Archive for February, 2011

Türkler anjiyo cihazı yapabilir mi?

Dünya Gazetesi, Küresel Bakış, 15 Kasım 2010

Atatürk “beni Türk doktorlarına emanet edin” demişti. Nitekim, İbn Sina başta olmak üzere tarih boyunca tıp alanında büyük dehalar çıkarmış olan Türkler, Cumhuriyet döneminde de iyi doktorlar yetiştirdiler. İster uluslararası bilimsel dergilerde çıkan makalelere, ister kendi geliştirdikleri tekniklere bakın, tıp alanında fena bir durumda değiliz.

Gel gör ki, koltuk değneği ve eşdeğer ürünleri bir tarafa bırakırsak karmaşık tıbbi cihazlar konusunda aynı başarıyı gösteremiyoruz (ya da ben öyle zannediyordum). Oysa tıbbi cihazlar önümüzdeki on yıllarda ülkelere en çok para kazandıracak sektörlerin başlarında geliyor. Neden? Çünki dünya insanının geliri, sağlık bilinci/düşkünlüğü artıyor. Dahası, hayat beklentisi uzuyor ve yaşlı insanların sağlık ihtiyacı gençlerden daha yüksek. Dolayısıyla önümüzdeki on yıllarda tüketim bütçesinden sağlığa ayrılan pay artacak.

Japonya, Almanya gibi ülkeler “hassas teknoloji” alanına giren bu sahadan çok para kazanıyor ve kazanacak. Toshiba, Siemens gibi firmalar sağlık alanında önümüzdeki dönemde büyük gelir bekliyor.

Ya Türkiye?

Kilosu 10 doların altında markasız tekstil ürünleri ihracatıında bizim için deniz bitti. Türkiye ancak “pahalı mal” satarak “zengin olabilir.” Yani, kişi başına gelirimizin artması verimlilik artışıyla birlikte hangi alanda üretim ve satış yaptığımızla doğrudan orantılı.

Yukarıdan sakın tekstil sektörünü küçümsediğim düşünülmesin (otomotiv sektörü de çok farklı değil esasında). Zira, tekstil sektörü şu anda ülkemizde önemli bir “sosyal görevi” ifa ediyor. Türkiye’de milyonlarca kişinin ekmek kazandığı bu sektör her zaman önemli olacak. Eğer şu anda tekstil sektörü bu “sosyal görevi” ifa ederek ülkenin en önemli istihdam ve döviz kaynaklarından birisi olmasa, sosyal güvenlikten emniyete, devletin üzerinde kalacak sosyal maliyeti bir düşünün.

Mesele, tekstilin bir taraftan bu sosyal görevi ifa ederken diğer taraftan ürün gamının “pahalı ucuna” doğru yani markalı/özellikli nihai ürünlere doğru kayması. Bu da yavaş yavaş olsa da gerçekleşiyor. Cevizin kilosunun 30 TL olduğu bir dünyada kilosu 7 dolara tişört üretip satmanın pek de tatmin edici olmadığını gören müteşebbislerimiz markaya doğru kaymaya başlaıyorlar.

Gelelim anjiyo cihazına. Türkiye’de bir şirketin kendi tasarımıyla anjiyo cihazı yapıp çok sayıda ülkeye ihraç ettiğini geçen hafta KOBİ A.Ş. Genel Müdürü Süleyman Yılmaz’ın davetine kadar bilmiyordum. KOBİ A.Ş., ortakları arasında TOBB, kamu sektörü ve Halk Bankası gibi aktörlerin olduğu bir risk sermayesi fonu. Türkiye açısından fark oluşturacak teknoloji sektörlerindeki KOBİ’lere ortaklık sermayesi koyuyor ve bu şirketlerin kredi maliyetlerinden ve zaman baskısından ari olarak büyümesini sağlamaya çalışıyor. KOBİ A.Ş. bir hayır kuruluşu değil. Yaptığı yatırımın neticesinde şirketin büyümesini, dolayısıyla değerinin artmasını ve bu sayede de yaptığı yatırımdan kar etmeyi amaçlıyor. Bir başka deyişle kar amacı güden ve piyasa disiplini altından çalışan bir kuruluş.

Süleyman Yılmaz’ın daveti, yeni ortak olduğu Ankara OSTİM’de kurulu EMD Medikal şirketineydi. EMD daha şimdiden 20 ülkeye tıbbi cihaz ihraç etmiş. Bunlar arasında anjiyo cihazları, böbrek taşı kırma cihazları başta olmak üzere değişik cihazlar var. Müşteri memnuiyeti mükemmel. Zira ihraç yaptıkları ülke ve hastanelerden devamlı yeni siparişler/”repeat order” alıyorlar. Kurucuları Bilkent ve Gazi Üniversiteleri mezunu başarılı mühendisler. ODTÜ başta olmak üzere değişik üniversitelerden mezun mühendis ve teknik elemanların da olduğu 60 kişilik bir takıma sahipler. Savunma sanayinde, F-16′lar için de dahil olmak üzere hassas ürünler üreten şirket, OSTİM’deki medikal ve savunma kümelenmelerinde de aktif rol oynuyor.

EMD Medikal ürünlerini Türkiye’de de satmaya başlamış. Türkiye’de henüz yurtdışında olduğu kadar tanınmıyor. Bu da, şu anda karşılaştıkları en önemli problem. Zira Türkiye ihmal edilebilir bir pazar değil. Bu alanda paradokslar da yaşamışlar. Avrupa firmaları tasarımı EMD’ye ait bazı tıbbi cihazları EMDye fason (OEM) ürettirerek kendi markalarıyla (ve tabi daha yüksek fiyatlarla) Türkiye’de satmışlar. EMD durumdan üzüntülü değil. Zira öyle veya böyle ürünleri satılmış oluyor.

Demek ki Türkler anjiyo cihazı üretebilir ve ihraç edebilirmiş. Atatürk kendisini Türk mühendislerine (ve Türk tıbbi cihazlarına) emanet etmekle yanlış yapmamış demek ki.

Sıcak Para – soğuk para ayrımı artık yok – Kötü para sızıntısı var

Dünya Gazetesi, Küresel Bakış, 5 Aralık 2011

Türkiye’ye (ve diğer yüksek getirili ülkelere) sıcak para akınının çok konuşulduğu bugünlerde tartışma daha çok 10-15 sene öncesindeki paratemetrelerle yapılıyor. Oysa bugünkü durum hem dünya hem Türkiye açısından çok farklı. Tartışmanın bugüne ait olmayan parametrelerle yapılması da her şeyden önce yanlış politika önerilerinin ortaya çıkmasına sebepe olma riskini taşıyor.

İktisatçıların hızlı sıcak para giriş çıkışlarına ve bunun ortaya çıkardığı risklere dikkat etmeye başlamasının 1997’deki Asya krizi olduğunu söyleyebiliriz. Carmen Reinhart, Guillermo Calvo, Graciella Kaminsky gibi iktisatçı ve pratisyenler Asya krizinden sonra yaptıkları araştırmalarda şu bulguları ortaya koydular:
• Gelişmekte olan olan ve gelişmiş ekonomileri finansal krizlere genellike yüklü ve hesapsız (kelime bana ait) sermaye girişleri sokuyordu.
• Bankacılık ve kur krizleri sadece gelişmekte olan ülkelere özgü tecrübeler değildi. Gelişmiş ülkeler de 1992-3 İngiltere’deki ERM krizi tecrübeleri yaşadılar.
• Ancak gelişmiş ekonomilerle gelişmekte olanları ayıran önemli bir fark vardı. Gelişmiş ülkelerde yaşanan krizlerden sonra kurtarma paketlerine ihtiyaç olmuyordu. Dahası, gelişmiş ekonomilerde kriz sonrasında uluslararası sermaye piyasalarına erişim devam ediyordu. Oysa, gelişmekte olan ülkeler krizlerden sonra girdikleri (dış) borçlanma ihtiyacını karşılayamıyordu. Zira uluslararası yatırımcılar kriz yaşayan gelişmekte olan ülkelere borç vermiyordu.
• Gelişmiş ve gelişmekte olan ekonomileri ayıran bir önemli fark daha vardı. Gelişmekte ülkeler finansal krizden sonra bir de büyük reel kriz yaşıyordu. Üretim düşüyor, GSYİH daralıyordu. Oysa gelişmiş ekonomilerde finansal krizlerden sonra reel kesim yoluna devam ediyordu.
• Dolayısıyla, gelişmekte olan ülkelere yüklü ve hızlı sermaye girmesi ve bunun ardından bu akımların aniden tersine dönmesi bu ekonomilere büyük tahribat yapıyordu.
Reinhart gibi iktisatçılar bu sürece “sudden reversal” (hızlı çıkış)da diyebilirlerdi ancak “sudden stop” adını verdiler. Bu literatür “açık ekonomi makroiktisatçılarını” 10 yıldan fazla süreyle meşgul etti. Hala da meşgul etmeye devam ediyor. Zira bugünün dünyasının o günkünden daha farklı olduğu galiba henüz farkedilmedi.
Şimdi o farklara bakalım:
• Her şeyden önce, 2000’li yılllarda da gelişmiş ekonomilerin de aynı gelişmekte olanlarda olduğu gibi büyük kurtarma paketlerini gerektiren büyük finansal krizleri yaşayabileceğini artık biliyoruz. Dahası, bu ekonomilerde finansal krizin reel kesime rahatlıkla sirayet edebildiğini de gördük.
• Bugün likit sermaye akımları o günküne göre çok daha hızlı yani risk daha fazla.
• Ancak, küresel ölçekteki likit para sermaye miktarı bugün eskisine göre çok daha fazla.

En önemli fark üçüncü noktada. 1990’lı yıllarda Japonya’daki likidite bolluğu bugün ABD ve Avrupa’ya da yayılmış durumda. Sermaye hareketlerinin serbest olduğu bir dünyada, bu para tüm ekonomilere rahatlıkla akabiliyor. Bugün sadece ABD’deki şirketler kesimin bilançosunda 2 trilyon dolara yakın hazır değer var. Çin, Suudi Arabistan, Rusya gibi gelişmiş ekonomilerdeki likiditeyi gelişmiş ülkelerdekine eklememiz gerekiyor.

Tüm bunların üzerine, son dönemde kararı alınan ABD’ndeki (ve AB’ndeki) parasal genişleme sürecini ekleyin.

Likiditenin bu kadar bol olduğu bir dünyada sıcak para girişlerine sahne olmuş ekonomilerde “hızlı çıkış” riski daha da büyük ölçekte devam ediyor. Ancak daha önemlisi, bu likiditenin büyük bir bölümü gelişmekte olan ülkelerde kısa denmeyecek süreler için kalıcı. 2008 yılından beri yazdığım gibi, önümüzdeki dönemde bizim gibi ülkelerde, sıcak ya da soğuk, sermaye bolluğu yaşanmaya devam edecek. Bu kalıcılığı gelişmekte olan ülkelerin yükselen makroekonomik istikrarı sağlıyor. “Kaçsa nereye kaçacak” diye düşünün. Bankaların battığı gelişmekte olan ülkelere mi?

Bizim gibi ülkelere akan sermaye hakikaten bollaşacaksa ve en azından bir kaç sene kalıcı olacaksa bunun neresi kötü diyebilirsiniz. Bildiğiniz sebepten: bu suni sermaye bolluğu (“kötü para”) bizim gibi ülkelerde suni olarak kurun değerlenmesi ve borçlanmaya dayalı tüketimin artmasına sebep oluyor. Bu kırılganlıkların artması demek.
Zor kazanılmış istikrarın devam ettirlmesi kırılganlıkların kontrol altında tutulmasına sebep oluyor. Üst kat konuşunuzdaki su sızıntısı sizin eve akmaya başladığı zaman “Ya Rabbi şükür yağmur verdin” demiyoruz; tedbir alıyoruz. Kötü para sızıntısında da tedbirli olmamız gerekiyor.

Türkiye kendi otomobilini yapabilir mi?

Dünya Gazetesi, Küresel Bakış, 24 Ocak 2011

Eskişehir’de kurulu TÜLOMSAŞ ilk defa 1894 yılında Berlin-Bağdat demiryolunu inşa eden Almanlar tarafından kuruldu. Cumhuriyet döneminde önce TCDD’nin “Cer Atolyesine” dönüştürüldü (yani lokomotif tamir ve imalat fabrikası) sonra daTÜLOMSAŞ adında bir genel müdürlüğe. 1958’de Başbakan Adnan Menderes’in talimatıyla, TÜLOMSAŞ mühendislerinin tasarladığı ilk buharlı lokomotif olan Karakurt 1961’de üretildi. Türk mühendislerinin tasarlayıp üç prototipini ürettikleri Türkiye’nin ilk otomobili olan “Devrim” de TÜLOMSAŞ tesislerinde üretildi. Prototiplerden bugüne kalan bir tanesi Eskişehir’de, TÜLOMSAŞ fabrikasının içinde sergileniyor ve özel günlerde hala kullanılıyor.

TÜLOMSAŞ tesisleri Almanlar tarafından kurulduğu 19. Yüzyıl sonlarında ya da Karakurt’un imal edildiği 1958-1961’de G. Kore’li ROTEM firmasının imal ettiği bir lokomotif yoktu. ROTEM ilk lokomotifini 1964’de üretti. Bugün ise ROTEM dünyanın önde gelen lokomotif ve vagon üreticilerinden. İstanbul dahil dünyanın bir çok şehrinde ROTEM demiryolu araçları kullanılıyor.

Kore otomobilden LCD ekrana, cep telefonundan şimdi de uçağa kadar nasıl kendi tasarım / üretim kapasitesini ve uluslararası markalarını oluşturdu. Ve Türkiye neden oluşturamadı? Soruyu otomobil açısından özellikle soralım. Türkiye’de Devrim otomobilinden sonra Koç Grubu tarafından önce Anadol sonra Murat, Doğan Şahin markaları altında otomobil üretildi. Murat otomobillerini (özellikle) Şahin bugün hala Mısır, Azerbaycan ve diğer ülkelerde çok sayıda görebilirsiniz. Tükiye’de üretim yapan Renault, Hyundai gibi firmalar da Türk mühendis ve idarecilerinin otomobil sektöründe bir beşeri kapasite oluşturduğunu gösteriyor.
Dolayısıyla, Başbakan’ın TÜSİAD toplantısında “babalar” burada demesi boşuna değil, aksine gayet yerindeydi. Sanayi Bakanı Nihat Ergün ve Dış Ticaretten sorumlu Devlet Bakanı Zafer Çağlayan’ın da gayretlerinin altını çizmemiz ve takdir etmemiz gerekiyor.

Türkiye otomobil üreten bir ülke. Ancak kabaca “fason” seviyesinde üretim yapıldığını söyleyebiliriz. Bunu “kaliteli” fasonculuk olarak adlandırarak haksızlık etmeyelim de diyebiliriz. Ancak, Türk mühendislerinin tasarladığı, prototiplerinin Türkiye’de geliştirildiği, otomobilleri üreten ve ihraç eden Türk firmaları (ve iş adamları) yok.

Uluslararası iş bölümünün bu kadar geliştiği bir ortamda kendi otomobilimizi üretmek gerekli mi diyebilirsiniz. Evet gerekli. Yetişmiş insan kaynağı olan, iç piyasası güçlü, bölgesel ve küresel iddiası olan, katma değerli mal üretelim diyen bir ülkenin sanayicilerinin çoktan kendi otomobil markalarını geliştirmiş olmamaları beklenirdi. Ancak, bir taraftan ekonomik ve siyasi istikrarsızlık, diğer taraftan gerçek bir sanayici sınıfını yetiştirememiş olmamız bu konuda (ve daha bir çok konuda) geride kalmamızı beraberinde getirdi.

Türkiye, otomotiv yan sanayinin sofistike kısımlarında da geriden geldi. Ancak şu anda pek de utanılacak durumda değil. Türkiye’nin ilk büyük çaplı dişli üretim tesisi HEMA (Ortadoğu’nun da en büyük tesislerindendi) Ankara’da daha 1970’li yıllarda iş adamı Emin Hattat tarafından kuruldu. Aynı ailenin bir başka ferdi Mehmet Hattat’ın sahibi olduğu Hattat grubu aynı yıllardan itibaren hidrolik ve fren aksamları, aktarma elemanları, savunma sanayi ürünleri üretiyor ve ABD’ye ihraç ediyor. Niğde Koyunlu’lu Hasan Aslan’ın liderliğindeki Ortadoğu Rulman Sanayi 1980’li yıllardan beri Ankara Polatlı’da rulman üretiyor. 1970 öncesinde üretemediğimiz makinelerin üç önemli hareketli unsuru olan dişli, rulman ve segman uzun süredir Türkiye’de üretiliyor. Öte yandan Ankara’da Erkunt, Konya’da TÜMOSAN uzun süredir traktör üretirken TEMSA başta olmak üzere yerli otobüs üreticisi var Türkiye’de.

Kısacası, Türkiye kendi otomobilini üretebilir mi sorusunun cevabı kocaman bir evet. Bu insiyatifin desteklenmesi gerekiyor.

Otomobil üretiminde tecrübe ve yaklaşımlar farklı. Dünyanın ilk otomobil üreticilerinden İngiltere sonradan tüm markalarını kaybetti. Malezya bir “big bang” projesi olarak Mitsubishi ile işbirliği altında “Proton” markasını üretti. Şimdi kendi ürünlerini üretiyor. Ancak çok başarılı olduğu söylenemez. G. Kore kendi markalarını üretti ve çok başarılı oldu. Çin de kendi markalarıyla dünyaya yayılmaya çalışıyor. Dolayısıyla kendi otomobilini üreten de var üretmeyen de.

Ancak bir şeyi kesin olarak biliyoruz. Kendi otomobilinizi üretmeye çalışırken derin bir öğrenme sürecinin içine giriyor, öğrenme eğrisi üzerinde kayıyorsunuz: otomobil nasıl tasarlanır? Nasıl ekip oluşturulur? Tesisler nasıl yönetilir? Ürünler hangi testlerden geçirilir? Prototip nasıl üretilir? Kendi otomobilinizi nasıl bir dağıtım ağıyla ülke içi ve dışına taşırsınız? Nasıl bir markalaşma sürecine girmelisiniz?

Bu öğrenme süreci kısa zamanda ülkenin diğer sanayi sektörlerine kayma potansiyeli var. Yani, “öz” otomobil sektöründe yetiştirilen insan kaynakları ve elde edilen tecrübelerin ülkeye sağladığı getiri