Archive for category Zaman

Dönüşüm

16.02.2014, Murat Yülek, Zaman

Dört senedir zevkle yer aldığım bu köşede bir Japonya dönüşü son defa yazıyorum. Amerikalıların ‘kovayı doldurmadan boşaltamazsın’ sözü doğruysa, artık biraz dinlenme vakti.

Son dört senede siz değerli okuyuculardan gelen, çoğuna maalesef cevap yazamadığım benim açımdan çok öğretici olan yorumlarınız ve gösterdiğiniz yakın ilgi ve desteğe teşekkür etmek boynumun borcu. Özellikle lisans öğrencilerine. Bununla birlikte, işadamları ve bürokratlara (bunların bir kısmı lisansüstü öğrencileriydi aynı zamanda) teşekkür etmem gerekiyor. Unutmamam gereken başka kişiler de var: başta Ekonomi Editörü Turhan Bozkurt olmak üzere Zaman’ın yönetici ve teknik ekibi. Ekonomi bölümünden Yetkin Bilgin’i çok yordum ve onlardan çok şey öğrendim.

Gelelim son yazıya: biraz ‘Japonya’ ve biraz da Japonya ile de ilintili olarak son üç senenin özeti uygun olur diye düşündüm.

Japon mucizesinden ne öğrenebiliriz?

Japonya üzerine bu köşede çok satır yazıldı. Bugünün konusu ‘Japon mucizesi’ olsun. Japonya’nın 1868 sonrasındaki yaklaşık 40 yıllık kalkınması ve bir de 1952 sonrası yaklaşık 20 yıllık dönemde başardıklarını büyük bir başarı olarak niteleyebiliriz. Ama daha önemlisi, bu mucizenin tesadüfi olmadığını fark etmek olsa gerek; kamu ve özel sektör aktörleri ile halkın birlikte çalıştığı, ‘akıllı’ alın teri döktüğü bir süreç. Türkiye ve gelişmekte olan ülkelere de örnek olması gereken tarafları çok.

Bu üç aktör ne yaptı da ortaya bu ‘mucize’ çıktı?

Japonya’da kamu kesimi, ekonomi politikalarının tasarımı ve uygulamasında, ekonomik kalkınmayı ve kendi deyimleriyle ‘Batı’yı yakalamayı’ temel eksen olarak belirledi. Chalmers Johnson’ın deyimiyle, Japon devleti ‘kalkınmacı devlet’ idi. Sanayileşmenin ilk evrelerinde, özel sektör yetersiz olduğu için devlet çok sayıda işletme de kurdu. Önce tekstil sonra da ağır sanayi (çelik, kimya) alanlarında. Bunların neredeyse tamamı sonradan özel sektöre devredildi. Devirler sırasında eş-dost ilişkileri de olmadı değil. Ancak bu devlet işletmeleri ilk dönem sanayi yöneticisi ve çalışan sınıflarının oluşmasında önemli rol oynadı.

Japon özel sektör ithalatçı değil üretici olmayı temel aldı. Yolunuz Osaka’ya düşerse, ‘Meydan Okuma ve Yenilikçi Müteşebbislik Müzesi’nde’ Japonların neredeyse kahraman olarak gördüğü ilk nesil sanayici müteşebbisleri inceleyin. Osaka’nın, bu kendi kendilerini yetiştiren sanayiciler tarafından 19. yüzyılda Meiji Restorasyonu sırasında bir sanayi kentine nasıl dönüştüğünü anlarken bugünkü Japonya’nın temellerini de fark edeceksiniz.

Örneğin Yamanobe Takea Manchester’da çalışarak elde ettiği bilgi ve tecrübeyi, İngiliz tekstil ürünlerini Japonya’ya ithal etmekte değil, Osaka’da tekstil sanayiini kurarak kenti ‘Japonya’nın Manchester’ı’ yapmak için kullandı. Inabata Katsukuro ve Kikuchi Kyoro ve diğer öncü sanayiciler de öyle. Ito Chubei, Iwai Katsujio gibi işadamları ise Japonya’da üretilen malların Batı ülkelerine ihraç edilebilmesini sağlayacak deniz nakliyat şirketlerini kurarak ‘yabancı şirketlerin tekelini kırmayı’ amaçladılar. Ataka Yakichi, aynı amaçla Hong Kong’a yerleşti. Örnekleri uzatmak mümkün; mesaj ise açık Japonya’da daha 19. yüzyılda üretmek ve ihraç etmeyi amaçlayan ‘self-made’ sanayiciler ve işadamları yetişti. Meiji döneminde Japonlar Avrupa ülkelerine çok sayıda öğrenci göndermişlerdi. Bunlar Japonya’ya dönüşte iddialı kalkınma sürecinin parçası oldular. Hatırlayalım, Osmanlı da 19. yüzyıldan itibaren Batı’ya öğrenci göndermişti. Sonuçları farklı olmuş demek ki.

Japon halk ise çalışkan, hakka riayet eden, eğitime önem veren, toplumsal kurallara ve diğerlerinin haklarına saygı gösteren, delice tüketmek yerine tasarruf etmeyi temel alan ve ‘nazik’ insanlardan oluşuyordu. Biraz idealize mi ediyoruz? Belki ama muhtemelen gerçek resim büyük ölçüde böyleydi. 19. yüzyılda kurulan Kyoto gibi üniversiteler de halkın eğitimi yoluyla Japon kalkınmasının önemli bir aktörü oldular.

Bu üç faktörün bir araya gelmesi, engelleyici, menfi şartlara rağmen Japon ‘mucizesini’ ortaya çıkardı.

Türkiye ve geleceği

Üç senedir bu köşede yazılanların arasında, güncel ekonomik konuları bir tarafa bırakırsak, büyük ağırlık Türk ekonomisinin üretici ve rekabetçi yapısının gelişmesinin gerekliliği ve bunun nasıl olabileceği ile ilgiliydi. Bugünkü Japonya örneği gibi, özellikle Doğu Asya’dan çok bahsedilmesinin sebebi de buna benzer dönüşümleri kısa sürelere sığdırmış ve istikrarlı bir büyüme/kalkınma süreci yaşamış ülkelerin ilginç örneklerinin bu coğrafyada yoğunlaşmış olmasındandı. Ama, Baltık ülkeleri es geçilse de Hamilton Amerika’sından Almanya ve İsviçre’ye kadar Batı ekonomilerinin kalkınma süreçlerinden de bahsedilmedi değil.

Bir özet yapacak olsak Türkiye’nin önündeki ‘optimal ekonomi politikası haritası’ esasında oldukça net.

Kısa dönemde sanayicilerin uluslararası rekabetçi güçlerini yaralayan arızi unsurları olabildiğince ortadan kaldırmalıyız. Bunların başında değerli kur, yüksek enerji maliyetleri ve zayıf iş yapma ortamı geliyor. Mali disiplini devam ettirmeli, tasarrufların düşmesini engellemeliyiz.

En önemlisi, şişen cari açığı, derecelendirme kuruluşlarına mazeret vermeden, kısa dönemde olabildiğince düşürmeliyiz. Bu sıkıcı konuyu 2005 yılından Dünya Gazetesi, 2010 yılından beri de Zaman Gazetesi’nde sıkılmadan yazmaya devam ettim. Kısa ve uzun dönemde en yakından takip etmemiz gereken makroekonomik göstergeler iki değil üç tanedir: birincisi ve en önemlisi cari açık (ve GSYH’ya oranı); ikincisi büyüme; üçüncüsü de enflasyondur. Bunlara tabii olarak dördüncüsü olan bütçe dengesini de ekleyebilirsiniz.

Uzun dönemdeki ekonomi politikası haritamızın üzerine ise tek bir kelime yazılmalıdır: “Dönüşüm.” Dönüşüm, yani ‘yapısal dönüşüm,’ Türkiye’yi üreten ve ürettiğini dünya pazarlarında satabilen, yenilikçi, teknolojik, katma değerli, markalı bir yapıya dönüşmesi manasına geliyor. Bunda kamunun rolü ve önemi büyük ama en az o kadar önemlisi özel sektör.

Bugünün kaliteli ihracatçıları (Almanya, Japonya, G.Kore, Çin, ABD, Çek Cumhuriyeti) bir manada birer ‘mühendislik toplumlarıdır’. ‘Mühendislik toplumları’ ithalatçı/tüketici toplumların aksine ‘tasarlayabilen’ ve üretebilen toplumlar. Bu toplumların özel sektörü ‘teknolojiye yatırım yaparak para kazanabileceğini’ kavramış, değer zincirleri üzerinde doğru noktalarda yer almış, Ar-Ge yapan, patent alan şirketler ve ‘sanayicilerden’ oluşuyor. Bizim özel sektörümüze örnek olması gereken bu oyuncular, marka oluşturabiliyor, ihracat pazarlarında markalarını oturtabiliyor, küresel tedarik zincirlerini kurabiliyor ya da içinde yer alabiliyor ve bu pazarlarda dağıtım kanallarına hakim olabiliyorlar. Bize de lazım olan, yerli olup küresel düşünen böyle bir özel sektör yapısı.

Dönüşüm bu yönlere olmalı. Bu tür bir dönüşüm, kurumlarıyla, eğitim sistemiyle, devlet yapısı ve süreçleriyle ve en önemlisi insanıyla çok geniş bir yelpazeyi ve zorlu ancak başarılması mümkün bir süreci kapsıyor.

Atatürk ve Erbakan: İki sanayileşmeci lider

09.02.2014, Murat Yülek, Zaman

Sanayileşme gereklidir. Bunun içindir ki Amerika’da Singapur’a dünyanın farklı büyüklükteki ülkeleri sanayilerinin gelişmesini isterler. Ancak diğer hedefler gibi, sanayileşme de hükümetlerin en öncelikli gündemleri arasına girmedikçe gereğince ele alınmaz. Özel sektör de yetersiz ise sanayileşmeniz yavaş ilerler.
Eski Sanayi Bakanı Nihat Ergün döneminde Türkiye uzun yıllardır ilk defa bir sanayi stratejisi ve bunun altında çeşitli alanlarda alt stratejiler oluşturdu. Bu bir öncelik beyanıydı. Son on yıldaki makroekonomik kazanımların sanayiye dayalı teknolojik bir dönüşüm haline getirilmesi 2023’e hazırlanan Türkiye için önemli bir gereklilik.

Sanayileşme neden önemli?

Sanayileşme, ekonomi genelindeki kaynakların diğerlerine değil öncelikle sanayiye yönlendirilmesini gerektiriyor. Yani, riskli bir politika. Eğer ekonomi, kaynaklarını bu sektöre kaydırmakla nisbi olarak bir fırsat maliyetiyle karşılaşacaksa zarara uğrarsınız. İşte bu yüzdendir ki, Alexander Hamilton, 18. yüzyılın sonlarında tarım zengini Amerika’da geleceğin tarım değil sanayide olduğunu söylediğinde ilk başta tepkiyle karşılaşmıştı. 18-19. yüzyıllarda, bir Amerikan kapitalistini tarım yerine sanayiye para yatırmaya ikna etmek, bağımsızlığına kavuşmaya çalışan Amerikan hükümetini ikna etmekten daha zordu.

Diyeceksiniz ki, 18. yüzyılın ‘geleceğinin sektörü’ sanayi ise 21. yüzyılınki de sanayi olabilir mi? Hele 21. yüzyılda en çok ‘yenilikçi sanayiler’ ‘bilgi ekonomisi’ gibi ‘soft’ başlıkları konuşuyorsak. Haklısınız ama bunlar tarım ve madenciliğin yer aldığı ‘birincil’ sektörler ile sanayinin yer aldığı ‘ikincil’ sektörün önemini ortadan kaldırmıyor. Dahası, yenilikçi sektörlerin içinde yer aldıkları ‘üçüncül’ sektörler başarılı birincil ve ikincil sektör platformlarına ihtiyaç duyuyor; güçlü birincil ve ikincil sektörlerini kuramamış ülkelerin güçlü yenilikçi sektörler kurması zor. Oysa, Türkiye’nin iktisadi gelişimine baktığımızda birincil ve özellikle ikincil sektörleri geliştirmekte olmamız gereken yerde olmadığımızı görüyoruz. Sanayi ve sanayicinin olmadığı bir yerde teknoloji ya da yenilikçi politikaları nasıl başarılı olsun?

Türkiye’de sanayi sektörü ve politikaları: Atatürk ve Erbakan

Atatürk ve Erbakan siyasi/ideolojik olarak ne kadar uzaksa sanayileşme konusunda birbirlerine o kadar yakınlar. Türkiye iktisat tarihine baktığım zaman, sanayileşmenin iki dönemde ana ekonomik öncelik olarak ele alındığını görüyorum: Atatürk ve Erbakan. Her iki lider de sanayileşmenin önemini kavrasa da dönemlerindeki geniş yönetici (Atatürk) ya da siyasetçi (Erbakan) kitleleri bunu kavrayamamıştı. Bu da, her iki dönemde de, ‘sanayileşmenin’ tam anlamıyla başarılmasını engelledi. Türkiye’de 1980’li yıllarda rahmetli Özal’ın döneminde Türkiye Komünist Partisi’nin (tekrar) kuruluşuna izin vererek özgürlüklere bir kapı daha açarken, 21. yüzyılın başlangıcında, 2014 yılında, siyasi partilerin kapatılmasını salık veren siyaset bilimcilerinin bunları bilmesinde fayda var.

Hem Atatürk hem de Erbakan’ın ‘devlet liderliğinde’ sanayileşmeyi temel aldığı söylenebilir. Ancak ikisi de özel sektörün ekonominin motoru olması gerektiğini düşünüyor ve söylüyordu. Her ikisi de ekonomist değildi; kalkınma konusundaki düşünceleri ‘gözlem’ ve ‘sezgiden’ kaynaklanıyordu. Benzer ‘gözlem’ ve ‘sezgi’ 19. yüzyıl Meiji dönemi ve 20. yüzyıldaki hızlı Japon kalkınmalarında ve yine 20. yüzyıldaki Kore kalkınmasını yönlendiren ve yürüten liderlerde de vardı.

Bu iki sanayileşme tecrübesinin de yeterince başarılı olamamasın sebebi neydi? Büyük eğilimleri tek bir sebebe bağlama saflığına düşmemek için ‘önemli’ gördüğüm iki sebebi söyleyeyim. Atatürk döneminde ‘sanayiye inanmış’ bürokrat ve siyasetçi sayısı azdı; Cemal Bayar’dan Şevket Süreyya Aydemir’e siyasi görüşleri taban tabana zıt olsa da ‘kalkınmacı’ devlet adamı yok denecek kadar azdı. 1940’lı yıllarda kaybettiğimiz havacılık sanayii bunun en üzücü sonuçlarındandır. Atatürk’ün sağlığını kaybettiği 1930’ların ikinci yarısında kalkınma hızı düşmeye başladı. Bunun üzerine büyük buhran ve İkinci Dünya Savaşı öncesi şartları gelince kaynak fakiri Türkiye kalkınmasını hızlandıramadı.

Atatürk döneminde, ‘big push’ kategorisinde değerlendirebileceğimiz oldukça orijinal sanayileşme yöntemleri kullanıldı ve o ilk yıllarında bir sanayi bazı oluşturuldu. Ancak bu süreç bir Japon ya da Alman kalkınması örneklerinde olduğu gibi sürekli olamadı. Eğer olsaydı; Gerschenkron’un literatürüne Türk modeli olarak girebilirdi Türkiye.

Sümerbank ve Etibank’ın kurulması, bunların bünyesinde çok sayıda diğer kamu şirketi ve tesisinin doğması Atatürk döneminde oldu. Sümerbank ve Etibank aynı zamanda bir kalkınma finansmanı kuruluşu olarak tasarlandı. Dahası, ülkede teknik bir kadronun oluşturulması gerektiği anlaşıldığından bu kuruluşlar mühendisleri hem burs veren hem işbaşında eğiten birer okul gibi düşünüldü.

Erbakan dönemindeki sanayileşme ise siyasi istikrarsızlığa kurban gitti. Dönemin diğer siyasi partilerinin sanayi ve kalkınma konularının önemini kavrayamamış olmaları bu dönemdeki sanayileşme Rönesans’ını akamete uğrattı demek mübalağa olmayabilir. Erbakan döneminde kapsamlı bir sanayileşme süreci başlatılmıştı.

Elektromekanik alanında Temsan (jeneratör ve türbin üretimi), Taksan (Takım tezgâhları), elektronik alanında Testaş, havacılık alanında Tusaş (bugünkü TAI) Erbakan’ın inisiyatifiyle kurulmuştu. Motor, kamyon ve otobüs üretmek için kurulan Tümosan da. Tümosan’ın Aksaray’daki tesisleri sonradan Mercedes tarafından, Konya’daki motor tesisleri ise Albayrak grubu tarafından satın alındı. O dönemde Türkiye tekstil üretiminde ilerliyor, yatırımlar yapılıyor ancak tüm tekstil makinelerini ithal ediyordu; özel sektör tekstil makineleri üretimine girmiyordu. Tekstil makineleri üretmek için Sümerbank İstanbul Defterdar (boya apre ve terbiye makineleri), Malatya (dokuma tezgâhları) ve Gaziantep (iplik makineleri) tesisleri kuruldu. Lisans anlaşmaları yapıldı. Kalkınmanın finansmanı için yurtdışındaki tasarrufları da Türkiye’ye kazandırmak amacıyla Desiyab kuruldu.

Atatürk döneminde olduğu gibi, Erbakan döneminde de bu şirketler sonradan özel sektöre devredilebilecek statüde kuruluyordu. Ancak mevcut iktisadi devlet teşekkülleri ve KİT’ler de o dönemde bir yatırım süreci başlatmıştı. Sümerbank tekstil, seramik, fayans, ayakkabı, kimyevi boyalar alanlarında (İzmir-Bayındır, Iğdır, Tortum ve daha birçok kent ve kasabada), Türkiye Çimento Sanayi çimento alanında (Ergani ve Urfa’dan Edirne Lalapaşa’ya kadar), SEKA kâğıt üretiminde (örneğin Çaycuma, Giresun Afyon, Balıkesir), Makine Kimya Endüstrisi (Çankırı, Polatlı, Erzurum), Türkiye Gübre Sanayi (Mardin Mazıdağ, Kars, Gemlik gibi şehirler) çok sayıda yeni tesis kurdu. Bu tesislerin Türkiye’nin kırsal kesimine dağılarak yerel kalkınmayı desteklemeleri amaçlanmıştı. Ne yazık ki, tüm bu gayretler siyasi çatışmaların kurbanı oldu, Türkiye’nin sanayileşmesi akamete uğradı. Benzer sektörleri hedefleyen Kore ise alabildiğine ilerleyerek bugün LCD ekranlardan akıllı telefonlara, otomotivden nükleer santral teknolojisine kadar dünyanın en önemli ekonomileri arasına girdi.

Unutmadan, Atatürk dönemini Yahya Sezai Tezel’in ‘Cumhuriyet Döneminin İktisat Tarihi’ (Yurt Yayınları), Erbakan dönemini ise Kahraman Emmioğlu’nun Türkiye’nin Sanayileşme Serüveni (Elips Kitap, 2012) kitabından anekdotlarla takip edebilirsiniz.

Kurlar, kur politikası ve gergin yay teorisi

02.02.2014, Murat Yülek, Zaman

Kurlar geçen hafta aşırı hareketlendi ve yükseldi. Merkez Bankası’nın salı gecesi yaptığı faiz müdahalesi ilk anda kurları düşürdü. Ancak ertesi gün kurlar tekrar yukarı doğru hareketlendi.

Türkiye eğer 2000’lerin başındaki ekonomik görünümünde olsaydı şu anda savrulmuş olacaktı. Savrulmadık; çünkü, Türk ekonomisinin direnci artık çok daha yüksek.

Savrulmadık ama rekor seviyedeki faiz artırımı kurların ateşini neden düşüremedi? Bu sorunun ilk cevapları iç ve dış ‘şok’ faktörleri idi. Yurtiçinde siyasi tartışma devam ediyor. Yurtdışı ise alabildiğine fırtına; BRIC’lerle ilgili genel moral bozukluğuna ilave olarak Arjantin, Güney Afrika, Meksika gibi ülkelerde ekonomik, Tayland, Ukrayna gibi ülkelerdeki sosyal ve siyasi sorunlar zirvelerdeydi. Bir de Amerika’da tahvil alımlarına devam kararının gelişmekte olan piyasalardaki volatiliteye rağmen kararlılıkla devam etmesi Atlantik’in batı kıyısından da kısa dönemli de olsa bir desteğin gelmeyeceğini gösterdi.

Bunlar bir araya gelince, TL de hareketlilikten nasibini aldı ve rekor faiz artırımına rağmen TL-dolar hafta sonuna 2,25’lerde, TL-Euro ise 3,06’larda girdi.

Peki TL-dolar ve TL-Euro’daki bu seviyeler gerçekten aşırı mı?

“Gergin yay” teorisi

Bu soruya benim, cevabını Dünya Gazetesi’ndeki köşemde 15 Temmuz ve 18 Ağustos 2013 tarihlerindeki yazılardan takip edelim. Ama önce, sadece gelişmekte değil, gelişmiş ekonomileri de ilgilendiren Murphy’nin en son kuralıyla şu girişi yapalım ve son dönemdeki değişik ülkelerdeki kur hareketini ‘gergin yay teorisi’ ile açıklayalım.

Yay gerginse fırsatını bulduğunda kapanır; aynı şekilde, reel kurlar gerginse fırsatını bulduğunda ‘düzeltme’ yapar. Viraja girmezseniz mesele yok. Ama mutlaka gireceksiniz; girdiğinizde kurlar reel bazda ‘normal’ seviyeye ne kadar yakınsa riskiniz o kadar az oluyor. Aksi takdirde viraja girdiğinizde riskleri azaltmak için aşırı tedbirler almak zorunda kalıyorsunuz. Gergin yay teorisini gerilen başka ekonomik değişkenlere de uygulayabilirsiniz. Gergin yay teorisi şöyle diyor: ‘Gergin ekonomik değişkenlerle’ asla viraja girmeyin.

15 Temmuz yazısında şunları söylemişiz: “Resmi söyleme göre, TCMB’nin ‘herhangi bir kur hedefi yok; gerektiğinde dalgalanmaları azaltmak için piyasaya müdahale ediyor.” Ancak nihai kertede, bu da bir politika ve sonuç olarak bazı negatiflikleri ortaya çıkartıyor: bu politika sonucunda kurda kısa dönemli (yüksek frekanslı) dalgalanmalar azalıyor ancak orta vadeli (3 yıl civarında) daha büyük dalgalanmalar ortaya çıkıyor.

Bu mekanizma şöyle işliyor:

Hem Türkiye’nin çekiciliği hem de dünyadaki aşırı likidite sebebiyle sermaye girişleri TL üzerinde değerini artırıcı yönde baskı oluşturuyor.

Merkez Bankası nominal kurun kısa vadede istikrarlı kalmasını sağlayıcı müdahaleler yapıyor. Başarılı da oluyor.

Ancak nominal kur istikrar kazandıkça, ticaret ortaklarımızla enflasyon farkları sebebiyle reel kur birikimli değer kazanıyor.

Kabaca üç yıllık döngülerde, bazı tetikleyici unsurlarla, nominal ve reel kurdaki birikimli değer kazancı sonucu önemli boyutta düzeltmeler (değer kaybettirici) yaşanıyor.

Sonra birinci basamaktan süreç yeniden başlıyor.

GRAFİĞİN BÜYÜK HALİ İÇİN TIKLAYINIZ

Grafikte yukarıda da “stlize” edilen fazları izleyebiliriz:

Yatay seyir: 2002-2006 (Mayıs) arası: nominal kur yatay seyrederken reel kur tırmandı.

Düzeltme: 2006 Mayıs ayında nominal ve reel kurda düzelme oldu; reel kur değer kaybetti.

Düşen / Yatay seyir: Nominal kur 2007 ikinci yarısına kadar değer kazanıp 2008 sonlarına kadar daha yatay bir seyir izledi. Buna paralel olarak reel kur, enflasyon farklarının da etkisinin eklenmesiyle aynı süre boyunca sürekli değer kazandı.

Düzeltme: 2008 sonu–2009 başlarında düzeltme geldi. Nominal ve reel kur tekrar değer kaybetti.

Yatay seyir: 2011 ortalarına kadar nominal kur yine yatay seyretti; reel kur sürekli değer kazandı.

Düzeltme: 2011 ortasında düzeltme geldi. Nominal ve reel kur değer kaybetti.

Yatay seyir: 2013 ortalarına kadar nominal kur yine yatay seyretti; reel kur sürekli değer kazandı.

Düzeltme: 2013 ortasında düzeltme geldi. Nominal ve reel kur değer kaybetti.

Yani, TCMB’nin EH politikasının kur açısından sonucu orta vadeli bu zikzaklar veriyor.

Reel kurda iki-üç yıl süren bu döngüler cari açığın şişmesine sebep oluyor. Aynı zamanda da, aşırı değerli kur, bir istikrarsızlık unsuru olarak ekonomik aktörlerin üzerinde Demokles’in kılıcı gibi asılı kalıyor. İki-üç yıllık döngülerin sonunda gelen nominal kur düzeltmeleri, şirketlerin döviz yükümlülükleri üzerinden geri ödeme risklerini gündeme getiriyor.

İhracatçıya, rekabetçi ancak istikrarlı reel kur gerekiyor (dikkat edin “nominal kur” demedim). Bu, en son dalgalanmalar belki de kur politikasının gözden geçirilmesine vesile olur. Fiilen “nominal kur istikrarını hedefleyen” bir sistemden en azından “reel kuru izleyen” bir yaklaşıma geçmek gerekiyor.”

26 Ağustos yazısına geçelim: “Aşağıdaki iki grafik “2,00” fobisinin yersiz ve daha da önemlisi yanlış olduğunu gösteriyor. Birinci grafik birçoğunuzun yakından bildiği ve bu köşede de arada kendini gösteren TL’nin reel kur endeksi. Bu grafikten şunu okuyoruz: şu anda TL reel olarak aşırı değerli seviyelerde.

Peki TL ne kadar aşırı değerli?

Bu uzun ve ortaya mutabakatın zor çıkacağı bir tartışma. Zira, her şeyden evvel reel kurun denge değeri denilen şeyi bilmek zor ve teorik olarak da tartışmalı. Biz o tartışmalara girmeden şu noktalara dikkat çekelim. Eğer TCMB’nin hesaplayarak yayınladığı reel kur endeksini kullanırsak Türkiye’nin yaşadığı kur krizlerini (yani, kurların düzeltme yaptığı) zamanlarına bakarsak ortaya şu rakamlar çıkıyor. Krizlerden önce TL’nin aşırı değerlendiği noktaları temel alırsak TL’nin bugün (Ağustos 2013) 1,98 ile 2,30 arasında bir yerde olması gerekiyor. Krizlerden sonra aşırı tepkinin de etkisiyle TL’nin ulaştığı reel değerleri alırsak bugün paritenin 3,03 ile 3,76 arasında bir yerde olması gerekiyor. Nereden baksanız bu basit hesap şunu söylüyor: TL’nin 2,00 civarında kalması reel olarak tarihi zirvelerde olması demek. Bu Türk ekonomisine güvenin bir göstergesi ama Türk ekonomisine hizmet etmiyor. Ortaya cari açık problemini çıkartıyor. İthalatı için yanlış bir teşvik, ihracata da köstek görevi görüyor. Yani, TL “gerçek” değerinde olsa, ithalat bugünkü değerinden düşük, ihracat da bugünkü değerinden yüksek olacaktı.”

Şirketlere uzun vadeli finansmanı nasıl sağlayacağız?

26.01.2014, Murat Yülek, Zaman

Türkiye’de finans sisteminin belli özellikleri şirketlerin uzun vadeli finansman ihtiyaçlarının yeterince karşılanmasını mümkün kılmıyor. Uzun vadeli finansman şirketler için önemli zira, ‘büyüme finansmanı’ uzun vadeli olmak zorunda ve Türk şirketlerinin büyümeye ihtiyaçları var.
Hangi şirketlerin derseniz cevabı ‘en küçükten en büyüğe kadar tüm şirketler’ olacaktır. Zira, en büyük şirketlerimiz bile dünya ölçeğinde çok büyük değil. Ancak yine de büyük ve güçlü şirketlerimizin finansmana erişimi küçüklere göre daha kolay. Küçüklerde ise yenilikçi şirketlerin finansmana erişimi diğer oturmuş şirketlere göre finansmana erişimi çok daha zor Türkiye’de. Zira, bankacılık sistemi tabiatı gereği oturmuş sektörlerdeki standart şirketleri daha kolay fonlama yeteneğine sahip. Yeni fikirlere dayalı yenilikçi şirketlerin, arkalarında yeterli teminat yoksa, bankalar tarafından ‘bankable’ bulunmaları daha zor.

Bankacılık sektörünün büyüme finansmanı sağlayamamasının bir başka basit sebebi daha var. Büyüme finansmanının gerektirdiği uzun vadelerin, kaynakları ortalama olarak 90 gün civarındaki mevduatlardan oluşan ticarî bankalar ya da katılım bankaları tarafından sağlanması mümkün değil. Bankaların bu tür uzun vadeli kredileri sağlayabilmesi için kendilerini yurtdışından uzun vadeli fonlatmaları gerekiyor; ya da uzun vadeli kredilerin toplam kredi portföyü içindeki payının düşük tutularak vade risklerinin bertaraf edilmesi gerekiyor. Nitekim, uzun vadeli seriler, hem Türkiye’de hem de birçok diğer ülkede uzun vadeli kredilerin kredi portföyünde yüzde 2-5 seviyesinde kaldığını gösteriyor.

Büyüme finansmanı nasıl sağlanacak?

Bu durumda, şirketlerimizin büyüme finansmanı ihtiyacı nasıl karşılanacak?

Bu sorunun makul bir cevabı ticarî bankacılığın tüketicilerin ve devletin (kamu kâğıtları cüzdanı) dışında şirketler kesimine sağladığı kredilerin büyük ölçüde kısa vadedeki işletme sermayesi finansmanıyla sınırlı kalacağını temel alarak uzun vadeli finansmanı sağlayacak alternatifleri güçlendirmek olsa gerek. Bu, esasında malumun ilanı veya tekerleğin yeniden keşfi manasına geliyor.

Peki alternatif uzun vadeli kaynaklar neler?

Öncelikle sermaye piyasaları. Şirketlerin finansmanları için sermaye piyasalarına erişiminin sağlanması gerekiyor. Yani, kısa ve uzun vadeli borçlanma araçlar piyasalarının geliştirilmesi; halka arz imkânlarının genişletilmesi. Yerli yatırımcı, uzun vadeli kâğıtlara (tahviller) ilgi gösteriyor. Ancak bu konuda, Turkish Yatırım Genel Müdürü Berra Doğaner’in bu konudaki önemli uyarıları var. Türkiye’de yerli özel sektör kâğıtlarına yatırım yapan 170 bin civarında gerçek kişi var. Bunların içinde, 50 bin TL’nin üzerinde portföylere sahip olanların sayısı 40 binlere iniyor. Özel sektör borç kâğıtlarına erişimin yüzde 90’ı kurumsal yatırımcılar (fonlar) eliyle oluyor. Halihazırda ülkemizde özel borç kâğıtları ihracının yüzde 90’ı bankalar ve faktöring şirketleri tarafından yapılıyor. Yani reel sektör şirketleri henüz bu kaynağı keşfetmiş değil. Doğaner, keşfedenlerin de yüksek maliyetlerle karşılaşabildiğini ve bu maliyetlerin banka kredisi maliyetlerinin üzerinde olabildiğini söylüyor. Büyük şirketler, yurtdışında tahvil ihraç etme yeteneğine sahip olsa da yabancılar kısa vadeli kâğıtlara daha çok ilgi gösteriyor.Sermaye piyasalarını tümleyen alternatif uzun vadeli fon kaynakları da var. Bu tür bankalar, kaynaklarını genellikle uluslararası kuruluşlardan (Dünya Bankası, EBRD, İslam Kalkınma Bankası vs.), uzun vadeli bono ihraçlarından (uluslararası sermaye piyasalarından) ve öz sermayelerinden sağlıyor. 1950’lerden itibaren Dünya Bankası, bu tür yerel kalkınma bankalarının yerel kalkınmanın finansmanında önemli rol oynayacağını düşünegeldi ve destekledi.

Türkiye’de bu kategoride iki kalkınma bankası var: Türkiye Kalkınma Bankası ve Türkiye Sınai Kalkınma Bankası. Birincisi kamuya ait. İkincisinin sermaye ortakları ise Dünya Bankası, İş Bankası gibi kuruluşlar.

Bu kuruluşların uzun vadeli büyüme finansmanı konusunda güçlü bir araç olarak kullanılma potansiyeli var. Ülkelerin bu tür kuruluşlarla 80 yıllık deneyimi var. Bu sürede, başarılarla birlikte başarısızlıklar ve yönetim hataları da oldu. Amerika’da İkinci Dünya Savaşı’ndan önce kurulan War Finance Corporation ve sonrasında Reconstruction Finance Corporation gibi kuruluşlar kalkınma bankacılığı yaptı. Yukarıda da söylendiği gibi, McNamara döneminden itibaren Dünya Bankası, yerel kalkınma bankalarına destek oldu.

Leasing şirketleri de bir başka alternatif uzun vadeli fon kanalı. Ancak, bu kuruluşlar yeterli sermaye ve mevduat kaynaklarına sahip olmadıkları için genellikle ilişkili ticarî bankalarca fonlanıyor. Bu da ticarî bankaların toplam (sınırlı meblağdaki) uzun vadeli kredilerinden finanse edilmiş oluyor. Leasing şirketleri, ticarî banka dışı yerel ve uluslararası uzun vadeli fonlara ulaştığı ölçüde toplam uzun vadeli fonlamaya ilave katkı yapmış olabiliyor.

Geçen hafta da bahsettim, TEB özelinde girişim bankacılığı uygulamaları dikkatimi çekiyor. Diğer bankaların hangilerinde bu tür uygulamalar var bilmiyorum. Bana ulaşanları bu köşede duyurmak isterim. TEB, bir yıldan genç şirketlere hem danışmanlık hem finansman sağlıyor. Bu kredilerin (özellikle uzun vadeli ve yapılandırılmış finansman araçlarının) banka portföylerinde risk limitleri dahilinde artması, yeni ve yenilikçi şirketlerin desteklenmesi, istihdamın artması manasına geliyor.

Uzun ya da kısa, küçük şirketlerin finansmana erişiminde kredi garanti fonu önemli rol oynayabilir. Bu kuruluşun hacminin, insan kaynaklarının (özellikle malî tahlil kapasitesi) geliştirilip canlandırılması ve işlevselliğinin geliştirilmesi gerekiyor.

Kurlar ve Kapalıçarşı

Geçen hafta Arjantin başta olmak üzere gelişmekte olan ekonomiler baskı altına girdi. Türkiye de öyle. Geçen hafta ziyaret ettiğimiz Kapalıçarşı borsa ve altın piyasası, istikrarın devam etmesini istiyor. Kapalıçarşı’nın tecrübeli aktörleri, geçen hafta dövize olan talebin, büyük ölçüde dış gelişmelerle birlikte tartışmaların tetiklediği irrasyonel paniğe bağlı olduğunu düşünüyor ve 2,30’ların altında istikrar kazanmasının gerektiğini düşünüyorlar. Faiz yükseltimi olmasa da Merkez Bankası ve hükümetten gelecek yatıştırıcı ve tutarlı açıklama ve tedbirler, piyasaları yatıştırmada etkili olabilir.

Gündemimiz yenilikçilik, girişimcilik ve katma değerli sanayi olsun

19.01.2014, Murat Yülek, Zaman

Geçen hafta yenilikçilik ve bunun finansmanı ile ilgili iki, sanayi sektörüyle ilgili bir organizasyonda bulundum. Birincisi, H.Ü. Girişimcilik Vakfı’nın bu yılki ödül töreniydi. Vakıf, girişimcilere rehberlik/ağabeylik (‘mentörlük’) destekleri sağlıyor. Vakfın bu yılki proje fikir yarışmasına 160 proje katılmış. Bunların içinde en iyi beş fikre ödül verildi. Gençlerin proje fikirleri rahatlıkla ‘harikaydı’ diyebilirim. Vakıf, taahhüt olmasa da bu projelere yatırımcı bulma desteği de vermeyi amaçlıyor.
Kamu yöneticisi ödülünü ise şu an Çınar kaymakamı olan İsmail Şanlı aldı. Daha önce Yozgat’ta Kadışehri kaymakamı görevindeyken çiftçileri bir araya getirerek bir meyve tarımı şirketi kurulmasına öncülük etmiş. Valilik ve özel idare desteğiyle örgütlenen çiftçiler, kurdukları şirket eliyle ileri tarım uygulamaları yaparak gelirlerini artırmışlar. Demek ki kamu yöneticileri girişimci ve kalkınmacı olabiliyor. Diğer benzer örnekleri de olduğunu biliyoruz. Ama sizler de bildiğiniz örnekleri benimle paylaşırsanız bu köşeye taşıyacağım.

İkincisi, İstanbul Ticaret Üniversitesi, İstanbul Ticaret Odası ve MÜSİAD’ın düzenlediği Girişimciliğin Güçlendirilmesi Proje Finansman Modelleri Çalıştayı’ydı. Çalıştayın amacı, finansal kesimin girişimciliği teminat bazlı olmadan nasıl destekleyebileceğiydi. Çeşitli finansal kuruluşların, düzenleyici kurumlar BDDK ve SPK’nın ve özel şirketlerin en üst düzeyde temsil edildiği bir çalıştaydı. Alt gruplar sonuca gidici öneriler üzerinde çalıştı. Benim açımdan öne çıkan iki başlık vardı.

Birinci başlık, ülkemizde kamunun yenilikçiliğin finansmanında özel sektörün önüne geçtiği. Bunun benim gözlemim olduğunu da söyleyeyim. Neden mi? Kamu son dönemde bu konuda çok önemli adımlar attı. Öncelikle Sanayi Bakanı Fikri Işık’ın geçen hafta açıkladığı üzere Bakanlığın ve ayrıca TÜBİTAK ve KOSGEB gibi kuruluşların eliyle Türkiye’de bu yıl verilecek yenilikçilik ve Ar-Ge desteklerinin boyutu 1,5 milyar TL’ye ulaştı. Özel sektör ise maalesef bu konuda elini cebine pek atmıyor. Başbakan Erdoğan, BTYK toplantılarına da özel önem veriyor. Bu desteklerin dışında, Maliye Bakanlığı yenilikçi şirketlere yatırım yapacak fonları oluşturan şirketlere vergi avantajı sağlıyor. Amaç, bu destekler sayesinde özel sektörün elini cebine attırmak. SPK Girişim Sermayesi Yatırım Ortaklığına Portföy Yönetim Şirketleri tarafından yönetilebilecek olan Girişim Sermayesi Yatırım Fonlarının oluşturulmasına zemin sağlayan mevzuatı geliştirdi. Hazine Müsteşarlığı, yine Maliye Bakanlığı desteğiyle melek yatırımcılara vergi avantajları getirdi. TÜBİTAK ise çekirdek ve başlangıç seviyesindeki fikir ve projelere yatırım yapan fonlara destekler geliştirdi. Bunların çoğu dünyada ilk ya da az sayıdaki örneklerden. Şimdi sıra özel sektör ve özel yatırımcılarda.

İkinci başlık, Türkiye Ekonomi Bankası’nın (TEB) ‘girişimcilik bankacılığı’ uygulamasını öğrendim. TEB, teminatsız olarak, yaşı 360 günden genç olan özellikle yenilikçi şirketlere uygun şartlarda krediler veriyor ve danışman/rehber desteği veriyormuş. Bu modelin, bankanın yabancı ortağı olan BNP Paribas’tan mı alındığını sorduğumda, yetkililer, tersine modelin Türk bankacılar tarafından geliştirildiğini söylediler. Bu konuda TEB ile tekrar görüşüp modeli anlamaya çalışacak ve sizlerle paylaşacağım.

Katıldığım üçüncü organizasyon, İstanbul Sanayi Odası’nın “Ekonomide Vasatlıkla Yüzleşme ve Bundan Çıkış Yolları” çalıştayıydı. Toplam üç çalıştay olarak planlanan serinin amacı “üretim odaklı sürdürülebilir büyüme ve kalkınma noktasında tüm paydaşlara yönelik analitik, mukayeseli çözüm önerisi içeren ve “manifesto” niteliğinde bir sonuç bildirgesi hazırlanması” olarak belirlenmiş. İSO, 12. Sanayi Kongresi’ni de, “yüksek katma değerli üretimin ekonomik kalkınmanın temeli olduğu” fikri etrafında düzenleyecek. Sanayi Şûrası da aynı fikir etrafında Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı tarafından geçen kasım ayında düzenlenmişti.

Görülüyor ki, iş dünyamızda yenilikçilik, girişimcilik ve katma değerli sanayi üretimi konusunda sağlam bir görüş birliği var. Mesele bunları harekete dönüştürmek. Bunda kamu kadar özel sektöre iş düşüyor.

Özel ve kamu kurumlarımızı, işadamlarımızı, ekonomimizi zayıflatmayalım

İHH’dan Kimse Yok mu Derneği’ne, MİT’ten işadamlarımıza kadar, kamu ve özel kurumlarımızı zor duruma düşürecek ve isimlerini şaibeli hale getirecek iddialar ülkemize zarar veriyor. İHH gibi dernekler yurtdışında Burma’dan Amerika’ya birçok ülkeye yardım gönderiyor. Böyle bir kurum hakkında ortaya atılan iddialar ‘temizlenene’ kadar hem kuruma hem ülkemize hem de yardımların ulaşacağı ülke ve insanlara zarar verir. Bu, eğer varsa suçların üstü kapansın manasına gelmiyor; ancak, gelişigüzel iddiaların kurumların itibarlarına zarar vermesinin de engellenmesi gerekiyor. Aynı şey çok daha önemli olarak işadamlarımız için geçerli. Zira, onlar olmazsa, istihdam, vergi ya da döviz gelirlerini kim üretecek? Daha önemlisi, Türkiye birtakım iddialarla terörizmi destekleyen ülke durumunda gösterilirse bundan 76 milyon insanımızın tamamı zarar görür. Kısaca, bu zor günlerde, şahısların, kurumların ve ülkenin itibarına, ekonomimizin istikrarına lütfen azami saygıyı gösterelim. Zira bu itibarlar toplandığında ülkemizin itibarı manasına geliyor.

“Yayın dedektifleri”

Posta kutuma düşen bir iletiden öğrendim; ‘Sahaf Siyahkalem’ ekibi, başarılı bir girişimcilik örneği sergileyerek, yepyeni bir hizmet alanı ortaya koymuş. Yaptıkları işi yayın dedektifliği olarak nitelendiren ekip; kültür, sanat ve edebiyat alanlarında çalışan araştırmacılara güvenilir bir “asistan” olma vaadinde bulunuyor.

İstanbul’da bulunan tüm devlet, üniversite, vakıf kütüphanesini, kitaplığını, özel kitaplıklarını, devlet arşivlerini, müzelerin kütüphanelerini kısacası aranılan yayının olabileceği her yeri, tabiri caizse avuçlarının içi gibi biliyorlarmış. Üstelik yayının; Osmanlıca, İngilizce, Fransızca, Almanca ya da başka bir dilde, matbu veya yazma, eski veya yeni, süreli veya süresiz yayın olmasının bir önemi yok. Yayın dedektifleri; kitap, broşür, dergi, gazete, evrak, efemera bulmak konusunda araştırmacıların eli ayağı olmaya aday.

Yayın taraması yapmak için vakti olmayanlara profesyonel araştırma hizmeti sağlayan yayın dedektifleri, talep edilen yayını bulduktan sonra istenilen şekilde; CD, fotokopi veya kitap olarak teslim ediyorlarmış. Eski dünyamızda yeni fikirler üretmeye devam edelim.

Müstakbel belediye başkanlarına

12.01.2014, Murat Yülek, Zaman

Yerel seçimler yaklaşırken, gündemdeki siyasi ve makroekonomik konulardan belediyeciliğe dönelim. Bir iktisatçı olarak değil bir vatandaş olarak baktığımda yeni belediye başkanlarına neler önerilebilir? Aşağıda.

Şehrinizin karakterini öne çıkartın. Estetiğe önem verin. Bu köşede daha önce de yazıldı. Kırşehir’den Trabzon’a, Manavgat’tan Ağrı’ya aynı beton blokların içinde yaşamak yerine yöresel zenginlikleri ortaya koyan, bize ait olan, bir belediyecilik yapın. Konut mimarisinden parklara, belediye hizmetlerine, elektrik direklerinin estetiğine kadar. Kırşehir’den Manavgat’a gelen vatandaşımız “meğer Manavgat neymiş” desin; Manavgat’tan Kırşehir’e gelen de öyle. Yeni bina projelerinde ön yüzlere “karışın;” tabela kirliliği ve çirkinliğine müdahale edin; bakımsız bina bahçelerine, yan yüzlerine ceza yazın. Ankara Hamamönü’ndeki dönüşümü mutlaka ziyaret edin. Yurtdışı kentleri de. Çalışanlarınızı da hem yurtiçi hem de yurtdışında, iyi örnekleri görmeleri için, seyahate götürün; rekabetin farkına varsınlar.

Belediyenizin beşeri kabiliyetlerine yatırım yapın. Yani insana yatırım yapın. Yukarıda da yazdım; çalışanlarınızın kabiliyetlerini, görgülerini yükseltici yatırımlar yapın. Onların kalitesi belediyenin kalitesi manasına geliyor.

Altyapıya para harcamadan önce trafiğin yönetimini iyileştirin. En kolayı altyapı, üstyapı, inşaat yapmak. Nisbeten büyük şehirlerde, hele İstanbul ya da Ankara gibi Avrupa ölçeğinde dev sayılacak şehirlerimiz hâlâ büyümeye devam ediyor. Bu da trafik altyapısı ihtiyacının devam etmesi demek. Ancak, trafik sorununu halletmenin yolu, altyapıyı geliştirmek kadar, hatta ondan önce, mevcut altyapıyı daha verimli kullanmaktan geçiyor. Bu konuda başarılı olduğumuz söylenemez. Her gün trafikte olanlarımız ne demek istediğimi anlıyorlar; şahit olduğumuz birçok trafik sıkışıklığı örneği trafik tasarımından, geometrisinden ya da uygulamasından kaynaklanıyor. Bu sonuncudan kasıt, en sıkışık zamanlarda ikinci şeride park edip alışveriş yapan sürücülerimiz gibi örnekler. Trafik uygulamaları, “tek yön”, “girilmez,” ya da hız limitlerinden ibaret değil; hangi saatler arasında caddede park yapılamazdan tutun çok daha sofistike kurallar oluşturularak trafik daha iyi yönetilmeye çalışılıyor günümüzde.

Otoparkları artırın. Ankara gibi yeni şehirlerimizde ve İstanbul’un yeni semtlerinde dahi otoparklar yerince ve yeterince yerleştirilmiyor. Bu da cadde ve sokakların trafik taşımaktan çok araba park etmek için kullanılmasına sebep oluyor. Bugünün şehir plancılığının en temel unsurlarından olan otopark alanlarını (yeraltı, yerüstü, katlı), geleceği de düşünerek iyi planlayın. Yeterli otopark olan mahallerde, bütün gelişmiş ülkelerde olduğu gibi, caddeye park edilmesine müsamaha göstermeyin. İlk başta oy kaybetseniz de uzun vadede şehircilik anlayışınız takdir edilecektir.

Araba penceresinden yollara çöp atılmasına izin vermeyin. Türkiye’nin eğitim ve gelir seviyesi gittikçe artsa da, Almanya gibi ülkelerde büyük ayıp sayılan araba penceresini açıp yola çöp atma davranışı oldukça yaygın. Bunları denetleyin. Kameralar ya da fahri müfettişler ne güne duruyor? Belediye olarak bunlara yetkimiz yok demeyin; yetkilileri harekete geçirin; zira, sizin belediyenizin temizliği sizden soruluyor.

Danışmanlık hizmeti alın. Bir yatırımı yapmadan önce mutlaka bağımsız danışmanlık kuruluşlarına fizibilite yaptırın. Bu bir maliyet değil; sizi ilave ve çok daha büyük maliyetlerden kurtaracak bir usuldür; gelişmiş ülkelerde gerektiğinde istasyon yerleri belirlenmesinde dahi gerektiğinde danışman kullanılıyor. İyi, danışmanlık hatalarınızın bile hesaplı olmasını sağlar. Yukarıda bahsedilen trafik talebini iyi analiz etmek için, sağlıklı projeksiyonlar yapmak gerekiyor. İki şeritin yeteceği bir arteri üç şerit olarak inşa etmek hem ilk yatırım hem de sonraki bakım maliyetlerini katlayabilir. Trafik sayımı, analizi, projeksiyonu sizi milyonlarca liralık (sürekli) maliyetten kurtarabilir.

Akıllı şehir yönetimi sistemlerine yatırım yapın. Bu konu, dünyadan geri olduğumuz bir alan değil. Öncülük yapın.

Yeşil, çevreci belediyecilik yapın. En azından, bazı semtlerde aydınlatma yokken diğer semtlerde gündüzün ortasında yanan sokak aydınlatmaları olmasın. İsrafı profesyonelce azaltın. Bu farkındalığı hem çalışanlarınıza hem halkınıza yayın.

Kaldırımlarla uğraşmayın. Kaldırımları sık sık değiştirmeyin. Kaldırımları yapınca 15-30 yıl gitsin. Kaynaklarımız sınırlı. Caddeleri, asfaltının yenilendiğinden bir hafta sonra kanal geçirmek için kazmayın; planlayın.

İşin hakkı neyse müteahhide ödeyin. Fazla fiyat kırımı, işin kalitesini bozacaksa paranız boşa gidecektir.

Kontrollük hizmetlerini ciddiye alın. Yaptırdığınız altyapı, üstyapı işlerini usulünce kontrol ettirin. Müteahhitlerin standartların altında yaptığı işleri asla kabul etmeyin. Belediyenin kaynakları boşa gitmesin.

Belediye hizmetlerinin kalitesini bağımsız kuruluşlara sürekli denetlettirin. Tebdil-i kıyafet dolaşmayı da deneyebilirsiniz ama daha sağlıklı yollar da var. Gizli müşteri ya da doğrudan anket gibi araçlarla sürekli olarak belediyenizin verdiği hizmet kalitesi konusundaki algıyı takip edin; iyileşme ve kötüleşmeleri izleyin.

Teftiş birimlerinizi usul ve hile teftişi kadar, hizmetlerinizi nasıl daha iyi ve daha düşük maliyetle üretebilirsiniz sorularına yönlendirin. Sadece bu değil, sürekli, gezici teftiş birimleri oluşturun; halkın her gün gördüğü aksaklıkları (yollardaki çukurlardan, görüntü kirliliğine, gündüz vakti yanan elektrik lambalarından yanlış tanzim edilmiş trafiğe kadar) siz onlardan önce haber alın ve düzeltin.

Web sitenizi iyi kullanın. Türkiye’de bunun güzel örnekleri var. Twitter gibi sosyal medya araçları gevezeliğe dönüşüyor; web sitesi halkla (yani müşterilerinizle) ilişkilerinizi, iletişiminizi sağlamak için en temel aracınız olabilir.

Evsizlere sahip çıkın; topluma kazandırın. Halkın “evsiz”, “balici” vs. diye adlandırdığı insanımıza sahip çıkın; onları topluma kazandırın.

(Sağlıklı) proje üretin; eski başkanın (sağlıklı) projelerine de sahip çıkın. “Projeyi” nasıl üreteceksiniz? Özellikle “sağlıklı” olanları. Zihni Sinir’i davet edebilirsiniz; ya da daha sağlıklı “proje belirleme” ve uygulama süreçlerini devreye sokacaksınız.

Etki analizi yaptırın. Aldığınız kararların etkisini bağımsız kuruluşlara denetlettirin. Yanlış yapılmış olabilir; korkmayın. Önemli olan hatayı sistematik hale getirmemek. Etki değerlendirmede ortaya çıkan sonuçları iyi analiz edin.

Başarı bahaneye gerek duymaz. Kolay gelsin.

Türkiye paslanmaz çelik üretmiyor

05.01.2014, Murat Yülek, Zaman

Paslanmaz çelik üretemiyoruz. Aksine önemli miktarlarda ithal ediyoruz. Oysa paslanmaz çeliğin en önemli girdisi olan kromit cevheri Türkiye’de üretiliyor ve yurtdışına büyük ölçüde katma değersiz halde ihraç ediliyor. Bu konuyu bu köşeden Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’mıza ve özel sektörümüze bir kez de biz duyuralım.

Krom

Krom; metalürji, kimya, refrakter, döküm gibi alanlarda kullanılan önemli bir metal. Krom en ekonomik olarak kromit mineralinden elde edilebiliyor. Dünyada üretilen kromit cevherinin yüzde 90’dan fazlası metalürji sanayiinde ferrokrom üretiminde ve yine üretilen ferrokromun da yaklaşık yüzde 90’ı paslanmaz çelik üretiminde kullanılıyor.

Ege İhracatçılar Birliği’nin uluslararası kaynaklardan aktardığı bilgilere göre dünyada yaklaşık 4 milyar ton civarı kromit rezervi olduğu düşünülüyor; yani, teknik açıdan kesinleşmiş kaynak bu kadar. Bunun yüzde 80’i Güney Afrika’da bulunuyor. Türkiye’nin ise MTA resmi rakamlarına göre yaklaşık 100 milyon tonluk rezerve sahip olduğu biliniyor. Ancak bunun çok daha üzerinde rezerv olabileceği de düşünülüyor.

Buna karşılık dünyada yılda yaklaşık 20-25 milyon ton kromit üretimi var. Türkiye yılda 2-2,5 milyon ton kromit ile dünya üretiminin yüzde 6’sını üreterek dünyada ilk dört ülke arasında yer alıyor. (Türkiye’de gayri resmi rakamlara bakılırsa üretimin daha yüksek olduğu da söyleniyor.) Diğer ülkeler Güney Afrika, Hindistan ve Kazakistan. Bunların dışında İran, Arnavutluk ve bazı Afrika ülkeleri de dahil 20’nin üzerinde ülkede az miktarlarda krom cevheri üretiliyor.

Kromit cevherinde krom ile demir genellikle birbirine karışık yer alıyor doğada. Türkiye’de çıkarılan krom cevherinin kalitesi oldukça yüksek. Kromit cevherinde alüminyum ve magnezyum da çeşitli oranlarda yer alabiliyor. Yani Türkiye’de çıkarılan cevherin içinde yüksek oranda krom bulunuyor. Metalürji mühendisi Veli Gün’e göre Türkiye kromitleri alüminyum içeriğinin nispeten yüksek, toz oranının düşük ve bu özelliği Türk kromitinin aranır hale gelmesini sağlıyor.

Ferrokrom

Krom cevherinden ferrokrom üretebilmek için çok büyük ark ocaklarına ve yüksek miktarda enerjiye ihtiyaç duyuluyor. Bir ton ferrokrom üretebilmek için 4300 kWh enerjiye ihtiyaç duyuluyor. Bu da ülkemizde ferrokrom üretimi için en büyük sorunu oluşturuyor. Çin, Hindistan, Güney Afrika gibi üretim yapan diğer ülkelerde ferrokrom tesisleri Türkiye’nin neredeyse dörtte bir fiyatına enerji kullanabiliyor. Enerji fiyatları, ülkemizin ferrokrom üretiminde rekabet etme gücünü düşürüyor. Ancak daha önemlisi paslanmaz çelik üretimimizi de zorlaştırıyor.

Türkiye, Avrupa Birliği’ne paralel olarak ferro alaşım, kömür ve hurda desteklerini ortadan kaldırmıştı. Ancak AB yakın zamanda bu destekleri yeniden devreye soktu. Bu da AB’ye bağımlı olan Türkiye’nin de bu destekleri yeniden devreye sokmasına ortam oluşturuyor. Eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan döneminde başlayan bir çalışma EPDK’nın izniyle bu desteklerin yeniden oluşturulmasını hedefliyordu. Yeni Bakanımız Nihat Zeybekci döneminde bu çalışmanın hızla tamamlanması gerekiyor.

Dünyanın en büyük krom cevheri ve ferrokrom üreticisi olan Güney Afrika, enerji krizinden dolayı üretim kapasitesini son dönemde yüzde 10 civarında düşürdü. Çin ise ferrokrom üretimini sürekli artırarak dünyada sayılı üreticiler arasına girdi. Cevher üretimi çok az olan Çin, ferrokrom üretimini artırmak için dış piyasalardan yaptığı ithalatı artırdı. 2013 yılının ilk yarısında ülkemizden Çin’e 1 milyon ton cevher ihraç edildiği biliniyor. Enerji maliyetlerinden dolayı Türkiye elindeki cevheri bu şekilde değerlendirmek zorunda kalıyor. Bu arada ülkemizde yüksek karbonlu ferrokrom üreten Eti Krom AŞ, enerji fiyatlarındaki yükseklikten ve dalgalanmalardan dolayı satın aldığı, İsveç’te faaliyet gösteren Vargön Alloys firması eliyle İsveç’te ferrokrom üretimi yapmakta. Yani bu firma mevcut şartlardan dolayı, ferrokrom üretimini enerji fiyatlarından dolayı yurtdışına kaydırmak zorunda kalmıştır. Bazı diğer şirketlerimiz destekler gelirse Türkiye’de ferrokrom üretimi yapmak istemektedir.

Paslanmaz çelik

Ferrokromdan daha önemlisi paslanmaz çelik. Yukarıda da söyledik; paslanmaz çelik günümüzün olmazsa olmaz malzemelerinden ve birçok alanda kritik girdi durumunda. Başta Savunma Sanayii olmak üzere makine sanayii, gıda sanayii ve büyük binalardaki inşaat malzemelerinde ihtiyaç duyulan paslanmaz çeliğin olmazsa olmazı da ferrokromdur.

Yukarıda da söyledik; ülkemiz geçen sene tonu 200 dolardan kromit cevheri ihraç etti; bundan üretilen paslanmaz çeliği ise tonu 3.500 dolardan ithal ettik. Ülkemizde Adana-Aladağ, Osmaniye, Kayseri-Pınarbaşı, Sivas-Ulaş Tecerdağı eteklerinde, Erzincan Kop dağı gibi mahallerde çıkarılan krom cevheri zenginleştirme tesislerinde işlenerek yurtdışına katma değeri düşük fiyatla ihraç ediliyor. Bu kromitler yurtdışında ferrokroma ve ondan da paslanmaz çeliğe dönüştürülüyor. Sonra da dünyanın değişik ülkeleri ve bu arada ülkemize de pahalı bir ürün olan paslanmaz çelik olarak oralardan ihraç ediliyor.

Krom cevherinin çıktığı söz konusu yerlerde enerji başta olmak üzere teşvikler verilerek ve ferrokrom tesisleri kurularak işletilip dünya piyasalarına ihraç etmeliyiz. Bu durumun üretim ve ekonomiye dolayısıyla da işsizlik sorununa çare olacağı açıktır. Bu konunun Ekonomi Bakanlığı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ve Bilim, Sanayi ve Teknoloji bakanlıklarının gündeminde olduğunu biliyoruz. Bu işbirliği ve özel sektör ‘babayiğitlerinin’ de el atmasıyla kromun işlenerek ferrokrom üretiminin artırılması ve nihayetinde de yüksek vasıflı çelik ve paslanmaz çelik üretimi neden sağlanmasın?

Doğalgaz kombine çevirim santrallerinde sarf malzemesi olarak kullanılan gaz türbin kanatlarının süper alaşımlardan üretilmesi (nikel-krom) sebebiyle bu teknolojinin ülkemizde olmamasından dolayı yılda yaklaşık 300 milyon dolarlık döviz çıkışı yaşanıyor. Ülkemizde yeni kurulacak olan nükleer santrallerin teknolojisinin de gereksinimi olan yüksek sıcaklıkta kullanılacak malzemelerin büyük bir bölümü de kromdan elde edilebiliyor. Bu durum, ülkemizin ham cevher olarak ihraç ettiği krom madeninin ferrokrom ve sonra yüksek alaşımlı çelikleri üretecek teknolojiye sahip olması ve ağır sanayinin ülkemiz için ne kadar önemli olduğunu ortaya koyuyor.

Krom cevherini ‘Anadolu zümrüdü’ ya da ‘milli madenlerimiz’ arasında görmek ve bu konuda politikalar geliştirmek ve yatırımlar yapmak gerekiyor. Tabii bu arada bor’u da unutmayalım. Özel sektöre ve kamuya duyurulur.

Türkiye karıştırılıyor mu?

29.12.2013, Murat Yülek, Zaman

Türkiye, FED’in son tapering kararından zarar görmedi. Buna karşılık, son olaylar Türk ekonomisine önemli maliyet getiriyor.
Türk ekonomisinin son on yıldaki kazanımları ve kazandığı direnç, zararın büyümesini engelliyor. Ancak yine de dikkatli olunması gerekiyor.

2001’de Türkiye

Türk ekonomisi 2001 yılında resmen olmasa da fiilen iflas durumundaydı. TC Hazine’si, her 100 TL’lik vergi gelirine karşılık 94 TL borç faizi ödemek zorundaydı. Zira, her 100 TL’lik vergi gelirine karşılık 430 TL’lik brüt borcu vardı ülkemizin.

Bu durumda olan bir şirketi düşünün; her 100 TL’lik satış gelirinin 94 lirasını eski dönemden kalan borçlarının faizlerine harcıyor. O satışı yapabilmek için gerekli girdilerin satın alınması, makine, bina yatırımları, çalışanlarının ücretleri için sadece 10 TL’si kalıyor elinde. Dolayısıyla, varını yoğunu ipotek edip borçlanarak hayatiyetini devam ettirmeye çalışan, tefeci eline düşmüş bir şirket.

Türkiye Cumhuriyeti, 2001 yılında, vergi gelirlerinin yaklaşık üçte biri seviyesindeki vergi dışı gelirleriyle de memur maaşlarını ödeyebiliyordu. Dolayısıyla, ülkemiz, devlet bütçelerinin kalan tüm harcamalarını (okul, havaalanı, yol inşaatı ya da tamiri, Türk ordusunun ihtiyaçları, üniversite ve kamu Ar-Ge ihtiyaçları, afetlerle ilgili harcamaları, vb.) yeni borç alarak karşılamak durumundaydı. Dahası, gelirinin dört katı seviyesindeki borcunun ana parasının vadesi gelen kısımlarını da yine ancak borç alarak çevirebiliyordu.

Türk ekonomisi 2001 yılında, demiryolu, karayolu, havaalanı yapmayı düşünecek durumda değildi. En büyük mesele, bu ay içindeki harcamalarının gerektirdiği nakiti bir şekilde temin edebilmekti. Bunun için, yıl boyunca ortalama yüzde 75 seviyesindeki faizlerden borçlanmıştı. Hazine’nin bu borçlanmasının vadesi 49 gün; yani, bir buçuk aydı. Özel sektörün durumu, tabii çok daha kötüydü; teoride “risksiz” faiz saydığımız kamu borçlanması faizlerinin çok daha üzerinde ve daha da kısa vadelerde borçlanabiliyordu. Buna iflas demezseniz, bitkisel hayat (vegetation) da diyebilirsiniz.

Rahmetli Özal, Türkiye’yi ihracatla tanıştırmıştı; ancak 2000’li yılların başında 30 milyar dolarlık ihracata sahip Türkiye neredeyse sadece yanıbaşındaki Avrupa’ya ihracat yapmaya çalışıyordu.

Bugün

Türkiye, 2012 yılında, topladığı vergi gelirlerinin yüzde 15’i civarında faiz ödüyor. Topladığı vergi gelirleriyle, 2001 yılında beş senede borcunun ana parasını ödeyebilirken bugün iki yılda ödüyor. Bu rakam, Avrupa’nın en iyileri arasında. Ortalama Hazine borcu maliyetleri 2001’de yüzde 75’lerden 2012’de yüzde 8,8’e indi. Vadeler ise 49 günden bin 400 günün üzerine çıktı. Yani, bir buçuk aydan dört seneye çıktı. İhracat 2001’deki 30 milyar dolar seviyesinden 2012’de 150 milyar dolar seviyelerine yükseldi.

Türkiye bu dönemde dünyanın en önemli turizm merkezlerinden, en önemli hava ulaşım merkezlerinden birisi oldu. Demiryolu, havayolu, karayolu altyapısı katlandı. Sağlık altyapısı da öyle. Milli Eğitim Bakanlığı’nın bütçesi hem mutlak değer olarak hem de bütçeden aldığı pay olarak devrimsel bir ilerleme yaşadı.

Yani Türkiye, bu son on senede bir taraftan bütçesini iflas durumundan kurtardı. Diğer taraftan ise altyapısını katladı. Diğer taraftan, bütçeden milyarlarca TL’lik yoksulluk ve kırsal kesim destekleri yapıldığını biliyoruz.

Türk ekonomisinin daha alacağı mesafesi olduğunu bu köşede söyleye geldik. Sanayi katma değerinin, teknoloji ve katma değer seviyesinin yükseltilmesi ve bu sayede dış ticaret açığının makul seviyelere düşülmesi ve hatta artıya geçmesi en önemli dönüşüm hedefi Türkiye’nin.

Siyasete müdahaleler

Türkiye’de 2013 yılında çeşitli vesilelerle siyasete yapılan müdahaleler, ulaşılan resmi bozuyor; kazanımları kaybettiriyor. Türkiye’nin daha yüksek faizlerle borçlanması, borsasının düşmesi (ben kurun yükselmesini olumlu gördüğüm için kura pek değinmiyorum) Türkiye’de kamu menfaatine yararlı olmaz; aksine büyük zarar verir.

Yolsuzluk iddiaları üzerine bakanların görevden alınması ve eşzamanlı Bakanlar Kurulu değişikliği, hukuka devredilmiş süreçlerin devam etmesini sağlayacak zaten. Birçok işadamının adeta teşhir edilmesi de Türkiye’nin faydasına değildir. Yolsuzluk iddialarının üzerine gidilmesi gerekir; ancak bu yapılırken geniş kamu menfaatine zarar verilmemesi, Türkiye’nin güvenilmez bir ekonomik ortama getirilmemesi gerekir.

“Cemaat”

Bir ekonomi köşesinde “Cemaat” neden konu edilsin diyebilirsiniz. Belki de haklısınız. Cemaat, özellikle Türkiye dışındaki çalışmaları, Türkiye’nin en değerli assetlerindendir. Bunu, Cemaat’in dışındaki insanlar olarak takdir etmeyenimiz azdır.

Cemaat, siyasî bir yapı değil. Yolsuzlukların üzerine gidiyor görünmesi temel bir refleks olarak görülebilir. Bizzat Fethullah Gülen Hocaefendi, Cemaat’in Türkiye’yi dengesizleştirmeye çalışan gayretlerin içinde olmadıklarını açıkladı. Bu durumun Cemaat’in diğer önde gelenleri tarafından da açıklandığını biliyoruz.

Bundan sonrası

Demoratik ülkelerde, üç-dört senede bir, yerel ya da genel seçimlerle karşı karşıya gelen hükümetlerin yolsuzluk gibi, halkın vicdanında önemli yer tutan iddialara karşı bigane kalması zaten beklenemez. Mahkemelere iletilen dosyaların olabildiğince şeffaf bir şekilde inceleneceği belli.

Bundan ötesinin amacı Türkiye’yi karıştırmak ve zarar vermek olur. Bunu yapmak isteyenlerin olduğu da belli. Cemaat’in böyle bir amacı olmadığı da. Temel amacı Türkiye’nin alabildiğine ilerlemesi olduğunu düşündüğüm Cemaat’in de bu yöndeki görüşlerini açıklamaya devam edeceğine eminim.

FED düğmeye bastı, Türkiye iyi

22.12.2013, Murat Yülek, Zaman

Perdeyi Bernanke açtı, kapatma kararını da yine Bernanke verdi. FED, geçen hafta, 2012 yılı Eylül ayında başlatılan, QE3 diye bilinen dolar sınırsız genişleme politikasını tersine çeviren kararı aldı. Sürecin gelecek sene başlatılması benim açımdan daha olası görünüyordu. Bernanke’nin görevi bırakıyor olmasının kararda önemli rol oynamış olması muhtemel.
QE3 çerçevesinde bu aya kadar FED piyasayı 1 trilyon dolar fonlamıştı. Böyle olunca, Ekim 2008’de 1 trilyon doların altındaki FED bilanço büyüklüğü bugün itibarıyla 4 trilyon dolara yaklaştı.

Çarşamba günkü kararla tahvil alımları azalsa da FED bilançosu büyümeye, biraz yavaşlayan bir hızla devam edecek. Karara göre, her ay toplam 85 milyar dolarlık tahvil ve ipotek bonoları alımı, 10 milyar dolar kısılarak 75 milyar dolara indirildi. Toplam 10 milyar dolarlık kısılma, devlet ve ipotek tahvillerinin her birinde, 5 milyar dolarlık eşit miktarda kısılmadan oluştu. Buna paralel olarak, FED’in piyasaları ve beklentileri yönlendirme politikaları (forward guidance) da kullanıldı ve Amerika’da işsizliğin yüzde 6,5’in altına inmesinden sonra da daha epey bir süre daha merkez bankası faizlerinin sıfıra yakın kalacağı belirtildi.

Karar bir kişiye karşılık dokuz kişinin oyuyla alındı. FED Başkanı Bernanke, şimdiki başkan yardımcısı ve sonraki başkan Janet Yellen’ın da karardan hoşnut olduğunu açıkladı. Dolayısıyla, Yellen, ocak ayında başkanlık koltuğuna oturduktan sonra mevcut politika çizgisi devam edebilir. Bu ne demek oluyor aşağıda tartışacağız.

ABD’deki ilk gündeki tepki, borsaların yükselmesi yönünde oluştu. İkinci gün borsalar yataya döndü denebilir. Faizler de (özellikle 5 ve 10 yıllıklar) bir miktar yükseldi. Yani sevinen borsalar oldu. Bu arada dolar güçlendi. Son günlerde hafif güçlenme eğiliminde olan altın, açıklamanın yapıldığı gün, gün sonu itibarıyla önceki güne göre yatay seyretti sonraki gün (perşembe) ise geriledi.

‘FED ne yapmak istiyor ve başarıyor mu?’ sorusu önemli. FED kısaca, normale dönmek istiyor. Bu şu demek: parasal genişleme şu ana kadar varlık piyasalarını ve ekonomik aktiviteyi destekledi. Dolayısıyla, borsalar hem likiditeden hem de ekonomik canlanmadan fayda görmüş oldu. Parasal genişleme aynı zamanda faizleri düşürmüştü. FED şu anda, bir taraftan parasal genişlemeyi yavaşlatmak (ve sonrasında beş senede dört kat büyüyen bilançosunu kısmak) istiyor. Ancak aynı zamanda, bu destekle yükselen borsaların ve ekonomik aktivitenin düşmemesini ve faizlerin de yükselmemesini istiyor.

Bu sebeple, tahvil alımlarını kıssa da politika faizlerini daha uzun süre bu seviyelerde tutacağını “forward guidance” olarak piyasalara taahhüt etmeye çalışıyor. İlk bir iki günlük tepkilere bakılırsa, kısmi bir başarı da söz konusu; borsalar gerilemedi ancak faizler hafif yükseldi. FED’in önümüzdeki günlerde borsalardan çok faizleri izleyeceğini söyleyebiliriz.

FED’in çarşamba günkü kararının bir başka önemli etkisi de gelişmekte olan ülkeler üzerinde bekleniyordu. Haziran-eylül arasında oldukça dalgalı günler geçirdikten sonra eylüldeki FED toplantısında rahatlayan gelişmekte olan ülke kurları, çarşamba günkü ilk tepkisi, yüzde 0,8 ile yüzde 1,2 arasında değer kaybetti. Bu durumu ben sağlıklı bir gelişme olarak görüyorum. Aşırı yüksek olmayan bir ilk tepki ile karşı karşıyayız.

Görünen o ki, gelişmekte olan piyasalar ve o piyasaların yatırımcıları, kısılmayla ilgili hazırlıklarını yapmışlar. Türkiye’de siyaset arenasındaki değişimlerle cuma günü de TL’deki yukarı çıkış devam etti. Ancak Türk Lirası zaten aşırı değerlenmiş seviyede olduğu için ben bu gelişmeleri doğru yönde bir düzeltme olarak görüyorum. Dolayısıyla, Türkiye ekonomisinin direnci, eşzamanlı olarak iç ve dış şoklarla bir kez daha denendi ve ekonomik istikrar bir kez daha direncini gösterdi. Demek ki son yıllarda ekonominin temellerindeki düzeliş güçlü kalmaya devam ediyor.

Gelişmekte olan piyasalar demişken, derecelendirmeler konusunun da yakından takip edilmesi gerekiyor. Derecelendirme kuruluşları, geçmiş tecrübelerine (hatalarına) binaen aşırı muhafazakâr olacaklar önümüzdeki dönemde. Bu, gelişmekte olan ülkelerin derecelerinde 2013’teki düşüşlerin devam edebileceği manasına geliyor.

Önümüzdeki dönem

Yellen’ın başkanlık koltuğuna oturmasından sonra ne olur? Aralıkta düğmeye basılmasıyla, Amerika’da, tahvil alımlarının 2014’ün ilk yarısında sona erdirilebileceği görüşü de var. Buna karşılık, bu sürecin uzaması olası. Her hâlükârda, başlangıç kararının geçen hafta alınması, sürecin 2014 yılı sonuna kadar tamamlanabileceğini gösteriyor. Amerikan politika faizlerinin ise bir süre daha düşük kalması olası.

TCMB üzerinde, TL’nin aşırı değerliliğinden kaybının önünün kesilmesi için faizlerin yükseltilmesi baskısı oluşacak. Oysa ABD için daha şimdiden, doların değer kazanmasının ekonomik canlanmayı boğabileceği şikâyetleri gelmeye başladı. Buna karşılık, aşırı dolar likiditesi sırasında aşırı değer kazanan gelişmekte olan ülkelerdeki hafif değer kayıplarını dahi aynı iktisatçılar “EM’ler çözülmeye başladı” diye yorumluyor.

Türkiye’nin yaklaşan seçimlere rağmen, geçtiğimiz senelerde olduğu gibi, bir seçim ekonomisine girmemesi güzel. Hükümet bu konuda önceki hükümetlerin yaygın olarak kullandığı bu aracı kullanmamaya dikkat ediyor. Dahası bu sene hükümet, bütçe performansını geçen seneden de daha iyi götürüyor. Avrupa’nın aksine bütçe de, büyüme de çok daha iyi Türkiye’de. Yukarıda da söyledik; Türk ekonomisinin direnci bir kez daha iç ve dış şoklarla denendi ve kendini ispat etti. Arada böyle testler ekonomi açısından bence faydalı.

Önümüzdeki dönemde, Türkiye’nin bütçe dengelerini iyi götürmeye devam ederken, enflasyon üzerindeki etkiye rağmen kurdaki normalleşmeyi de sağlaması gerekiyor.

Avrupa’nın ilk çıkışı: 16. yüzyıl coğrafî keşifleri

15.12.2013, Murat Yülek, Zaman

Çıkış arayan ancak merkezi otoriteden yoksun Avrupa, iki temel probleme yenilikçi çözümler arıyordu: doğuyla dış ticaret açığını finanse etmesini sağlayacak bir çözüm ve Osmanlı İmparatorluğu’nun tekeline aldığı doğu ticaret yolunu kendi eline geçirebilmek.
Her ikisine de çözüm buldu ve yeni bir dünya düzeni kurdu Avrupa. Birincisinin çözümü, özellikle Afrika’nın doğusu ve sonradan adı Latin Amerika olacak yeni keşfedilen yerleri sömürgeleştirmek oldu. İkincisini ise yeni coğrafi rotaları geliştirerek çözdü. Eğer iktisat tarihçisi Niall Ferguson’a bakılırsa, Avrupa’nın bu arayışında, “yap” deyince yaptırabilen, “dur” deyince durdurabilen bir merkezi otoritenin olmaması Avrupa’nın en büyük şansı oldu.

Oysa, o dönemde dünyanın en büyük ekonomilerinden birisi olan Ming Çin’i coğrafi keşif defterini net bir emirle kapatmıştı. Ming Çin’i, Kristof Kolomb’dan daha önce, Avrupa gemilerine göre dev sayılacak gemilerden oluşan büyük bir filo oluşturmuş ve generalin kumandasındaki bu filo, bazı tarihçilere göre Amerika kıyıları da dahil Avrupa tarafından bilinen ve henüz bilinmeyen tüm dünyayı dolaşmıştı.
Çin bu projeyi durdururken anarşik/bölünmüş Avrupa gözüpek ve kılıcından kan damlayan denizcilerin önünü açtı. Bu denizciler kralları ve kutsal İsa adına Afrika’nın önce doğu kıyılarının belirli bölümlerini kolonize ettiler. İlk amaçları kronik cari açıklarını finanse edebilecek altın kaynaklarına ulaşmaktı.

Ancak sonrasında daha önemli bir arayışa girdiler; Ümit Burnu’ndan aşarak Hindistan’a bir deniz yolu açmayı ve kontrol altına almayı denediler. Ümit Burnu’nu aşma kısmı hariç bu yol yüzyıllardır biliniyordu esasında. Afrika’nın doğu kıyısı, Kızıl Deniz ve, Aden’den başlayarak Arabistan Yarımadası’nın güney ve doğusu, Hindistan ile batı arasındaki deniz ticareti güzergahının en önemli halkalarındandı.

Ümit Burnu’nu geçmek, batı tarihindeki en gaddar insanlar arasında yer alan Vasco de Gama’ya nasip oldu. Gama’nın projesi kabul edilmiş ve Portekiz Kralı tarafından finanse edilmişti. De Gama’nın hedefi, Mısır’daki Müslüman Memluk idaresi ile onlarla yakın ilişkileri olan Katolik Venedikliler’in işbirliğiyle gelir öğreten Baharat Yolu’nu ikame edecek ve Portekiz’in tekel olmasını sağlayacak bir deniz yolu güzergahı geliştirip bunu kontrol etmekti.

Yeni Dünya Düzeni

İşte böylece, de Gama ve onun gibi “öncüler” yeni bir dünya düzeni kurdular. Osmanlı İmparatorluğu ve Venedik başta olmak üzere eski dünya düzeninin (ticaret yollarının) hakimleri, kaybeden tarafta yer aldılar. Yeni ticaret yolu Portekiz tüccarları ve Portekiz deniz kuvvetlerinin eline geçti. Tabii olarak, Portekiz bu yeni yolu tamamen kendi kontrolü altında tutmayı istedi. Ticaret eski güzergahtan yenisine kaymalı ve yeni güzergah da Portekiz tarafından kontrole edilmeliydi. Nitekim öyle de oldu. Ancak sadece bir süre için.

Bu köşede daha önce de yazıldığı üzere, Portekiz yeni bir dünya düzenine önayak olsa da bunu sürdürecek altyapıya sahip değildi. Önce İspanyollar sonra Flemenkler kontrolü ellerine aldılar. İngilizler diğerlerini eleyerek kontrolü eline aldı ve doğu batı ticaret yollarını eline geçirdi.

Aynı arayış, yukarıda bahsedildiği gibi, İspanyol ve Portekizlileri bugün Amerika diye bilinen kıtaya da götürdü. Hindistan’ı ararken yanlışlıkla keşfedilen topraklar Anglosakson literatürüne “Batı Hindistan” (West Indies) diye girecekti. Buraların yağmalanmasıyla hem nisbeten ilkel yerlilerle birlikte Aztek medeniyetinin ortadan kalkmasına kadar giden yıkımlar yaşandı. Jared Diamond’ın meşhur kitabının başlığında yer alan “mikroplar” da tüfekler kadar işe yaradı bu yıkımda. Neticede, Avrupa’ya akan altın ve gümüş “16. yüzyıl enflasyonunu” doğurdu Avrupa’da.

19. yüzyılın yeni dünya düzeni: “Tüfek icad oldu mertlik bozuldu”

Ancak 16. yüzyılda kurulan yeni dünya düzeni, daha üç yüzyıl sonra bir başka varyete daha görecekti: sanayi devrimi. 16. yüzyılda kurulan yeni düzen, eski düzendeki taşların yer değiştirmesinden oluşuyordu: ticaret yolları. 19. yüzyıldaki devrim ise çok daha yaygın ve etkin bir etkiye sahip olacaktı: sanayi devrimi.

19. yüzyıla kadar üretim dünyanın her ülkesinde aşağı yukarı benzer şartlarda, küçük çaplı zanaatkârlar tarafından yapılıyordu. “Know how” vardı ve önemliydi ancak yine de bir ülke ekonomisi tarafından üretilebilen çıktının (üretim, hasıla) ana belirleyicisi kol gücüydü. Verimlilik artışları imkanı kısıtlıydı.

İngiltere’de başladığı bilinen sanayi devrimi bu “düzeni” tamamen değiştirdi. Eski düzende kol gücü (insan sayısı) aynı olan iki ülkenin hemen hemen birbiriyle aynı çıktıyı üreteceği düşünülebilirdi. En azından arada büyük üretim farklılıkları beklenmezdi. Sanayi devriminden sonra, kol gücüyle ekonomik çıktı arasındaki ilişki koptu. Sanayileşen ülke ile sanayileşmeyen arasındaki çıktı farkı giderek açıldı. Bu yeni bir dünya (ekonomik) düzeni manasına geliyordu. Bunun ardından gelen bilgi ekonomisi temel olarak kol kuvveti ile çıktının arasındaki ilişkiyi tamamen kopardı. Tabii kaynaklara dayanmayan, kişi başına gelirlerde ortaya çıkan, büyük farklar bu yeni dönemin ayırt edici özelliği oldu.

Sanayi devriminden sonra gelen bilgi devrimi devrimi yaşayanlarla yaşamayanlar arasındaki farkı daha da büyüttü.

Bazı ülkeler, ki onlara “geç kalkınan ülkeler” adı verildi, sonradan uyguladıkları politikalarla sanayi (ve sonrasında bilgi) devrimini yakalamayı başardılar. Bunların arasında en önemlileri, Almanya, Japonya, İtalya gibi ülkeler idi. Sanayi devrimini 1750’lerde başladı sayarsak, bu ikinci nesil sanayileşme 100 yıl kadar sonra gerçekleşti. Ancak bunlardan sonra yeni bir nesil sanayileşme yaşandı. İktisatçılar, sanayileşmeyi 1950’lerde yaşayan Güney Kore ve Tayvan gibi bu ülkelere, geç-geç kalkınan ülkeler adını verdi. Şimdilerde Çin dördüncü nesil sanayileşmeyi temsil ediyor.

Şu anda, 16. ve 19. yüzyılda yaşanıp üst üste gelen bu iki dünya düzeninin bileşkesi olan bir dünyada yaşıyoruz.