalarından (Tarım Bakanlığı ayrı bir sunum ya da metin sunmadı) paketin ana hedefinin tarım ve hayvancılıkta üretimi artırmak olduğu anlaşılıyor. Bu basit ama önemli bir hedef.

1990’lı yılların sonlarında hedef, doğrudan destekler sağlayarak temelde verimsiz üretimi ortadan kaldırmaktı. Sonuçta, Türkiye tarımda kendisine yeterli bir ülke olması gerekirken tarımsal ürün ticaretinde açık verir hale geldi. Aşağıdaki tablo Kalkınma Bakanlığı rakamlarıyla (Tarım Bakanlığı’nın rakamları daha farklı).

Tarım Ürünleri Dış Ticareti (ISIC Rev 3)

2009 2010 2011 2012 2013 2014 2015
Tarım ve Hayvancılık- İthalat

4,448.1

6,261.3

8,669.3

7,246.1

7,557.4

8,434.0

7,036.5

Tarım ve Hayvancılık- İhracat

4,336.8

4,919.2

5,148.0

5,167.1

5,626.4

6,007.5

5,735.6

Dış ticaret dengesi -111.3 -1342 -3521 -2079 -1931 -2426 -1301

Kaynak: Kalkınma Bakanlığı

Milli Tarım Projesi tarımsal üretimin artırılması için çiftçinin havza bazlı uygun ürünlere yönlendirilmesini öneriyor. Bu yeni ve doğru bir politika. Olumlu sonuç verecektir. Tarım desteklerinin üretim bazında verilmeye devam edilmesi ve yılda iki ödemeye çıkartılması da olumlu bir politika. Gübredeki KDV’nin kaldırılarak çiftçi maliyetinin düşürülmesi ve mazot desteğinin artırılması son derece doğru politikalar. Mazot desteğinin artırılması (ve üretime bağlantırılması) gerektiği bu köşede yazılmıştı. Arazi toplulaştırma politikasına ve tohumculuğun geliştirilmesi  devam edilecek. Bunlar da doğru ve önemli.

Pakette hayvancılığın tekrar canlandırılmasıyla ilgili politikalar da yer alıyor. Damızlık çiftkikleri kurulması önemli bir reform. Meraların korunması ve geliştirilmesi önemli. Ancak, bu hedeflerin nasıl gerçekleştirileceğini izleyerek göreceğiz.

Bunlar güzel ancak pakette önemli bir eksik var. Üretimin artması ve çiftçinin cebine para girmesi için üretimin artması ve ürünün iyi fiyattan satılabilmesi şart. Bu da öncelikle yurt içinde tarım üretimi değer zincirinin ‘ıslah edilmesini’ (reforme edilmesi) gerektiriyor. Bu konuda Hükümet daha evvel Başbakan Yıldırım ve Tarım ve Hayvancılık Bakanı Faruk Çelik seviyesinde bazı açıklamalar yapıldı. Ancak ortada henüz açıklanmış bir resmi proje, politika yok.

İkinci ve daha önemli olanı ise ihracat. Toplam tarım alanımız Hollanda’nın toplam yüzölçümüne yakın ve Hollanda’daki tarım alanlarının yaklaşık yirmi katı. Kişi başına tarım alanımız ise Hollanda’nın dört katı. Oysa Hollanda 80 milyar avro’nun üzerindeki tarım ihracatıyla önemli ölçüde ticaret fazlası ve döviz birikimi sağlıyor. Türkiye Hollanda’nın dört katından fazla nüfusu beslese de tarımsal ihracatı Kalkınma Bakanlığı rakamlarıyla daha 10 milyar dolar bile değil. Dahası net olarak tarım ithalatçısı. Bu, Hollanda ile Türkiye arasındaki verimlilik farkı kadar ‘dış pazar hakimiyeti’ farkını da ortaya koyuyor. Hollanda, içinde bulunduğu Avrupa Birliği’ni tarım ihracatı açısından çok başarılı kullanıyor. Tarımsal fazla üretiyor ve bu fazlayı Fransa ile birlikte AB’ne satıyor. Sonuç: Hollanda dünyanın en mutlu ve zengin çiftçilerine sahip.

Buradan ulaşmak istediğimiz sonuç şu: tarımsal üretimi artıracaksak bunu dış pazarlar olmadan yapamayız. Tarım Bakanlığı, çiftçi kesimine üretim kadar ihracata yönlenme konusunda da destek sağlamalı ve yol göstermeli. Tarım Bakanlığı bir nevi bir Tarım İhracatı Bakanlığı haline getirilmeli. Türkiye’nin Japonya’da Kore’ye, Avrupa’dan Orta Doğu’ya kadar bir tarım ihracatı hamlesine ihtiyacı var Türkiye’nin. Bu yapılırsa tarımsal üretim artar. Ancak bu konuda açıkçası pek mesafe almadık. Tarımsal ürünlerimizin markalaşması, dış pazarlardaki dağıtım ağlarına sunulması konularını Rusya gibi bir kaç örnek dışında hemen hemen hiç bilmiyoruz ve başaramıyoruz. Milli Tarım Projesini’nin ikinci fazı tarım ihracatı olmalı.

“2016 Rio Olimpiyatlarındaki Performansımız”

Murat Yülek, 05.09.2016, Dünya

2016 Rio Olimpiyatlarındaki Performansımız

“The Business of Turkey”

Murat Yülek, 29.08.2016, Dünya

Kalkınmacı devletin görevi ülkedeki ekonomik ve fiziksel altyapıyı kurmak ve geliştirmek ve halkın gelir üretme imkanlarını artırmaktır. Hemen tüm dünya ülkelerinde halkın sayı olarak büyük kısmı gelirini ücretli çalışarak kazanır. Yani halkın gelirinin artırılması istihdamın artırılması ile olur.

Pazar ekonomilerinde istihdamın çok düşük bir kısmı doğrudan kamu kesimince açılan pozisyonlardan oluşur. Türkiye’de bu oran yüzde 10’un biraz üzerindedir. Yani, istihdamın artması için serbest teşebbüsün yanı şirketlerin sayısının artması gerekiyor. Bir başka deyişle, ülkemizdeki kalkınmacı devletin yeni işlerin kurulmasını ve eski işletmelerin de gelişmesini sağlaması gerekiyor.

Bu manada, şirketler ülke adına istihdam yapmak ‘sosyal görevini’ üzerine almış olan ‘sosyal’ oyunculardır. Oysa özellikle ülkemizde şirketlere düşmanca bakanlarımız çok. Ne kadar çok şirketiniz varsa o kadar istihdamınız ve eve ekmek götüren insanınız var.

Gelgelelim, ülkemizde şirket kurmak, geliştirmek ve hatta kapatmak bile çok zor. Daha önce de bu köşede defalarca yazıldı; Dünya Bankası’nın hazırladığı iş ortamı endesklerinde Türkiye dünyanın ilk 50 ülkesi arasında giremiyor. Buna ragmen büyüklük olarak dünyanın en büyük 20 ülkesi arasındayız. Eğer iş ortamını geliştirirsek dünyanın hedeflediğimiz ilk 10 ülkesi arasına gireriz.

Bunun başarılması için sistematik olarak yapmamız gereken bir çok reform var. iyi çalışırsak en fazli iki senelik bir süreçte Türkiye’yi ilk 10 ülke arasına sokabiliriz. Nitekim Başbakan Binali Yıldırım da yeni hükümetin bu konulara odaklanacağını söyledi. Hükümet eğer ciddi bir çalışma programı ortaya koyarsa kısa sürede bunu başarmaması için bir neden yok. Gürcistan gibi ülkelerin tecrübesi bunu gösteriyor.

Ancak kısa vadede de yapılması gereken şeyler var. Ticaret Kanunu bir çok soruna çözüm olmadığı gibi yeni sorunlar da ortaya çıkarttı. Kısa vadede en azından bazı ‘pürüzleri’ ortadan kaldırmamız gerekiyor.

Basit bir örnek (daha önce de bu köşede değinildi). Belediyelerimiz şirketleri Fransız maliyecinin hikmetli sözleri uyarınca ‘yolunacak kaz’ gibi görüyor. Apartman ve iş merkezlerinde su ve elektrik konutlara göre daha pahalı. Oysa tam tersi olmalı.

Elimde uluslararası bir istatsitik olmasa da, ülkemizde noter masraflarının (ki noter gelirlerinin çoğu devlete gidiyor) dünyanın en yüksekleri arasında olduğunu şüphe duymuyorum. Bu durum, iş dünyasına zarar veriyor. İş yapma maliyetini artırıp ekonomimizin istihdam artırma yeteneğini daraltıyor.

Daha basit bir örnek. Bir şirket kuracaksanız, ne iş yapacağınızı en ince ayrıntısına kadar ana sözleşmede yazmanız gerekiyor. Neden? Bu durum kime hangi faydayı sağlıyor? Sağlamıyorsa neden bu zorunluluğu getirip sayfa sayfa ana sözleşmeler hazırlıyoruz. Ya da, neden yapacağınız faaliyetleri oda sicil müdürlüklerinin onayından geçirterek şirketin ünvanına eklemek zorundayız? Bu zorunluluk, ‘ Elvan madencilik, içecek, kağıt, müşavirlik, inşaat, ulaşım A.Ş.’ gibi hantal isimleri ortaya çıkartıyor. En ufak bir faaliyet tadilatında şirketleri tekrar ünvan değişikliğine zorlayarak notereden şirketin araba ruhsatları dahil tüm belgelerini, yenilemek zorunda bırakıyoruz.

Bir başka örnek. Sermayesi 250,000 TL’nin üzerindeki anonym şirketlerden avukat bulundurma ya da ceza ödeme zorunluğunu koyuyoruz. Neden? Bir büyüklükte bir şirket avukata ihtiyacı olduğu zamanı kendisi belirleyemez mi? Bu arada, her büyüklükteki işletmelerin doktor ve iş güvenliği uzmanı bulundurma zorunluluğunun geçtiğimiz ay ertelenmesi çok doğru bir karar oldu.

Tüm bunlar iş yapma maliyetlerini artıran küçük ama önemli zorluklar. Sonuç, Amerika Birleşik Devletleri’nde aracı maliyeti dahil 400 dolara (yani ABD’nin kişi başına gelirinin yüzde 1’i)  1 saate şirket kurabilirken Türkiye’de aynı işi en az 1000 dolara (kişi başına gelirin yüzde 10’u) gerçekleştirebiliyoruz. Tevekkeli değil, Amerika Birleşik Devletleri’nde 320 milyon nüfusa karşılık 152 milyon istihdamı (nüfusun yüzde 47’si) Türkiye’de ise 78 milyon nüfusa karşılık 28 milyon (nüfusun yüzde 35’i) istihdam üretebiliyoruz.

Yeni Hükümet’in kısa sürede başarabileceği iş ortamının düzeltilmesi konusunda icraatlerini bekliyoruz. Eski Amerikan Başkanı Coolidge’e atfedilen bir söz vardır: “The business of America (American people) is business.” Türkiye’yi de daha iyi bir iş ve işletme dostu haline getirmeliyiz. Böylece daha iyi bir istihdam dostu olacağız.