Archive for October, 2009

“İslam Ekonomisi” ve Sosyal Adalet

Murat Yülek, Dünya Gazetesi, 26 Ekim 2009

Din-iktisat ilişkisini inceleyen Weber, Protestanlığın, mensuplarında ortaya çıkardığı davranış biçiminin kapitalist birikim sürecini tetiklediğini ve geliştirdiğini düşünüyordu. Sombart ise, tersine, Yahudilerin, içinde yaşadıkları batı toplumlarında kendilerini güvende hissetmemelerinden dolayı, tarım yerine büyük ölçüde altın/paraya dayalı tarım dışı sermaye birikimine yöneldiğini ve bunun da kapitalist birikim sürecini doğurduğunu ileri sürmüştü.
Weber ve Sombart’ın kendi düşünce sistematikleri içinde yaptığı şey, sosyal olaylara gözlemci bakış açısıyla yaklaşmak ve tarihteki önemli bir ekonomik paterni bu şekilde yorumlamaktır. Bildiğimiz kadarıyla, sosyal bilimler alanlarında, tarihte bu tür bir yaklaşım ilk defa İbn Haldun tarafından geliştirilmiştir. İbn Haldun, bu açıdan, modern sosyoloji ve tarih kadar bugün anladığımız manada iktisat disiplininin de kurucusudur. İş bölümü, emek verimliliği gibi temel iktisadi kavramları ilk defa inceleyen kişidir İbn Haldun. Şehirlerin oluşumunu incelerken, artan getiriler, kümelenme gibi bugünün gözde kavramlarının altını da o çizmiştir. Ancak, İbn Haldun, gözlemcilikten normatif ( dini) düzleme de geçerek, meslekdaşı Weber’e göre bakış açısını daha genişletmektedir. Yani, gözlenen insan davranışı/eğilimlerini veri olarak alırken, davranışın birey seviyesinde toplum yararına nasıl değişmesi gerektiği üzerinde de durur.
Hangi ekol olursa olsun, modern iktisat paradigmasının “ortodoks” alanları tamamiyle “pozitif” anlayışla şekillendiğini söylemek mübalağa olmaz. “Normatif” yaklaşım, normun kaynağı ne olursa olsun, tartışmanın dışındadır. O alan etik gibi, iktisat dışı alanlara ayrılmıştır. İşte bu pozitif iktisat yaklaşımın temel defolarından birisi, “insan” davranışının gözlemlerimiz aracılığıyla şekillenen profilinin de ötesinde basitleştirilerek “homo economicus” adlı karakterin üretilmiş olmasıdır. Bu karakterin ana oyuncu olduğu bir oyunda (ekonomide), Adam Smith normatif yaklaşıma “ölümcül darbeyi” vuran düşünür oldu: homo economicus’un bencil ve sadece maddi tüketimle mutluluk duyan karakteri toplum açısından bir sorun teşkil etmiyordu. Zira, bu tür oyuncuların birlikte oynadığı oyunda, toplum açısından en kabul edilir sonucu üreten (Pareto optimalite) şey, bizzat oyuncuların bencillikleri ve mutluluklarının tek boyutlu (maddi) olmasıydı. Bu oyun ekonomik kaynakların en optimal dağılımını sağlıyordu.
Tek bir problem vardı: dağılım. Onu da ekonomik karar alıcılar, vergi / sübvansiyon araçlarıyla halledebilirdi. Dolayısıyla, Adam Smith iktisadında piyasa normatizmi yeniyor, onu gereksiz hale getiriyordu. Devletin, oyuncuların bencilliklerinin maksimize etttiği toplam toplumsal faydayı daha adil dağıtımını sağlaması yeterli oluyor; daha fazla müdahalesi, devlet yapısının kendi hantallığının da etkisiyle toplum açısından istenmeyen sonuçlara sebep oluyordu.
“İslam Ekonomisi’ne” gelince; her şeyden önce, bu terimin, arkasındaki manayı ne kadar karşıladığı ve yanıltıcı olup olmadığı tartışma konusu. Uluslararası finans piyasasının en hızlı büyüyen ve krizden etkilenmeyen segmentinin “İslami” finansman ürünleri segmenti olması, İngiltere’den Dubai’ye her yıl onlarca uluslararası toplantı düzenlenmesi, hatta Prof. Dr. Murat Çizakça’nın İngiltere’de yayınlanan ve çok ses getiren kitabının (Comparative Evolution of Business Partnerships: Islamic World and the West, with Specific Reference to the Ottoman Archives, Leiden: E.J. Brill, 1996) altını çizdiği gibi, bugün kullanılan modern finansman araçlarının (Türkiye’de verilen ismiyle “girişim sermayesinden bill of exchange’e) ve şirket formlarının hemen hepsinin Orta Doğu İslam coğrafyalarında üretilmiş ya da geliştirilmiş olması “İslam Ekonomisi” kavramının etrafındaki bu tartışmayı sonlandırmaya yetmiyor.
Konu çok geniş. Benim açımdan, bir köşe yazısında altının çizilmesi gereken husus Adam Smith’in bencil oyuncularının ve şirketlerin serbest rekabetinin toplumsal maddi refah maksimizasyonu sağladığı dünyası. En önemli İslami bilgi kaynağı olan Kur’an-ı Kerim’de “zekat verin” veya “kazandıklarınızdan fakirlere de verin” emirlerinin yüzlerce defa geçmesini ben, insanın kendi bencil davranış kalıplarını bizzat kendi eliyle değiştirmeden bir ekonomide sosyal adaletin, devlet eliyle dahil olmak üzere, sağlanamayacağına işaret ettiği şeklinde yorumluyorum. Bu, kazandığınız parada başkalarının da hakkı olduğunu düşünmeniz manasına geliyor. İslam dininin (ve en azından hristiyanlık olmak üzere diğer dinlerin) bize öğrettiği en önemli ekonomik fikrin sosyal adaletin sağlanmasının kişisel tercihlerin ve bunların eğitilmesinin kritik öneme sahip olması olduğu düşünüyorum.
Bu yaklaşım, düzenleme / regulation sorunsalına da yansıtılabilir. ABD finans sisteminin çökmesine ve trilyonlarca dolar zarara sebep olan süreci doğuran ana faktör sizce düzenleme-denetleme sisteminin zaafı mı yoksa bankacıların davranış biçimi miydi?

Not: Değerli iktisatçı Al Baraka Türk Genel Müdürü ve Dünya Gazetesi Yazarı Adnan Büyükdeniz’in erken vefatı beni de çok üzdü. Allah rahmet eylesin. Nur içinde yatsın.

Brazil imposes Tobin tax on capital inflows

Brazil’s Finance Minister Guido Mantega announced a 2 percent tax on portfolio inflows to the country, effective 20 October. The tax will cover investment inflows for equity and fixed-income securities and not direct inflows.

The motive behind the tax is to reduce the short term capital inflows thereby weakening the Brazilian real and help support Brazilian industies and exports. Brazil had seen an increase in inflows recently at the back of quickly recovering economic activity (the Brazilian economy is expected to register a 5 percent growth in 2010. In 2009, the stock market has surged) and the Brazilian real has appreciated by more than 35 percent so far in 2009. The central bank has been trying to mop up US dollars to arrest the appreciation of real but it was not succesfull. Meantime, Brazilian official reserves has now reached USD 232 billion.

Tags: , , , , , ,

Dış Açıklarda Düşüş Sevindirici ! Doların Düşüşü ise Geçici

Murat Yülek, Dünya Gazetesi, 19 Ekim 2009

Dış Açıklarda Düşüş Sevindirici !

Evet öyle. Ancak yanlış sebepten dolayı!
Habertürk yazarlarından Dr. Ercan Kumcu saygıdeğer bir iktisatçıdır. Sahsen tanımam ancak yurt dışında öğretim üyeliği, Türkiye’de ise Merkez Bankası Başkan Yardımcılığı ve banka yöneticiliği yapmış olması ona geniş bir deneyim kazandırıyor. Bununla birlikte, anglofonların dediği gibi, kendisine tüm saygımla “I beg to differ” demek zorundayım…
Geçen hafta, Habertürk gazetesinin ekonomi ekini köşesini uçakta okurken “Dış Açıklarda Düşüş’ün Neresi Sevindirici ?” yazısını okudum. Yazıda kısaca şunlar söyleniyor:
1. Bu sene dış açıkların azalması (tabi ki) sevindirici ancak “bunun karşılığında ödenen bedel çok fazla oldu.”
2. “Türkiye ekonomisin önündeki en büyük kısıt dış kaynaktır. … Yurtdışının bize yönelik cömert olduğu dönemlerde hızla büyüyebiliyoruz. … Kısa dönemde topraklarımızın altında petrol ya da altın bulamadığımız takdirde dışaçıklarla yaşamaya mecburuz.”
Burada Dr. Kumcu iki hata yapıyor.
Birincisi basit olanı: 2009’da büyüme ile dış açığın daralması sebepselliğini tersine okuyor. Büyüme bu derece daraldığında “diğer faktörler aynı kalmak kaydıyla” cari dengenin düşmesini beklemek esasında artıya geçeceği çok tabii bir iktisatçı refleksidir. Bir ekonomide tersi de olabilir, ancak bu seneki Türkiye tecrübesi açık olarak birinci durumdur.
İkincisi: Türkiye ya da bir başka ekonominin “büyümesi önündeki en büyük kısıt dış kaynaktır” deyip bunun bir “anomali” olduğunu ve politikalarda yapılacak reformlarla bunun değişmesi gerektiğini söylememek , bir doktorun boyu uzamayan gence, bol bol McDonalds ve diğer sağlıksız ancak şişmanlatıcı yemekleri yemesini önermeye benzer – genci hem kısa boylu hem de obez hale getirisiniz!
İşin özü şudur: dış kaynak bir özellikle gelişmekte olan bir ekonominin hızlı büyümesi için ne yeterli ve ne de gerekli şarttır.
• Olması, kaynağın doğru kullanılması şartıyla faydalıdır. Kaynak (ya da makroiktisatçıların deyimiyle “dış tasarruflar”) yanlış kullanılırsa sadece gelecek nesillerin sırtına borç yükler; ya kamu ya da özel kesim aracılığıyla.

• Olmaması ise gerekli politikalar uygulanırsa büyüme kısıtı oluşturmaz. Buna verilecek yabancı ülke tecrübeleri vardır. Ancak uzağa gitmeye gerek yok, Atatürk’ün idarede olduğu 1933’lere uzanan genç Türkiye, kendi kaynağını, hem de bir ölüm kalım savaşının hemen ardından olmak üzere, gerçekleştirmiştir. “10 yılda yurt demirağlarla donatılırken” hangi dış kaynak kullanılmıştır? Evet, aradan 75 sene geçmiş, dünya konjonktürü ve ekonomik yapısının o günlerle bir ilişkisi kalmamıştır. Ancak temel prensip aynıdır: “petrolun, altının yoksa” ağlamana gerek yok; dış açığa bağımlılık da zorunlu değil, sürdürülebilir akılcı politikalar geliştirmen yeterli.

Doların (bu) düşüşü “kısa” vadeli

Önceki yazılarda altını çizdiğim hususların bu konjonktürde bir kez daha hatırlatılması gerekiyor:
“Paranın pul olması diye bir deyim vardır Türkçe’de. Tüm bu yollar doların uzun vadede pul olmasına sebep olacak gibi gözüküyor.” (16 Şubat 2009)
Doları “pul” haline getirecek faktörler basit:
• Finansal krizin maliyeti
• Ekonomiyi yeniden canlandırma maliyeti
• Şu ana kadar da çok artmış olan, buna karşılık yakın zamanda daha da yükselecek olan ( o kadar ki IMF ve Fed bile diplomatikliği bir tarafa bırakmış alarm çanları çalıyor ve teşviklerden “exit” politikalarının şimdiden konuşulmasını istiyor) kamu borcu
• Sosyal güvenlik sisteminin tamirinin maliyeti
Peki doların euro karşısındaki şu anki sıkıntıları doların “pul” olduğunu mu gösteriyor?
Cevap hayır. Paritedeki bu zayıflama geçici. Zaman veremem ancak doların euro’ya karşı tekrar güçlenmesini, muhtemelen 1,30’lara yaklaşmasını, bekleyin. Sebebi yine önceki yazılarda tartışıldı:
“ Durumu karmaşıklaştıran faktör Avrupa ekonomilerinin de geleceğinin pek sağlıklı gözükmemesi” (16 Şubat 2009). Dolar (ABD) zayıf ama euro (Avrupa) ondan çok da iyi durumda değil. Kısa vadede paritede bu tür büyük ölçekli “swingleri” çok göreceğiz.

Tags: , , , , ,

2nd CFO Summit Emerging Europe & CIS 2009

It was even better than the first one last year. Getting together with bankers from emerging Europe and cFos in a closed, no-nonsense event was quite illuminating. Haluk Dortluoglu, the CFO of Turkish retail chain BIM, was awarded as the CFO of the year.

IMF – WB Toplantılarının Ardından

Murat Yülek, Dünya Gazetesi, 12 Ekim 2009

Istanbul, yüzün üzerinde ülkeden kamu kesimi, finans kuruluşları ve STK’ları temsil eden binlerce katılımcının hazır bulunduğu büyük bir toplantıya ev sahipliği yaptı. Her yıl olduğu gibi bu yıl da IMF-DB toplantıları bu iki grubun yıllık düzenli toplantıları, bunların öncesinde düzenlenen seminerler ve tüm bunlara paralel olarak çeşitli finans kuruluşlarınca düzenlenen paralel seminerlerden oluşru.
Ekim 3-5 arası katıldığım oturumlardaki tartışmalarla ilgili bana göre ana noktalar şunlar:
• Hem kuruluş hem de kişisel bazda en çok konuşulan konuların başında krizden çıkış stratejisi (exit strategy) geliyordu. Kelimeler sizi aldatmasın, çıkış stratejisinden kasıt, kriz sonrasında iyice açılan maliye ve para politikasının nasıl “normale” döndürüleceği.
• IMF-WB toplantıları dışındaki kapalı oturumlardan birisinde, uluslararası kuruluşlardan birisine mensup tanınmış bir uzmanın Avrupa ve ABD ile ilgili çizdiği borç projeksiyonu resmi hiç de iç açıcı değildi. “Mali konsolidasyon” baskısı buradan kaynaklanıyor. Parasal daralma baskısı ise piyasaya verilen milyarlarca doların (ve euro’nun) enflasyonist etkilerini ortadankaldırmak için nasıl geriye çekileceği ile ilgili. Bu iki baskı altında, toplantılarda önce maliye politikasının daraltılması mı yoksa parasal daralma mı gibi şu an için prematüre ve henüz sağlam temellere oturmayan tartışmalar da oldu.
• Bu tartışmalar, “krizin dibinin” görülmüş olduğu şeklinde gizli bir varsayıma dayanıyor. IMF-WB toplantılarındaki tartışmalar ve hem oradaki hem de sonradan Viyana’da gördüğüm genele yakın kanı bu. Ne diyelim – inşAllah haklılar!
• Öte yandan, “kriz geçti mali konsolidasyona gidelim, para arzını azaltalım” havası henüz yok. Hem G20 hem de IMF-WB toplantılarının konsensüs, krizin etkilerinin tamamiyle ortadan kalkdığına emin olmadan, prematüre bir politika değişikliğinin riskli olacağı yönünde.
• Bunun temelinde, ABD ve Avrupa’da bankacılık alanındaki “sakin” havaya rağmen, olası ikinci round etkileri ve beklenmedik bilanço hareketleri/batmalardan duyulan korku yatıyor.
• Toplantılarda, ayrışma, küresel dengesizlikler gibi konular tekrar gündeme geldi. Ama herhangi bir tutarlı ve kabul görebilir çözüm önerisi yoktu. Krize giden yıllar boyunca, bir tarafta Çin gibi yüksek cari fazla verip rezerv biriktiren ülkeler diğerinde ABD gibi cari açık veren ülkelerin doğurduğu bu resim şu anda perk farklı durumda değil. Çin’in kurunu 7 renminbi’nin altında fiilen dolara sabitlemiş olması ve son dönemde birlikte renminbi’nin dolarla birlikte diğer kurlara karşı değer kaybetmesi en başta doğu Asya’da olmak üzere tüm dünyada rahatsızlık yaratıyor. Avrupa’da başta olmak üzere doların yukarı çekilmesi çabası boşuna değil.
• Küresel dengesizlik tartışması kayda geçse de, IMF-Wb toplantılarında “olmayan” (en azından cesametine göre çok düşük profilli yer alan) ülkelerin başında Çin geldi. Latin Amerika’dan “havalı” merkez bankaları yetkilieri ve bankacılar hemen her oturumda “ders verirken” geçen sene 450 milyar dolara yakın cari fazla veren, dünyanın en yüksek rezervlerine sahip ülkesinin tabir caizse siperde yer alması ilginç geldi bana.
• Siperde yer alan bir başka kesim rating firmalarıydı. Krizin en başta gelen aktörleri olan rating’cileri ben sadece bir kapalı oturumda görebildim. O oturumda konuşan önemli bir rating firması yetkilisi, bankaların, düzenleyici otoritelerin kendilerini sorgulayıcı tavirlarıyla değil, daha çok ders verir yaklaşımdaydı. Çeşitli oturumlarda rating firmalarının krizdeki rolu, ilerideki dönemdeki reform ihtiyacı bazı katılımcıların sorularıyla dile getirildi. Ancak, tatmin edici bir cevap gelmedi. Rating firmaları etrafındaki kara deliğin aşılması (skorlama yöntemlerinin analitikliği, standardizasyonu vs) başka oturtumlara kaldı.
• Bankacılık regulasyonunun geleceği , özellikle yeni şartlara sektörü ve yenilik dinamizmini boğmadan, uyumu konusunda içerik açısından kayda değer bir notum yok. Tartışmalar devam edecek.

Tags: , , , , , ,