Archive for May, 2011

En değerli 100 küresel marka

DÜnya Gazetesi, Küresel Bakış, 23 Mayıs 2011

Mayıs ayı başında bir yabancı şirket MBO (Millward Brown Optimor) tarafından yapılan marka değer araştırma sonuçları açıklandı. Araştırmanın sonuçlarına göre dünyanın en değerli markası bu yıl yaptığı atakla Apple oldu. Marka değeri 153 milyar dolar. Apple’ın piyasa değerinin 310 milyar dolar civarında olduğu düşünülürse, bu danışmanlık kuruluşuna göre şirketin değerinin yarısı marka değerinden oluşuyor.Marka değeri hesaplanması oldukça tartışmalı bir konu. Finansal borsalar gibi günlük olarak marka değerlerinin belirlendiği piyasalar yok. Dolayısıyla marka değeri dediğiniz şey hesaplayana ve yönteme bağlı bir değer. Bu açıdan marka değeriniz şudur diyenlere “inanmamanız” tavsiye olunur.

Ancak, her şeye rağmen oldukça faydalı bir gösterge. Marka değerinizi düzenli olarak hesaplatmanız ve bu değeri strateji haritanızın parçası yapmanız şirketinizin ve sizin menfaatine. Zira, marka değeri, ürününüz ve operasyonunuz gibi şirketinize değer katan bağımsız bir unsur.

MBO’nun sıralamasına geri dönelim. Aşağıda, MBO rakamlarından yaptığım bir özet tabloyu göreceksiniz. Bu tabloda, en değerli 10 küresel markanın toplam değerinin 843 milyar dolar olduğu görülüyor. Ortalama marka değeri 84 milyar dolar. En değerli yüz marka ise toplam 2.4 trilyon dolar değere sahip. Yani Türkiye’nin GSYİH’nın 3 katından fazla. Basit anlatımıyla, en büyük 100 firma marka değerlerini satmayı başarsa, dünyanın en büyük 16. Ekonomisi olan Türk ekonomisinin üç buçuk yılda üreteceği katma değer kadar gelir elde edeceklerdi.

  (milyar dolar)

  Toplam marka değeri Ortalama marka değeri

Top 10 844 84

Top 20 1,216 61

Top 100 2,385 24

En değerli 100 markanın ortalama değeri 24 milyar dolar. Bunların içinde Çin, Brezilya, G. Kore  ve Rusya’dan markalar var. Gerisi ABD, Avrupa ve Japon markaları.  Tahmin edeceğiniz gibi Türkiye’den marka yok.

Pek iç açıcı bir durum değil. Markanız olmaması, ekonomik değer zincirinin “hamaliye” kısmına yoğunlaştığınızı gösterir; yükte ağır pahada hafif ürünlere. Türkiye otomobil üretiyor ancak taşeron olarak. Tekstil ve konfeksiyon ürünleri üretiyor ancak markasız olarak. Gıda ürünleri üretiyor ancak tanınmıyor. Makine teçhizat üretiyor ancak markası yok; dağıtım ağı yok; temsilcilikleri güçsüz ya da yok.

Çin dünya ekonomisine 1978’de açılmaya başladı. Şu anda ilk 100’de tartışmalı da olsa 7 adet küresel markası var. Türkiye’de dünyaya açılmaya çalışıyor ama yanlış yollarla.

Sorun cari açığın yönü

DÜnya Gazetesi, Küresel Bakış, 16 Mayıs 2011

 
2005 yılından, yani bu köşenin başlangıcından itibaren yazdığım ve artık köşelere değil haberlerde sürekli konululan bir konuyu tekrar gündeme getirmenin tek sebebi rakamların artık ihmal edilemez oluşu. Cari açığın 12 aylık birikimli olarak 60 milyar doları da aşmasından bahsediyorum. Daha da önemlisi, cari açığın ana belirleyicisi  olan  dış ticaret açığının 70 milyar dolara dayanması. Bu rekor seviye pek iç açıcı değil. Ancak asıl önemli sorun seviyeden çok açığın trendinde .
Türkiye’de cari açık tartışmanın iki tarafı var. İçinde bu köşenin yazarının da olduğu önemli sayıda bir grup olayın ciddi olduğunu ve önlemler alınarak trendin kırılması gerektiğini söylüyor.  Bu önlemler orta – uzun vadeyi ilgilendirenleri  (“yapısal” diyelim) var. Bir de kısa vadedeki kur faktörü.

Pek de azınlık sayılamayacak bir kısım diğer iktisatçı da, biraz karikatürize edersek “cari açığın Türkiye’nin kasseri olduğunu,” ekonomi büyüdükçe cari açık vermemiz gerektiğini söylüyorlar. Çeşitli diğer ülke tecrübeleri ve yüzde beşe yakın küçüldüğümüz 2009 yılındaki 14 milyar dolarlık açık bu görüşün yanlışlığını açıkça ortaya koysa da bu grup görüşlerinde sebat ediyor.

Büyümenin talep tarafından cari açığı tetiklediğine hiç şüphe yok. Ancak, yine şüphe yok ki, bu etki, kurunuzun değerine göre değişiyor. Yani, kurun aşırı değerlenmediği bir ekonomide cari açık, aynı büyüme oranında kur aşırı değerliyse daha fazla oluyor. Bunu gelişmiş ülkeler de gelişmekte olan ülkelerdeki iktisatçılar da iyi biliyor.

 

 

Türkiye’de kafa karışıklığı katma değerli dönüşümü bir türlü gerçekleştirememizden kaynaklanıyor. İhracatımızın yüzde doksanı sanayi ürünü olsa da büyük ölçüde  ucuz ve kar marjı  düşük mal lardan oluşuyor. Bu yapıyı değiştirmemiz gerekiyor ancak değerli kurun etkisi farklı ve bu (dönüşmemişliğe) parallel ayrı bir mekanizma olarak işliyor.

Tekrar edelim. Şu anda, durumun ciddiyeti yüksek dış ticaret açığından değil trendlerin kötülüğünden kaynaklanıyor. İthalatın yıllık büyüme oranları ithalatınkinin iki misli seviyesinde seyrediyor. Ilk başarılması gereken şey bu makasın kapatılması.

Merkez Bankası’nın son dönemdeki politikaları olumlu. Ancak likidite açısından  piyasada büyük bir değişiklk üretmiyor. Son bir senede bankaların TCMB’de tuttukları karşılıklar 50 milyar TL artarken APİ aracılığıyla piyasaya sağlanan  fonlama 45 milyar TL arttı. Bankalar TCMB’ye verdikleri likiditeyi yine TCMB’den borçlanarak finanse ediyorlar.

Bu durum bankaların faiz maliyetlerini artırsa da durum pek sıkıntılı değil. Bu yıl mart ayında bankaların net faiz gelirleri 9,2 milyar TL oldu. Bu rakam geçen sene aynı ayda 10,6 milyar TL gibi rekor seviyeyle karşılaştırılınca düşük kalsa da 2008 ve önceki yıllara göre i ve önceki yıllara göre iyi geldi.

Sorun politikaların etkisinde. Cari açığın yönünü aşağı çevirebilmek için ilave tedbirler gerekiyor.

THK Üniversitesi eğitime başlıyor

DÜnya Gazetesi, Küresel Bakış, 09 Mayıs 2011

Türk Hava Kurumu, 1925 yılında Atatürk tarafından kuruldu. Kuruluş amacı Türkiye’de uçak sanayinin kurulması, havacılığın yaygınlaştırılması ve bugünün deyimiyle “havacılık alanında insan kaynakları” yetiştirilmesiydi. O yıllarda bu fikir bugün için ülkemizde en azından uzay, uydu ya da nano teknolojinin evcilleştirilmesi tipli bir hedefe işaret ediyor.

Geçtiğimiz 86 senede THK çok sayıda pilot, paraşütçü, model uçakcı yetiştirdi. THK 1950’li yıllara kadar 350’nin üzerinde uçak ve çok sayıda uçak motoru imalatı yaptı. Hatta bunlardan bir kısmını Hollanda’ya ihraç etti. 1950’li yıllarda yurt dışından gelen telkinlerle bu fabrikaların kapandığı biliniyor. Ancak hala tam olarak incelenmedi.

Geçen Mart ayında THK kendi adıyla bir vakıf üniversitesi kurdu. THK Üniversitesi mühendislik, pilotaj ve havacılık alanında yoğunlaşmak üzere işletmecilik eğitimi verecek. Lisans, yüksek lisans ve doktora programları başlatacak. Hava işletmeleri yöneticiliği isimli dört yıllık bölümü ve pilotaj bölümü bu sene öğrenci almaya başlayacak. Diğer alanların yanında havacılık işletmeleri yönetimi alanında yoğunlaşma programlarına sahip olan işletme yüksek lisans programı (MBA) 2012 Şubat ayında, mühendislik eğitimi ise 2012 güz döneminde başlatılacak.

THK üniversitesi sadece Türk havacılık sanayi açısından değil Türk ekonomisi ve eğitim sistemi açısından da önemli bir boşluğu dolduracak. Son dönemde Türk havacılık ve savunma sanayi önemli bir atılımın içine girdi. TAV, Limak, YDA, Çelebi gibi şirketler havaalanı işletmeciliğinde uluslararası oyuncu ve marka halne geliyorlar. THY başta olmak üzere Pegasus, Onur, Atlas  Havayolları sınırları zorluyor. TAI, TEI, Kale, Baymak, Alp gibi şirketler havacılık endüstrisinde rekabet ediyor.

 

Bu alanlara uçak bakım ve onarım (MRO) işlemlerini de eklememiz gerekiyor. Ülkemizde THY Teknik başta olmak üzere bu sahada da bir atılım yapılıyor. THK Başkanı Osman Yıldırım paşa kendi uçaklarından başlamak üzere THK’nın da bu süreci başlatacağını ve Türkiye’nin kolaylıkla bir bölgesel uçak ve helikopter bakım üssü olabieceğini söylüyor. THY Teknik de İstanbul’daki savunma kümelenmesini bu alana da çekmek için bir model geliştirdi.

Geriden gelmekle birlikte güçlü bir momentum yakalamış olan havacılık sektörünün özlediğimiz uluslararası konumuna gelmesini sağlayacak en önemli girdinin insan kaynakları olduğunu söylemeye gerek yok. Vizyon sahibi,  sektördeki küresel rekabetin parametrelerini özümsemiş yöneticilerden, tasarım ve uygulama mühendislerine, bakım onarım teknisyenlerinden havayolu ve havaalanı profesyönellerine kadar sektörü “uçuracak” ana faktor insan kaynakları.

Bu da THK’nun tarihi misyonunun yeni kurulan üniversite eliyle neden bir adım daha ileri götürüldüğünü açıklıyor. Üniversite bir taraftan sektöün büyümesi içn gerekli insane kaynaklarının gelişmesine katkıda bulunacak, diğer taraftan da öğrencilerinin gelişen  bir sektöre yerleşmesini sağlayacak.

THK Üniversitesi bir bölgesel mükemmeliyet merkezi olacak. İlk aşamada, Türk öğrencilerin dışında,  Orta Asya’dan Doğu Avrupa’ya, Kuzey ve Sahraaltı Afrika’dan Rusya’ya kadar öğrenci kabul edecek. Sonraki dönemlerse bu kapsamın genişlemesi olası. Uluslararası standartlarda öğrenim standartlarını oluşturma çalışmaları başladı. ABD ve Avrupa üniversiteleriyle partnerlik çalışmaları sürüyor. Tüm öğrencilerinin özel bir sebep olmadıkça en az bir dönemini yurt dışında geçirmesi hedefleniyor.

İktisatta literatüründe “öğrenme” (“learning”) kavramı önemli bir yer tutuyor. İlginç tarafı, bu kavramı ilk defa uçak sanayinin ekonomisi üzerine yapılan araştırmalarda ortaya atılmıştı. Bu köşede daha evvel de yazıldı. Türkiye’de uçak sanayi bir “unutma” (“forgetting”), hatta “unutturulma” (“unlearning”) sürecine girdi.  Bu kavramları da  biz ortaya atmış olalım! THK ve Nuri Demirağ’ın kurduğu uçak endüstrisi devam etseydi bugün “biz nasıl kendi otomobilizi yaparız” tartışması yaşanır mıydı sizce?

Reformlar

DÜnya Gazetesi, Küresel Bakış, 02 Mayıs 2011

Türkiye “iddialı” bir ülke. Dahası, henüz kullanmadığı potansiyeli olduğuna inanan ve inanılan bir ülke. Yerinin, tarihi ve kültürel mirasının ve insanının desteğiyle ulaşabileceği potansiyelin bazı boyutlarına bakalım:

· Türkiye’nin bir sanayi devi haline gelmesi,

· Başta İstanbul olmak üzere (ancak onunla sınırlı olmayan) uluslararası finans ve iş merkezleri olan kentlere sahip olması,

· Önemli kıtalararası ulaştırma, haberleşme ve enerji koridorlarına ev sahipliği yapması

· Bir çok ülkeden milyonlarca yabancı öğrenciye hizmet veren bir orta ve yüksek öğrenim merkezi haline gelmesi,

· Bir tasarım merkezi olması,

· Uluslararası sorunların, ihtilafların taraflarını bir araya getiren bir adil platform olarak isim yapması,

· Turizm gelir ve ziyaretçilerinin bugünkü seviyesini katlaması,

· Dünyanın önemli film üretim merkezlerinden birisi olması.

Bu ve diğer potansiyel gelişim alanlarına aynı anda realistçe sahip olan dünyada kaç devlet olabileceğini düşünün. ABD’nden Çin’e, Tayvan’dan Brezilya’ya bu kadar geniş bir potansiyele sahip ülke sayısının pek de fazla olamadığını göreceksiniz.

Geçen Ekim ayında konuşmacı olarak katıldığım The Economist toplantısında (“Turkey in Transformation” 18th Business Roundtable with the Government of Turkey) ve yine aynı gruba bağlı Eurofinance’in geçen ay düzenlediği toplantıda bu potansiyelin üzerinde durdum. Türkiye’yi uzun süre Çirkin Ördek hikayesindeki kuğuya benzettim bu toplantılarda. Hikayeyi hatırlayın. Farklığının esasında üstünlük olduğunu uzun süre anlayamayan kuğu, tesadüfen birlikte büyüdüğü ördek kardeşlerinden iri ve hantal görünmesini bugünün değimiyle kompleks haline getirir. Neden diğerleri gibi sıradan bir ördek değildir? Zamanla, serpilip güzel bir kuğu  haline geldiğinde işin sırrı çözülür. Farklılığı onun gücüdür esasında.

Türkiye sıradan bir Avrupa ülkesi olmaya çalıştıkça güç kaybetti. Şimdilerde, farklılığını ortaya kendine güvenle koymaya çalışması onu güçlendiriyor. Bu süreç oldukça zor olmaya devam edecek. Dahası ülke riskler yaşayacak; hatalar yapılacak. Bu kaçınılmaz tecrübe, eğer yaşanmaya devam ederse, Türkiye’yi, tarihte yer aldığı  “üst sınıf” ülkeler arasına taşıyacak.

Yukarı çıkmanın sırrı yüksek standartları oluşturmak ve ekonomisinin güçlendirmekten geçiyor. Bu da reform manasına geliyor. 23 Mart’ta Rekabet Kurulu tarafından, 14. Kuruluş yılı vesilesiyle  düzenlenen “Türkiye Ekonomisi İçin Mikro Reformlar ve Rekabet Politikası” Sempozyumu’nun başlığı bu açıdan oldukça isabetliydi. Rekabet otoritesinin, kendisini ülkenin uluslar arası rekabet gücünün oluşturulmasında bir ajan olarak gördüğü hissettim bu sempozyumda. Bu bakış açısının kamunun tüm birimlerine yayılması gerekiyor. Yakından tanıdığım  bazı birimlerde benzer bakış açısının yerleşmiş olduğunu biliyorum. Ancak bir çok kamu biriminin, kendisini ülkenin “makro hikayesinden” kopuk, “üst hedeflerden” bağımsız adacıklar gibi hissettikleri de bir vakıa.

Rekabet Kurulu sempozyumunun mikro reformlar etrafında tasarlanması doğru bir zamanlama. Benim dahil olduğum panelin başkanı olan duayen yönetici ve gazeteci Rüştü Bozkurt’un da bu gazetede  bir süredir bu konuyu ele alması tesadüf değil.

Önümüzdeki dönemde reformlar konusu gündemde olacak. Burada anahtar doğru soruları sorup- doğru süreçler içinde cevap aranmasından geçiyor. Son iki yüz sene boyunca bizlere pek cazip gelen “tercüme” çözümlere rağbet etmememiz gerekiyor. Uzunca süredir içine girdiğimiz düşünce tembelliği, soruları bizim adımıza başkalarının sorup, cevapları da onların vermesine yönlendiriyor bizi. Bu da kaynakları yanlış yere harcamamız ve sonuç elde edemememize sebep oluyor.

Özetle, dünyayı iyi okuyalım; kendimizi doğru konumlandıralım; yerli ve yabancı tecrübelerden sonuna kadar faydalanalım. Ancak soruların kendi sorularımız, cevapların da kendi cevaplarımız olmasına dikkat edelim. Yani reformları iyi tasarlayalım ve etkin uygulayalım.