Archive for August, 2011

ABD’nin kredi notu

Dünya Gazetesi, Küresel Bakış, 8 Ağustos 2011

S&P ABD’nin kredi görünümünü geçen ay negatife çevirmişti. Geçen Cuma günü de notu bir kademe indirdi. Geç kalmış bir karardı. Ancak yine de piyasalarda şaşkınlıkla karşılandı. Demek ki S&P’nin geçen ayki kararı, pek ciddiye alınmamıştı.

ABD’nin borç görünümünü hem federal hem de eyalet seviyesindeki sıkıntıları bu köşede son yıllarca çok tartışıldı. Mesele, borç stoğunun yüksekliği ve bunun geri ödenebilmesi için gerekli bütçe dinamiklerinin oluşabilmesi için gerekli siyasi iradenin oluşamayacağıydı. Ardından gelen bütçe tavanı tartışması, bunun küçük bir teyidi oldu.

Amerika’nın en büyük kreditörü olan Çin zaten uzun süreden beri Amerika’nın borç ödeme kapasitesi hakkında kuşku duyuyordu. Çin’li yetkililerin son dönemdeki borç tavanı sürecini de büyük bir sorumsuzluk olarak gördükleri biliniyordu.

Dolayısıyla, S&P’nin kararı teknik açıdan pek de beklenmeyecek bir şey değildi. Ancak politika olarak öyle. Bir Amerikan firmasının Amerika maliyesinin notunu “kırabilmesi”esasında Amerikan kurumsal yapısı açısından önemli bir artı. Ancak kararın ABD’deki siyasi kavganın bir parçası olduğu da düşünülüyor. Zira, cumhuriyetçilerin mirası sebebiyle olsa da, bu not kırımıyla Obama tarihe geçmiş oldu.

S&P’yi diğerleri takip edecek mi? Muhtemelen evet. Dolayısıyla Obama’yı neşeli günler beklemiyor.

Buna karşılık piyasaların S&P ile paralel düşünmediğinin de altını çizmek gerekiyor. ABD hala dünyanın en düşük maliyetle borçlanan ülkeleri arasında. Federal hükümetin faiz giderlerinin GSYİH’ya oranı yüzde 1.4 civarında. Oysa bu rakam, örneğin Türkiye’de yüzde 5 ile 6 arasında değişiyor. Geçen haftaki fırtına sırasında özel şirket hisse ve tahvillerinden kaçan yatırımcılar (çoğunlukla Amerikan yatırımcıları) soluğu güvenli liman olarak gördükleri Amerikan hazine bonolarında almışlardı.

Bu yatırımcı davranışı,büyük ölçüde çaresizlikten de kaynaklanıyor. Bir düşünün, 14-15 trilyon dolarlık bir piyasa kapitalizasyonundan kaçırdığınız nakiti hazine tahvillerinden başka hangi alternatif alana kaydırabileceksiniz?

Bugünün en kaygılı yatırımcının Çin olduğunu da unutmayalım. Ellerindeki yüz milyarlarca dolarlık stoğun uzun dönemli güvenilirliği büyük  kuşku altında.

Dahası, bu köşede daha önce ele alındığı üzere dünyanın neredeyse tüm merkez bankalarının içinde uluslararası rezerv kalitesi konusunda kafası rahat olanları, en naif olanlar olarak hatırlayacağız ilerde. ABD kağıtlarının en büyük tekil yatırımcıları olan merkez bankaları en az Çin Merkez Bankası kadar endişeli olmalı. Ellerindeki kağıtlar hem düşük getiri üretiyor hem de uzun vadede riskli. Dahası son dönemde bu kuruluşların rezervleri euro ve yenden tutun Brezilya realinden Avusturalya dolarına kadar değer yitirdi.

Merkez Bankası ne yapmak istiyor?

Zaman Gazetesi, Murat Yülek, 07 Ağustos 2011

Anlaşılan o ki, Merkez Bankası, Avrupa ve ABD’de başlayan bir kriz görüyor.

Türkiye’ye muhtemel finansal etkilerini asgariye indirmek için de tedbir alıyor. Arka planda afallamış Avrupa ve Amerikalı oyuncuların ‘psikolojisi’ vardı. Tabiî bu arada ülkemizde de kafa karışıklığı yok demek zordu.

Dünya

ABD ve Avrupa Birliği’nde ciddi uzun vadeli sıkıntılar var. Bir ekonominin uzun vadeli sıkıntıları olması ille de kısa vadede de sıkıntıları olmasını gerektirmiyor. Ancak her iki ekonomide de kısa vadeli sıkıntılar da var. Hatta bu acil problemler uzun vadelilerden daha ciddi boyutlarda.

AB’de büyük ekonomilerin ‘borç ödeme sıkıntısına girmesi ihtimali algısı’ geçen hafta yükseldi. Tekrar edelim ‘algı’ ya da oyuncu psikolojisi. Buna ilave olarak, AB’de, hükümranları (devletleri) kurtarma mekanizmalarının kaynak büyüklüğü, yönetim ve karar alma kabiliyeti konusunda da büyük kuşku var. Bunlar birleşince geçen hafta büyük bir satış dalgası yaşandı.

ABD’de ise borç ödeme tavanı konusu aşıldı ancak hemen ardından gelen haberler (aralarında ilk başta iyi algılananlar da dahil olmak üzere) moralleri bozdu. Hatta yerle bir etti. Oyuncu psikolojisi…

Oyuncu psikolojisi her iki ekonominin de uzun vadeli ‘iniş’ sürecini göremiyor. Algı, trendi iyi takip edemeyince anlık iyimserlik ve (özellikle şu sıralarda) kötümserlikler piyasayı yönlendiriyor. Bob Shiller’i okuyanlar bu satırları daha iyi anlayacak.

ABD’de kötümserlik geçen hafta şirket tahvilleri ve borsadan kaçış şeklinde yaşandı. Buna bazıları ‘kaliteye kaçış’ diyorlar. Kaçılan ‘kalite’ ise daha düne kadar geri ödenme riski fiktif bir problemden dolayı olsa da oldukça yüksek olan Amerikan hazine tahvilleri idi! Yine oyuncu psikolojisi. Rasyonellik (ya da çaresizlik) buraya kadar…

Ardından, piyasalar kapandıktan sonra S&P’nin ABD not kırımı geldi. Artık pek de ciddiye alınmayan değerlendirme kuruluşlarını diğerlerinin de gelecek hafta S&P’yi takip etmesi muhtemel. İlginç olan S&P’nin, not kırma kararını artık dört işlem yapabilen 2 dolarlık hesap makineleriyle bile ortaya koyabileceğiniz ABD’nin uzun vadeli maliye dinamiklerine değil de son tavan tartışmaların ardından Kongre’den ciddi bir anlaşmanın çıkamamasına bağlamasıydı.

Avrupa’da hafta sonunda Avrupa Merkez Bankası’nın İtalyan ve İspanyol bonolarını alabileceği yolundaki açıklama ise Avrupa’da kaliteye kaçışın Euro lehine olmasını sağladı; Euro haftanın son gününde dolara karşı değer kazandı. Oysa Avrupa’nın yukarıda bahsedilen hal-i pür melal durumu belliydi. Bu arada Japonya ve İsviçre merkez bankaları piyasaya müdahale ederek yerel kurlarını zayıflatmaya çalıştı.

Türkiye

‘Dünya’-'Türkiye’ ara başlıkları bu sıralarda bu köşede sık sık kullanılıyor. Ancak bir kez daha kullanacağız. Özellikle ‘teğet’ tartışmalarının yeniden nüksettiği bir konjonktürde.

Türkiye’de önce temmuz ortalarında kriz tartışmaları yaşandı. Tartışılan, içeride yaşanabilecek bir krizdi. Bu tartışma yetkili ağızlarda hızlıca iskonto edildi. Haklı bir iskonto idi. Türkiye’de iç talep büyüme hızı krize sebebiyet verecek, hatta yakınına yaklaşacak boyuta sahip değildi. Ancak yanlış trendi kesmek de ihtiyatlı bir karar alıcının yapması gereken bir şeydi. Tüketici ve şirketlerin aşırı yüksek güveni (ve bunun somut sonucu olan yüksek harcama eğilimi) ve bunu hem katalize hem de finanse eden kredi büyümesinin kontrol altına alınması gerekiyordu. Bu, kapıda bir kriz olduğundan değil sürdürülebilirlik açısından önemliydi. Ancak tartışmalar sırasında birçok kafanın karıştığı ve en azından bazı çevrelerde ‘kriz’ arayışına girildiği de bir gerçek. Oyuncu psikolojisi…

İç piyasadan gelen hissiyat son yayınlanan göstergelere göre oldukça yüksek. Şirketler kesiminin hissiyatını gösteren Reel Kesim Güven Endeksi’ni ele alalım; yatırım meyli tarihî zirvelerde geziniyor. Tüketici kesiminin hissiyatını gösteren Tüketici Güven Endeksi de oldukça yüksek. Her ikisi üzerinde bu son tartışmaların etkisini bir ay içinde görmeye başlayacağız. Muhtemelen gerileme başlayacak ancak iç talebin ani daralması şu anda pek olası gözükmüyor.

Merkez Bankası ne yapmak istedi?

Merkez Bankası’nın acil toplantısı ve ardından aldığı kararlar piyasalar tarafından sürpriz olarak değerlendirildi. Sürprizle birlikte, alınan kararları negatif değerlendiren ve kafaları karışanlar da çoktu. Örneğin faiz indiren “Merkez Bankası enflasyonla mücadeleyi bir tarafa bırakıyordu.”

Anlaşılıyor ki Merkez Bankası’nın önceliği Avrupa ve ABD’deki krizin finansal etkilerinin Türkiye’ye gelmesini engellemesi. Bu amaçla döviz ve TL likiditesini gevşetiyor. Bu arada yabancıları da içeri çekmeye çalışıyor. Açıklamada yurtdışındaki durgunluk ihtimali öne çıkartılmış. Bu durumda bu politikaların kalıcı olma olasılığı yükseliyor.

Merkez Bankası önceki dönemlerde de bu tür zor ve boşa çıkartıcı (preemptive) olma amacı güden kararları aldı (2006 mayısını ya da 2008 sonlarını hatırlayın). Aktif olmakla birlikte, kararlarında piyasayı yakından izlemeyi ve esnekliği de elden bırakmadı.

Bundan sonra ne olabilir?

Anlaşılan o ki şu anda Merkez Bankası’nın kafasında hem finansal istikrar ve hem de büyüme, enflasyon kadar önem taşıyor. Ne uzun vadede sürdürülemez bir iç pazar büyüme hızını ne de ABD’deki ‘duran ekonomi’ kâbusunu yaşatmak istiyor ülkeye. Enflasyon hedeflemesi 2.0′ı silip 3.0 diyebilirsiniz.

Bu politikanın etkilerinin negatif olması durumunda Merkez Bankası’nın esnek davranacağı belli. Ancak dikkat edilmesi gereken bazı önemli hususlar var.

Birincisi 1,70′ler bazı işletme bilançolarını zor durumda bırakacak. Ancak gene de Türkiye açısından olumlu. Zira doların değer kaybettiği bir ortamda TL’nin dolara karşı önceden kazandığı aşırı değeri bir miktar hafifletmesi dış ticaret dengesini olumlu etkileyecek. Bu da, dünyada talebin daralmaya yüz tuttuğu bir dönemde büyüme dinamiklerinin iç pazar yerine dış talebe dayanma sürecini destekleyecek. Fakat bununla birlikte, TL-dolarda 1,70′in piyasa tarafından Merkez Bankası ‘hedefi’ gibi algılanması mevcut enflasyon hedeflemesi (ve esnek kur) sistemiyle pek uyumlu değil.

İkincisi, Merkez Bankası’nın iletişimi çok iyi yönetmesi gereken bir döneme giriyoruz. Merkez Bankası pozisyonunun sık sık değiştiği ya da sık sık sürpriz yaptığı gibi algılamaların engellenmesi gerekiyor. Pozisyon değişikliğinden değil algılamadan bahsettiğimi tekrarlayayım. Dahası, önümüzdeki dönemde Merkez Bankası’nın ne yapmak istediğini çok dikkatli anlatması gerekecek. Perşembe günkü kararların TL talebini artırıcı yönde olmasına rağmen ilk tepkinin TL’yi 1,74′ere düşürdüğünü hatırlayalım.

Üçüncüsü, ‘kaliteye kaçış’ ile ilgili. Amerika’da kaliteye kaçış kısa vadede İtalya ya da İspanya’dakilerden (!) daha güçlü olsa da uzun vadede oldukça sıkıntılı bir enstrüman olan Hazine bonolarına yöneliyor. Buna karşılık malum durumuna rağmen Avrupa’da kaliteye kaçış Euro yönünde. Türkiye’de ise kaliteye kaçış hâlâ yabancı paraya doğru oluyor. Yani geçmişten gelen kötü alışkanlıklarımızdan olan TL’ye güvensizlik hâlâ düşük ölçekte de olsa geçerli. Bu açıdan Merkez Bankası bilançosunda ve dolayısıyla para arzındaki son dönemdeki hızlı büyüme ne zaman tersine dönecek sorusu önemli. Bu soruyu buna mevcut politikaların normalizasyon süreci ne zaman başlayacak şeklinde de sorabilirsiniz.

Somali: Ramazan’da Johnny Cash dinlemek

Müziği sadece bir eğlence aracı olarak görmeyen üstadlarındandı Johnny Cash. Man in Black ise onu Johnny Cash yapan büyük eserlerinden biriydi. Şarkıda neden sadece siyah giydiğini anlatıyordu:

Well, you wonder why I always dress in black

Why you never see bright colors on my back

I wear the black for the poor and the beaten down

Living in the hopeless, hungry side of the town

Ah I’d like to wear a rainbow every day

And tell the world that everything’s OK

But I’ll try to carry off a little darkness on my back

Till things are brighter, I’m the Man in Black

Benim hızlı tercümem:

Soruyorsunuzdur neden hep siyahlar giyiniyorum

Neden üzerimde hiç renkli elbiseler görmezsiniz

Siyahları fakir ve ezilmişler için giyiyorum

Kasabanın [siz 'dünya' okuyun. M.Y.] fakir ve umutsuz mahallesinde yaşayanlar için

Üzerimde gökkuşağı renkleriyle dolaşmak isterdim

Ve dünyaya her şeyin yolunda olduğunu söylemeyi

Fakat siyahları giymeye devam edeceğim

Durum daha iyi olana kadar

Ben Somali’yi geç hatırladım, siz geç kalmayın. Türkiye’deki fakir ve ezilmişleri de.

Dış ticaret açığı nasıl kapatılacak?

DÜnya Gazetesi, Küresel Bakış, 1 Ağustos 2011

Sanayi üretim endeksi verilerinden hareketle, sanayi üretiminin artışının hız kesmeye başlaması ithalat ile ihracat arasındaki makasın rekor seviyelere çıktığı bir döneme rastlıyor. Buradan hangi sonuçları çıkartabiliriz?

İlk planda, yerli üreticilerin zaten zayıf olan dış talepten faydalanmadığı; tersine dış üreticilerin kahraman Türk iç talebi tarafından desteklendiği söylenebilir.  Ayrıca, sanayi üretiminin önceki aylara göre artı hızındaki azalmanın ekonominin “soğumaya” başladığının emareleri olarak görebiliriz. Ancak Merkez Bankasın ve hükümetin ulaşmak istediği nokta iç talebin daralması üretimin değil. İç talep daralırken üretimin artmasının tek yolu ise dış pazarlardan yararlanılması, yani ihracat.

TL’nin dolara karşı değer kaybederek 1,60-1,70 bandında seyretmesi ve doların ABD’nin sorunlarından dolayı euro dahil olmak üzere tüm önemli kurlara karşı değer kaybetmesi TL’yi ve ihracatçıları çok avantajlı duruma getiriyor. Bunun etkileri önümüzdeki dönemde görülecek.

Öte yandan, hem üketici hem şirket yöneticiler güveni üst seviyelerde seyrediyor. Tüketici güven endeksi ve reel kesim güven endeksi 2007 başları seviyelerinde. Dahası, yatırım eğilimi de çok yüksek seyrediyor. Şirketler kesiminin yüzde kırkı önümüzdeki dönemde yatırımlarının artmasını, bir diğer yüzde ellisi de azalmamasını bekliyor.

Tüm bunlar önümüzdeki dönemde iç talepte yavaşlamayı beklemenin hata olabileceğini gösteriyor. Dolayısıyla, kurlara ve merkez bankası politikalarına rağmen dış ticaret açığının mevcut politikalara daraltılabileceği konusunda kuşkum var.

Yurtdışında kriz-Türkiye’de büyüme

Zaman Gazetesi, Murat Yülek, 31 Temmuz 2011

Ekonomi açısından hareketli bir hafta geçirdik. Sonunda ise, Başbakan ve Merkez Bankası Başkanı’nın açıklamalarıyla piyasalar duruldu. Haftanın son gününde gelen Genelkurmay komuta kademesi istifaları piyasalar üzerinde etkili olmadı.

Geldiğimiz noktada önemli sorular şunlar:

Avrupa ve ABD’deki sorunların durumu ve Türkiye’ye etkileri

Türkiye’de ekonomik aktivite (büyüme) ve kurların seyri nasıl olacak?

Teker teker ele alalım.

Avrupa’da Yunanistan sorunu kısa vadede çözüldü. Ancak uzun vadede sorunun nüksedeceği kesin gibi. Zira, ikinci paket, ülkenin 2013′e kadar likidite sorununu çözmek üzere tasarlandı. Yükün bir kısmını özel sektör yatırımcılarına yaydığı için olumlu, ancak likidite sorunu dahi çözüp çözmediği belli değil. Zaman gösterecek. Likiditeden daha önemli sorun ise borç ödeme kapasitesi. Bu konuda ise durum daha belirsiz.

Öte yandan, açıklanan paket sadece Yunanistan’ı kapsıyor. Oysa şimdiden irili ufaklı diğer riskler oldukça belirgin olarak ortada. Örneğin Kıbrıs Rum Kesimi; yani Avrupa Birliği’nin diğer problemli çocuğu. Küçük de olsa Kıbrıs Rum Kesimi AB için yeni bir baş ağrısı olmaya aday. İtalya ve İspanya gibi büyük baş ağrısı adayları ise durumu daha ciddi hale getiriyor.

ABD’de ise tiyatro devam ediyor. Asıl sorun ise daha önce de bu köşede tartışıldığı gibi uzun vadede. Kısa vadede, borç tavanının yükseltilmesi için Demokratlar ve Cumhuriyetçilerin alternatif kemer sıkma paketlerinin hangisine daha yakın bir karar alınacağını bilmiyoruz. Ancak iki paket arasında rakam olarak önemli bir fark yok. Her iki partinin teklifi de 10 yıllık bir dönemde 900 milyar dolarlık harcama kısıntısı öngörüyor. Ancak Demokratlar buna Afganistan ve Irak’taki askerlerin geri çekilmesiyle sağlanacak 1,2 trilyon dolarlık askeri harcama kısıntısını da eklemek istiyor. Bu kısmın Kongre’den geçmesi zor.

Dolayısıyla, kemer sıkma politikasının konuşulması ABD açısından önemli bir (olumlu) gelişme iken konuşulan rakam 10 yıl boyunca ABD GSYİH’sinin yüzde 0,5′i seviyesinde. ABD’de bütçe açığının GSYİH’nin yüzde 9′u civarında olduğu düşünülürse tasarruf rakamının genel perspektifte pek de önemli bir çaba olmadığı görülüyor.

Kısaca, ABD bu süreçte derecelendirme açısından bir yara alsa da almasa da bütçe tavanı şu veya bu şekilden yükseltilecek. Uzun vadede ise reel kaynaklarla finanse edilemediği sürece Amerika’nın temel borç ödeme kapasitesi sorunu devam edecek. Piyasalar ABD’ye güven duyduğu sürece düşük maliyetlerle borçlanabilecek. Bu güven ortadan kalkarsa ABD için bugünkünden çok daha zor günler gelecek.

ABD’nin borç ödeme kapasitesini “reel kaynaklarla” güçlendirmesi gelirlerinin reel olarak artması ve/veya harcamalarının düşmesi manasına geliyor. Dünyanın en düşük vergi yüküne sahip olan gelişmiş ekonomilerinden de olsa ABD’de vergilerin artırılmasını konuşmak dahi zor. Bugün yaşadığımız gibi. Harcamaların kısılması da öyle.

Dolayısıyla geriye tek bir alternatif kalıyor. Yeni bir “büyüme” hikâyesi yakalamak. 1990′lı yıllarda olduğu gibi. Bu da hem kolay değil hem de hikâyenin sürdürülebilirliği hikâyenin kendisinden daha önemli.

Dolayısıyla doların yönü uzun vadede aşağı. Şu anda yaşadıklarımızı uzun vadenin küçük bir modeli olarak görebilirsiniz. Filmin sonunun küçük bir ekstresi…

Türkiye

Türkiye’de kur hakkındaki belirsizlikler bir miktar azaldı geçen hafta. Özellikle, Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı’nın açıklaması, TL-dolar paritesinde 1,70′in bir tavan olarak görüldüğünü gösteriyor. Merkez Bankası’nın, bu seviyede, enflasyon risklerini göz önüne alarak bir “hat müdafaası” yapacağı anlaşılıyor.

Dolar geçtiğimiz dönemde dünyada değer kaybederken TL’ye karşı değer kazandı. Dolayısıyla TL diğer kurlara, Türk ihracatçıları da diğer ülke ihracatçılarına göre önemli bir avantaj elde etmiş oldu. Özellikle dolar-Euro makasından para kazanan ihracatçılar için iyi bir haber. Merkez Bankası Enflasyon Raporu’nda gelecek dönemde “dış talep” temelli büyümeye atıf yapılmasının sebebi de bu.

Türk ekonomisi, iç ve dış siyasi (ve ekonomik) risklere karşı direnç gücünü artırdığını geçen hafta bir kez daha gösterdi. Şimdi mesele cari açığın sürdürülebilir bir iyileşme süreci içine girmesinde. Burada yapılması gereken yapısal değişiklikleri (geçen hafta yazmıştık) gerçekleştirmek ve bunu yaparken kurun 1,20′lere geri dönmesini engellemek.

Öte yandan ekonomik aktivitede ilk çeyrekten sonra bir gevşeme gözüküyor. Bu hem iyi hem kötü haber. Dış talepten daha çok faydalanılması bu açıdan daha önemli hale geliyor. Buna Alman ya da Japon modeli diyelim. Dünya yavaşlarken ve iç talep kısıtlıyken dış talep merkezli büyüme. Türkiye’nin bu tecrübeye dikkatle bakması gerekiyor.

ABD ve Avrupa’da kriz Türkiye’de kriz tartışması

DÜnya Gazetesi, Küresel Bakış, 25 Temmuz 2011

2005 yılından itibaren cari açığın tırmanışının durdurulması gerektiği dile getirilen bu köşede bugün cari açığın bir numaralı risk olarak kabul edilir hale gelmesinden dolayı bir mutluluk duyulmuyor. ‘Finanse edilebildiği sürece cari açık problem değildir’ mantığının atılıp,  yerine ‘cari açık temelde bir tasarruf kaynağıdır; ancak aynı zamanda bir borç kalemidir ve risk unsurudur’ mantığının oturması bir kazanımdır.

Ancak durum ‘kriz geliyor’ alarm zillerini çalacak kadar kötü de değildir. Cari açığın geldiği nokta açısından gerekli tedbirlerin daha önceden alınması Türk ekonomisinin daha sağlıklı bir patikaya oturtulmasını sağlayacaktı. Şu anki içinde olduğumuz noktanın ise geri dönülemez bir nokta olmadığı belli.

Ak parti’nin önemli  ekonomi kurmaylarından Bülent Gedikli’nin yaptığı uyarı bu açıdan doğru. Türkiye’nin geldiği noktada en önemli ‘ortak’ eğilim halkımızın gelirinin üzerinde haramaya çalışması. Bu durum gelir seviyesinden bağımsız bir özellik gösteriyor. Bu yüzden ‘ortak’ diyorum. Benzincide çalışan ‘pompacıdan’ aylık geliri onbinleri bulan ‘yeni zenginlere’ kadar ya iyimserlikten (güven endekslerinde rekor iyileşmeleri hatırlayalım) ya da toplum olarak pek de sağlıklı olmayan bir özelliğimiz olan ‘statü göstergelerine’ olan bağımlılığımızın etkisiyle harcıyoruz.

Bu köşede yazıldı. Ardından çeşitli kuruluşlar ve BTK Başkanına kadar çeşitli aktörler de vurguladı. 1994 yılından bu yana 20 milyar doların üzerinde cep telefonu ithal etti ülkemiz. İstanbul Muhasebeciler Derneği araştırmasına göre cep telefonu ortalama kullanım süremiz Avrupa’nın epey altında. Bir aylık elirini gözünü kırpmadan yeni cep telefonuna harcayabşlen asgari ücreylilerin ülkesi Türkiye. Öte yandan lüks saatlerin ve otomobillerin krizde en çok satıldığı ülkelerden birisi Türkiye. Gelir seviyesinden bağımsız olan bu ortak ‘harcama’ ve ‘gösterme’ kültürü, kolay borçlanma ile birleşince cari açığın önemli itici güçlerinde birisi oluyor.

‘Üretin’ değil ‘harcayın’diye çığlık atan shopping-fest organizasyonları, dizi ve reklam kültürü de bu süreci destekliyor. Böyle olunca, küresel kriz yılında 200 milyar dolarlık ithalat yapıyor ve dünya ekonomisine, diğer ülkelerseki şirketlere omuz vermiş oluyorsunuz. Oysa bir dünya devi olan Alman ekonomisi batan Avrupa’yı sırtlamak için net ihracata yükleniyor.

Kriz tartışmasını hızlandıran  bir başka unsur TL’nin değer kaybı. Dolarla borçlanan işletmeler sıkıntıda. Küçük ya da büyük portföyü olanlar neh yapacaklarını bilemiyorlar. Tavsiyem: biliyorum diyenlere güvenmeyin. Şu anda TL’nin seyrini öngörmek çok zor.

Ancak bu aeyri belirleyecek ana eğilimleri biliyoruz. Öncelikle, TL çok uzun süredir aşırı değerliydi. Son dönemde kaybettiği değeri esasında uzun dönemli ve ‘kısmi’ bir ‘düzeltme’ olarak görmek mümkün.

Ancak bu düzeltmenin devam mı edeceği yoksa tersine mi döneceğini tahmin etmek çok güç. Zira, birincisine zıt ikinci bir uzun vadeli eğilim var: ‘hard currency’ bolluğu. Hem ABD hem Avrupa’daki durum bu ekonomilerin daha uzun sure parasal daralmayı gerçekleştiremeyeceğini gösteriyor. ABD’de, fiilen sıfır sayılabiecek politika faizinin bir miktar yükseltilmesi bu görüşe ters bir durum ortaya koymayacak. Biz olası krizi konuşuyoruz. Bu ülkeler ise krizin tam içinde şu anda.

Kısa vadede, birbirine zıt eğilimlerin hangisinin ağır basacağını bilme çok zor. Altın da o yüzden yükseliyor.

İşletmelerin yapması gereken dolar/euronun seyrinden para kazanmaya çalışmak yerine risklerini minimize etmek. Örneğin, en basit hedging olan satın almalarını gelirlerinin kuru cinsinden yapmak.

Cari açığı sektörel politikalarla yenebilir miyiz?: Tıbbi cihaz sektörü örneği

Zaman Gazetesi, Murat Yülek, 24 Temmuz 2011

Avrupa’nın çöküşü, kriz uyarıları, Fitch derken cari açık tartışmasına tekrar döndük.

Kurlardaki reel değerlenme son dönemde bir miktar hafifledi. Bunun (olumlu) etkilerini önümüzdeki dönemde göreceğiz. Tabiî eşzamanlı diğer etkilerden ayrıştırabilirsek.

Ancak, cari açığı sektör sektör dikkatle mercek altına almadan ve uzun dönemli eğilimleri incelemeden soruna kalıcı ve sürdürülebilir bir çözüm getirmek mümkün değil. Değerli yerel kur, yüksek maliyetler, insan gücü kalitesi gibi makro-faktörler tüm sektörleri ilgilendiriyor. Ancak sektörlerin kendi içlerindeki sorunların ortadan kaldırılması da gerekiyor.

Sektörel sorunlar ilgili kamu kurumları/bakanlıklar tarafından algılanıp çözüm stratejisi getirilmeden çözülmüyor. Örnek olarak savunma sanayiine bakabiliriz. Savunma Sanayii Müsteşarlığı’nın son yıllarda uyguladığı ısrarlı politikalarla savunma sanayiinde 2005 yılında yüzde 25′ler seviyesinde olan yerli katkı oranı 2010 sonunda yüzde 50′yi aştı. KOBİ’lere açılma kararı ve bu karar çerçevesinde ihtiyaç duyulan teçhizatların Türkiye’deki organize sanayi bölgelerinde faaliyet gösteren KOBİ’lere ürettirilmesi neticesinde şu anda binden fazla firma üretici durumuna getirildi. Savunma Sanayii Müsteşarlığı’nın izlediği ana politika büyük projelerde ve temel ihtiyaçların temininde ana yüklenici firmalara yan sanayi ile birlikte çalışma mecburiyetinin getirilmesi idi. Uygulanan bu ana politika yerli savunma sanayiine sınıf atlatmaya yetti.

Önümüzdeki birkaç yıl içinde savunma sanayiindeki yerli katkı oranının yüzde 75′lere çıkması beklenmektedir. Uygulanan politika sayesinde bir taraftan ithalatın azaltılması sağlandı hem de bu kritik sektörde dışa bağımlılık azaltılmış oldu. Türkiye geçen sene ihracatta kritik bir milyar dolar rakamının üzerine çıktı.

Sağlık sektörü

Önce makine ithalatına bakalım. Son beş senede makine ithalatı 15 milyar dolardan neredeyse üç katına, 40 milyar dolara yükseldi. Bu rakamlara bakıp üretim ve ihracat kapasitemiz artıyor diyebilirsiniz. Ancak, en iyi ihtimalle kısmen haklısınız. Zira, makine teknolojisinin hızla gelişmesi elinizdeki makine stokunun ekonomik ya da teknik ömrünün olmasa da ‘teknolojik’ ömrünün kısalmasına sebep oluyor. Geçen sene satın aldığınız makine daha elli sene hizmet verecek dahi olsa Bangladeş’teki rakibiniz daha verimli ve teknik açıdan daha güçlü yeni modeli aldığı anda rekabet gücünüz düşüyor. İkincisi, dışarıdan ithal edilen makinelerin ne kadarının yerli üretimi ikame ettiğini bilemiyoruz.

Şimdi yukarıdaki bilgiler ışığında sağlık sektörüne bakalım. Sağlık sektörü ithalatı 2004 ile 2008 yılları arasında iki katını aşarak 1,6 milyar dolara çıktı. Ekonominin yavaşladığı 2009 ve 2010 yıllarında aynı seviyelerde kaldı. Ülkemizde ihtiyaç duyulan tıbbi cihaz ihtiyacının yüzde 85′i yurtdışından karşılanıyor. Mevcut politikalar (ya da politikasızlıklar) devam ederse bu durum önümüzdeki dönemde daha da kötüleşecek.

Ortalama ömrün uzaması sağlık sektörünün ve dolayısıyla tıbbi cihaz imalatının önemini artırıyor. Yaşlıların sağlık harcamalarının gençlere göre fazla olması, ortalama ömrün uzun olduğu toplumlarda sağlık harcamalarının diğerlerine göre daha fazla olmasına sebep oluyor. Bu da tıbbi cihaz (ve ilaç) sektörlerinin, enerji gibi, geleceğin sektörleri arasında yer almasına sebep oluyor.

Dolayısıyla, Türkiye’nin tıbbi cihaz ithalatı önümüzdeki dönemde daha da artacak. Son beş yıl içinde Türkiye’nin medikal cihazlar için harcamış olduğu kaynak tutarı 6 milyar doların üzerinde. Önümüzdeki dönemde yeni sağlık yatırımları ile birlikte bu açık daha da büyüyecek.

Bu (cari) açığın kapatılması için yetkili kurumların acil olarak yerli üretimi teşvik edici yönde strateji ve politikalar geliştirerek ilave önlemler almaları gerekmektedir. Burada da en büyük görev Sağlık Bakanlığı ile birlikte yeni adı ile Bilim Teknoloji ve Sanayi Bakanlığı’na düşüyor.

Tıbbi cihaz sektörüne verilecek desteklerin ülkemizi yurtdışına bağımlılıktan kurtaracak bir potansiyelin varlığından haberdarım. Örneğin Ankara OSTİM’de savunma kümelenmesi gibi bir de sağlık kümelenmesi var.

Bu kümelenmedeki şirketler onlarca ülkeye ihracat yapıyor. Ancak Türkiye’deki devlet hastanelerine, yabancı firmaların engellemelerinin de etkisiyle sadece katma değeri düşük basit ekipmanları satabiliyorlar. Yabancı firmalar, yerli firmaların yurtdışına rahatlıkla ihraç edebildikleri kompleks cihazları “Türk makineleri hastaları yatakta bırakır” telefonlarıyla ihale dışı bırakabiliyorlar. Türk firmalarının uluslararası yeterlik belgeleri gerektiren ihaleleri kazanmalarına rağmen çeşitli yollarla ihaleler iptal edilebiliyor.

Yerli üreticinin ihalelere girmemesi, ağırlaştırıcı şartlar da yerli firmaların şanslarını ortadan kaldırıyor. Bu, sektördeki yerli ‘öğrenme sürecini’ imkansız hale getiriyor. Ancak her şeye rağmen Türk firmalarının ihalelere girmesi, yabancı firmaların fiyatları yüzde elliye yakın oranlarda kırmasına sebep oluyor. Yani, Türk firmalarının üretip ihalelere girebildiği ürünlerde yabancı firmaların verdiği fiyatların eski ihalelere göre hızla aşağı çekildiğini görüyoruz. Bu da yerli üretimin bir başka faydası.

Böylesine bir ortamda ülkemizde tıbbi cihaz sektörünün gelişmesini beklemek oldukça zor. Bu sektör mevcut uygulamalarla, yıllarca ülkenin dış ticaret açığına ve dolayısı ile cari açığına olumsuz katkı sağlamaya devam edecek. Dolayısıyla, 120 milyon dolar civarındaki sektör ihracatının artmasını da beklememek gerekiyor. Zira, ihraç pazarlarında, kendi ülkesinde satılamayan bir ürünü pazarlamak kolay değil.

Çözüm

Tıbbi cihaz sektörü sadece bir örnek. Ancak burada kazanılacak tecrübe, savunma sanayii gibi birçok alana aktarılabilir. Yapılacak şey, Sağlık Bakanlığı ile Bilim, Teknoloji ve Sanayi Bakanlığı’nın bir araya gelmesi ve bir strateji tespit etmesi. Sanayi Bakanlığı’nın son dönemde üzerinde durduğu ihalelerde yerli desteğinin (yüzde 15) de özellikle sağlık sektöründe devreye girmesi gerekiyor.

Bu stratejiye ölçülebilir başarı hedefleri konulması ve beş senelik bir perspektifte Türkiye’de üretilen kompleks tıbbi cihazların devlet hastanelerine girmesinin sağlanması gerekiyor. Sağlık Bakanlığı satın alma yetkililerinin bu hedeflere uygun eğitimlerden geçirilmesi, hatta konunun KİK’in verdiği eğitim müfredatlarına da eklenmesi gerekiyor. Dünya ‘stratejik satın alma’ konularını tartışırken ülkemizde on yıllar öncesinin parametreleriyle hareket etmemizi kabul etmek zor.

Tıbbi cihaz sektöründe yerli payının artırılmasını konuştuğunuz zaman, (önce de olduğu gibi) sabotajlara hazır olun. Zira bazıları Türkiye’nin ciddi ürünler imal etmesini istemiyor.

Türkiye ve Brezilya’ya bakış (yeniden)

DÜnya Gazetesi, Küresel Bakış, 18 Temmuz 2011

Türkiye ile Brezilya 2000′li yılların  başlarından itibaren makroekonomik dengelerini başarılı yöneten ve IMF programlarını rafa  kaldıran ekonomiler olarak öne çıkmıştı. Bu köşede iki ekonomiyi karşılaştırmalı olarak ele alan yazıları hatırlayacaksınız. Küresel kriz sırasında her iki ülke de gelişmiş ekonomilerin aksine yine başarılı bir performans gösterdi.

Yunanistan’ı bırakın İtalya ve İspanya’nın borç ödeme sıkıntıları tartışılırken Brezilya ve Türkiye’de derecelendirme başarıları yaşandı. Aralıklı olarak Brezilya’dan arayıp Türk ekonomisiyle ilgili bilgi alan gazetecilerden Bu paralelliklerin Brezilya’da da dikkat çektiğini anlıyorum.

Tabi her iki ülke arasında benzerlikler makroekonomik alanın dışına çıkıldığında, özellikle “başlangıç şartlarında” önemli farklılıklara dönüşüyor. Bu farkların en önemlisi Brezilya’nın sahip olduğu tabii zenginlikleri. Bu zenginlikler ülkeye güçlü bir ihracat kaynağı sağlıyor. Özellikle son dönemde krize rağmen (bu köşede öngörüldüğü gibi) meta fiyatlarının yükselmesi Brezilya’nın krizi daha kolay ve hızlı atlatmasına yardımcı oldu; ülkenin cari fazla vermesini sağlayarak olası bir kur riskini ortadan kaldırdı.

Artan sermaye girişlerinin de etkisiyle yerel para birimi real’in rekor değer kazanmasından sonra 2009 sonlarında Maliye Bakanı’nın “kur savaşlarına” atıf yapan öfkeli beyanatının g4risinde esasında tabii kaynak ihracatının etkisi vardı. Avustralya, Moğolistan gibi tedarikçilerini çeşitlendirmeye önem veren Çin son dönemde Afrika ülkelerinin ardından Brezilya’ya da açılmıştı. Bir başka deyişle, Çin Avrupa’nın “arka bahçesi” olan Afrika’dan şimdi Amerika’nın arka bahçesi olan Latin Amerika’ya yayılıyor. Dolayısıyla, son dönemde Brezilya Çin’in ana hammadde tedarikçilerinin arasında girdi. Bu da, ülkenin ihracatının güçlü devam etmesini sağlıyor.

Bunlara paralel olarak büyüme, yüzde 3-5  bandında nispeten güçlü devam ediyor. Resmi istatistikler, fakirliğin düştüğünü ve “orta direğin” oluşmaya başladığını gösteriyor. Bunda, petrol gelirlerinin de desteğiyle geliştirilen sosyal hibe programlarının büyük etkisi oldu.

Ancak, Brezilya’da riskler oluşuyor. Geçen hafta Financial Times’ta çıkan dengeli bir değerlendirmede bu risklere dikkat çekiliyor. Değerlendirmede hızlı büyümede banka kredilerindeki hızlı artışın tetiklediği iç tüketimin önemli rol oynadığı hatırlatılıyor. Brezilya’da kredi artış hızları Türkiye’ye göre çok daha düşük (yüzde 15 civarında) ancak  yine de tüketicinin borç ödeme kapasitesinin dolması (ve bunun ortaya çıkartacağı bilanço problemleri) bir risk olarak ortaya çıkıyor.

Öte yandan hızlı tüketim artışı ve kur değerlenmesi cari dengeyi de bozuyor.2000′li yılların ortalarına kadar artıda olan cari denge 2010 yılında 50 milyar dolara yakın açık verdi. Maliye Bakanı’na kur savaşları çıkışını yaptıran da bu trenddi. Brezilya’nın cari dengesinin Türkiye’de hesabının yapısı Türkiye’den önemli bir fark taşıyor. Ticaret dengesi pozitifken hizmet ve gelir hesapları büyük negatifler göstererek cari dengeyi de negatife itiyor. Gelir hesabındaki açığın sebebi ülkeye giren yatırım ve borçların nemalarının çıkışı.Yani yatırım alma ve borçlanmanın zararları da var.

Kıtalararası kriz ve Türkiye

Zaman Gazetesi, Murat Yülek, 17 Temmuz 2011

-Amerika Birleşik Devletleri’nde olduğum iki hafta süresinde Atlantiğin her iki tarafında da kritik gelişmeler yaşandı. Bunların Türkiye üzerinde de etkileri olabilir.

ABD

ABD’de devletin borçlanma sınırının artırılması hâlâ gerçekleşmedi. Bu sembolik artırım 2 Ağustos’a kadar gerçekleşemezse, cari harcamalarının ancak yüzde kırkını anlık vergi gelirleriyle ödeyebilen Amerika, ya vadesi gelen borçlarının bir kısmını geri ödeyemeyecek ya da satın aldığı mal ve hizmetler için ödeme yapamayacak. İkinci alternatifte de borç vadesi ile gelir zamanlaması arasında bir uyumsuzluk olursa temerrüde düşme riski var. Dolayısıyla borç tavanı yükseltilmezse kredi notunun düşeceği kesin gibi gözüküyor.

Cumhuriyetçilerle Demokratlar arasındaki tartışma 2,4 ile 4 trilyon dolar arasında değişecek uzun dönemli tasarruf paketinin vergi artışlarından mı yoksa harcamaların azaltılmasından mı sağlanacağında düğümleniyor. Cumhuriyetçiler, sosyal güvenlik de dahil olmak üzere harcamaların kısılmasını isterken Demokratlar paketin büyük ölçüde vergi artışlarıyla finanse edilmesini tercih ediyor. ABD’nin şu anda gelişmiş ülkeler arasında vergi yükü en düşük ülkeler arasında olması vergi artışları açısından manevra alanı olduğunu gösteriyor. Ancak vergi artışları, en son gelen istatistiklerin de teyit ettiği gibi zaten kırılgan olan büyüme görünümünü riske sokabilir. Ancak siyasî yorumcular, Cumhuriyetçilerin asıl niyetinin Obama’nın ABD’yi borç ödeyemez duruma düşüren başkan haline getirmek olduğunu söylüyorlar.

Asıl önemli olan ise ABD’nin uzun vadeli reel kaynaklara dayalı (yani para basmadan) borç ödeyebilme kapasitesi. ABD bir Yunanistan değil ancak yapısal unsurlar borç görünümünü çetin hale getiriyor. Bu köşede ABD’nin uzun vadeli sıkıntıları daha önce tartışılmıştı. Reel kaynaklara dayanarak ve ekonomik aktiviteyi riske sokmayacak borç kapasitesi ilave vergi kaynakları bulmasına dayanıyor ABD’nin. Tabii bu arada harcamalarının da düşmesi ya da en azından artmaması gerekiyor. ABD’de vergi oranları düşük olsa da artırılması hem ekonomik hem de politik açıdan çok zor. Öte yandan harcamaların, savunma da dahil kalıcı olarak düşürülmesi de pek olası değil.

Bu durumda ABD için borç spiralinden reel kaynaklara dayanarak kurtulması için yeni bir “büyüme hikâyesi” gerekiyor. Bir başka deyişle yeni ve kalıcı verimlilik artışı kaynakları. Bu gerçekleşirse mevcut yapı içinde üretim ve dolayısıyla gelirin artması yani vergi tabanının gelişmesi mümkün olabilir. Sizce ABD’nin böyle bir hikâye üretmesi kolay mı? Değilse elinizde tuttuğunuz dolarlara daha sorgulayıcı bakın. Tabii, en çok dikkatli olanın elinde en çok dolar tutan tekil oyuncu olan merkez bankalarının olması gerektiği aşikâr.

Avrupa

Yunanistan fiilen iflas durumunda. Borç verenlerin (bono portföyü sahipleri) iflasın maliyetlerine katlanmaları gerektiği artık daha sesli konuşuluyor. Bir nevi ‘korkunun ecele faydası yok’ mantığı. Geçen hafta IMF çalışanlarından da benzer bir görüş geldi. Bu yönetimin görüşü olmasa da önem taşıyor. Christine La Garde’ın Almanya’ya paralel olmayan Fransa’nın genel görüşünü devam ettireceği hâlâ temel senaryo olsa da IMF’nin kulvar değiştirmesi pek yabana atılacak bir olasılık değil artık.

Öte yandan, piyasalar Yunanistan’ı tartışmayı ancak İtalya sorunu tekrar su yüzüne çıkınca unuttu. İtalya gerçek bir ağır sıklet. Borçları Yunanistan’ın beş katından daha fazla. Avrupa bankaları ellerinde 800 milyar dolara yakın İtalyan kâğıdı tutuyorlar. Buna İspanya eklendiğinde rakam 1,4 trilyon doları geçiyor. Pek kimsenin dikkat etmediği bir husus da bu rakamlara özel sektör borçlarının dahil olmaması.

Geçen hafta piyasa ellerinde İtalyan bonosu tutan İtalyan bankalarını cezalandırdı. Gelecek hafta, İtalyan hükümetinin geçen hafta açıkladığı tasarruf paketinin inandırıcılığı test edilmeye devam edilecek.

Willem Buiter gibi bazı iktisatçılar Avrupa Finansal İstikrar Fonu’nun bugünkü 400 milyar Euro seviyelerinden iki trilyon Euro seviyelerine çıkartılmasını öneriyor. Fon’un en önemli işlevlerinden olan “güven” unsurunu sağlayabilesi için bu “cesamete” ulaşması gerekiyor. Peki bu fon nereden sağlanacak ve yine yukarıda ABD için tartışıldığı gibi “reel kaynaklara” dayanacak mı?

Türkiye

Fatih Projesi, Milli Eğitim Bakanlığı,

Sanayi Bakanlığı ve Ekonomi Bakanlığı

Basına yansıyan haberlere göre Fatih Projesi’nde düğmeye basılmış. Önümüzdeki dönemde Türkiye’deki, dersliklerin akıllı tahtalar başta olmak üzere teknoloji ürünleriyle donatılacağı belirtiliyor.

Öğretmenler yeni ekipmanların nasıl kullanılacağı ve eğitime nasıl olumlu katkı yapacağı konusunda eğitildi mi? Yeni ekipmanlardan bu konuda maksimum verim nasıl alınacak? Türkiye’nin internetten en çok chat yapmak için faydalandığı birçok platformda dile getirildi. Fatih Projesi’nin reel faydaları iyi kurgulandı ve bir oyun planı hazırlandı mı?

Türkiye milyarlarca dolarlık kamu alımı yapacak. Bu alımların ne kadarı ne kadar katma değerle Türk şirketleri tarafından karşılanacak. Türk şirketleri montajcılık dahi olsa bu projeden ne kadar faydalanacak? Yoksa ithalatçı olarak mı faydalanacaklar? Yoksa kriz döneminde dünya ekonomisine önemli bir katkı yapmış olacağız. Ya Türk ekonomisine? Fatih Projesi önümüzdeki dönemde cari açığı nasıl etkileyecek? Milli Eğitim Bakanlığı bu konuda bir hazırlık yaptı mı? Ya Sanayi Bakanlığı ve Ekonomi Bakanlığı? Sanayi Bakanlığı ile Milli Eğitim Bakanlığı arasında Fatih Projesi’yle ilgili bir diyalog var mı? Ya Ekonomi Bakanlığı ile?

Türkiye şu anda ekonomik istikrar açısından parmakla gösterilen bir başarıya sahip. Ancak hızlı parasal ve kredi büyümesi ile cari açık risk unsuru olarak görünüyor. Cari açık sorunu önceki dönemlerde daha ciddiye alınsaydı bu risk unsuru bugün önümüzde olmayabilirdi.

Önümüzdeki dönemde Avrupa ve ABD ekonomilerinde ortaya çıkacak sorunlar Türkiye’yi birkaç kanaldan etkileyebilir:

1- “Psikolojik” etki. Kriz dönemlerinde likidite gerçekten sağlam olmasa da sağlam gördüğü ülkelere kaçıyor. Türkiye güvenli bir liman görüntüsü taşırsa likidite kaçması yerine likiditenin kaçtığı ülke de olabilir. Yani Türkiye’nin kemerleri, sağlaması ve olağanüstü duruma geçerek güvenli liman haline geçmesi gerekiyor. Şu anda en güvenli görülen liman bir ülke değil; altın.

2- “Pazar” etkisi: Avrupa ve ABD pazarları tekrar yavaşlayabilir. İhracatın çeşitlendirilmesine devam. İthalatın da kontrol altında tutulması gerekiyor. Yani cari açığa dikkat.

3- Kur-borsa hareketliliği: İçerideki oyuncuların davranışına dikkat. Yurtdışındaki kriz, ülke içindeki oyuncuları nasıl etkileyecek? Spekülatif hareketlere dikkat.