Archive for June, 2011

Kredi büyümesine yeni önlemler

DÜnya Gazetesi, Küresel Bakış, 20 Haziran 2011

Seçim sonrasında, dikkatler tekrar kredi büyümesine çevrildi. Basına yansıyan haberlere göre  hükümetin, yalnız kalan Merkez Bankası’nı Maliye Bakanlığı ve BDDK gibi kurumların alacağı tedbirlerle destekleyecek. Doğrusu da bu.

Hatırlayalım, geçen senenin sonlarında Merkez Bankası’nın tasarladığı bir dizi önlem uygulamaya konuldu. Munzam karşılıkların artırılmasına dayalı bu önlemler kredi artışını yavaşlatmaya yetmedi. Fiilen bankalar gerekli finansmanı repo piyasasından sağladılar. Sonuçta, para tabanı oldukça yükseldi; son bir yılda yüzde 100, sene başından itibaren ise yüzde 50 civarında.

Bu köşede bir süredir ek önlemler savunuluyordu. Kredi hacmi büyümesi ise yavaşlamadı. TCMB rakamlarına göre haziran sonu itibariyle bankaların toplam yurtiçi kredi hacmi son bir yılda yüzde 37 yükseldi. Yabancı para (endeksli) krediler eklendiğinde yurt içi kredi hacmi büyümesi yüzde 44′lere çıkıyor. Dolayısıyla ek önlemler gerekli.

Basına yansıyanlara bakılırsa üzerinde en önemli araç krediler üzerindeki vergi ve fon maliyetlerinin artırılması. Bu köşede bunu uzun süredir savunuyoruz. Şimdi duruma bakalım. Fiilen tüketici kredileri üzerinde faizlerin yüzde 20′si kadar ek BSMV ve KKDF yükü var. KKDF geçen sene 10 puandan 15 puana çıkmıştı. Bu artış aylık taksit ödemelerini kabaca yüzde bir artırdı. Ticari kredilerde KKDF, konut kredilerinde ise hem KKDF hem de BSMV muafiyeti var.

Ne yapılmalı? Birincisi tüketici kredilerinde toplam yük (ileri dönük olarak) şu andaki yüzde 20den en az yüzde 40 civarına çıkartılmalı. Bu değişiklik ileri dönük olmalı (geçen sene yağılan geriye dönük uygulama Danıştay tarafından haklı olarak reddedilmişti). Bu oranda bir maliyet artışı son bir yılda 50 milyar TL büyüyen tüketici kredilerinin hızını azaltabilir. Eğer azaltmazsa tekrar değerlendirilir.

İkincisi konut kredilerindeki muafiyetler (BSMV ve KKDF) kaldırılır. Toplam da yüzde 20′ye, yani tüketici kredilerinin bugünkü seviyesine getirilir. Üçüncüsü ticari kredilerdeki KKDF muafiyeti devam eder. Şirketlere talep tarafında görecekleri faturaya ilave bir fatura kesilmemiş olur. Dördüncüsü, basına yansıyan önlemler arasında sayılan konutta peşinat oranının yüzde 40′a yükseltilmesi gerçekleştirilir. Beşincisi, yine basına yansıyan önlemler arasında sayılan kredi kartı taksit sayılarının azatılması gerçekleştirilir. Ancak  perakende sektöründe şok bir daralmam olmaması için çok yüksek düşürmeler yapılmaz. Zira taksit sayılarının azatılması faiz maliyetinden daha etkilidir. Örneğin taksit onikiden altıya indiğinde aylık ödemeler iki katına çıkar.

Bunlar kredi hacmini yavaşlatır mı? Muhtemelen evet. Cari açığı yeterince daraltır mı? Muhtemelen hayır.

Cari açık için önlemlerin sektörel sektörel seviyeye inmesi gerekecek gibi gözüküyor. Ödemeler dengesi rakamları sektörel bazda teker teker ele alınıp incelenmeli ve sektörel önlemler alınmalı. Biz şimdiden söyleyelim ve geç de olsa uygulanır diye umud edelim.

Yeni kabineye başlangıç önerileri

Zaman Gazetesi, Murat Yülek, 19 Haziran 2011

Yeni kabine yakında kurulacak ve Türkiye’nin kaderi üzerinde etkili olacak.

Bakanların bir kısmı geçen dönemde de bakanlık yapmış isimlerden seçilecek. Bir kısmı ise ilk defa bakan olacak. Bakanlık portföylerinde yapılan değişikliklerden sonra tecrübeli bakanlar da farklı portföylerle karşı karşıya kalabilecekler.

Bakan olarak atanan milletvekilleri önceden bakanlık yapmış olsalar dahi kendilerine verilecek yeni portföy hakkında yeterince bilgi sahibi olmayabiliyorlar. Bunu aşmak için göreve geldiklerinde bakanlık birimlerinden kısa brifingler alıyorlar. Ancak diğer bakanlıkların faaliyetleri, stratejileri, hedefleri hakkında böyle bir brifing programı yok. Dolayısıyla büyük resmi ancak zaman içinde görebiliyorlar.

Dahası, yeni atanan bakanlar kendi sektörlerinde “dünyada neler olduğu” hakkında da ancak zamanla ve arızi olarak bilgi sahibi olabiliyorlar. Oysa, Türkiye’deki bir bakanın oyun sahası Türkiye’deki diğer bakanlıklar (ve oyuncular) kadar diğer ülkelerdeki bakanlıkların (ve oyuncuların) strateji ve politikaları tarafından da belirleniyor.

Yatay alanlar

Bir de, Batılıların “cross-cutting” diye tabir ettiği, bizim “yatay” diyebileceğimiz alanlar var. Bu tür alanlar tüm bakanlıkları ilgilendiriyor. Ancak en çok ihmal edilen konuların da başında geliyorlar; sahipsiz kalıyorlar ve performans düşüyor.

Buna verilebilecek en iyi örnek teknolojik gelişim. Türkiye’de teknolojik gelişimin sahibi kimdir? TÜBİTAK mı? Üniversiteler mi? Sanayi Bakanlığı mı? BTYK mı? Patent Enstitüsü mü? DPT mi?

Cevap hepsi (yani sorumluluk ortada kalıyor) ve dolayısıyla hiçbiri. Zira Ankara’da sular kesilirse kimi şikayet edeceğimizi biliyoruz ancak “teknoloji geliştiremiyorsak” kimi hesap vermeye davet edeceğimizi bilmiyoruz.

Kısaca, bu yatay alanlar esasında her bakanlığın alanına giriyor ancak ne bakanlıklar bunun farkında ne de bu konuda hesap verme sistemi yerleşmiş ülkemizde.

Mahathir’den Deli Petro’ya “sabbatical”

Batılı akademyasında İbraniceden alınan yanlış bir terim vardır: Sabbatical Leave (yani Şabat İzni). Yahudilikte, durmak, bir şey yapmamak, dinlenmek gibi anlamlara gelen Şabat (sonradan Hıristiyanlığa da geçiyor) pratiğinde bazen uzun sürelerde bazen de, bugün “hafta sonu” dediğimiz günlerde dinlenmek/çalışmamak gibi manalara geliyor. Akademik dünya, teolojiden borç aldığı bu kelimeyi, bir akademisyenin, bir yıl gibi süreleri diğer bir akademide ya da endüstride geçirmesi ve bu sayede tecrübesini artırması manasında kullanıyor.

Malezya’nın eski başbakanı Mahathir Muhammed’in 1997 yılında çeşitli ülkelere yaptığı inceleme gezisine “sabbatical” adı verilmesi de bu yüzden. Mahathir 1997 yılı Mayıs-Temmuz arasında tatil yapmamıştı. Aksine, Silikon Vadisi’nden Avrupa’ya “dünyada neler olduğunu” bizzat görmeye ve anlamaya çalışıyordu. Nitekim ülkeye dönüşünün ardından patlak veren Asya krizi ve ülkesinde baş gösteren siyasi krize rağmen çeşitli yeni projeleri devreye soktu.

Deli Petro’nun Hollanda macerası da bir nevi sabbatical’dı. Biz, kendi kültürümüzde bir kralın Hollanda’ya gidip tersane işçiliği yapmasını “delilik” olarak nitelesek de, Ruslar, Rusya’yı bir imparatorluk haline getirmek için Batı’daki teknik gelişmeleri gece kulüplerinde ya da casinolarda değil de tersanelerde geçiren liderlerini “Büyük Petro” olarak adlandırıyorlar.

İşin aslı, Petro’nun gerçekte tersanelerde kaç gece geçirdiğini kesin olarak tam olarak bilmiyoruz ve olayın “efsane” boyutu olduğu kesin ancak ana fikir yine de geçerli. Bakanlarımızın ve liderlerimizin dünyanın nereye kaydığını iyi okumaları ve kararlarını bu çerçevede almaları gerekiyor.

O halde ne yapalım?

Yeni seçilen bakanlarımız koltuklarına oturduklarında işlerine başlamadan önce, işlerin içine dalmak ve binlerce tebrik ziyaretini kabul etmeden önce şunları yapsınlar:

DPT (yani Kalkınma Bakanlığı) ve Hazine müsteşarlıklarından genel brifingler alsınlar.

Yeni kabinede her bakana kendi görev alanı dışında, bu alana giren “yatay” sorumluluklar verilsin. Örneğin,

Sağlık bakanının sorumlulukları içinde Türkiye’de sağlık sistemi üreten firmaların geliştirilmesi ve yerli tedarik oranının yükseltilmesi konusunda ölçülebilir hedefler de konulsun. Bu konuda başarılı örnek Savunma Sanayii Müsteşarlığı’dır. Türkiye’de son yıllarda savunma harcamaları içinde yerli tedarik oranı hızla artıyor. Bu performans neden diğer bakanlıkların alanına da yayılmasın?

Çevre bakanının sorumlulukları içine yerli atık sistemi geliştiren firmalarımızın geliştirilmesi hedefi konulsun.

Enerji bakanının sorumlulukları içine türbinden güneş paneline, yerli enerji sistemi tasarlayan, üreten ve ihraç eden firmalar kurulması ve geliştirilmesi eklensin.

Bakanlıklar dışında da bu tür “yatay” görevlendirmeler yapılsın. Örneğin, KİK başkanının sorumluluk listesine yerli endüstrinin nasıl geliştirileceği ile ilgili politika geliştirilmesi sorumluluğu konulsun.

Önceki kabine sırasıyla tüm kabineye topluca brifingler versin. Versin ki tüm bakanlar diğer bakanlıkların geçmişten gelen hedeflerini ve sorunlarını bilsinler.

Bakanlar “yatay” konularda da brifing alsınlar. Örneğin yeni sağlık bakanı OSTİM’deki sağlık kümelenmesini ziyaret etsin ve Türkiye’de üretilen sağlık sistemleri ve ekipmanları hakkında bilgi alsın.

Her bakan karşılaştırma amaçlı iyi yapılandırılmış uzunca bir dış seyahate çıksın. Örneğin yeni sanayi bakanı yeni ulaştırma bakanı ile birlikte Brezilya’daki Embraer uçak fabrikasını ziyaret etsin.

Uçuk mu buldunuz? Bence de öyle…

AB Yunanistan’ı tartışıyor

DÜnya Gazetesi, Küresel Bakış, 13 Haziran 2011

Avrupa`da Yunanistan kavgası devam ediyor. Alman hükümeti Yunan bonolarına sahip yatırımcıların yeniden yapılandırma maliyetine katlamasını istiyor. Avrupa Merkez Bankası buna karşı çıkıyor.

Yunanistan fiilen iflas durumunda. Ancak duruma “iflas” adının resmi olarak konulması Yunan hükümeti kadar Yunan bankalarını da ilgilendiriyor. Yunan bankaları Avrupa Merkez Bankası tarafından sağlanan likiditeye muhtaç. Bu likiditeyi Yunan devleti bonolarını teminat göstererek elde ediyor. İflas durumundaki bir ülkenin bonoları Avrupa Merkez Bankası tarafından teminat olarak  kabul edilmediği için Yunan bankalarının ilave teminat sağlaması gerekecek. Bu mümkün olmadığı için Yunan devletinşn resmen iflası Yunan bankacılık sektörünün de çökmesi manasına geliyor. Yunanistan’ın 30 yıllık AB üyeliğinde geldiği nokta bu.

Çözüm iflas alternatifinin ortadan kaldırılmasında. Bu da Yunan kamu borçlarının yeniden yapılandırılmasını gerektiriyor. Geçen sene AB-IMF tarafından taahhüt edilen 110 milyar euroluk paketin üzerinden daha bir yıl geçmişken şimdi hesap 180 milyar dolara çıkmış durumda. Yani rakam büyük.

Almanya’nın pozisyonu, portföylerinde Yunan bonolarıyla yakalanan özel sektör yatırımcılarının bu yapılandırmada diğer ülkelerin kamu kesimi (IMF ve AB dahil) gibi maliyete katlanmaları gerektiği şeklinde. Dahası, Almanlar Yunanistan’ın da özelleştirme ve kemer sıkma yoluyla maliyete katlanmasını istiyor. Bu konuda Avrupa Merkez Bankası’nın itirazı yok. Ancak Yunanistan’a güven duyulmuyor. O yüzden Yunanistan’ın katkısının “ön yüklemeli” olması şart konacak gibi görünüyor. Yani, Yunanistan’ın alacağı tedbirlerin büyük kısmının bir sene içinde toparlanması istenecek.

Durum Alman ve Fransız bankalarını da ilgilendiriyor. En son yayınlanan rakamlar Alman bankalarının bilançolarındaki Yunanistan olan riskinin Fransız bankalarına göre çok daha düşük olduğunu gösteriyor. Bu da Almanların bono sahiplerinin maliyete katlanmaları ısrarının (ve Fransa’nın buna karşı çıkmasının) önemli sebeplerinden birisi.

Tartışmaları daha da karmaşık hale getiren konulardan bir tanesi de diğer riskli ülkeler. Özellikle İspanya gibi ağır siklet bir ekonomide devam eden risk, konunun Yunanistan’ın boyutunu aşmasına sebep oluyor. Yunanistan’da uygulanan çözüm diğer ülkelere de “emsal” olacak.

Eğer Yunanistan euro’yu terk ederek/ettirilerek “karantinaya alınırsa” sorun hal olmuyor. Bu durumda Yunanistan’ın parası hızla değer kaybedecek ve Yunan bankacılık sistemi ortadan kalkacak. Yunan bonolarını ellerinde tutan Avrupa bankaları ve Avrupa Merkez Bankası fiilen büyük bir zarar yazmış olacak. Ancak sorun bununla sınırlı kalmayacak. Euro’ya olan güvenin sarsılması AB’ye ve kurumlarına olan güveni sarsacak.  AB’nin temel aktörü olan Almanya’nın böyle bir riski alması olası değil.

AB’de bunlar tartışılırken Türkiye’de hızlanan ekonomiyi nasıl yavaşlatacağımızı konuşmak tarihin bir cilvesi olsa gerek.

Yunanistan’da düyun-u umumiye dönemi

Zaman Gazetesi, Murat Yülek, 5 Haziran 2011

Geçen sene kararlaştırılan 110 milyar Euro’luk uluslararası yardımın Yunanistan’ın likidite sorununu çözmediği iyice anlaşıldı. Sorunun likidite meselesi olmaktan öte, bir borç ödeme kapasitesi sorunu olduğu da artık genel kabul görmüş durumda.

 

Önümüzdeki iki sene içinde Yunanistan’ın 35 milyar Euro civarında ek finansmana ihtiyacı var. Bir o kadar da kendisinin üretmesi gerekiyor. Ülkenin bu gelir üretme kapasitesine sahip olup olmadığı konusundaki kuşkular IMF’nin haziran ayında serbest bırakacağı 12 milyar Euro’luk dilimini serbest bırakmama riskini artırıyor. IMF ve diğer kreditörler ülkenin kaynak üretme konusundaki taahhüdüne sadık kalıp kalmayacağına emin olmadan önceden söz verdikleri kaynakları kullanıma sunmak istemiyorlar. Bu, ülke açısından not kırımından öte bir duyun-u umumiye döneminin habercisi olabilir.

Yunanistan’ın Euro’dan çıkması da artık ihtimal dahilinde görünüyor. Böyle bir kararın, Euro’nun saygınlığı ve güvenilirliğine büyük bir darbe vuracağı belli. Dolayısıyla olay Avrupa’nın kenarındaki minik ülkenin boyutlarını kat kat aşıyor.

Buraya nasıl gelindi?

Yunanistan, Avrupa Birliği’ne 1981 yılında girdi. Geçen 30 senede ülke Avrupa Birliği’nden milyarlarca Euro değerinde nakdi yardım ve buna ilaveten teknik yardım aldı. Bir Avrupa Birliği ülkesi olarak Yunanistan, AB’nin (ve Euro’nun) zımni garantisi altında ve derecelendirme kuruluşlarının cömert notlarıyla özellikle Alman ve Fransız banka ve yatırımcılardan düşük maliyetlerle büyük montanlı finansman buluyordu. Teoride ülkenin Avrupa ekonomisine entegre olması, gelişmesi ve “standartlarının” yükseltilmesi hedefleniyordu. Ülke (anlaşılıyor ki kağıt üzerinde) hızla zenginleşti. Kişi başına gelir 1990′da 4 bin 200 Euro’dan 2007′de 28 bin Euro’ya yükseldi.

Ancak dengeler bozuluyordu. Yüksek memur maaşları ve diğer maliyetler sahte bir refah havası oluştururken diğer yandan kamu maliyesini bozuyordu. Bütçe açığı 1990-2000 arasında önemli bir düzelme yaşadı. Buna karşılık 2000 yılından sonra bu trend tam tersine döndü. 2007 yılına gelindiğinde bütçe açığının GSYİH’ya oranı yüzde 7′ye ulaşmıştı. Öte yandan, cari açık aynı yıl GSYİH’nin yüzde 14′ünü aştı. Kamu maliyesindeki kötüleşme esasında fark edilenden daha kötüydü. Zira Yunan devleti kamu istatistiklerini çarpıtarak yayınlıyordu.

Avrupa Konseyi’nin Yunanistan’la ilgili 2010 yılı başındaki yayınladığı raporunda (EUROPEAN COMMISSION Brussels, 8.1.2010 COM 2010 1 final REPORT ON GREEK GOVERNMENT DEFICIT AND DEBT STATISTICS) durum şöyle özetleniyordu: “Yunan hükümetinin bütçe açığı ve borç istatistiklerinin güvenilirliği uzun zamandan beri gündemde olan bir konudur. 2004 yılında Eurostat, Yunanistan’ın bütçe açığı ve borç istatistikleriyle ilgili olarak kapsamlı bir rapor hazırlamış ve 1997-2003 yılları arasında Yunan otoritelerinin bu istatistikleri yanlış bildirdiğini belirtmiştir.

Son incelemeler, Yunanistan mali istatistiklerinin (ve genel olarak bütün makroekonomik istatistiklerin) güvenilmezliğinin bir göstergesidir ve ülkede mali istatistiklerin toplanması, Eurostat’ın 2004 yılından beri gösterdiği bütün hassasiyete rağmen, diğer Avrupa Birliği üye ülkelerinin kalitesine ulaşamamıştır.”

Bundan sonrası?

Yunanistan’ın bundan sonraki yönünü şu faktörler belirleyecek:

- Mevcut gelir-gider dengesiyle ülkenin alınan yardımı geri ödemesi bir yana önümüzdeki iki yıldaki finansman açığını karşılaması zor gözüküyor. O halde Yunanistan’ın varlık satıp kaynak üretmesi ya da ek borçlanma yapması gerekiyor. Yunanistan ne kadar kaynak üretebilecek ve dolayısıyla ne kadar ek finansmana ihtiyacı olacak? Yunanistan, varlık satış ve özelleştirme gelirleriyle bu kaynağı üretebileceği hususunda AB ve IMF’yi ikna edebilecek mi? Edemezse kreditörler ülkenin taahhütlerini güçlendirmek için ne tür önlemler alacaklar?

-Alternatif olarak borç yapılandırılması mı yapılacak?

- Özel kreditörler fiilen iflas etmiş ülkeye verdikleri finansmanda ne kadarlık kayba razı olacaklar? Yani, Avrupa Birliği’nin Yunanistan’a hiç borç vermemiş kesimleri ne kadar vergi kaybına uğrayacak?

Avrupa halkı kreditörlerin Yunanistan’ı yıllarca finanse ederek risk alan özel kreditörlerin (bankalar ve yatırımcılar), Arjantin’de olduğu gibi maliyetin en azından bir bölümünü paylaşmasını istiyor. Alman politikacıları seçmenlerinden bu baskıyı en çok hissedenlerden.

Daha önemlisi, Avrupalılar yıllarca diğer AB ülkelerinden kaynaklı sahte refah yaşayan Yunanistan halkının da zararı paylaşmasını istiyor. Yunan halkının ise buna ne niyeti ne de mecali var.

Öte yandan Yunanistan için bir alternatif daha var: Euro’dan çıkmak. Bu çözüm Drahman’ın hızla değer kaybetmesi ve Yunan banka sisteminin çökmesi manasına geliyor. Ayrıca Euro’ya ve AB’ye duyulan güvenin de büyük darbe almasına sebep olacak. Bu AB’nin alacağı en son risklerden birisi olur. Borcu rakam olarak büyük olsa da AB ölçeğinde küçük olması Yunanistan’ın AB tarafından sineye çekilmesi ancak Yunan halkının da zarara ortak olması manasına geliyor. Yunanistan duyunu umumiye yönetimine doğru gidiyor.

 

 

ABD yöneticileri güçlü dolar istiyor; dolar gittikçe değer kaybediyor

Zaman Gazetesi, Murat Yülek, 29 Mayıs 2011

Euro-USD kuru bu köşede adlandırıldığı şekliyle “testere” hareketine devam ediyor. Yani 2008 sonundan itibaren bu parite dünya ekonomisinin iki dev, ancak yüksek riskli ekonomik gücü arasındaki problem algısının değişimine paralel olarak iniş-çıkışlar yaşıyor.

 

Son olarak, 2011 yılı Ocak ayı ortasından itibaren Euro dolara karşı değer kazanmaya devam etti. Ancak bu, tahterevallinin Avrupa tarafının güçlenmesinden kaynaklanmıyor. Aksine, Avrupa tarafındaki alarm sinyalleri şu anda her defasından daha güçlü çalıyor; mayıs ayı içindeki küçük ölçekli düzeltme Avrupa’daki güçlü alarm zillerini yansıtmıyor.

Ancak kısa dönemli zigzaglardan daha önemlisi, doların yuan hariç diğer önemli kurlara karşı uzun süredir izlediği değer kaybetme süreci.

Önemli soru şu: ABD otoriteleri parasının değer kaybetmesini tanımlanmış bir politika çerçevesinde mi gerçekleştiriyor? Sorunun önemi, ABD hazine bakanlarının uzun süredir “güçlü doları” istedikleri yönündeki güçlü söyleminden kaynaklanıyor. ABD hazine bakanları, yani ABD ekonomi yönetimi görünürde “güçlü dolar istiyoruz” derken dolar neden sürekli olarak bir trend etrafında değer kaybediyor?

Citigroup baş ekonomisti, tanınmış iktisatçı Willem Buiter, Amerikan yönetiminin izlediği politikayı, merkez bankalarının uyguladığı “açık piyasa operasyonlarına” nazire olarak “açık ağız operasyonları” olarak tanımlıyor. Buiter’a göre, 1995′ten beri dediklerinin fiilen tersini yapan ABD otoriteleri bu süreçte ciddi bir “şöhret kaybına” uğruyor.

Geçenlerde yayınladığı bir Citibank araştırma notunda Buiter, ABD yönetiminin güçlü doları neden isteyebileceğiyle ilgili üç önemli sebep öneriyor. Öncelikle ABD hazine yöneticilerinin “güçlü dolar” söylemi, beklentileri bu yönde etkileyebildiği sürece ABD Doları’nın diğer paralara göre değer kaybetme beklentisini düşürüyor ve bu sayede başta hazine kağıtları olmak üzere ABD faiz hadlerini düşürüyor. İkinci olarak, güçlü dolar beklentisi diğer ülkelerin doları rezerv para olarak tutma iştahını güçlendiriyor. Bu da yine ABD borçlanma maliyetlerini düşürüyor. Üçüncü olarak, ABD’nin ithalat yaptığı ülkelerin bu ithalat karşılığında doları ödeme aracı olarak kullanmaları ABD’li şirketleri döviz riskini azaltıyor. Buiter, yapılan çalışmaların, son iki faktörün ABD borçlanma maliyetlerini yüzde 0,5 ile 1 arasında düşürdüğünü gösterdiğini hatırlatıyor. 14 trilyon dolarlık borç stokuyla karşılaştırıldığında pek de ihmal edilecek bir rakam değil.

Buiter bu resmi söyleme karşılık doların düzenli olarak (trend) değer kaybetmesini / kaybettirilmesini ise ABD’nin giderek artan ticaret açığının kapatılması isteğine bağlıyor. Özellikle 2008 sonunda görünür hale gelen krizin ardından FED para politikasının dünyanın en hızlı genişleyen para politikası olması ABD’nin bu isteğini ortaya koyuyor Buiter’a göre.

 

Balkanlar’ı yeniden hatırlayalım

Bir konferans için akademisyen bir grupla geldiğimiz Makedonya’da unuttuğumuz (veya unutturulduğumuz) Balkanlar’ı hatırlıyoruz. Resmi istatistiklere göre Makedonya nüfusunun yüzde 25′i Türkçe konuşabiliyor. Bunların yüzde beşi Makedonya Türklerinden, diğerleri de Arnavutların Türkçe bilenlerinden oluşuyor. Ancak, Üsküp, Gostivar, Tetova (Kalkanselen) gibi kentlerde karşılaştığınız herkesle öyle veya böyle anlaşabiliyorsunuz. Makedonya Türkleri bu yüzyılın başında Balkanlar’da yaşanan büyük katliam ve göçlerden arda kalanlar.

Makedonya’daki Türkler büyük bir özlem ve hasretle yüzlerini Türkiye’ye çevirmişler. Hemen her kahvehanede Türk televizyonları izleniyor. Fenerbahçe’nin şampiyonluğundan sonra, Üsküp’ün önemli meydanlarından birine asılan büyük bir Fenerbahçe bayrağı hâlâ orada; uzun bir süre daha kalacağı da belli. Türkiye’ye düzenli otobüs ve uçak seferleri var. İstanbul uçakla bir saat, otobüsle Yunan ya da Bulgar sınırı geçildiği için 12 saat sürüyor.

Tarihçi Uğur Altuğ’un 2004′te Şar Dağları’nın yamaçlarındaki fakir bir dağ köyünde bir kapıya çiviyle kazınmış olarak gördüğü “Türkiye 2002″ yazısını hatırlatması gözlerimizi dolduruyor. Türkiye’nin dünya futbol şampiyonasındaki üçüncülüğü belli ki buralarda büyük sevinç oluşturmuş.

Bunları görünce, Arnavut’undan Türk’üne bu insanları on yıllardır yok saymamız, varlıklarından bile haberdar olmamamız üzüyor bizi.

Makedonya’da nüfusun resmi olarak yüzde 27′si, gayri resmi olarak ise yüzde 40′ını oluşturan Arnavutların özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra düşmanlar üreterek millet bilinci üretme çabasının en önemli hedefi “korkunç Türk” olmuş. Ancak bu suni çabanın daha çok “elitler” arasında kaldığı, halk arasına fazla penetre olmamış olması bir şans.

Makedonlar, Arnavutlar ve Türkler, Türkiye’nin yeni dış politikasından memnun. Ahmet Davutoğlu ve yakın zamanda ülkeyi ziyaret eden Egemen Bağış’ın isimleri sık sık zikrediliyor. TİKA ve Yunus Emre Vakfı ülkede aktif.

Makedonya’da Yunanistan’ın ekonomik ağırlığının Türkiye’ye göre oldukça ağır olduğu biliniyor. Oysa Makedonya ile Yunanistan arasındaki siyasi ilişkiler oldukça gergin. Yunanistan Makedonya’nın AB üyeliğine de karşı çıkıyor ve süreci açıktan engelliyor.

Makedonya’da sanayi üretimi neredeyse yok; işsizlik yüksek. Görüştüğümüz halka Türkiye’den ne beklediklerini sorduğumuzda “yatırım” diyorlar. Türk işadamları ülkeyi ziyaret ediyor ancak yatırım yapanların sayıları oldukça az. Oysa ülkede ücret ve maliyetler oldukça düşük.

 

Balkanlarda Türkiye’nin ekonomi ve siyasi rolü paralel gitmeli

DÜnya Gazetesi, Küresel Bakış, 06 Haziran 2011

Türkiye’nin “komşularıyla sıfır sorun” politikasını “etrafında ekonomik, sosyal ve siyasi açıdan bir huzur ortamı oluşturmak” şeklinde daha geniş tanımlayabiliriz. Böyle bakılırsa, Kafkaslar, Ortadoğu ve Balkanların, her birinin diğerinden zor projeler olduğu görülüyor.

Balkanlar, bu üç bölgenin içinde belki de en zorlusu, ancak Türkiye için önemli bir potansiyeli de taşıyor. Öte yandan, son dönemde Türkiye’nin bölgede lider rol oynaması için oldukça müsait bir konjonktürün oluşması, bölgede istikrarın oluşması için ülkemize ilâve sorumluluk yüklüyor.

Türkiye’nin rolünü kısıtlayan faktörler de var. Bunların en önemlisi, geçen yüzyılın başına, hatta daha  öncesine uzanıyor. Bölgede geçen yüzyılın başında kurulan milli devletler “millet üretme sürecinin” temeline “kötü Türk”ü oturtmuşlardı. Bu devletlerin, negatif bir temel üzerinde kurulmuş olmalarının getirdiği zafiyet bir yana düşmanlık üzerinden üretilen milletlerin bugünkü nesillerinin, kitaplarda okudukları negatif Türk imajından sıyrılması pek kolay değil.

Yunanistan’ın bölgede ekonomik açıdan oldukça aktif olması da Türkiye’nin rolünü kısıtlıyor(du). Makedonya ve Arnavutluk gibi ülkelerle yaşadığı siyasi sorunlara rağmen bölgede Yunanistan Türkiye’den daha önemli bir yatırımcı. Türkiye’nin ekonomik olarak aktif olmadığı bir Balkan yapısında, siyasi olarak güçlü olması oldukça zor. Yunan ekonomisinin zayıflamasıyla, bölgedeki etkisi de zayıflayacak. Ancak Türkiye’nin etkisinin, sermaye ve mal ihracatının artmadan yükselmesi zor.

Üçüncü olarak, bölgedeki dini ayrılıklar bir saatli bomba özelliği taşıyor. Bu durum, diğer yandan Türkiye’nin olası etkisini hristiyan unsurlar üzerinde zorlaştırıyor. Makedonya’dan Bosna’ya müslüman toplulukların olduğu bir çok bölgede, tepelere yerleştirilen dev haçlar, Üsküp’de kale içine inşa edilmeye başlanan dev kilise ya da silinmeye çalışılan çok sayıda Osmanlı eseri bu faktörün son derece canlı olduğunu gösteriyor.

Bu ve diğer negatif unsurlara karşılık, bölge Türkiye açısından potansiyel de taşıyor. Bu potansiyelin bir bölümü yavaş olsa da gerçekleşmeye başladı. Örneğin, Üsküp havaalanını TAV, Priştina havaalanını ise Limak işletiyor. Arnavutluk’ta Türk şirketlerin sanayi yatırımları var. Şişecam’ın Bosna’daki soda fabrikasının ürünlerinin yüzde 99′u ihraç ediliyor. 

Ancak alınması gereken mesafenin çok az bir bölümünün gerçekleştiği de rahatça görülüyor. Örneğin, Arnavutlardan oluşan halkının büyük kısmının Türkçe konuştuğu, sokak isimlerinin Türkçe yazıldığı Prizren’de dahi Türk şirketlerinin izlerini bulmak oldukça zor. Allah’tan TİKA ve Yunus Emre Vakfı gibi kuruluşlar hummalı bir çalışma içine girmişler ve Türkiye adına şirketlerin eksikliğini biraz da olsa doldurmuşlar.

Türkiye, bölgenin ekonomik açıdan istikrara kavuşması için ihtiyaç duyduğu yatırımlar konusunda daha aktif hale gelirse, yine bölgenin ihtiyacı olan siyasi istikrara katkı yapma konusunda eli güçlenecek. Türkiye açısından ekonomi ve siyaset bölgede birlikte gitmeli.

Ali Ekber Yıldırım’ı okumadan, hayvancılığa yatırım yapmayın.