Archive for December, 2009

2010: Türkiye ve Dünya Ekonomisi Beklentileri

Murat Yülek, Küresel Bakış, Dünya Gazetesi, 7 Aralık 2009

Geçen senenin Kasım Aralık aylarında, dünya ekonomisindeki krizin Türkiye’ye etkileri konusunda 2009 yılı için oldukça kötümser değerlendirmeler yapılıyordu. Örneğin Deutsche Bank, yanlış rakamlar kullanarak yaptığı hesaplarla Türkiye’nin bu yıl bir dış finansman krizi yaşayabileceği yönündeki bir raporu geçen sene Kasım ayında yayınlamış ve bu da tartışmalara sebep olmuştu. Geçen sene 24 Kasım tarihli Küresel Bakış köşesinde bu hesapların yanlışlığı anlatılmış ve dış finansman açığının DB’ın hesaplarından daha düşük olacağı ve dış finansman açığının ağırlıklı kesimi olan özel sektörün gerekli finansmanı bulabileceği anlatılmıştı.
2009 yılını oldukça büyük bir daralmayla kapatıyoruz. Yüzde –6’lık daralmaya karşılık bu sene 14 milyar dolar civarında bir cari açık verecek Türk ekonomisi. Bankacılık kesiminde sıkıntıya girilmedi, borsa ilk çeyrekten sonra dünya borsalarına paralel olarak hızlı bir yükseliş trendine girdi. Ancak reel kesim, özellikle bazı alt sektörler büyük sıkıntı içinde. Dolayısıyla finansal kriz Türkiye’yi gerçekten “teğet” geçti. Ancak, reel sektör krizin tam 12’den vurduğu ülkelerden genel olarak daha büyük sıkıntı içine girdi.
2009 ile ilgili cevaplanması gereken üç önemli soru var:
1. Türkiye finansal krizi yaşamadığı halde neden krizi tam olarak yaşayan ülkelere göre daha çok büyük bir daralma yaşanmıştır. Krizin çıktığı ülke olan ABD bu sene yüzde 3’ün altında daralacakken Türkiye neden yüzde 6 civarında daralacaktır?
2. İhracata dayalı bir ekonomi haline gelen Çin ekonomisi, dünyada önemli bir talep daralması yaşandığı bu yıl yüzde 9 büyürken Türk ekonomisi neden yüzde 6 civarında daralmaktadır?
3. Türk ekonomisi yüzde 6 daralırken neden ve nasıl 15 milyar dolar gibi yüksek bir cari açık vermektedir?
Bu soruların cevabıyla ilgili tartışmayı sizlere bırakarak 2010 yılı dünya ve Türkiye ekonomisi beklentileriyle genel noktalara geçelim.
Dünya ekonomisinde çeşitli sebeplerle 2010 yılında aktivitede iyileşme yaşanması muhtemel. Ancak bu iyileşme düşük ve yavaş olacak. İyileşmeyi doğuracak sebepler çok güçlü değil: baz etkisi, en kötünün geçtiğine dair psikolojinin yavaş da olsa dönmeye başlaması, mali teşvik politikaları ve sermaye birikimi olan ülkelerdeki harcamalar (Çin, Suudi Arabistan hatta Rusya gibi).
Türkiye’deki büyüme (şu anki parametrelere göre) güçlü olmayacak. Türkiye bir taraftan iç piyasadaki durgunluk, diğer taraftan (daralan) dünya ticaretinden yüksek kur sebebiyle pay alamadığı için hızlı bir büyüme yaşaması ihtimalini yüksek görmüyorum.
Öte yandan hem dünya hem Türkiye’de sınırlı da olsa aktivite artsa da istihdam da önemli bir iyileşme beklemeyin. Hatta kötüleşme yaşanırsa sürpriz olmasın. Zira, şirketlerin yatırım talebindeki düşüş ve ileriye dönük beklentilerdeki zayıflık yeni istihdam açma isteklerini ortadan kaldırıyor.
Faizlerin tüm dünyada düşük kalacağını bekeleyebilirsiniz. Başta ABD, Japonya ve büyük AB ekonomilerinin mevcut genişleyici para ve maliye politikalarından çıkış (“exit”) tartışmaları devam ededursun, 2010 yılında dünya politika faizlerde prematüre bir yükselme ihtimali çok düşük; 2010’un, geçen senenin sonunda bu köşede bir kaç defa yazıldığı gibi para ve sermayenin bol olduğu bir yıl olması muhtemel. ABD, AB ve Japonya’daki “para pınarları” 2010 yılında alabildiğine açıkolmak zorunda. 2010’da bu fonların klasik sermaye piyasalarınyla birlikte şirket alımlarına yönelmesini bekliyorum. Krizden az yara almış şirketlerin, ucuzlayan diğer şirketleri alarak inorganik büyümeye yöneleceğini göreceğiz.
Dünya ve Türkiye ekonomilerinde enflasyon açısından en önemli belirleyici faktör emtia hareketleri olacak. Hisse senedi borsaları gibi emtia piyasası da “serseri” sermayenin gözde alanı olacak 2010’da. Bu da enflasyon sepetleri üzerinde etki yapacak. Ancak toplam sepetler üzerindeki etkinin 2010 yılında sınırlı kalmasını bekliyorum.
2010 yılı, Türkiye’ye para girişinin hızlandığı bir yıl olacak. Şu anda hiç öngörüşemeyen bir gelişme olmadıkça borçlanma daha da kolaylaşacak. Bunun üzerine bir de IMF programı gelirse TL iyice değerlenir. O zaman 130 milyar dolarlık ihracat rakamlarını tekrar görmemiz iyice zorlaşacak. İthalat kanalıyla 2010’un Türkiye açısından düşük büyüme yüksek cari açık yılı olması muhtemel.

Makine İmalatçıları Birliği’nin TCMB “Türkiye İmalat Sanayinin İthalat Yapısı” Raporu ile ilgili Görüşü

Arslan Sanır, Makine İmalatçıları Birliği Koordinatörü

Basında yer alan bilgilere göre, TCMB’nin hazırlamış olduğu “Türkiye İmalat Sanayinin İthalat Yapısı” başlıklı raporda, imalat sanayinde ara malı ve yatırım malı (Makina) ithalatındaki fazlalık analiz edilmiştir. Yaklaşık 20 yıl önce kurulmuş olan Makina İmalatçıları Birliği de sektörü ile ilgili olarak benzer araştırmalar yapmaktadır. Bu konuda bizim tespitlerimizi ve yorumlarımızı aşağıda bilgilerinize sunuyoruz.

Türkiye’nin ithalatında ara malları ile yatırım mallarının önemli yer tutması farklı nedenlere dayanmaktadır. Dış ticaret rejimi ithalatı teşvik eder niteliktedir. Finans kesimi, sanayii desteklemek yerine karını maksimize edecek konulara yönelmektedir. İşçilik maliyetleri vergi ve sigorta primleri ile iki katına çıkmakta, pahalı enerji kullanılmaktadır. Küreselleşme, otomotiv sanayii gibi bazı sektörlerde ara mallarının önemli bir kısmının ithal edilmesini zorunlu hale getirmektedir.

2005 yılı ortalaması 1,35 TL olan dolar kurunun 2008 yılında 1,30 TL olması ise ihracatçıyı zorlayan, ithalatı teşvik eden önemli bir faktör durumundadır. Bu dört yılda yaşanan enflasyon, hammadde fiyatlarında ve işçilikte yaşanan artışlar dikkate alındığında, döviz kurunun düşük olmasının Türk sanayicisinin rekabet gücünü ne kadar olumsuz etkilediği açıkça görülmektedir. Bu olumsuzluğa rağmen ihracattaki artış, verimlilik artışı ile sağlanmıştır, ancak verimlilikteki artışının da bir sınırı vardır. Döviz kurunun daha makul bir düzeyde olması, ihracatı daha fazla artırıcı, ithalatı caydırıcı bir etki yaratabilecekti.

Birliğimizin iştigal alanına giren makina sektörüne baktığımız zaman şunları tespit ediyoruz; Türkiye, Avrupa’nın 6. en büyük makina imalatçısı konumundadır. Takım tezgahları konusunda dünyada 15. sıradaki ihracatçı ve imalatçı ülkesi konumundadır. İhracatımızın % 60’ının yapıldığı en önemli pazarlarımız: Avrupa Ülkeleri, ABD, Rusya, Brezilya gibi, dev firmaların, fiyatla değil kalite ve teknolojileri ile yarıştıkları pazarlardır. Dolayısıyla yatırım malı imalatçılarının önemli kısmında kalite sorunu söz konusu değildir. Sektör, ihracatını 2006 yılında % 26,4 2007 yılında % 39,8 ve krizin başlamasına rağmen 2008 yılında % 18,9 artırma başarısını göstermiştir. Firmalarımız kendi markaları ile ihracat yapmakta ve tanınmaktadırlar. Sektörün gösterdiği bu performansa rağmen iç pazarda ithal makinaların payı % 65 düzeyindedir. Bunun, bazı nedenleri vardır. Bunlar dikkate alınmadan yapılan yorumlar, maalesef yanlış sonuçlara götürebilmektedir.

Sektörü fazla tanımayan ve dışardan bakan bazı kişiler, ithalatın fazlalığını, sektörün rekabet gücünün zayıflığına ve başarısızlığına bağlamaktadırlar. Ancak, makina sektörünün en eski ve gelişmiş firmalarının yer aldığı, Avrupa’daki makina imalatının % 40’ını gerçekleştiren ve sektörün lideri konumundaki Almanya’da VDMA’nın (Alman Makina İmalatçıları Birliği) raporuna göre 2008 yılında ithal makinaların pazardan % 51,7 pay aldığı, Avrupa Birliğinde ise bu değerin, ülkeden ülkeye değişmekle birlikte ortalama 45-55 arasında olduğu, gene ülkemizden çok yıllar önce dünyanın önemli makina imalatçılarının faaliyete başladığı ABD’de % 72 olduğu dikkate alındığında ülkemizde ithal makinaların pazar payının % 65 olması kötümserlikle yorumlanmamalıdır. Tüm belirtilen ülkeler, makina sanayine ülkemizden yarım asırdan fazla bir süre önce başlamışlardır. Bilindiği gibi makina sanayimiz 1995 yılından sonraki 15 yıllık dönemde gelişmesini hızlandırmış ve ihracata yönelmiştir.

Günümüzde değişik ülkeler, sektörün gelişmesine bağlı olarak bazı tür makinaların imalatında daha başarılı ve rekabetçi olmakta, diğer makinaları ise ithal etmektedirler. Türkiye’de de durum buna paraleldir. Bu nedenledir ki sektörün öncüsü ülkelerdeki ithalat da ihmal edilemeyecek boyuttadır.

İthalatı teşvik eden en önemli faktörlerden birisi finans kesiminin davranışlarıdır. Yatırım yapan ve bu maksatla makina almak isteyen bir firma ihtiyacını ithal ederek karşılamak isterse hemen tüm ülkelerin Exim-Bank’ları 2 sene ödemesiz 7 yıla, hatta büyükçe projelerde 10-12 yıla kadar vadeli, çok uygun koşullu krediler vermektedir. Buna karşın yatırımcı aynı makinayı yurt içinden alırsa, en çok 4 yıl vadeli, daha yüksek faiz oranlı kredi kullanabilmektedir. Kaldı ki bu tür krediyi de kolayca sağlayamamaktadır. Bu durumda yatırımcı ithal makina alırsa, kredinin taksitlerini kazandığı para ile ve uzun süreye yayılmış şekilde ödemektedir. Sonuçta biraz daha pahalı da olsa ithal makinayı tercih etmektedir.

Kamu yatırımları dış kredi ile yapılmakta, krediyi veren ülke ihtiyaç olan makinaların kendi ülkesinden alınmasını şart koşmaktadır. Bütçeden bu yatırımlara para ayrılamaması kamu kurumlarını ithal yatırım malı almaya yönlendirmektedir.

Dış Ticaret Müsteşarlığının uyguladığı Dahilde İşleme Rejimi ile firmalar, ihracat için yapacakları imalatta kullanacakları ara mallarının % 80’ini ithal edebilmektedirler. Aynı firma pazarlık gücünü artırmak için yurt içinde satmak üzere imal edeceği kısma ait ara mallarını da gene aynı firmadan sağlamayı tercih etmektedir. Otomotiv sanayii firmalarının % 80 ithal hakkını sonuna kadar kullandıkları belirtilmektedir. Televizyon imalatında kullanılan ara mallarının % 72’si ithal yolu ile karşılanmaktadır. Dış Ticaret Müsteşarlığının sağladığı bu imkan ara malı ithalatını teşvik etmektedir. Buna karşın otomotiv yan sanayiimizin, Avrupa ve birçok gelişmiş ülkedeki otomotiv tesislerine önemli boyutta parça ihraç ettikleri ve bu ülkelerdeki fabrikalar bu parçaları imalatlarında kullandıklarına göre, bu sektörde de bir kalite sorunu söz konusu değildir. Ara malı ithalatını yürürlükteki bu mevzuat teşvik etmektedir.

Küreselleşme sonucu uluslararası otomotiv kuruluşları belirli ara mallarının imalatını belirli ülkelerde yaptırmakta ve bunları diğer ülkelerdeki tesislerine buradan göndermektedir. Ülkemizdeki bir otomotiv firması bu tedarik zinciri içinde motorunu ve dişli kutusunu farklı bir ülkedeki firmadan almak zorunda bırakılıyorsa, ne kadar kaliteli olursa olsun bu motorda veya dişli kutusunda kullanılan bir parçayı yurt içinden alması mümkün değildir. Dolayısıyla ithal ara malı kullanan sektörler daha hızlı gelişmiyor, küresel tedarik zinciri içinde yer alan otomotiv gibi sektörlerin hızlı gelişmesi ara malı ithalatımızı hızla artırıyor.

Makina sektörü, tüm gelişmiş ülkelerde de emek yoğun yapıdadır. Yatırımcı genel maksat için yapılmış bir makinayı değil, kendi özel beklentilerine uygun makinayı almak istemektedir. Bu durum seri imalat imkanını sınırlamaktadır. Bu emek yoğun yapıdaki imalatta birçok makina türünde işçiliğin payı oldukça yüksektir. Ülkemizde ücretler üzerindeki vergi ve SSK primleri ile ek sosyal haklar işçiliği pahalı hale getirmektedir. Katma değer içinde önemli payı olan ücretler, döviz kurlarının düşük olduğu dönemde maliyetleri döviz bazında artırmakta, işçiliği ucuz ülkelerle rekabeti zorlaştırmaktadır.

Makina sektörümüzün eriştiği kalite düzeyini, ülkemizin en önemli yabancı sermeyeli kuruluşlarından birisi olan Mercedes-Benz Türk’ün üretim planlama müdürü Sayın Faruk Çelik şu sözlerle dile getirmektedir; Tesisimizde 9 presimiz var, tamamı Dirinler (İzmir). Aşağı yukarı 10 yıl önce bütün preslerimizi yeniledik, yerliye döndük, son derece memnunuz. Daha önce Alman markası kullanıyorduk.

Avrupa Birliğinde, gümrüklerdeki sıkı denetim yanında piyasa gözetim ve denetiminde de daha etkin olunduğundan, bazı gelişmekte olan ülkelerden direktiflere ve CE şartlarına uygun olmayan mallar pazara girememektedir. Buna karşın AB Teknik Düzenlemelerine uygun olmayan birçok makina ve sanayi malı, gümrüklerimizden kolayca geçebilmekte ve pazarda haksız rekabete neden olmaktadır. Birçok makina türünde Çin’den yapılan ve bu teknik düzenlemelere uygun olmayan mallar iç pazarımızda paylarını hızla artırmaktadır.

İmalatçılarımız ne kadar çaba harcasa, hatta özel teşvikler verilse de belirtilen olumsuzluklar ve ithalatı teşvik eden uygulamalar devam ettiği sürece ithalat artmaya devam edecektir.

Sanayiciler, TCMB ve Kur

Murat Yulek
Küresel Bakış, Dünya Gazetesi, 23.11.2009

TCMB araştırmacıları tarafından yayınlanan Türkiye İmalat Sanayinin İthalat Yapısı adlı çalışma “ortalığı karıştırdı.” Çalışma, iyi niyetle hazırlanmış ve detaylı (ancak geliştirilmesi gereken) bir ankete dayandırılmış. Sorun, sonuçların yorumlarında; çalışmanın raporlanan sonuçlarının yorumlarında gerekli derinlik sağlanamamış. Böyle olunca, ortaya biraz da magazinel ancak önemli bir tartışma çıkıyor: ithalattaki ve cari açıktaki patlamanın ana sebebi TL’nin değerlenmesi mi yoksa Türkiye’deki üreticilerin kalitesiz ve yetersiz miktarda mal üretmeleri mi?
Öncelikle bu köşede önce de altı çizilen şu noktaları tekrar hatırlatalım:
• Uzun vadede büyümenin (dolayısıyla zenginleşmenin) “tek” belirleyicisi verimliliktir. İnsan ve sermaye birikimi aynı olan A ve B ülkelerinden, “ortalama” çalışanı daha verimli olan daha “zengin” olacaktır.
• Bu “ortalama” verimliğin seviyesi sadece özel sektörle alakalı bir husus değildir. Devletin verimliliğinin düşük olduğu bir ekonomide, ortalama ekonomik verimliliği artırmak imkansız değil ancak çok zordur (Polisin iyi çalışmadığı Gotham kentinde durumu ancak Batman kurtarabilir).
• Kısa vadede ise, yurt içi-yurt dışı üretim maliyeti farklarının önemini yadsıyamayız. Nominal kur da nisbi maliyetlerin en önemli belirleyicilerindendir.

o Devletin ve bürokrasinin hantal ,
o Enerji maliyetlerinin yüksek,
o Altyapının eksik,
o Siyasetin dalgalı
o Finans maliyetlerinin yüksek ve finansa erişimin zayıf,
o İşçilik maliyetlerinin ise yüksek
olduğu bir ülkede, bir de yerel para birimi aşırı değerliyse oradaki uluslararası ticarete konu olan malları üreten üreticilerin rekabet güçlerini artırmak için yapacağı fazla bir şey kalmamıştır.
• Dünya ekonomisinin entegre olduğu bir ortamda, uluslararası ticarete konu olan malların üreticileri, mallarını ister yurt dışında ister yurt içinde satsın, fiilen ihracatçı durumdadır. Gümrük duvarlarının olmadığı bir ülkede, rekabet ulusal sınırların dışında olduğu kadar içindedir de.
• Böyle olunca, yukarıda sayılan tüm maliyet faktörleri aleyhlerindeyken, bir de değerli TL ile boğuşan (yabancı rakipleriyle ister yurt dışında ister yurt içinde) rekabet eden Türk “ihracatçıları” büyük bir maliyet sıkıntısıyla karşı karşıya kalır. Dahası, TCMB çalışmasında da altı çizildiği gibi, belli sektörlerde, yurt içinde üretim sona erdirilir veyahut hiç başlamaz. Bunun sebebi basittir. Bir müteşebbis iki basit şart gerçekleşirse riskleri göze alıp bir sektöre yatırım yapıp üretimini başlatır:
o O piyasada yeterli talep var mı? Ya da gelecekte oluşacak mı?
o Riskler de göz önüne alındığında, ileriye dönük karlılık oranları (“nakit akımları”) bu piyasaya girme fikrini hakllı çıkartıyor mu?

Eğer sermaye birikimi belli bir seviyeye gelmiş, beşeri sermayesi ve AR-GE gücü açısından da dünyada en gerilerde yer almayan bir ülkede, bazı sektörlerde milyarlarca dolarlık ithalat yapılırken, yani talep güçlüyken, üretim başlamadıysa ya da yetersizde oturup neden böyle olduğunu düşünmek gerekir. Acaba, sadece yapısal eksiklikleri suçlamak durumu açılıyor mu? Yoksa uzun dönemler boyunca reel olarak aşırı değerli kalan yerel kurun da etkisiyle maliyet yapısı o sektörlerde üretimin ortaya çıkmasını ve palazlanmasını kalıcı/sürdürülebilir olarak engelliyor olabilir mi?
• Son söz: Değeri düşürülmüş TL Türkiye’yi uzun vadede zengin etmez. Bu konuda tartışma yok. Ancak, mevcut şartları veri alındığında, aşırı değerli olduğu belli olan bir kurun, Türkiye’ye kalıcı zarar verdiği de bellidir. Hem uzun vade hem de kısa vadeyi göz önünde tutmayan politika (ya da “politikasızlık”çerçeveleri) ekonominize zarar verir.

Gelelim TCMB’nin çalışmasına.

Çalışma’nın başlangıcında (sunum versiyonu): “cari açığın istikrarlı büyüme önünde temel engel olduğu” söyleniyor. Bu doğru ve Türkiye’deki karar alıcılar açısından önemli bir algılama ilerlemesine işaret ediyor. Önceki yakın dönemde karar alıcılar tarafından “finanse ediliyorsa cari açığın patlamasında sorun olmadığı” söyleniyordu. Finanse edilemezse zaten krizin içinde olmuş olacağımız ise pek düşünülmüyordu.

Çalışma doğru bir noktadan başlatılmış olduğu gibi gördüğüm kadarıyla sonuçları da bu yazıda verilen mesajı destekliyor. Ancak çalışmanın sonundaki yorumlar farklı.

1. Çalışmada imalat sanayi şirketlerinin ithalata yöneliminde üç önemli faktör ayırt edilmiş: maliyet, kalite ve iç üretimde yetersizlik.
2. Çalışmanın temelini oluşturan anket sonuçlarına bakılırsa, maliyetin, yani kurun, yüksekliğine atfedilen önem ile yerli üretimin kalite eksikliğine atfedilen önem zaten seviye olarak hem tekstil hem de makine sektöründe aynı. Dolayısıyla, çalışmanın ortaya koyduğu verilerinden, Türk üreticilerinin kalite eksikliğinin, kurdan, istatsitiksel açıdan daha önemli bir ithalatı artırıcı etki yaptığı sonucu pek çıkartılamaz. Yapılacak şey, metinde bu konuda gerekli düzeltmeleri yapmaktır.
3. Ancak çalışmada daha önemli bir eksiklik var. Kalite faktörünün etkisini fiyat faktörünün istatistiksel olarak “kontrol” ettikten sonra açıklamak gerekiyor. Kur sebebiyle yerli mal ve örneğin Almanya’dan ithal edilen malın fiyatlarının hemen hemen aynı olduğu bir ortamda, ankete cevap veren bir üretici, kalite farkını daha önemli algılıyor olabilir. Bu şekliyle ankete cevap veren üretici temsilcisi, acaba esasında kaliteye değil “value for money’e” işaret ediyor olabilir mi? Bir başka deyişle, üretici acaba “maliyet ne olursa olsun, ben yabancı mal ve onun kalitesinden şaş(a)mam” mı demiş oluyor gerçekten? Çalışma bu çerçevede geliştirilmeden, fiyat/maliyet tercihi konusunda güçlü bir yorum yapmak zor.
4. Bundan da önemlisi; çalışmada ithalata yönelimin en önemli sebebi olarak bazı alt sektörlerde iç üretimin olmaması ya da yetersiz olması ortaya çıkmış. O zaman en önemli sonuç da şu: talebin hazır olduğu bu sektörlerde yurt içi üretimin ortaya çıkmaması veya yetersiz olmasının ana sebebi nedir? Kur ve diğer maliyetlerin, teknoloji ve insan birikimimizin yeterli olduğu sektörlerde dahi Türkiye’ye uygun bir üretim ortamı sağlamaması olabilir mi?
5. Son olarak, çalışmada ithalatı finanse eden ECA kredilerinin önemi yeterince farkedilemediği görülüyor. İthal malların, yabancı ECA’ler tarafından en az bir yıl civarında vadede finanse edildiği Türk ekonomisinde yerli üreticinin bir çok alt sektörden deplase edilmesi gayet normal bir gelişmedir.

Bunalmış Türk sanayiciler arasında yaygın olan “Türkiye’de sanayici olunmaz” anlayışını hem uzun hem de kısa vadedeki politika adımlarıyla değiştirmemiz gerekiyor: devletin verimliliğinin artırılması, altyapının yeterliliğinin ortadan kaldırılması, beşeri sermayenin kalitesinin yükseltilmesi, enerji maliyetlerinin kalıcı bir şekilde düşürülmesi, siyasi istikrarın devamı, finansal sistemin geliştirilerek uzun vadeli, makul maliyetli fonlama ortamının getirilmesi, AR-GE-markalaşmanın yaygınlaştırılması böyle bir çerçevenin uzun vadeli adımlarıdır. Ancak kısa vadeyi ihmal eder, “ihracatçıları” kaderleriyle başbaşa bırakırsanız uzun vadeyi kazanmanız çok zor olur.