Archive for January, 2012

Şirketinizi satmak üzere kurun

Zaman, 1 Ocak 2012

Uzun süredir “şirket değerinin” nasıl ölçüldüğü konusunda eğitimler verdim. Katılımcılar genellikle finans kesiminden oluyor. Özellikle aracı kurumların ana iştigal sahası hisse senedi borsasındaki firmaların değerleri. O yüzden aracı kurum analistleri firma değeri ölçme konusundan uzmanlık kazanıyorlar.

Oysa firmasının parasal değerinin ölçülmesi en başta müteşebbislerin ilgi sahasına girmesi gerekiyor. Bir şirket kurmakla sadece parayla satacakları bir ürün ve hizmet üretmekle kalmıyorlar. Aynı zamanda kurdukları şirket de parayla satılabilir bir değere sahip oluyor. Müteşebbisler bunun farkında değiller. Böyle olunca, şirketlerine (ve kendilerine) strateji geliştirmeleri zorlaşıyor. İleride, ancak zor durumda kaldıkları zaman satmayı düşündükleri, kendilerine göre çok değerli olan şirketleri piyasada para etmiyor. Bu da bir taraftan şirket “ölümlerinin” ülkemizde yaygın olmasına, diğer taraftan da şirket el değiştirmesinin nadir görülmesine sebep oluyor. Tabi her iki faktör de birbiriyle yakından ilişkili.

Geçen hafta eski bir dostumun ziyareti bana bunları hatırlattı. Dostum, büyütmeye çalıştığı firması ile ilgili nereden ve hangi tür finansman bulmasının uygun olacağını danışıyordu. Banka kredisiyle büyümenin riskleri beraberinde getirdiğinin farkındaydı. Ülkemizde banka kredisi vadeleri gelişmiş ülkelere göre daha kısa, faizler de oynak. Dolayısıyla, banka kredisini büyüme finansmanı olarak kullanmak doğru bir strateji değil. Halk arasında risk (ya da girişim) sermayesi adı verilen ortaklık yatırımı yapan fonlar da oldukça sınırlı büyüklüğe sahip. Dolayısıyla büyüme finansmanına ulaşmak Türkiye’de oldukça zor. Bu da boşluğun şimdilik enformel yöntemlerle yani, eş-dost-arkadaş finansmanıyla/ortaklığıyla bir miktar da olsa doldurulmasına sebep oluyor.

Ancak ister formel (fonlara) ister enformel (eş-dost) olsun, bu tür ortaklık sermayesine ulaşmak istiyorsanız dikkat etmeniz gereken hususlar var.

Ortaklık finansmanına nasıl erişirim? (ve büyürüm)

Türkiye’de risk ya da girişim sermayesi tabir edilen fonlar batı ülkelerindeki hacmi milyarlarca doları buluyor. Bunlar şirketlere şirketin “hayat döngüsünün” hangi aşamasında ortaklık yapma konusunda ihtisaslaşmasına göre erken aşama, halka arz öncesi gibi çeşitli sınıflara ayrılıyor. Bu fonların “işi” yatırım yapmaya değer firma aramak olarak özetlenebilir. Yani siz şirketinize ortak olacak ya da satın alacak fon ararken yatırımcı fonlar da sizinkiler gibi şirketler arıyor. Tabi, inceledikleri şirketlerin çok az bir bölümünü yatırıma değer bulup hisse satın alıyorlar. Nedir o özellikler? Bu özellikleri fona sunduğunuz “değer teklifi” diye de adlandırabiliriz: fon size sermaye sunarken siz fona ne sunuyorsunuz?

Yatırımcıya en önemli değer teklifiniz sektörünüz ve “büyüme hikayeniz” olacaktır. Çin ve diğer düşük ücretli ekonomilerin tehditi altındaki düşük katma değerli tekstil üretimi yapan bir şirketin hikayesini yatırımcının beğenmesini bekleyemezsiniz. Bu alanı riskli ve düşük / negatif büyümeli bir alan olarak görecektir. Sektörünüz kadar sizin o sektördeki rekabet gücünüz yani size özel büyüme potansiyeliniz (büyüme hikayeniz) değer teklifinizin ana unsurudur.

İkinci olarak, hikayeniz ne kadar güçlü olursa olsun, şirketinizin şeffalfığı, yönetim tarzı da o kadar güçlüdür. Hiçbir yatırımcı bir “kara kutuya” yatırım yapmaz. Ortak olduğu ya da satın aldığı bir firmanın (gizlilik anlaşmasından sonra) iç yapısını gönül rahatlığıyla inceleyebilmek ister. Ortak olduktan sonra karşısına bilmediği büyük risklerin çıkmasını engellemenin en kolay yolu bu olsa gerek.

Burada Türk şirketleri büyük sorunlar yaşıyor. Her şeyden önce şirketin fotorafı olması gereken bilançolar, vergi kaygıları sebebiyle şirketin “çarpık” fotoğrafları haline geliyor. Şirket sahipleri de yatırımcılara “esasında şirketin gerçek resminin muhasebe rakamlarının gösterdiğinden çok daha iyi” olduğunu bin bir dereden su getirerek anlatmaya çalıyor. Çoğu zaman da başarılı olamıyor. Yatırımcı en azından, çarpıklığın muhasebe rakamları dışında da olabileceği konusunda haklı bir şüpheye kapılıyorlar. Bu durumla onlarca kez karşılaşarak yatırımın gerçekleşmediğini görmüş birisi olarak daha uzun anlatmaya gerek görmüyorum.

Önümüzdeki dönemde ülkemizde de yatırım fırsatı arayan fonlar artacak. Şirketler de inorganik büyümeyi hızlandıracak. Bu döneme hazır olma istiyorsanız şirketinizi yatırım yapılmaya “hazırlayın.” “Hikayenizi” gözden geçirin. Muhasebe ve raporlama siteminizi düzeltin. Şirketinizi “kara kutu” olmaktan çıkartın.

Saab’dan çıkartacağımız dersler

Zaman, 25 Aralık 2011

Saab’ın otomobil bölümünün kapatılması sürecinde Türk şirketlerden de teklif istendiği haberleri geçen hafta basınımızı meşgul etti. İsveç diğer önemli otomobil markası olan Volvo’yu da Çin firması Geely’ye satarak kurtarmıştı. Ülke böylece iki önemli otomobil markasını kaybetmiş oluyor. Böylece İsveç, bir ölçüde markalarını hem iflaslarla hem de kurtulabilmek için yabancı yatırımcılara satarak kaybeden İngiltere’ye benzer bir kaderle baş başa kalmış oluyor.

Türkiye’de de şu anda her iki ürünün de yerli üretimi tartışmalarını yapıyoruz. Saab’ın hikayesi hem havacılık hem de otomotiv sektörünün ilgilendirdiği için Türkiye açısından bir vaka analizi niteliği taşıyor. Bu aşamada alınacak iki ders ortaya çıkıyor: “taşmaların” idaresi ve “marka konumlanması.”

Saab: Önce uçak

Saab’ın otomobil üretimi havacılık teknolojisinin yaygınlaştırılmasından doğmuştu. Buna iktisatçılar “taşmalar / spill overs” diyorlar. Saab’ın hikayesini İsveçli iktisatçı Gunnar Eliasson’dan takip edelim.

Saab (Svenska Aeroplan)  1937 yılında bir uçak üreticisi firma olarak kuruldu. Kurulma sebebi, İkinci dünya savaşıyla nihayetlenen süreçte, İsveç’in savunma gücünün artırılmasıydı. Saab daha 1940’da ilk savaş uçağını geliştirdi: Saab 17. Bunların dört ayrı tipinden 322 adet üretildi. 1942 de ise ikinci modeli olan Saab 18 bombardıman uçağı geliştirildi. Bunlardan 18 adet üretildi. 1943 yılında ise hem avcı hem de bombardıman uçağı olan Saab 21A üretimi başladı. Bunlardan 301 adet üretildi. Bunlar daha sonra jet mortolu hale getirildi. Bu yeni uçaktan (Saab 21R) ise 64 adet üretildi.

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Saab askeri uçak piyasasının daralacağını fark ederek, Saab29, Saab 32  gibi askeri modellerin yanı sıra,  sivil piyasaya yönlendi. ABD’ye ait yedi adet B17 uçağının sivil yolcu uçağına dönüşümünü gerçekleştirdi. Bu arada Safir91 eğitim uçağını üretmeye başladı. Bunlarda 323 adet üretildi. Scandia 90 yolcu uçağı (32 kişilik) geliştirildi, üretildi ve sonradan Hollanda’lıların Fokker’ine kaydırıldı. Mulan isimli 15 kişilik sivil uçak da bu dönemde geliştirildi. Ancak üretime geçilemedi. Zira, soğuk savaş yılları Saab’ı tekrar savaş uçaklarına yönlendirdi. J29 avcı uçağı ve Saab 105 eğitim uçakları bu dönemde üretildi.

1980’lerden sonra ise Saab hem sivil hem de askeri alanda pazar payı kazanmayı amaçladı. Şirket bir taraftan Saab340 turboprop yolcu uçağını geliştirdi (beş yüze yakın üretildikten sonra üretim durduruldu). Diğer taraftan Saab JAS39 Grippen avcı uçağını geliştirdi. Bu uçak için şu anda ABD üreticileri tarafından yapılanlar ve Eurofighter dışında bağımsız tek ürün demek doğru olur. Yakın zamanda İsviçre hava kuvvetlerinin JAS39’u seçmesi şaşırtıcı bir başarı oldu Saab için.

… sonra otomobil

Saab’ın otomobil üretimi 1940’lı yıllarda başlıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda savaş uçağı piyasasının kuruyacağını düşünen Saab yöneticileri bir taraftan sivil havacılığa diğer taraftan ise otomobile yöneldiler. Otomobile yönelmenin sebebi, Saab’ın sahip olduğu “mühendislik kapasitesinin” akıtılacağı ilave alanlar aranmasıydı. Nitekim Saab92 isimli iki silindirli motora sahip araç şirketin ilk sivil ürünü olarak 1946 yılında geliştirildi. 1940’ların sonunda ise Saab’ın havacılığından ileri gelen  aerodinamizmi ile tanınan model yollardaydı. Saab 92’den sonra şirket çok sayıda model geliştirdi. Ürünler sağlamlık ve güvenilirlikleriyle tanınır oldular.

1989 yılında, yeniden yapılandırıldıktan sonra Amerika’lı otomobil üreticisi General Motors ve bir yatırım fonuna satılması Saab’ın sonunun başlangıcı oldu. General Motors ürünleri ve şirketi yeniden konumlandırmak istiyordu. Yaptı da ancak başarısız oldu; ilk yıllarda bazı olumlu sonuçlar alınsa da.

General Motors, bir türlü çeviremediği şirketi küçük bir Hollanda’lı üretici olan Spyker’a 2010 yılında sattı.  Spyker da şirket hikayesini çeviremedi. Çin’li üreticilerin yatırımları için onlarca görüşme sonuçsuz kalınca geçen Aralık ortasında şirketin iflası ilan edildi.

Saab neden başaramadı?

Piyasanız küçük ise yurt dışı pazarlara yönelmeniz gerekiyor. Bu zorunluluk her sektör için doğru; ancak en çok  otomobil gibi sermaye sahalar için geçerli. Saab bu konuda yetersiz kaldı. ABD piyasasına girmeyi başardı ancak kalıcı olamadı.

İkinci olarak ise Saab’ın başarısızlığını bir “konumlama” hatası olarak görmek en mantıklı açıklama olabilir. Saab otomobillerini diğerlerinden ayırd edici algı özellikleri güçlü değildi ve giderek daha da zayıf kaldı. Bu alanda Saab’ın başına gelenler daha önce başka şirketlerin de başına geldi; İngiltere’deki örnekler ve bir ölçüde yine İsveç’teki Volvo örneği gibi.

“Ayırd ediciliği” ya da “farklılaşmayı” da bir taraftan genel marka algısı diğer taraftan da “ödenen fiyata karşılık elde edilen değer” olarak düşünelim. Markayı, ürünü diğerlerine göre daha çok ya da daha pahalıya satmanızı sağlayan algının idaresi olarak tanımlayabiliriz. İnsanın her zaman rasyonel davranan bir yaratık olduğu savı da bayağı su götürür. Bazı insanların bir adet Hermes markalı çantaya 30.000  euro ödemeyi gönül rızasıyla ve Hermes kendilerine “bu şansı tanıdığı için müteşekkir olarak” satın aldığını düşünürseniz, marka idaresinin insanın zayıflıklarını gelire tahvil etme sanatı olarak da düşünebilirsiniz.

Saab, fiyat skalasında “ucuz,” “ucuz ama sağlam” ile “pahalı”  yelpazesi içinde kalıcılığını sağlayacak sağlam bir konumlandırma yapamadı. İsveç gibi pahalı işçilik diyarında zaten ucuz araba yapma şansı kalmamıştı. Sağlanan verimlilik artışları da efektif ücretleri düşürmeye yetmedi. Öte yandan, bilinen “üst” Alman otomobil markalarıyla yarışan bir ürün algısı da ortaya çıkartamadı. Sonuçta, Alman, Japon ve Kore ürünlerinin ve bunların arasında bir şekilde varlığını devam ettiren diğer oyuncuların arasında “sıkıştı.” Henüz almadıysa yakında Harvard vaka analizleri arasında yerini alması muhtemel.

Tags: ,

Eğitim sistemimiz: çok (ve gereksiz) şey öğretmeye çalışıyoruz – çok az şey öğretebiliyoruz

Zaman, 18 Aralık 2011

Avrupa’nın bazı ülkelerinde (ve şimdi ABD’nde) protesto üniversite öğrenciliği hayatının bir parçasıdır. Ancak, protestolar genellikle zeka ürünü fikir, ifade ve araçlarla yapılır; en azından çoğu zaman. Bir Fransız bakan, üniversitede protestoyla karşılaştığı zaman, cevap veremeyeceği incelikte bir fikir yerine yumurtayla karşılaşmayı yeğler. Bizde ise bakanlar fikirsiz yumurtalardan bıktılar.

Yukarıda Avrupa’yı olduğunun ötesinde “şişirmeyi” bilinçli yapıyorum. Amacım Türkiye’nin durumunu ortaya koymak. Yumurta atan üniversite gençlerimiz, idealizmlerini neden ezbere ve etkisiz slogan ve klişelerle yansıtıyorlar? Hangi siyasi görüşten gelirlerse gelsinler, neden güçlü, derinlemesine düşünülmüş ve etkili ifade edilmiş fikirler serdedemiyorlar? Peki, hangi siyasi görüşten olursa olsun gençleri bu manada “zayıf” gelen bir ülke 21. yüzyılda dünyada ekonomik veya siyasi açıdan ne kadar rekabet edebilir?

Bilgi mi öğrenme mi?

Bu “sonucu” doğrudan eğitime bağlamak sanırım doğru bir tesbit olur. Eğitim sistemimiz, hangi arkaplandan gelirse gelsin gençlerimizin daha geniş, daha serbest, dünyaya ve tartışmaya daha açık ve en önemlisi soru sormayı ve cevap aramayı bilen fertler olarak yetişmesini sağlamıyor. Dolayısıyla eğitim sistemimizin, gençleri saatler boyunca eğitim yaparak çocukları zararlı faaliyetlerden uzak tutan, zararsız bir meşgale olmaktan çıkartacak, ona değer katacak bu yönde bir dönüşüme uğraması gerekiyor.

Dikkat edin, yukarıda bilgiden hiç bahsetmedim. Mevcut eğitim sistemimizin benim açımdan özeti çocukların beynine, “gerekli” “gereksiz” ayrımı yapmadan bilgi bocalanması. Buna “kova teorisi” de diyebilirsiniz. Adı daha önce konmamış olan bu nadide yaklaşımda, çocukların beyinleri bir “kova” olarak düşünülür. Bu kovaya, dünyadaki tüm bilinen bilgiler boca edilmeye çalışılır. Bu kadar bilgi boca edilen beyin bir “alıcı” duruma gelir. Yani soru sormaya mecali kalmaz. Esasında, sorabileceği soruları da boca etmeye çalışırız kovaya. Tabi “doğru” cevapları da. Bunların dışında soru sormak ve verilen cevapların dışında cevap aramak yanlış ve yasak bir harekettir bu sistemde.

Eğer beyne bilgi bocalamayı hedef alırsanız bugün olduğu gibi (sadece Türkiye’de değil; bir çok ülkede) “hazır ödev cevapları” web sitelerine mahkum olursunuz. Ödevlerini kaynaklardan hazırlayan gençliğin ileride patent araştırması yapan mühendis haline gelmesi zordur.

Bu yaklaşım bir hayal mahsulu değildir. Bundan on beş sene kadar önce, bir iktisat doçentlik sözlü sınavındaki olay bunu gözler önüne serer. Juri üyesi adaya sorar: 1929 Amerikan buhranının Avrupa ekonomisine nasıl aktarıldığını anlatınız.” Aday çeşitli kanallardan ve bunların etkisinden bahseder; yorumlar yapar. Bir süre sonra juri üyesi adayı durdurur; “yanlış.” Sonra da “doğru”  kanalı anlatır. Bilim hayatını daha çok yurt dışında geçiren aday şaşırır bu “bilimsel jakobenlik” karşısında.

Bugün, (bilinen) bilgiyi edinmek kolaydır. Yeni çıkan internet ve bilişim teknolojileri araçları sebebiyle öğretmen de gerektirmez. Bir öğretmenin sınıfta 20-40 öğrenciye öğrettiği bilgiyi internet veya diğer araçlarla bire-bir öğrenebilir, içinden çıkamadığınız soruları da ister yine internetten ister de canlı öğretmeninizden araştırabilirsiniz.

Bilinen bilgiyi edinme kolaydır; asıl hedef ise “öğrenmeyi öğrenmek” olmalıdır. Dahası “kesin”bilginin bilimsel bir kavram olmadığının da farkına varmak gereklidir. Popper’in bilimsellik kriterinin yanlışlanabilmeyi temel alması bundandır. “Kesin bilgi” diye bir şey vardır ve saygıdeğerdir. Ancak onu bilim alanının dışında tutmak daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Örneğin Popper’in Marksizmi bilim alanının dışında tutması bundandır.

Eğitim sistemimiz

Eğitim sistemimiz kavramları değil bilgiyi, düşünmeyi değil bilgi depolamayı amaçlıyor. Bunu yapınca hiç birisine ulaşamıyor. Benim akranım olanlar 1970’lerde ilk ve orta okula gittiler. Dördüncü sınıf kitaplarımızda “hukuk devletinin ne olduğunu tanımlayınız” sorusunu hatırlıyorum. Dördüncü sınıf kitaplarına çıplak bilgiyi koymaya çalışan bir zihniyetin bir türlü hukuk devleti üretemediğini yakından biliyoruz.

Durum o yıllardan beri fazla da değişmedi. Lise öğrencilerine limit, türev ve trigonometri öğretmeye çalışıyoruz. Oysa ÖYS ya da (şimdikaldırılan) SBS sınavlarında (sanıyorum) binlerce öğrenci sıfır net çıkartıyor ülkemizde. Dahası, temel yaklaşımı ölçen PISA sınavlarında listenin sonlarında yer alıyoruz; yani, gerekmeyen bilgiyi aşırı yüklediğimiz gençlerimiz orta okulda PISA sınavlarında çuvallıyor, lise ve üniversitede de fikir yerine yumurta atıyor.

Eğitim sistemimizin zayıflıklarını bir gazete köşesine sığdırmak zor. Bir kolay İngilizce öğretimi olabilir. Kolaylığı sebebiyle dünya dili haline gelen bu lisan müfredatımızda senelerce yer alıyor. Sonuçta kolejler de dahil olmak üzere İngilizce iki kelimeyi bir araya getiremiyor gençlerimiz. Eğer sonuçta İngilizceyi öğretemiyorsak bu kadar İngilizce dersine (ve öğretmenine) ihtiyaç var mı? Var ancak öğretmek kaydıyla.

Burada “İngilizceyi” matematikle, fizikle de değiştirebilirsiniz. Ancak bir farkla. Fizik, kimya ya da matematiğin tüm alt konularını tüm fen bölümü öğrencilerine öğretmek zorunda mıyız? Standart bir örnek “karmaşık sayılar.” Bu konuyu ileride elektronik ya da kontrol mühendisi olacak bir öğrenci almak isteyebilir. Ancak biz Ardahan’dan İzmir’e her lise öğrencisine karmaşık sayıları öğretmeye çalışıyoruz. Tabi başarılı olamıyoruz.

Dahası, sistemi iyi taraflarını artırmadan her dört beş yılda değiştiriyoruz. Sonuçta durum daha iyiye  gitmiyor ve insanların kafaları daha da karışıyor. OKS sınavlarını koyuyoruz. Sonra kaldırıyoruz. Liseyi dört seneye çıkartarak gençlerimizin bir yılını alıyoruz ancak onlara ve kariyerlerine bir fayda sağlayamıyoruz.

Bu ekonomik bir konu mu?

Bu sosyal bir konu ancak ekonomik sonuçları var ve oldukça kötü. Soramayan, cevap arayamayan, tartışamayan, diğer fikre ve görüşe saygı duyamayan, o görüşle fikir platormunda değil fiziki platformda mücadele teme kolaylığına kaçan bir nesilden icat yapmasını, patent almasını bekler misiniz? Muhtemelen hayır. Şiiri edebiyat dersindeki bir zorunluluk, tarihi kopya çekilerek geçilecek sıkıcı bir ders olarak algılayan kuşaklardan güçlü vatandaşlar olmasını bekleyemediğimiz gibi. Ancak sonuç almak için suçu gençlikten eğitim sistemimizi tasarlayanlara ve uygulayanlara kaydırmak gerekiyor.

İşin ekonomik bir başka yönü de var. Gençlerimizi risk almayan, katkı yapmayan “devletçi” kafayla yetiştiriyoruz. Üniversiteden çıkan yüzbinlerce kendine güvenemediği için KPSS’ye giriyor. Amaç “devlete kapağı atmak.” Zira devlet, performansın ne olursa olsun işten atılamayacağın, maaşın garanti yer olarak tanımlanıyor. Bu cazip sınava her sene aylarca yüzbinlerce genç “hazırlanıyor.” Yani milyonlarca adam-ay bu sınava hazırlık amacıyla tüketiliyor. Bu milyonlarca adam-ayın ülkeye bir faydası yok. Sadece KPSS dershanesi sektörünün oluşması ve bu sektörün “ekmek yemesini” sağlıyor.

Yanlış anlaşılmaması için kamuya alımlarda sınava karşı olmadığımın altını çizeyim. KPSS sınavları kamudaki insan kaynakları kalitesinin yükselmesini sağlıyor ve faydalı bir sistem. Ancak sınav tipinin değişmesi gerekiyor.

Ne yapmalı?

Ne yapılması gerektiği belli ancak uygulaması kolay değil. Bence önemli olan unsurlar şunlar:

  • Müfredatın bilgi yoğunluğu azaltılmalı; temel bilgi ve araçların verildiği, yorum, tartışma ağırlıklı bir sisteme geçilmeli
  • Batılıların one-size-fits all dedikleri “herkese aynı eğitim” tipi ortadan kaldırılmalı. Temel bilgi ve araçların herkese verildiği ancak gençlerin kendi seçtikleri alanlarda derinlemesine dersler alabileceği sisteme geçilmeli
  • Dil eğitimi güçlendirilmeli
  • Sorgulayıcı düşünce, matematiksel düşünce, soru sorma, cevap arama, tartışabilme gibi temel yetenekler kazandırılmalı
  • Her yeni Milli Eğitim Bakanı’nın sistemi iyi planlamadan kökten değiştirme alışkanlığında son verilmeli
  • Karısının boğazını kesen diplomalılar üretmemek için eğitimde ahlaki boyuta önem verilmeli; helal-haramı bilen, diğerlerinin haklarına, fikirlerine saygı gösteren, yanılgının kendisinde olabileceğinin farkında olanları yetiştiren bir eğitim sistemine ihtiyacımız var.