Archive for May, 2011

En değerli 100 küresel marka

DÜnya Gazetesi, Küresel Bakış, 23 Mayıs 2011

Mayıs ayı başında bir yabancı şirket MBO (Millward Brown Optimor) tarafından yapılan marka değer araştırma sonuçları açıklandı. Araştırmanın sonuçlarına göre dünyanın en değerli markası bu yıl yaptığı atakla Apple oldu. Marka değeri 153 milyar dolar. Apple’ın piyasa değerinin 310 milyar dolar civarında olduğu düşünülürse, bu danışmanlık kuruluşuna göre şirketin değerinin yarısı marka değerinden oluşuyor.Marka değeri hesaplanması oldukça tartışmalı bir konu. Finansal borsalar gibi günlük olarak marka değerlerinin belirlendiği piyasalar yok. Dolayısıyla marka değeri dediğiniz şey hesaplayana ve yönteme bağlı bir değer. Bu açıdan marka değeriniz şudur diyenlere “inanmamanız” tavsiye olunur.

Ancak, her şeye rağmen oldukça faydalı bir gösterge. Marka değerinizi düzenli olarak hesaplatmanız ve bu değeri strateji haritanızın parçası yapmanız şirketinizin ve sizin menfaatine. Zira, marka değeri, ürününüz ve operasyonunuz gibi şirketinize değer katan bağımsız bir unsur.

MBO’nun sıralamasına geri dönelim. Aşağıda, MBO rakamlarından yaptığım bir özet tabloyu göreceksiniz. Bu tabloda, en değerli 10 küresel markanın toplam değerinin 843 milyar dolar olduğu görülüyor. Ortalama marka değeri 84 milyar dolar. En değerli yüz marka ise toplam 2.4 trilyon dolar değere sahip. Yani Türkiye’nin GSYİH’nın 3 katından fazla. Basit anlatımıyla, en büyük 100 firma marka değerlerini satmayı başarsa, dünyanın en büyük 16. Ekonomisi olan Türk ekonomisinin üç buçuk yılda üreteceği katma değer kadar gelir elde edeceklerdi.

  (milyar dolar)

  Toplam marka değeri Ortalama marka değeri

Top 10 844 84

Top 20 1,216 61

Top 100 2,385 24

En değerli 100 markanın ortalama değeri 24 milyar dolar. Bunların içinde Çin, Brezilya, G. Kore  ve Rusya’dan markalar var. Gerisi ABD, Avrupa ve Japon markaları.  Tahmin edeceğiniz gibi Türkiye’den marka yok.

Pek iç açıcı bir durum değil. Markanız olmaması, ekonomik değer zincirinin “hamaliye” kısmına yoğunlaştığınızı gösterir; yükte ağır pahada hafif ürünlere. Türkiye otomobil üretiyor ancak taşeron olarak. Tekstil ve konfeksiyon ürünleri üretiyor ancak markasız olarak. Gıda ürünleri üretiyor ancak tanınmıyor. Makine teçhizat üretiyor ancak markası yok; dağıtım ağı yok; temsilcilikleri güçsüz ya da yok.

Çin dünya ekonomisine 1978′de açılmaya başladı. Şu anda ilk 100′de tartışmalı da olsa 7 adet küresel markası var. Türkiye’de dünyaya açılmaya çalışıyor ama yanlış yollarla.

‘Evrensel’ Batı değerleri IMF’nin kapısından girmiyor

Zaman Gazetesi, Murat Yülek, 22 Mayıs 2011

11 Eylül 2001′de Dünya Ticaret Mer-kezi’ne yapılan saldırıların ardından ABD’de ucuz para politikasının başlamasından sonra dünya ekonomisi tarihteki en “mutlu” makroekonomik dönemlerinden birisini yaşamaya başlamıştı. 2003-2004 yıllarından sonra, büyümenin hızlandığı, enflasyonun mikroskopla arandığı zamanlar IMF için tam tersine sıkıntılı geçti; böyle bir dönemde IMF’ye ihtiyaç yoktu. Ülkeler piyasalardan rahatlıkla borçlanırken IMF’ye başvurmaları için bir sebep kalmıyordu.

 

2004 yılında, Horst Köhler’in Almanya cumhurbaşkanı adayı olmak için IMF başkanlığından istifa etmesi böyle bir zamanda gerçekleşti. Yerine, PIMCO isimli dev varlık yönetimi şirketin üst düzey yöneticilerinden ve eski IMF çalışanı Muhammed el Erian, Citibank İcra Kurulu üyesi olan Stanley Fisher gibi isimler yakıştırıldı ancak pozisyonu kapan, adı uluslararası platformlarda pek de tanınmayan eski İspanya ekonomi bakanı Rodrigo Rato oldu. Hukuk eğitimi görmüş ve herhangi bir iktisat derecesi almamış olan Rato’nun çoğu doktoralı olan 2000′e yakın iktisatçının çalıştığı bir kurumda başkan olmasının sebebi, teknik değil uluslararası politikaydı.

Artık kamuoyunun yakından bildiği gibi, birer ABD-Avrupa icadı olan Dünya Bankası ve IMF başkanlıkları sadece ABD ve Avrupa vatandaşı olan kişilere uygun görülüyor. 1947′de, “Bretton Wood kurumları” kurulurken pek bilinmeyen governance (Türkçeye “yönetişim” şeklinde pek de manalı olmayan şekilde tercüme ediliyor; biz de böyle kullanıyoruz) ilkeleri, 2000′li yıllarda en popüler yöneticilik, iktisat ve siyasi jargona girse de, başkanın nasıl seçileceği konusunda IMF’nin kapısından, henüz giremedi. Önceki dönemlerde olduğu gibi dünya kamuoyu yukarıda bahsedilen isimler üzerinde dururken, Washington’daki Avrupa büyükelçilikleri ve Avrupa başkentleri arasında seçim yapılıverdi ve Rato, IMF başkanı olarak atandı.

2007 yılına gelindiğinde Rato istifa edince aynı süreç tekrarlandı. Aynı isimler tekrar gündeme geldi: Mısırlı El Erian ve sonradan İsrail vatandaşı olan Zambiya asıllı Fisher. Ancak bu kez Fransa’da esen Sarkozy rüzgârı vardı. Sarkozy, iç politikada en önemli rakibi olan Dominique Strauss-Kahn’ı altın paraşütle ABD’ye göndermeyi yeğledi. En önemli uluslararası kurumlardan birisinin başkanı Fransız iç politikası tarafından belirlenmişti.

Fransızların Amerikanvari bir kısaltmayla DSK diye nitelemeyi sevdikleri sosyalist Dominique Strauss-Kahn, öğrenci hareketleri, siyaset ve iş dünyasının içinde olmuş bir akademisyendi. Bakanlıkları sırasında yaygın bir özelleştirme programı uygulamış olması ve Brüksel’de Fransız sanayiinin lobiciliğini yapması pragmatik bir siyasetçi olduğunu gösteriyordu. Başarılı bir uzlaşmacı, kıvrak zekalı bir siyasetçi olması da Sarkozy’yi korkutan yanlarıydı. 2006 yılında Sosyalist Parti içinde Segolene Royal’e kaybetmemiş olsaydı başkanlık seçimlerinde Sarkozy’ye daha o zamandan rakip olacaktı.

Rato ve Strauss-Kahn’ın IMF’ye, arka kapılardan başkan seçilmeleri, yaşlanan ve güçten düşen Avrupa’nın dünya ekonomisi ve siyasetinin üzerindeki sembolik rolünü kaybetmeme mücadelesinin bir sonucu. Avrupa, bu mücadelesinde, genelde alışık olduğu çifte standartlı siyasetini kullanmakta beis görmüyor. Bu sembolik postun bir Avrupalıda kalmasını istiyor. Daha önemli ve etkili olan baş ekonomist pozisyonunun bir Amerikalıda (önceden Hint asıllı R. Rajan da bu pozisyonu almıştı) olması Avrupa açısından önemli değil. Aday olmayacağını önceki gün açıklayan Kemal Derviş (ya da bu kez aday olarak yer almak istemeyen Erian ve Fisher ve bahis sitelerinde yer alan diğer gelişmekte olan ülke iktisatçılarının da) olası Avrupalı adaylardan teknik formasyon ve tecrübe açısından çok ileride olması Avrupa başkentleri açısından önemli değil. Ancak Avrupa bu postu ehil olana değil Avrupalı olana (ya da Avrupalı kabul ettiğine) vermek istiyor.

Yani “evrensel” Batı değerleri Avrupa siyaseti elverdiği ölçüde evrensel. Acaba bu kez IMF başkan seçimi sürecinde bir düzelme olacak mı?

 

Ekonomik milliyetçilik

Ekonomik milliyetçilik zannettiğimiz gibi ölü bir kavram değil; özellikle Avrupa’da. New York’a gitseniz Strauss-Kahn’ın yaptığı gibi, bir Fransız Sofitel’inde kalmak aklınıza gelir mi? Siemens, Alstom gibi Almanya ve Fransa’nın “milli şampiyonu” olan dev şirketler yarı devlet gibi çalışır. Sarkozy başkanlığının ilk dönemlerinde “milli şampiyonlarına” ülke ülke dolaşıp altyapı işleri almıştı. Bu ülkeler, eski sömürgesi Cezayir’den Fas’a, Çin’den Suudi Arabistan’a kadar değişik kıtalarda yer alıyordu.

 

Türkiye hangi grupta sınıflandırılsın?

Bir ara, Türkiye’yi AB yolundaki Bulgaristan, Romanya gibi ülkelerle karşılaştırmak çok yaygındı. Türkiye’nin potansiyeli düşünüldüğünde bu tür karşılaştırmaların pek yerinde olmadığı belliydi ama yapılıyordu işte. Norman Stone 2005 yılında The Economist’in düzenlediği bir konferansta, “Türkiye’yi, Macaristan, Çek Cumhuriyeti gibi ülkelerle aynı cümlede geçirme hatasını yapmayın; ille karşılaştıracaksanız, “olmaz ama hadi” İspanya ile karşılaştırın” türünden bir cümleyle seslenmişti Türk yetkililere. Şimdilerde CIVET gibi yeni icat edilen gruplamalarda Türkiye’yi Kolombiya, Vietnam, Güney Afrika gibi ülkelerle aynı gruba koyan iktisatçılar var yurtdışında. Norman Stone bu duruma ne derdi acaba?

Sorun cari açığın yönü

DÜnya Gazetesi, Küresel Bakış, 16 Mayıs 2011

 
2005 yılından, yani bu köşenin başlangıcından itibaren yazdığım ve artık köşelere değil haberlerde sürekli konululan bir konuyu tekrar gündeme getirmenin tek sebebi rakamların artık ihmal edilemez oluşu. Cari açığın 12 aylık birikimli olarak 60 milyar doları da aşmasından bahsediyorum. Daha da önemlisi, cari açığın ana belirleyicisi  olan  dış ticaret açığının 70 milyar dolara dayanması. Bu rekor seviye pek iç açıcı değil. Ancak asıl önemli sorun seviyeden çok açığın trendinde .
Türkiye’de cari açık tartışmanın iki tarafı var. İçinde bu köşenin yazarının da olduğu önemli sayıda bir grup olayın ciddi olduğunu ve önlemler alınarak trendin kırılması gerektiğini söylüyor.  Bu önlemler orta – uzun vadeyi ilgilendirenleri  (“yapısal” diyelim) var. Bir de kısa vadedeki kur faktörü.

Pek de azınlık sayılamayacak bir kısım diğer iktisatçı da, biraz karikatürize edersek “cari açığın Türkiye’nin kasseri olduğunu,” ekonomi büyüdükçe cari açık vermemiz gerektiğini söylüyorlar. Çeşitli diğer ülke tecrübeleri ve yüzde beşe yakın küçüldüğümüz 2009 yılındaki 14 milyar dolarlık açık bu görüşün yanlışlığını açıkça ortaya koysa da bu grup görüşlerinde sebat ediyor.

Büyümenin talep tarafından cari açığı tetiklediğine hiç şüphe yok. Ancak, yine şüphe yok ki, bu etki, kurunuzun değerine göre değişiyor. Yani, kurun aşırı değerlenmediği bir ekonomide cari açık, aynı büyüme oranında kur aşırı değerliyse daha fazla oluyor. Bunu gelişmiş ülkeler de gelişmekte olan ülkelerdeki iktisatçılar da iyi biliyor.

 

 

Türkiye’de kafa karışıklığı katma değerli dönüşümü bir türlü gerçekleştirememizden kaynaklanıyor. İhracatımızın yüzde doksanı sanayi ürünü olsa da büyük ölçüde  ucuz ve kar marjı  düşük mal lardan oluşuyor. Bu yapıyı değiştirmemiz gerekiyor ancak değerli kurun etkisi farklı ve bu (dönüşmemişliğe) parallel ayrı bir mekanizma olarak işliyor.

Tekrar edelim. Şu anda, durumun ciddiyeti yüksek dış ticaret açığından değil trendlerin kötülüğünden kaynaklanıyor. İthalatın yıllık büyüme oranları ithalatınkinin iki misli seviyesinde seyrediyor. Ilk başarılması gereken şey bu makasın kapatılması.

Merkez Bankası’nın son dönemdeki politikaları olumlu. Ancak likidite açısından  piyasada büyük bir değişiklk üretmiyor. Son bir senede bankaların TCMB’de tuttukları karşılıklar 50 milyar TL artarken APİ aracılığıyla piyasaya sağlanan  fonlama 45 milyar TL arttı. Bankalar TCMB’ye verdikleri likiditeyi yine TCMB’den borçlanarak finanse ediyorlar.

Bu durum bankaların faiz maliyetlerini artırsa da durum pek sıkıntılı değil. Bu yıl mart ayında bankaların net faiz gelirleri 9,2 milyar TL oldu. Bu rakam geçen sene aynı ayda 10,6 milyar TL gibi rekor seviyeyle karşılaştırılınca düşük kalsa da 2008 ve önceki yıllara göre i ve önceki yıllara göre iyi geldi.

Sorun politikaların etkisinde. Cari açığın yönünü aşağı çevirebilmek için ilave tedbirler gerekiyor.

Bakanlık portföyleri yeniden şekilleniyor

Zaman Gazetesi, Murat Yülek, 15 Mayıs 2011

27 Mart tarihinde bu köşede “Yeni dönemde yeni bakanlık portföyleri” başlıklı bir yazı yayımlanmıştı. Yazıda mevcut yapıda bakanlıkların bir kısmının çok büyük olmasından, diğerlerinde ise ilgili kurumların farklı bakanlıklara dağılmasından kaynaklanan “optimalite” sorunları ürettiğinden bahsedilmişti.

 

Meğer, hükümet de gelecek dönem için bir çalışma yürütüyormuş. Basına geçen cuma yansıyan bilgilere göre bakanlık sayısı azaltılacak, devlet bakanlıkları ortadan kalkacak, bazı bölümler bakanlılar arasında el değiştirecek. Okuduğum değişikliklerin belli bir bölümü benim görüşüme paralel ve olumlu. Ancak kamu politikalarının daha etkili oluşturulabilmesi, uygulanması ve izlenebilmesi için planda yine de bazı önemli revizyonların gerektiği görülüyor.

Önce yapılmayanları söyleyelim. Enerji ve Ulaştırma bakanlıkları halen çok büyük. Bunların son dönemdeki başarılı bakanlıklar arasında olması yapı değişikliği ihtiyacını ortadan kaldırmıyor. Büyük yapılar, koordinasyonu kolaylaştırmıyor. Aksine zorlaştırıyor. Yapılan değişikliklerin bazıları ve yorumlarım şöyle:

BİLİM, SANAYİ VE TEKNOLOJİ BAKANLIĞI: Sanayi Ba-kanlığı’nın sanayi kısmı ayrılacak, teknoloji birimleri (TÜBİTAK) bu bakanlığa bağlanacak. Bu doğru bir seçim. Ancak burada önemli bir eksiklik var: Dış ticaret politikası ve teşvik sistemi. Dış ticaret politikası ticarete konu olan malları yakından ilgilendiriyor. Türk dış ticaretinin yüzde 90′ı sanayi malı olması, bu politikaların sanayi ile ilgili bakanlıktan ayrılması yıllardır çözemediğimiz önemli bir problem olarak karşımıza çıkıyor. Teşvikte de durum aynı; sanayi konusunda verilen teşvikler, Teşvik Uygulama Genel Müdürlüğü’nde tasarlanıyor, uygulanıyor ve izleniyor. Bu genel müdürlük 1990′lardan beri yanlış bir kararla Hazine Müsteşarlığı’nda yer alıyor. Bu genel müdürlüğün yeri güçlendirilmiş, insan kapasitesi ve özlük hakları yükseltilmiş bir Sanayi Bakanlığı.

TURİZM VE TANITMA BAKANLIĞI: Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan ayrılan turizm bölümleri dış tanıtımı da kapsayacak. Başbakanlık Yatırım ve Destek Ajansı, Başbakanlık Tanıtma Fonu, TİKA, Dış Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı, BYEGM, Anadolu Ajansı, TRT gibi kurumlar bu bakanlığa bağlanacak. Bu düzenleme doğru bir seçime işaret ediyor. Ancak TİKA ve Dış Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı diğerlerinden daha farklı bir konuma sahip. İnşallah yeni bakanlıkta ihmal edilmezler.

KÜLTÜR VE VAKIFLAR BAKANLIĞI: Kültür ve Turizm Bakanlığı kapandığı için kültür bölümleri, Vakıflar Genel Müdürlüğü ile yeni bakanlığa bağlanacak. Bu da organizasyonel açıdan mantıklı bir düzenleme.

ŞEHİRCİLİK VE ÇEVRE BAKANLIĞI: Basına yansıyan bilgilere göre “Bayındırlık Bakanlığı yerine kurulan yeni bakanlık Çevre ile birleşecek. Şehircilik konusunda tüm ülkeyi kapsayan bir ulusal plan hazırlanacak. Türkiye’nin altyapısı ve üstyapısı tek merkezden planlanacak.” TOKİ bu bakanlığa bağlanacak. Sorun, alt ve üstyapı planlamasının ekonomi altyapı planlaması ile koordinasyonu nasıl yapılacak? Tarım alanlarıyla ilgili düzenlemelerde de koordinasyon önemli olacak. Dahası, TOKİ tipi hızlı şehirleşmeye kaliteli ve estetik şehirleşme arasındaki bağlantı nasıl kurulacak?

GÜMRÜK VE TİCARET BAKANLIĞI: Sanayi Bakanlı-ğı’ndaki iç ticaret bölümleri ile Dış Ticaret Müsteşarlığı ve Gümrük Müsteşarlığı birleştirilecek. Bu seçim kütüphanenizdeki kitapları renkleri ya da boylarına göre sınıflamaya benziyor. Dış ticaret ile ilgili bu bölümler ekonomik rekabetçiliğimizin artması için anahtar öneme sahip. Bu bakanlık Sanayi Bakanlığı’nın geliştirmesi ve uygulaması gereken politikalarından bihaber kalacak.

EKONOMİ VE KALKINMA BAKANLIĞI: Basında yer alan haberlere göre yeni kurulacak bakanlıkta bir de kalkınma müsteşarlığı kurulacak. Sanırım kalkınma ajansları bu müsteşarlığa bağlanacak. SPK, Rekabet Kurumu, BDDK gibi kurullar da bu bakanlık ile ilişkilendirilecek. DPT dışarıda kaldığına göre bu müsteşarlığa bölgesel kalkınma bakanlığı, bakanlığa da bölgesel kalkınma ve ekonomi bakanlığı mı denmeli acaba?

ORMAN VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANLIĞI: Enerji Bakanlığı’nın tabii kaynaklar kısımları, şu anda Çevre Bakanlığı’nda yer alan orman bölümleriyle birleştirilecek. Bu doğru bir seçim.

 


Charlie Rose

Gazeteci Charlie Rose türünün dünyada şu andaki en iyi örneği olan tartışma programının, yine türünün en iyi moderatörü. 11 Mayıs’tan itibaren Türkiye ile ilgili bir seri mülakat yapmış. Başbakan ve dışişleri bakanı ile görüşmüş. Andrew Finkel, Steven Cook, Henri Barkey gibi gazeteci ve uzmanları da programa katmış. BBC’deki Hard Talk mülakat programı da sınıfının en iyilerinden. Ancak Charlie Rose, puanlarını karşısındaki “sıkıştırma” gayretine girmeden daha derine inebiliyor. Programlarında hem bilgi açığa çıkıyor hem de önyargı hissine kapılmadan konuyu değişik bakış açılarından görmenizi sağlıyor.

Singapur, İslamî finansman merkezi olmak istiyor

Liste uzun: Londra, Paris, Bahreyn, Dubai, Kuala Lumpur, Katar… Şimdi de Singapur, İslamî finans alanındaki merkezlerden birisi olmaya çalışıyor. Devlet geçenlerde vergi kanunlarını değiştirdi ve İslamî kurallara uygun gayrimenkul yatırım ortaklıklarının kurulması için gerekli ortamı sağladı. Bunun ardından geçen senenin kasım ayında dünyanın en büyük İslamî gayrimenkul yatırım ortaklığı Singapur borsasına kote oldu. 530 milyon dolarlık fon Singapur’daki 30 milyar dolarlık gayrimenkul yatırım ortaklığı piyasasının içinde küçük bir paya sahip. Ancak, Singapur bu sektörde gelişmiş bir piyasa olarak tanınıyor ve benzer İslamî ortaklıkları çekmek istiyor. İleride muhtemelen başka alanlarda da İslamî finansman kurumlarını şehre çekmek için çeşitli düzenlemeler yapacak.

Osmanlı İmparatorluğu’nda sanayileşme

Osmanlı İmparatorluğu geç başladığı sanayileşme sürecinde hızla yol almak için daha çok kamu sektörü eliyle fabrikalar kurdu. Ancak özellikle İstanbul ve Bursa’da 19. yüzyıldan itibaren özel fabrikalar da kuruldu ve ölçeklerini büyütmeye başladı. İstanbul Ticaret Odası tarafından yayımlanan Osmanlı Ticaret ve Sanayi Albümü adlı eserde Osmanlı sanayileşmesinin resimli tarihi anlatılıyor. Akademik danışmanlığını Prof. Dr. Vahidettin Engin’in yaptığı eserde Bursa’daki ipek ve tekstil fabrikalarından İstanbul’daki tersanelere, eter ve alkol fabrikasından Feshane’ye kadar çok sayıda sanayi tesisi fotoğraflarıyla listelenmiş. Kitapta Zeytinburnu’ndaki mavzer fişeği fabrikası ve demir çelik tesisi, Fatih Sultan Mehmet tarafından kurulduktan sonra İkinci Abdülmecit zamanında dönüştürülen Tophane, Göksu’daki kiremit ve tuğla fabrikası gibi daha birçok tesis hakkında da bilgi veriliyor.

THK Üniversitesi eğitime başlıyor

DÜnya Gazetesi, Küresel Bakış, 09 Mayıs 2011

Türk Hava Kurumu, 1925 yılında Atatürk tarafından kuruldu. Kuruluş amacı Türkiye’de uçak sanayinin kurulması, havacılığın yaygınlaştırılması ve bugünün deyimiyle “havacılık alanında insan kaynakları” yetiştirilmesiydi. O yıllarda bu fikir bugün için ülkemizde en azından uzay, uydu ya da nano teknolojinin evcilleştirilmesi tipli bir hedefe işaret ediyor.

Geçtiğimiz 86 senede THK çok sayıda pilot, paraşütçü, model uçakcı yetiştirdi. THK 1950′li yıllara kadar 350′nin üzerinde uçak ve çok sayıda uçak motoru imalatı yaptı. Hatta bunlardan bir kısmını Hollanda’ya ihraç etti. 1950′li yıllarda yurt dışından gelen telkinlerle bu fabrikaların kapandığı biliniyor. Ancak hala tam olarak incelenmedi.

Geçen Mart ayında THK kendi adıyla bir vakıf üniversitesi kurdu. THK Üniversitesi mühendislik, pilotaj ve havacılık alanında yoğunlaşmak üzere işletmecilik eğitimi verecek. Lisans, yüksek lisans ve doktora programları başlatacak. Hava işletmeleri yöneticiliği isimli dört yıllık bölümü ve pilotaj bölümü bu sene öğrenci almaya başlayacak. Diğer alanların yanında havacılık işletmeleri yönetimi alanında yoğunlaşma programlarına sahip olan işletme yüksek lisans programı (MBA) 2012 Şubat ayında, mühendislik eğitimi ise 2012 güz döneminde başlatılacak.

THK üniversitesi sadece Türk havacılık sanayi açısından değil Türk ekonomisi ve eğitim sistemi açısından da önemli bir boşluğu dolduracak. Son dönemde Türk havacılık ve savunma sanayi önemli bir atılımın içine girdi. TAV, Limak, YDA, Çelebi gibi şirketler havaalanı işletmeciliğinde uluslararası oyuncu ve marka halne geliyorlar. THY başta olmak üzere Pegasus, Onur, Atlas  Havayolları sınırları zorluyor. TAI, TEI, Kale, Baymak, Alp gibi şirketler havacılık endüstrisinde rekabet ediyor.

 

Bu alanlara uçak bakım ve onarım (MRO) işlemlerini de eklememiz gerekiyor. Ülkemizde THY Teknik başta olmak üzere bu sahada da bir atılım yapılıyor. THK Başkanı Osman Yıldırım paşa kendi uçaklarından başlamak üzere THK’nın da bu süreci başlatacağını ve Türkiye’nin kolaylıkla bir bölgesel uçak ve helikopter bakım üssü olabieceğini söylüyor. THY Teknik de İstanbul’daki savunma kümelenmesini bu alana da çekmek için bir model geliştirdi.

Geriden gelmekle birlikte güçlü bir momentum yakalamış olan havacılık sektörünün özlediğimiz uluslararası konumuna gelmesini sağlayacak en önemli girdinin insan kaynakları olduğunu söylemeye gerek yok. Vizyon sahibi,  sektördeki küresel rekabetin parametrelerini özümsemiş yöneticilerden, tasarım ve uygulama mühendislerine, bakım onarım teknisyenlerinden havayolu ve havaalanı profesyönellerine kadar sektörü “uçuracak” ana faktor insan kaynakları.

Bu da THK’nun tarihi misyonunun yeni kurulan üniversite eliyle neden bir adım daha ileri götürüldüğünü açıklıyor. Üniversite bir taraftan sektöün büyümesi içn gerekli insane kaynaklarının gelişmesine katkıda bulunacak, diğer taraftan da öğrencilerinin gelişen  bir sektöre yerleşmesini sağlayacak.

THK Üniversitesi bir bölgesel mükemmeliyet merkezi olacak. İlk aşamada, Türk öğrencilerin dışında,  Orta Asya’dan Doğu Avrupa’ya, Kuzey ve Sahraaltı Afrika’dan Rusya’ya kadar öğrenci kabul edecek. Sonraki dönemlerse bu kapsamın genişlemesi olası. Uluslararası standartlarda öğrenim standartlarını oluşturma çalışmaları başladı. ABD ve Avrupa üniversiteleriyle partnerlik çalışmaları sürüyor. Tüm öğrencilerinin özel bir sebep olmadıkça en az bir dönemini yurt dışında geçirmesi hedefleniyor.

İktisatta literatüründe “öğrenme” (“learning”) kavramı önemli bir yer tutuyor. İlginç tarafı, bu kavramı ilk defa uçak sanayinin ekonomisi üzerine yapılan araştırmalarda ortaya atılmıştı. Bu köşede daha evvel de yazıldı. Türkiye’de uçak sanayi bir “unutma” (“forgetting”), hatta “unutturulma” (“unlearning”) sürecine girdi.  Bu kavramları da  biz ortaya atmış olalım! THK ve Nuri Demirağ’ın kurduğu uçak endüstrisi devam etseydi bugün “biz nasıl kendi otomobilizi yaparız” tartışması yaşanır mıydı sizce?

Reformlar

DÜnya Gazetesi, Küresel Bakış, 02 Mayıs 2011

Türkiye “iddialı” bir ülke. Dahası, henüz kullanmadığı potansiyeli olduğuna inanan ve inanılan bir ülke. Yerinin, tarihi ve kültürel mirasının ve insanının desteğiyle ulaşabileceği potansiyelin bazı boyutlarına bakalım:

· Türkiye’nin bir sanayi devi haline gelmesi,

· Başta İstanbul olmak üzere (ancak onunla sınırlı olmayan) uluslararası finans ve iş merkezleri olan kentlere sahip olması,

· Önemli kıtalararası ulaştırma, haberleşme ve enerji koridorlarına ev sahipliği yapması

· Bir çok ülkeden milyonlarca yabancı öğrenciye hizmet veren bir orta ve yüksek öğrenim merkezi haline gelmesi,

· Bir tasarım merkezi olması,

· Uluslararası sorunların, ihtilafların taraflarını bir araya getiren bir adil platform olarak isim yapması,

· Turizm gelir ve ziyaretçilerinin bugünkü seviyesini katlaması,

· Dünyanın önemli film üretim merkezlerinden birisi olması.

Bu ve diğer potansiyel gelişim alanlarına aynı anda realistçe sahip olan dünyada kaç devlet olabileceğini düşünün. ABD’nden Çin’e, Tayvan’dan Brezilya’ya bu kadar geniş bir potansiyele sahip ülke sayısının pek de fazla olamadığını göreceksiniz.

Geçen Ekim ayında konuşmacı olarak katıldığım The Economist toplantısında (“Turkey in Transformation” 18th Business Roundtable with the Government of Turkey) ve yine aynı gruba bağlı Eurofinance’in geçen ay düzenlediği toplantıda bu potansiyelin üzerinde durdum. Türkiye’yi uzun süre Çirkin Ördek hikayesindeki kuğuya benzettim bu toplantılarda. Hikayeyi hatırlayın. Farklığının esasında üstünlük olduğunu uzun süre anlayamayan kuğu, tesadüfen birlikte büyüdüğü ördek kardeşlerinden iri ve hantal görünmesini bugünün değimiyle kompleks haline getirir. Neden diğerleri gibi sıradan bir ördek değildir? Zamanla, serpilip güzel bir kuğu  haline geldiğinde işin sırrı çözülür. Farklılığı onun gücüdür esasında.

Türkiye sıradan bir Avrupa ülkesi olmaya çalıştıkça güç kaybetti. Şimdilerde, farklılığını ortaya kendine güvenle koymaya çalışması onu güçlendiriyor. Bu süreç oldukça zor olmaya devam edecek. Dahası ülke riskler yaşayacak; hatalar yapılacak. Bu kaçınılmaz tecrübe, eğer yaşanmaya devam ederse, Türkiye’yi, tarihte yer aldığı  “üst sınıf” ülkeler arasına taşıyacak.

Yukarı çıkmanın sırrı yüksek standartları oluşturmak ve ekonomisinin güçlendirmekten geçiyor. Bu da reform manasına geliyor. 23 Mart’ta Rekabet Kurulu tarafından, 14. Kuruluş yılı vesilesiyle  düzenlenen “Türkiye Ekonomisi İçin Mikro Reformlar ve Rekabet Politikası” Sempozyumu’nun başlığı bu açıdan oldukça isabetliydi. Rekabet otoritesinin, kendisini ülkenin uluslar arası rekabet gücünün oluşturulmasında bir ajan olarak gördüğü hissettim bu sempozyumda. Bu bakış açısının kamunun tüm birimlerine yayılması gerekiyor. Yakından tanıdığım  bazı birimlerde benzer bakış açısının yerleşmiş olduğunu biliyorum. Ancak bir çok kamu biriminin, kendisini ülkenin “makro hikayesinden” kopuk, “üst hedeflerden” bağımsız adacıklar gibi hissettikleri de bir vakıa.

Rekabet Kurulu sempozyumunun mikro reformlar etrafında tasarlanması doğru bir zamanlama. Benim dahil olduğum panelin başkanı olan duayen yönetici ve gazeteci Rüştü Bozkurt’un da bu gazetede  bir süredir bu konuyu ele alması tesadüf değil.

Önümüzdeki dönemde reformlar konusu gündemde olacak. Burada anahtar doğru soruları sorup- doğru süreçler içinde cevap aranmasından geçiyor. Son iki yüz sene boyunca bizlere pek cazip gelen “tercüme” çözümlere rağbet etmememiz gerekiyor. Uzunca süredir içine girdiğimiz düşünce tembelliği, soruları bizim adımıza başkalarının sorup, cevapları da onların vermesine yönlendiriyor bizi. Bu da kaynakları yanlış yere harcamamız ve sonuç elde edemememize sebep oluyor.

Özetle, dünyayı iyi okuyalım; kendimizi doğru konumlandıralım; yerli ve yabancı tecrübelerden sonuna kadar faydalanalım. Ancak soruların kendi sorularımız, cevapların da kendi cevaplarımız olmasına dikkat edelim. Yani reformları iyi tasarlayalım ve etkin uygulayalım.

Altın nereye? Neden? Nasıl?

Zaman Gazetesi, Murat Yülek, 08 Mayıs 2011

Altın fiyatları giderek artıyor. Bu konuda sorulan sorular ve yapılan tartışmalar da: Neden artıyor? Artış ne kadar sürecek? Fiyat hareketlerinde spekülasyonun rolü ne?

Altın fiyatı diğer meta ve mallarda olduğu gibi arz ve talep tarafından belirleniyor. Talebin şekillenmesini ise reel faktörler kadar beklentiler de şekillendiriyor. Beklentiler ise şu sırada ABD ve Avrupa ekonomilerinin zafiyetleri ve riskleri tarafından şekilleniyor. Spekülasyonlar ise bu temaların etrafında oluşan mantıklı görünebilecek “hikâyelere” binaen tasarlanıyor.

Spekülatif olmadan, çok bilen rolü oynamadan bu pazarla ilgili ana temaları ele alalım.

Altını kim üretiyor/satıyor?

IMF ve Dünya Altın Konseyi rakamlarına göre altın üretimi geçen sene 4.108 ton olarak gerçekleşti. Dünya altın arzı üç kalemden oluşuyor: madencilik, devlet ve uluslararası kuruluşların (net) satışları ve geri dönüşüm (yani mücevherat amacıyla alınan altının kuyumculara geri satılması). Bunlardan ilki piyasaya yeni girişleri temsil ederken ikinci ve üçüncü, kamu sektörü ve hanehalkının mevcut stoklardan piyasaya geri sattıkları rezervlerden oluşuyor.

En önemli arz kaynağı olan madencilik 2005-2009 yıllarındaki arzın yaklaşık yüzde 60′ını sağladı. Madencilik üretimi son yıllarda yeteri kadar hızlı artmıyor ve üretim maliyetleri giderek artıyor. Metal Ekonomisi Grubu isimli grubun ortaya koyduğu rakamlara göre, altın üretim maliyeti son on yılda iki katına çıktı; hatta aştı.

2010′da ise madencilik çıktısının payı daha da arttı. Zira, arzın yüzde 10′unu sağlayan 2009′dan itibaren devlet ve uluslararası kuruluşlar net alıcı haline geldi. Bu aktörler 2000 ile 2005 arasında piyasaya 270 ton altın satmışlardı. Bu rakam 2000 yılındaki rezervlerinin yüzde 8′ine tekabül ediyordu. 2005 sonundan 2009 yılı başına kadar ilave 800 ton civarında altın sattılar. Ancak bu aktörler 2009 yılında 524 ton, 2010 yılında ise 140 ton altın satın aldılar. Satın alan ülkeler genellikle Çin, Hindistan, Rusya gibi gelişen ekonomilerdi. Devletlerin net satıcıdan net alıcı durumuna geçmeleri, arz tarafında zaten sıkılaşmış bir piyasayı iyice gerdi.

Arzın yüzde 30′unu sağlayan geri dönüşüm de talebin arttığı bir ortamda doğan boşluğu dolduramadı.

Altını kim alıyor?

Altın talebinin yüzde 90′a yakını yatırım saikinden kaynaklanıyor. Bunun ise üçte ikisi mücevherat şeklinde, kalanı ise doğrudan yatırım amaçlı küçük (Cumhuriyet altını gibi) ve büyük çaplı ürünlere yöneliyor. Endüstriyel amaçlı kullanım ise toplam talebin yüzde 10′unu oluşturuyor.

Dünya Altın Konseyi rakamlarını esas alırsak, mücevherat amaçlı altın talebinin yüzde 60′a yakını dört ülkeden kaynaklanıyor: Hindistan (yüzde 23), Çin (yüzde 14), ABD (yüzde 11) ve Türkiye (yüzde 7). Ortadoğu ülkeleri de eklenince (yüzde 11) rakam yüzde 7′ye yaklaşıyor. Böyle bakarsak, dört ülke halkları dünyadaki yıllık toplam altın talebinin üçte birini gerçekleştiriyor.

Devlet ve uluslararası kuruluşların altın rezervleri 2010 sonu itibarıyla 30.535 ton idi. Bunun o günkü fiyatlarla değeri 1,4 trilyon dolara denk geliyordu. Dünyada toplam ton cinsinden rezervlerin seyrini birkaç paragraf önce anlatmıştım; 2009′a kadar değişen eğilimlerle azalma, 2009′dan itibaren ise artış. Yandaki grafikten fark edeceğiniz gibi, resmi rakamlara göre artış Rusya, Hindistan, Çin gibi ülkelerden kaynaklanıyor. Gelişmiş ülkeler ya sabit kalıyor (ABD gibi) ya da azalıyor. (İsviçre, Avro zonu gibi)

Merkez bankaları ve uluslararası kurumların altın rezervleri ton olarak düşerken altın fiyatlarının yükselmesiyle dolar değeri giderek yükseldi. Dolayısıyla, altın rezervlerinin değeri 2000 yılında 297 milyar dolarken 2010 sonunda 1,4 trilyona çıkmasına sebep oldu.

Ya sonrası?..

Önümüzdeki dönemde de altın fiyatlarını arzın talebe yetişip yetişmeyeceği ve beklentiler belirleyecek. Gelişmiş ekonomilerdeki belirsizlik ve riskler Çin, Hindistan gibi ülkeler başta olmak üzere hem halk hem de merkez bankalarının altına rağbetini artıracak gibi görünüyor.

Öte yandan, arzın önümüzdeki dönemde madencilik tarafında açılması muhtemel. Ancak ne zaman ve ne kadar açılacağını kestiremiyoruz. Metal Ekonomisi Grubu en son raporunda altın arama yatırımlarının yüzde 50′nin üzerinde artarak 5,4 milyar dolara çıktığını söylüyor. Bu rakam dünyadaki toplam metal arama yatırım bütçesinin yarısına yakın.

Buna karşılık, altın çıkarma maliyetleri artmaya devam ederse altının 1.000 dolarların altına düşmesi her halükarda zor görünüyor.

 

tablo 2

 

Karsan’ın ABD başarısı

Karsan, New York taksi ihalesini Nissan’ın geliştirdiği modele kaptırmış. ABD gazetelerinde çıkan haberlere göre Belediye Başkanı Bloomberg (aynı zamanda Türkiye’deki BloombergHT kanalının ismini aldığı bilgi sağlama ve yayın şirketleri grubunun sahibi), belediyenin Nissan’ı Karsan’ın önüne geçirilmesi kararını savunmak zorunda kalmış. Savunmak zorunda kalmış çünkü Karsan’ın geliştirdiği model, yapılan bir ankete göre halkın en beğendiği model olmuş. Ayrıca Nissan üretimi Meksika’da yapacakken Karsan, New York’ta yapmayı önermiş. Bloomberg, savunmasında “Karsan planı ‘pratik’ değildi.” demiş. Ne demek istediği pek anlaşılmamış ancak sanırım Karsan’ın bu üretimi gerçekleştiremeyeceğine inanıyormuş. New York, sıkıntılı Japon ekonomisine ciddi bir katkı yapacak. Türkiye’nin Sikorsky helikopterleri alımıyla Connecticut ekonomisine vereceği destek gibi. Karsan’ın önü açık. Bravo Karsan. Tarihte ilk defa bir gelişmekte olan ülke şirketi ABD pazarında ABD’li (Ford) rakibini yendi; az daha Japon rakibini de yenecekti.

Proje savaşları üzerine

Zaman Gazetesi, Murat Yülek, 01 Mayıs 2011

-Siyasi partiler arasında proje çatışmaların, yaşandığı şu günlerde bu konuya değinmemek zor. Hayata, daha küçük projelerden oluşmuş büyük bir proje olarak bakmak pek mübalağa olmaz.

Proje yönetim profesyonellerinin buna benzer bir bakış açısına sahip olduğu bilinir. Buna karşılık “proje” ile “fikir” genellikle birbirine karıştırılır.

Bir proje ile bir “Zihni Sinir” fikri arasında yakın ama tek yönlü bir ilişki vardır. Her proje bir (yaratıcı olan ya da olmayan) fikri kapsamak zorundadır. Ancak her fikir projelendirilmemiş olabilir. Dahası, projelendirilmiş her fikir gerçekleştirilmeyebilir. Leonardo’nun birçok fikrinin fikir aşamasında kaldığını söylemek sanırım doğrudur. Bazıları o yüzyılın şartlarına göre projelendirilmiş sayılabilir. Ancak sanat eserleri hariç gerçekleştirilmiş bir fikri ya da projesi yoktur Leonardo’nun. Buna karşılık, Leonardo’dan çok önce, zirve noktasına ulaşmış olan İslam medeniyetinde çok sayıda Leonardo-vari göz ameliyatından krank-şafta kadar fikir ve projenin hayata geçirildiğini hatırlamakta da fayda var.

Proje aşamaları

Fikrin formel bir proje aşamasına gelirken yaşanan sürece “Proje Döngüsü” deniyor. Proje döngüsü, idealde dört aşamadan oluşuyor. Birinci aşamada proje fikri “belirleniyor”. İkinci aşamada bu fikir “değerlendiriliyor” ve yapılıp yapılmayacağına karar veriliyor. Üçüncü aşamada proje “gerçekleştiriliyor”. Dördüncü aşamada, tamamlanma sonrasında geriye dönük bir değerlendirme yapılıyor; sonraki projeler için dersler çıkartılıyor. Eğer yerli ya da yabancı banka finansmanı kullanılacaksa, ikinci aşamadan sonra finansörlerle müzakereler de ayrı bir aşama olarak ortaya çıkıyor.

“Zihni Sinir” fikri ile projeyi ayıran en önemli nokta ikinci aşama. Yani projenin, sahibine/sponsoruna getireceği artılarının ve eksilerin hesaba dökülmesi ve net “kârın” tahmin edilmesi. Eğer proje sahibi bir özel şirket ya da şahıs ise bunu “net kâr” diye adlandırırken proje sahibi kamu ise buna “net fayda” diyoruz.

Aradaki fark basit ancak çok önemli. Şirket ya da şahıs, bir projeyi gerçekleştirirken kendi hesabına akan gelir ve giderleri hesaplıyor. Zira, bir şirket ya da şahıs, vereceği yatırım kararında, gerçekleştireceği projenin bir başka kişi ya da şahsa sağlayacağı faydaları hesaba katmıyor. Getiriler, maliyetlerden belli bir oranda yüksek ise yani “proje kârlılığı” istenilen seviyedeyse yatırım kararı alınıyor.

Kamu ise yatırım projelerine daha kapsayıcı bir gözlükle bakıyor (ya da bakmalı). Zira, kamu kesimi, bir biriminin gerçekleştirdiği projenin o birimle birlikte diğer tüm birimlere sağlayacağı faydaları da hesaba katarak veriyor (vermeli) yatırım kararını. Örneğin, kamu eğitim yatırımları Milli Eğitim Bakanlığı’na parasal bir getiri sağlamıyor. Ancak yetişmiş eleman sağlayarak ekonominin tüm diğer sektörlerine artı değer sağlıyor. Yani Milli Eğitim Bakanlığı muhasebe açısından hep zararda. Yine de bu bakanlığı kapatmıyoruz, zira kendisine olmasa da tüm topluma parasal ve parasal olmayan önemli getiriler sağlıyor.

Eğitim, sağlık, emniyet, savunma gibi, daha çok kamu tarafından sağlanan hizmetlere “kamu malları/hizmetleri” deniyor. Bu tür mal/hizmetlerin “özel” mallardan (yani, şirketlerin kâr etmek için üretip sattıkları mal/hizmetler) farkı, bunlardan sağlanan faydaların yukarıda bahsedildiği üzere aynı anda tüm ekonomiye dağılması, bir kesimin kullanımının başka bir kesimi “dışlamamasıdır”.

Kamu projelerine nasıl karar verelim?

Fayda maliyet analizi

Kamu gelirlerinin harcanması, elde edilmesinden daha yüksek sorumluluk isteyen bir alandır. Zira, kamu harcaması “başkasının parasının” harcanması manasına geliyor. Bu durum, iki önemli gerekliliği ortaya çıkartıyor.

Birincisi, bir projenin gerçekleştirilmesinin ortaya çıkartacağı fayda ve maliyetlerin tüm kesimler üzerinden hesaplanması gerekiyor. İster maliyetler ister de getirilerin, sadece bir birim üzerinden hesaplanması yanıltıcı oluyor. Yukarıdaki eğitim örneğini hatırlayınız. Hesaplanan bu rakama “net kamu faydası” diyebiliriz.

İkincisi, alternatif projelerin de hesaba katılması ve bir projenin gerçekleştirilmesine karar verilirken alternatif projelerin, sağlayacakları net faydaya göre sıralanıp en elverişli olanların seçilmesi gerekiyor. Eğer kamu kaynakları sınırsız olsaydı bu tür projeleri önceliklendirmeye gerek kalmayacaktı. Oysa, ne şahıs ve şirketlerin ne de devletin kaynakları sınırsız.

Esasında, Türkiye’de Devlet Planlama Teşkilatı adlı önemli kurumun varlık sebebi de bu. Türkiye’de, Maliye Bakanlığı gelirleri topluyor. Harcamalar tarafında ise devlet kuruluşları “cari” harcama bütçelerini, yani o yıl içinde hangi günlük harcama kalemlerine ne kadar ödenek ayıracaklarını Maliye Bakanlığı’nın onayına sunuyor.

Yatırım harcamaları bütçeleri ise ihtisaslaşmış bir kurum olan DPT’nin onayına sunuluyor. Burada DPT’den beklenen, kendisine değişik birimler tarafından sunulan yatırım harcama tekliflerinin önceliklendirilmesi; dolayısıyla bir kısmına ödenek ayrılması, diğerlerine ise ayrılmaması. Bunu yaparken DPT’nin ideal olarak projelerin ülkeye olan net faydalarının hesaplanıp önceliklendirmesi.

ABD’de Kongre’ye bağlı çalışan CBO isimli kuruluş, tarafsız olarak bütçe değerlendirmeleri ve projeksiyonları yapmaya çalışıyor. Bir parti ya da siyasetçi geçenlerde Paul Ryan’ın yaptığı gibi yeni bir bütçe politikası önerdiği zaman, CBO bunu detaylarıyla inceleyerek kamuoyu ile paylaşıyor. Mükemmel olmasa da faydaları olan bir kurum.

İnsanların rasyonalitesi üzerine yorumsuz haberler

İnsanların rasyonel olduğu, her davranışlarına aklın hükmettiği varsayımı modern iktisadın temel teorik direğidir. Bundan sonra, haberlerde gözüme çarptıkça sizlere “rasyonel insan” resimleri vereceğim bu köşede. Sizlerden de bu tür resimler konusunda destek bekliyorum. Bir grup genç, Taksim-Sarıyer otobüsünde “öpüşme eylemi” yapmış. Daha önce uygunsuz hareketten dolayı otobüsten indirilen bir çift için protesto ediyorlarmış. Geçen cuma günü yapılan İngiliz kraliyet düğünüyle ilgili bahisler açılmış. Bahisler, yoğun ilgi görüyormuş: Kate ne renk gelinlik giyinecek? Çiftin ilk çocuğu ne zaman doğacak? Kraliçe, düğünde ne renk şapka takacak? Çift, ilk dansı hangi müzik eşliğinde yapacak? Lady Gaga’nın Tennessee’deki konserinde bir genç kızın kalbi heyecandan durmuş. Genç kız, beş yıldır Lady Gaga’yı dünya gözüyle göreceği anı bekliyormuş. Kalp, doktorların müdahalesi sonucu beş dakika sonra tekrar çalıştırılmış.

Standard and Poors’un duvar yazısı

Zaman Gazetesi, Murat Yülek, 24 Nisan 2011

Amerika Birleşik Devlet-leri’nin ekonomik sıkıntılarını bu köşede önceden sıklıkla tartışmıştık.

Ancak, doğrusu, Standard and Poors (S&P) isimli derecelendirme kuruluşunun geçen hafta aldığı “yumuşak” not kırımının geleceğini beklediğim söylenemez. Diğer gözlemcilerin de bu sürpriz ve önemli kararı beklemediği belliydi. Durum ortada olsa da.

İngilizcede duvara yazılı yazı (”writing on the wall”) kötü sona işaret eden bir deyim olarak kullanılır. S&P notunu duvara yazmış olmasa da Amerika’nın durumu pek iyi gözükmüyor.

Oğul Bush’un ve krizin ABD’ye hediyesi…

ABD’de kamu maliyesindeki sorun oğul Bush’un başa geçmesiyle başlamıştı. Clinton’ın sekiz yıllık döneminde Reagan ve baba Bush döneminde hızla büyüyen bütçe açıkları düzeltilmiş ve hatta artıya çevrilmişti. Hatta bir ara, bütçe fazlasının ortaya çıkardığı sorunlar tartışılır olmuştu. Oğul Bush bu sorunu kolaylıkla ortadan kaldırdı ve sekiz yıllık döneminin sonunda Obama’ya gerçek bir enkaz bıraktı.

Bir taraftan genişleyici vergi ve harcama politikası diğer taraftaysa Irak savaşının etkisi George W. Bush döneminin ABD ekonomisini kamu maliyesi açısından enkaz haline getirdi. Finansal kriz ise bu enkazı altından çok zor kaldırılabilecekler listesinin en üst sırasına yazmış oldu. Finansal krizin en önemli kurbanının Amerikan bankaları değil Amerikan kamu maliyesi olduğunun anlaşılması için bugüne gelmeye gerek yoktu.

Rakamlara bakalım. Oğul Bush döneminde merkezi hükümet bütçe açığı IMF rakamlarına göre sıfırdan 2008′de GSYİH’nın yüzde 6’sını aştı. Krizin etkisiyle açık 2009 yılında yüzde 12′yi geçti. Benzer bir resim kamu net ve brüt borcu için de geçerli. ABD’nin brüt kamu borcu 2000 yılında Clinton tarafından GSYH’nın yüzde 55′i seviyesinde teslim edildi. Bush dönemindeki politikaların birikimli etkisiyle 2008 yılında oran yüzde 70′i geçti. 2009 ve 2010 yıllarında ise rakam yüzde 85 ve 92′ye ulaştı.

Bu rakamlar Yunanistan’a oranla iyi olsa da 2010 yılı itibarıyla ABD’yi diğer iflas eden Avrupa ülkeleri olan İrlanda-Portekiz kategorisine sokuyor.

Ya sonra…

ABD için henüz üzülmeyin; zira gelecek geçmişten daha acı görünüyor. Yandaki grafikler, IMF’in 2016′ya kadar uzanan en son tahminlerini de içeriyor. Tahminler mevcut politikaların devam edeceği varsayımıyla yapılıyor. Bu tahminlere göre, ABD’nin bütçe açığı bugünkü seviyelerine göre 2013 yılına kadar nisbi bir düzelme sürecine girse de sonrasında GSYİH’nın yüzde 5 ile 6’sı civarında sabitleniyor. Bu, pek de sağlıksız durum da tabii olarak, kamu borcunun giderek kötüleşmesine sebep oluyor. Öyle ki, kamu borcunun GSYİH’ya oranı 2016 yılında yüzde 116′ya çıkıyor. Net borç için aynı rakam yüzde 85.

Bu tahminlere, Stiglitz gibi kötülerin yaptığı hesaplar dahil edilmiyor. Hatırlayacağınız gibi, Stiglitz, Irak savaşının uzun dönemli maliyetini 3 trilyon dolar olarak hesaplamıştı. Dahası, bu tahminlere bu köşede tartışılmış olan eyalet ve yerel yönetim borçları dahil değil. Tanım itibarıyla bu tür borçlar merkezi hükümetin garantisi altında olmasa da bir sıkıntı durumunda bu garanti fiili olarak devreye girecek ve Amerikan kamu maliyesinin durumunu daha da kötü hale getirecek.

Bu tahminlere ön ayak olarak ABD’nin önünü tıkayan iki yapısal faktör var: ABD’nin savaş bütçesi ve sosyal güvenlik sistemindeki kalıcı delik. Ülkenin ve sosyal/siyasal olarak fedakarlık yapmaya hazır olmaması da bu ve diğer kalemlerde zaten zor olan tasarrufu engelliyor. Kalıyor Clinton dönemindeki hızlı verimlik artışlarının doğurduğu gelir artışları. Bu da önümüzdeki dönemde hem zor.

Doların sonu?

Önümüzdeki dönemde sağlam gelirlerle açığın kapatılamaması ve borç eğilimlerinin düzeltilememesi finansmanın artan borçlanma ya da para basımıyla karşılanmasını zorunlu kılıyor. Her ikisinin de sürdürülebilir yöntemler olmadığını bilmek için iktisatçı ya da maliyeci olmaya gerek yok.

Bill Gross gibi büyük varlık yöneticilerini (uzun vadeli) Amerikan devlet kağıtlarından çıkmaya zorlayan resim işte bu. ABD yönetimlerinin (ya da Paul Ryan gibi kongre temsilcilerinin) dünyaya, güvenilir bir program sunamaması durumunda ABD Dolar’ının “pul olması” süreci devam edecek. Avrupa ekonomilerinin durumu da daha iyi değil. Bu da kısa vadede bu köşede adını koyduğumuz “testere” hareketinin devam edeceği manasına geliyor.

Altın ise kısa vadedeki çıkışını “mecburen” devam ettirecek gibi görünüyor.

Uzun vade mi? Keynes gibi biz de ölecek olsak da siz çocuğunuza dolara yatırım yapmamasını şimdiden öğütleyin.
tablo