Archive for June, 2012

Ülkeler neden başarısız olurlar?

Daron Acemoğlu ile James Robinson’un yeni çıkan kitabının başlığı bu. Daron Acemoğlu, dünyanın en iyi akademik iktisatçıları arasında gösterilen, Ermeni asıllı bir Türk iktisatçı. MIT İktisat bölümünde iktisat profesörü olarak çalışıyor. James Robinson ise Harvard Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi profesörü.
Daron Acemoğlu geçen hafta TOBB Üniversitesi bünyesindeki TEPAV tarafından düzenlenen bir konferansta aynı konuyu tartıştı: Neden bazı ülkeler ekonomik olarak diğerlerinden daha başarılı? Kitapta bu sorunun cevabı aranıyor. Verilen cevap şu. ‘Kapsayıcı’ siyasi sistemlere (ya da kurumsal yapılara) sahip olan ekonomiler sürdürülebilir olarak kalkınıyor; Batı Avrupa gibi. ‘Sömürücü’ siyasi sistemlere sahip olanlar ise kalkınamıyor. Acemoğlu ve Robinson’ın kitabı kalkınma sürecini anlamak isteyenler için keyifli bir okuma.
Ülkeler neden yükselir ve düşer?
Tarihte bu soruyu ilk soran düşünür, modern iktisat ve tarih ve sosyolojinin kurucusu sayabileceğimiz İbn Haldun’du. Cevabını ararken de oldukça ‘ampirik’ bir çalışma yapmıştı. Yani bizzat toplumsal örnekleri incelemiştir İbn Haldun. Hayatını siyasi çalkantılar sebebiyle değişik ülkelerde geçirmesi farklı sistem ve örnekleri görmüş olması ona doğal bir inceleme alanı sağladı.
Ancak ekonomi politikası/seçenekleri açısından benzer bir soru Adam Smith tarafından cevaplanmaya çalışıldı: Ülkelerin gelirleri (ve dolayısıyla servetleri) nasıl büyür? Adam Smith bu soruya temel olarak piyasaların serbest bırakılmasını tavsiye ederek cevap verdi. Eğer ekonomideki oyuncuların (tüketiciler ve şirketler) işlerine karışılmazsa, onlar kendi “faydalarını” azamileştirirken (yani kendi menfaatlerini kollarken) aynı zamanda topluma da faydalı oluyorlar ve toplamda toplumun refahını da azamileştirmiş oluyorlardı.
Weber, benzer bir sorudan hareket etmişti. Ulaştığı sonuç kapitalist gelişmeyi sağlayan itici gücün Protestanların çalışkanlıkları (bugünkü dilde verimlilikleri) ve tasarrufçuluğuydu. Sombart’a göre kapitalizmi geliştiren ana aktör Protestanlar değil eski lonca sisteminden dışlanan rekabetçi Yahudilerdi.
Sonraki yüzyıllarda da bu soru sorulmaya devam etti. Tabii cevaplar da çoğaldı. Jeffery Sachs gibi bazı iktisatçılar coğrafyanın belirleyici olduğunu söylediler. Yani belli coğrafyadaki ülkelerin kalkınma şansları yoktu. Bu sıkıcı ve hatta depresif bir sonuçtu. Bazılarına göre sorun sermaye eksikliğiydi. Fakir ülkelerdeki sermaye eksikliği ortadan kaldırılırsa (Dünya Bankası gibi kuruluşlar ya da yabancı yatırımcılar tarafından) kalkınma hızlanabilirdi. William Easterly gibi iktisatçılar bu önermenin aksine birçok örnek gösterdiler.
Bazı diğer iktisatçılar ise ekonomi politikalarının liberalleştirilmesiyle kalkınmanın hızlanacağını düşündüler. 1980′lerde Washington Uzlaşması olarak bilinen bu yaklaşım Türkiye’de de etkili oldu. Ama bu uzlaşmaya pek de uymayan Doğu Asya ekonomileri büyüme ve gelişme açısından uzlaşanlardan daha iyi performans gösteriyordu.
Douglas North gibi bazı iktisatçıların geliştirdiği bir başka önemli düşünce tarzı ise ‘kurumlar’ üzerine bina edilmişti. ‘Güçlü’ kurumlara sahip olan ülkeler kalkınıyor diğerleri kalkınamıyordu.
Ülkeler neden ‘başarır?’
Acemoğlu da bu en son gruba dahil. Bu iktisatçılara göre kurumların yapısı ve kalitesi ekonomik başarıyı doğrudan etkiliyor. Ekonomiyi çevreleyen ‘kurumsal yapının’ en pratik tanımı, ekonomik ilişkileri düzenleyen ‘yazılı ve yazılı olmayan kurallar’ şeklinde yapılabilir. Bu kurallar ekonomik sistemin de nasıl işlediğini belirliyor. Mülkiyet haklarından alışveriş yöntemlerine, borçlanmaların nasıl yapıldığına, güven unsuruna kadar kurumsal yapı geniş olarak toplumda ‘oyunun kuralları’ olarak düşünülebilir.
Acemoğlu ve Robinson ise en son kitaplarında kavramları biraz daha açıyorlar ve ortaya ilginç bir analiz çıkıyor. İki araştırmacıya göre, ‘kapsayıcı’ (inclusive) ekonomik kurumlara sahip ülkelerde yatırım, yenilikçilik teşvik ediliyor ve bazı oyuncuların kayrılmadığı bir oyun sahası sunuluyor. Bu durumda, oyuncuların müteşebbislik ve yenilikçilik özellikleri gelişiyor ve zeka ve becerilerini ekonominin hizmetine sunuyorlar. Bu sonucu sağlayan kurumların olduğu ülkelerde ekonomi gelişiyor ve refah sürdürülebilir olarak artıyor.
‘Sömürücü’ (extractive) kurumsal yapının hakim olduğu ülkelerde sözleşmeler ve mülkiyet hakları güvence altında olmuyor. Müteşebbisler, yatırım yapabilecekleri alanları serbestçe seçemiyorlar. Çalışanların çalışma alanları genellikle yönlendirilmiş ve düşük ücretli alanlar oluyor. Yeni teknolojilerin geliştirilmesi ya da yenilikçilik ‘para etmiyor.’ Böyle olunca bu ülkelerde ekonomik yapı güdük toplum da fakir kalıyor. Hemen yanı başımızdaki bazı ülkeler buna örnek.
Yazarların sömürücü ülkelerle ilgili daha önemli bir gözlemi ise bu ülkelerde bazı kesimlerin diğerlerinin üzerinde kayrılması. Bu elitler ekonomi üzerinde de kontrol sahibi oluyorlar. Böyle olunca onlar daha zengin diğer kesimler daha fakir oluyorlar. Ancak bir bütün olarak ülke de dünyanın zengin değil fakir ülkeleri arasında yer alıyorlar. Zira en önemli kaynak olan insanın kendisi bastırılmış oluyor bu sistemlerde.
Yazarların bu ülkeleri (ya da ‘tecrübeleri’) sömürücü diye adlandırmalarının sebebi toplumun bir kesimin siyasi ya da askeri ‘elit’ tarafından sömürülmesi; ya da bu kesimlerin ‘dışlanması.’
Elitler ellerini ekonomiden çeker mi?
Marks ile bitirelim. Marksist analiz de sömürü kavramı üzerine kurulmuştu. Çalışanların sermaye sahipleri tarafından sömürülmesinin engellenmesi için Marks bir kontrol ekonomisi önerdi. Daha doğrusu, Marks’a göre tarih bu kontrol ekonomisini ortaya çıkaracaktı. Bu süreci hızlandırmak da faydalı bir girişim olurdu.
Acemoğlu ile Robinson ise asıl sömürülenin, müteşebbisler ve hür ekonomik bireyler olduğunu söylüyor. Kurumlar elitist/kayırmacı yapıyı ortadan kaldıracak şekilde yeniden tasarlanırsa, bu ikiliye göre ekonomi güçleniyor ve zenginleşiyor. Bu durumda belki elitler de kazanabilir; büyüyen pastadan alınan adil pay küçük tutulan bir pastadan alınan aslan payından daha çekici olabilir. Ancak, Acemoğlu ve Robinson elitlerin güçlerini kendi elleriyle bıraktığı örneklerin az olduğunun altını çiziyorlar.

Daron Acemoğlu ile James Robinson’un yeni çıkan kitabının başlığı bu. Daron Acemoğlu, dünyanın en iyi akademik iktisatçıları arasında gösterilen, Ermeni asıllı bir Türk iktisatçı. MIT İktisat bölümünde iktisat profesörü olarak çalışıyor. James Robinson ise Harvard Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi profesörü.

Daron Acemoğlu geçen hafta TOBB Üniversitesi bünyesindeki TEPAV tarafından düzenlenen bir konferansta aynı konuyu tartıştı: Neden bazı ülkeler ekonomik olarak diğerlerinden daha başarılı? Kitapta bu sorunun cevabı aranıyor. Verilen cevap şu. ‘Kapsayıcı’ siyasi sistemlere (ya da kurumsal yapılara) sahip olan ekonomiler sürdürülebilir olarak kalkınıyor; Batı Avrupa gibi. ‘Sömürücü’ siyasi sistemlere sahip olanlar ise kalkınamıyor. Acemoğlu ve Robinson’ın kitabı kalkınma sürecini anlamak isteyenler için keyifli bir okuma.

Ülkeler neden yükselir ve düşer?

Tarihte bu soruyu ilk soran düşünür, modern iktisat ve tarih ve sosyolojinin kurucusu sayabileceğimiz İbn Haldun’du. Cevabını ararken de oldukça ‘ampirik’ bir çalışma yapmıştı. Yani bizzat toplumsal örnekleri incelemiştir İbn Haldun. Hayatını siyasi çalkantılar sebebiyle değişik ülkelerde geçirmesi farklı sistem ve örnekleri görmüş olması ona doğal bir inceleme alanı sağladı.

Ancak ekonomi politikası/seçenekleri açısından benzer bir soru Adam Smith tarafından cevaplanmaya çalışıldı: Ülkelerin gelirleri (ve dolayısıyla servetleri) nasıl büyür? Adam Smith bu soruya temel olarak piyasaların serbest bırakılmasını tavsiye ederek cevap verdi. Eğer ekonomideki oyuncuların (tüketiciler ve şirketler) işlerine karışılmazsa, onlar kendi “faydalarını” azamileştirirken (yani kendi menfaatlerini kollarken) aynı zamanda topluma da faydalı oluyorlar ve toplamda toplumun refahını da azamileştirmiş oluyorlardı.

Weber, benzer bir sorudan hareket etmişti. Ulaştığı sonuç kapitalist gelişmeyi sağlayan itici gücün Protestanların çalışkanlıkları (bugünkü dilde verimlilikleri) ve tasarrufçuluğuydu. Sombart’a göre kapitalizmi geliştiren ana aktör Protestanlar değil eski lonca sisteminden dışlanan rekabetçi Yahudilerdi.

Sonraki yüzyıllarda da bu soru sorulmaya devam etti. Tabii cevaplar da çoğaldı. Jeffery Sachs gibi bazı iktisatçılar coğrafyanın belirleyici olduğunu söylediler. Yani belli coğrafyadaki ülkelerin kalkınma şansları yoktu. Bu sıkıcı ve hatta depresif bir sonuçtu. Bazılarına göre sorun sermaye eksikliğiydi. Fakir ülkelerdeki sermaye eksikliği ortadan kaldırılırsa (Dünya Bankası gibi kuruluşlar ya da yabancı yatırımcılar tarafından) kalkınma hızlanabilirdi. William Easterly gibi iktisatçılar bu önermenin aksine birçok örnek gösterdiler.

Bazı diğer iktisatçılar ise ekonomi politikalarının liberalleştirilmesiyle kalkınmanın hızlanacağını düşündüler. 1980′lerde Washington Uzlaşması olarak bilinen bu yaklaşım Türkiye’de de etkili oldu. Ama bu uzlaşmaya pek de uymayan Doğu Asya ekonomileri büyüme ve gelişme açısından uzlaşanlardan daha iyi performans gösteriyordu.

Douglas North gibi bazı iktisatçıların geliştirdiği bir başka önemli düşünce tarzı ise ‘kurumlar’ üzerine bina edilmişti. ‘Güçlü’ kurumlara sahip olan ülkeler kalkınıyor diğerleri kalkınamıyordu.

Ülkeler neden ‘başarır?’

Acemoğlu da bu en son gruba dahil. Bu iktisatçılara göre kurumların yapısı ve kalitesi ekonomik başarıyı doğrudan etkiliyor. Ekonomiyi çevreleyen ‘kurumsal yapının’ en pratik tanımı, ekonomik ilişkileri düzenleyen ‘yazılı ve yazılı olmayan kurallar’ şeklinde yapılabilir. Bu kurallar ekonomik sistemin de nasıl işlediğini belirliyor. Mülkiyet haklarından alışveriş yöntemlerine, borçlanmaların nasıl yapıldığına, güven unsuruna kadar kurumsal yapı geniş olarak toplumda ‘oyunun kuralları’ olarak düşünülebilir.

Acemoğlu ve Robinson ise en son kitaplarında kavramları biraz daha açıyorlar ve ortaya ilginç bir analiz çıkıyor. İki araştırmacıya göre, ‘kapsayıcı’ (inclusive) ekonomik kurumlara sahip ülkelerde yatırım, yenilikçilik teşvik ediliyor ve bazı oyuncuların kayrılmadığı bir oyun sahası sunuluyor. Bu durumda, oyuncuların müteşebbislik ve yenilikçilik özellikleri gelişiyor ve zeka ve becerilerini ekonominin hizmetine sunuyorlar. Bu sonucu sağlayan kurumların olduğu ülkelerde ekonomi gelişiyor ve refah sürdürülebilir olarak artıyor.

‘Sömürücü’ (extractive) kurumsal yapının hakim olduğu ülkelerde sözleşmeler ve mülkiyet hakları güvence altında olmuyor. Müteşebbisler, yatırım yapabilecekleri alanları serbestçe seçemiyorlar. Çalışanların çalışma alanları genellikle yönlendirilmiş ve düşük ücretli alanlar oluyor. Yeni teknolojilerin geliştirilmesi ya da yenilikçilik ‘para etmiyor.’ Böyle olunca bu ülkelerde ekonomik yapı güdük toplum da fakir kalıyor. Hemen yanı başımızdaki bazı ülkeler buna örnek.

Yazarların sömürücü ülkelerle ilgili daha önemli bir gözlemi ise bu ülkelerde bazı kesimlerin diğerlerinin üzerinde kayrılması. Bu elitler ekonomi üzerinde de kontrol sahibi oluyorlar. Böyle olunca onlar daha zengin diğer kesimler daha fakir oluyorlar. Ancak bir bütün olarak ülke de dünyanın zengin değil fakir ülkeleri arasında yer alıyorlar. Zira en önemli kaynak olan insanın kendisi bastırılmış oluyor bu sistemlerde.

Yazarların bu ülkeleri (ya da ‘tecrübeleri’) sömürücü diye adlandırmalarının sebebi toplumun bir kesimin siyasi ya da askeri ‘elit’ tarafından sömürülmesi; ya da bu kesimlerin ‘dışlanması.’

Elitler ellerini ekonomiden çeker mi?

Marks ile bitirelim. Marksist analiz de sömürü kavramı üzerine kurulmuştu. Çalışanların sermaye sahipleri tarafından sömürülmesinin engellenmesi için Marks bir kontrol ekonomisi önerdi. Daha doğrusu, Marks’a göre tarih bu kontrol ekonomisini ortaya çıkaracaktı. Bu süreci hızlandırmak da faydalı bir girişim olurdu.

Acemoğlu ile Robinson ise asıl sömürülenin, müteşebbisler ve hür ekonomik bireyler olduğunu söylüyor. Kurumlar elitist/kayırmacı yapıyı ortadan kaldıracak şekilde yeniden tasarlanırsa, bu ikiliye göre ekonomi güçleniyor ve zenginleşiyor. Bu durumda belki elitler de kazanabilir; büyüyen pastadan alınan adil pay küçük tutulan bir pastadan alınan aslan payından daha çekici olabilir. Ancak, Acemoğlu ve Robinson elitlerin güçlerini kendi elleriyle bıraktığı örneklerin az olduğunun altını çiziyorlar.

Türkiye’nin motor üretmesi için neyi eksik?

Komşunuz tanınmış bir mühendislik fakültesinde motor profesörü. Arabanızın motoru arıza yaptı. Samimi komşunuzun zamanından fedakarlık ederek yardım etmesini istediniz. Tamiratın başarıya ulaşabileceğini düşünür müsünüz?
Muhtemelen arabanızı “sanayiye” götürürsünüz. İlkokul mezunu tamirciniz arabanız daha atölyeye girerken sesinden problemi anlar. Kısa sürede tamiratı bitirir. En azından artık bayağı yaygınlaşan “bilgisayarlı” tamircilerden önce durum böyleydi.
Motor profesörünün arabayı tamir edememesi hatta teşhis bile koyamamasında bir yanlışlık yok; mesele profesör ile tamircinin iki ayrı “bilgi alanından” gelmesinden kaynaklanıyor. Profesör kitaplardan öğrenilen teorik bilgi alanından gelirken tamirci “yaparak öğreniyor.” Profesör teorik bilgi ve bilgisayar desteğiyle size teorik bir motor tasarımı yapabilir. Belki laboratuvar ölçeğinde prototip geliştirebilir. Ancak “sanayi bilgisine” sahip değildir.
Teori ile pratik/sanayi arasındaki uçurum ülkemizde Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerine göre daha geniş. Kitap ve deneyden öğrenen üniversiteler ile yaparak öğrenen sanayi arasında ilişkiler kopuk. Bu da sanayi politikalarının tasarlanması ve başarıyla uygulanmasını engelliyor.
Esasında sanayi-üniversite ilişkisi dünyanın hiçbir ülkesinde istenen seviyede değil. Üniversitelerin iki ana işlevinden birincisi eğitim, ikincisi ise araştırma. Her iki işlev de sanayiye önemli girdi sağlıyor. Ancak üniversitelerin birinci işlevinin sanayiye sağladığı girdi ve fayda ikincisine göre daha önde geliyor.
Birinci işlev olan adam yetiştirmenin amacı, öğrencileri üniversite sonrasında çalışacakları ortama bilgi, beceri ve yetkinlikler açısından hazır hale getirmek. Bunda bazı ülkeler diğerlerine göre daha başarılı. Türkiye olarak biz bu konuda bayağı gerideyiz. Zira, bilgi tarafını öne çıkarıyor, beceri ve yetkinliklerde geride kalıyoruz. Soru soran, sorulara cevap arayan, girdiği ortama verimli katkı yapar hale hızla gelen bireyleri yetiştirmemiz gerekiyor.
Ancak bu konuda bizden daha iyi olduğunu düşündüğümüz ülkelerde de sıkıntılar var. Genç işsizliğinin diğer yaş gruplarına göre daha yüksek olmasının ana sebebi, üniversiteden iş ortamına geçişte çalışanın üretken hale gelmesinin oldukça uzun zaman alması. Bu sebeple birçok sektörden işyeri yöneticileri yeni işe alınan gençlere en az bir-iki sene üretken hale gelmemesine rağmen maaş ödeyerek pahalı bir yatırımın altına girdiğini düşünüyorlar. Bu da yeni üniversite mezunlarının iş bulma oranlarını düşürüyor.
Üniversitelerin ikinci işlevi olan araştırma ise toplumun sahip olduğu (ve üniversite ve üniversite altı eğitim kurumlarının topluma iletmesi gereken) bilgi dağarcığının genişletilmesini hedefliyor. İşte burada Türkiye oldukça geride ancak uluslararası istatistiklere bakıldığında ilerleme hızının yüksek olduğu görülüyor.
Bu alanda asıl sorun ise araştırmaların ekonomiye ve sanayiye katkısı. Burada da yeni bir koordinasyon ihtiyacı var. Toplumun sınırlı kaynaklarının harcandığı üniversitelerin araştırma alanlarının Türkiye’nin kısa, orta ve uzun vadeli ekonomik hedeflerine en etkin katkıyı yapması gerekiyor. Bu olursa, bu kaynaklar verimli harcanmış olacak.
Kısa-orta vadede üniversitelerin Türk ekonomisi ve sanayinin araştırma-geliştirme gayretinin en önemli destekçisi haline getirilmesi gerekiyor.
Bu konuda Sanayi Bakanlığı, TÜBİTAK ve YÖK çalışıyor. Daha geniş bir çerçevede tartışılan ve bir kısmı uygulanmaya başlanan başlıklar arasında akademik yükselme esaslarına patent gibi unsurların katılması, özellikle teknik alandaki üniversite öğretim üyelerinin şirket kurmalarının veya ortak olmalarının özendirilmesi gibi unsurlar var.
TÜBİTAK’ın üniversitelerle sanayi kuruluşlarının işbirliğini özendirdiği ARDEB başlığı altındaki bazı programlar veya doğrudan sanayi kuruluşlarını desteklediği TEYDEB programları gibi araçlar Türkiye’de Ar-Ge desteklerinin birçok gelişmekte olan ülkeye göre daha gelişmiş olduğunu gösteriyor. TÜBİTAK özel sektörün bu fonları kullanma kapasitesinden, yani gelen başvuruların kalitesinden şikâyet ediyor. Bu konuda TÜBİTAK haklı. Bununla birlikte TÜBİTAK prosedürlerinin etkinliğini kaybetmeden kolaylaştırılması ve hızlandırılması gerekiyor.
Öte yandan, Sanayi Bakanlığı’nın özel sektöre doğrudan sağladığı destekler de güçlendiriliyor. Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün hafta içinde bakanlığın Tekno-Girişim desteklerinin genişletildiğini açıkladı. Sanayi Bakanlığı’nın yeni fikirlerin şirketleşmesini sağlamak için geliştirdiği 100.000 TL’lik hibeden faydalananlar, ikinci aşamada TÜBİTAK tarafından 550.000 TL’lik desteğe aday olacaklar. Bu destek yeni ürünlerin “ticarileşmesine” yardımcı olmayı hedefliyor.
Buraya kadar güzel. Ancak önceki yazılarda da altını çizdiğimiz Türkiye’nin önemli bir diğer sorununa tekrar değinelim: Büyük şirketlerin teknoloji fakirliği. Büyük şirketlerimiz Ar-Ge yapmıyor, patent almıyor ve yeni ürün üretmiyor. Cirolara oranla Ar-Ge harcamaları temelinde hazırlanan dünya Ar-Ge listelerinde Türk firmaları yer almıyor. Yani geleceğe miyobik bakıyor.
Bu sürecin içine büyük şirketleri çekmeden, onların kafa yapısını değiştirmeden, geleceği görmelerini sağlamadan işimiz zor. Motor profesörlerimiz var. Maharetli otomobil tamircilerimiz de, dünyaya parmak ısırtan zeki mühendislerimiz de. Ancak motor tasarlayan ve üreten bir ülke değiliz…

Komşunuz tanınmış bir mühendislik fakültesinde motor profesörü. Arabanızın motoru arıza yaptı. Samimi komşunuzun zamanından fedakarlık ederek yardım etmesini istediniz. Tamiratın başarıya ulaşabileceğini düşünür müsünüz?

Muhtemelen arabanızı “sanayiye” götürürsünüz. İlkokul mezunu tamirciniz arabanız daha atölyeye girerken sesinden problemi anlar. Kısa sürede tamiratı bitirir. En azından artık bayağı yaygınlaşan “bilgisayarlı” tamircilerden önce durum böyleydi.

Motor profesörünün arabayı tamir edememesi hatta teşhis bile koyamamasında bir yanlışlık yok; mesele profesör ile tamircinin iki ayrı “bilgi alanından” gelmesinden kaynaklanıyor. Profesör kitaplardan öğrenilen teorik bilgi alanından gelirken tamirci “yaparak öğreniyor.” Profesör teorik bilgi ve bilgisayar desteğiyle size teorik bir motor tasarımı yapabilir. Belki laboratuvar ölçeğinde prototip geliştirebilir. Ancak “sanayi bilgisine” sahip değildir.

Teori ile pratik/sanayi arasındaki uçurum ülkemizde Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerine göre daha geniş. Kitap ve deneyden öğrenen üniversiteler ile yaparak öğrenen sanayi arasında ilişkiler kopuk. Bu da sanayi politikalarının tasarlanması ve başarıyla uygulanmasını engelliyor.

Esasında sanayi-üniversite ilişkisi dünyanın hiçbir ülkesinde istenen seviyede değil. Üniversitelerin iki ana işlevinden birincisi eğitim, ikincisi ise araştırma. Her iki işlev de sanayiye önemli girdi sağlıyor. Ancak üniversitelerin birinci işlevinin sanayiye sağladığı girdi ve fayda ikincisine göre daha önde geliyor.

Birinci işlev olan adam yetiştirmenin amacı, öğrencileri üniversite sonrasında çalışacakları ortama bilgi, beceri ve yetkinlikler açısından hazır hale getirmek. Bunda bazı ülkeler diğerlerine göre daha başarılı. Türkiye olarak biz bu konuda bayağı gerideyiz. Zira, bilgi tarafını öne çıkarıyor, beceri ve yetkinliklerde geride kalıyoruz. Soru soran, sorulara cevap arayan, girdiği ortama verimli katkı yapar hale hızla gelen bireyleri yetiştirmemiz gerekiyor.

Ancak bu konuda bizden daha iyi olduğunu düşündüğümüz ülkelerde de sıkıntılar var. Genç işsizliğinin diğer yaş gruplarına göre daha yüksek olmasının ana sebebi, üniversiteden iş ortamına geçişte çalışanın üretken hale gelmesinin oldukça uzun zaman alması. Bu sebeple birçok sektörden işyeri yöneticileri yeni işe alınan gençlere en az bir-iki sene üretken hale gelmemesine rağmen maaş ödeyerek pahalı bir yatırımın altına girdiğini düşünüyorlar. Bu da yeni üniversite mezunlarının iş bulma oranlarını düşürüyor.

Üniversitelerin ikinci işlevi olan araştırma ise toplumun sahip olduğu (ve üniversite ve üniversite altı eğitim kurumlarının topluma iletmesi gereken) bilgi dağarcığının genişletilmesini hedefliyor. İşte burada Türkiye oldukça geride ancak uluslararası istatistiklere bakıldığında ilerleme hızının yüksek olduğu görülüyor.

Bu alanda asıl sorun ise araştırmaların ekonomiye ve sanayiye katkısı. Burada da yeni bir koordinasyon ihtiyacı var. Toplumun sınırlı kaynaklarının harcandığı üniversitelerin araştırma alanlarının Türkiye’nin kısa, orta ve uzun vadeli ekonomik hedeflerine en etkin katkıyı yapması gerekiyor. Bu olursa, bu kaynaklar verimli harcanmış olacak.

Kısa-orta vadede üniversitelerin Türk ekonomisi ve sanayinin araştırma-geliştirme gayretinin en önemli destekçisi haline getirilmesi gerekiyor.

Bu konuda Sanayi Bakanlığı, TÜBİTAK ve YÖK çalışıyor. Daha geniş bir çerçevede tartışılan ve bir kısmı uygulanmaya başlanan başlıklar arasında akademik yükselme esaslarına patent gibi unsurların katılması, özellikle teknik alandaki üniversite öğretim üyelerinin şirket kurmalarının veya ortak olmalarının özendirilmesi gibi unsurlar var.

TÜBİTAK’ın üniversitelerle sanayi kuruluşlarının işbirliğini özendirdiği ARDEB başlığı altındaki bazı programlar veya doğrudan sanayi kuruluşlarını desteklediği TEYDEB programları gibi araçlar Türkiye’de Ar-Ge desteklerinin birçok gelişmekte olan ülkeye göre daha gelişmiş olduğunu gösteriyor. TÜBİTAK özel sektörün bu fonları kullanma kapasitesinden, yani gelen başvuruların kalitesinden şikâyet ediyor. Bu konuda TÜBİTAK haklı. Bununla birlikte TÜBİTAK prosedürlerinin etkinliğini kaybetmeden kolaylaştırılması ve hızlandırılması gerekiyor.

Öte yandan, Sanayi Bakanlığı’nın özel sektöre doğrudan sağladığı destekler de güçlendiriliyor. Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün hafta içinde bakanlığın Tekno-Girişim desteklerinin genişletildiğini açıkladı. Sanayi Bakanlığı’nın yeni fikirlerin şirketleşmesini sağlamak için geliştirdiği 100.000 TL’lik hibeden faydalananlar, ikinci aşamada TÜBİTAK tarafından 550.000 TL’lik desteğe aday olacaklar. Bu destek yeni ürünlerin “ticarileşmesine” yardımcı olmayı hedefliyor.

Buraya kadar güzel. Ancak önceki yazılarda da altını çizdiğimiz Türkiye’nin önemli bir diğer sorununa tekrar değinelim: Büyük şirketlerin teknoloji fakirliği. Büyük şirketlerimiz Ar-Ge yapmıyor, patent almıyor ve yeni ürün üretmiyor. Cirolara oranla Ar-Ge harcamaları temelinde hazırlanan dünya Ar-Ge listelerinde Türk firmaları yer almıyor. Yani geleceğe miyobik bakıyor.

Bu sürecin içine büyük şirketleri çekmeden, onların kafa yapısını değiştirmeden, geleceği görmelerini sağlamadan işimiz zor. Motor profesörlerimiz var. Maharetli otomobil tamircilerimiz de, dünyaya parmak ısırtan zeki mühendislerimiz de. Ancak motor tasarlayan ve üreten bir ülke değiliz…

Yaşlı Avrupa, yeni Avrupa ve Türkiye

Küçük bir Balkan ülkesi olan Slovenya, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğini en çok destekleyen AB ülkelerinden birisi. Adriyatik Denizi’nin kuzey ucunda, İtalya’ya komşu bu ülke, tabiat güzelliği açısından oldukça şanslı. Ljublijana’ya 20 dakika mesafedeki Bled kasabası Alplerin İsviçre’yi kıskandıracak yamaçlarında, aynı ismi taşıyan gölün kıyısında kurulmuş.
Aynı kasabada Avrupa’nın en iyi küçük işletme okullarından birisi yer alıyor; IEDC Bled İşletme Okulu. Slovenya’nın bir ‘geçiş ekonomisi’ olduğu düşünüldüğünde 26 yaşındaki okulun Yugoslav döneminde kurulduğu anlaşılıyor. Okulun kurucusu Prof. Danica Purg aynı zamanda Avrupa Uluslararası İşletme Akademisi üyesi.
IEDC programları yeni liderlik yaklaşımları ve yönetim modelleri üzerinde yoğunlaşıyor. ‘Yeni’ ve ‘yenilikçilik’ Slovenya’da prim yapan kavramlar. Nitekim ülke yenilikçilik sıralamalarında Türkiye’nin oldukça üzerinde. Örneğin, şirketlerin ciroya oranla Ar-Ge harcamalarında Slovenya Türkiye’nin beş katı kadar daha yüksek.
IEDC İşletme Okulu tarafından düzenlenen ve DEİK tarafından desteklenen atölye çalışması için geldiğim Slovenya’dan ilk notlarım bunlar. On beş ülkeden yetmiş üst düzey katılımcıya ev sahipliği yapan atölyenin başlığı Avrupa Birliği ve Türkiye: Ortak Bir Gelecek İçin Siyasi ve Ticari Liderlik.
Türkiye ile Avrupa’nın ortak geleceği
Avrupa ile Türkiye arasındaki ekonomik ve ticari ilişkiler siyasi ve sosyal ilişkilere göre çok daha güçlü. Dahası, siyasi ilişkilerin zayıflığı daha derin bir ekonomik bütünleşmenin önünde en önemli engel. Siyasi problemlerin arasında ise Türkiye ve Türkler hakkındaki tarihi önyargılar önemli bir paya sahip.
Bu önyargılar yüzyıllar öncesine dayanıyor. Örneğin, 16. yüzyılda yazılmış Hıristiyan dualarına bakarsanız; Türklerin Papa ve şeytanla birlikte Hıristiyan dünyasının en önemli üç düşmanından birisi olarak betimlendiğini görüyoruz. Başka bir betimleme daha vardı; bazı teologlar da o dönemde Türkleri ‘kızıl Yahudiler’ olarak tanımlıyordu. Bu dönemde bu tür yüzlerce dua, vaaz ve kitap yazıldı. Leyla Coşan’ın ‘Tanrım Bizi Türklerden Koru’ başlıklı (Yeditepe Yayınları, 2009) kitabında bu konunun ayrıntılarına ulaşabilirsiniz.
Bu önyargılar tarihin sayfalarında kalmış değil. Anders Breivik’in meşhur manifestosunun başlığını hatırlayalım: ’2083: Avrupa Bağımsızlık Bildirisi.’ Breivik, manifestonun 2083′e yaptığı atıfın, İkinci Viyana Kuşatması’nın 400. yılından kaynaklandığını söylüyor. 1683, Türkiye’nin AB adayı haline geldiği zorlu süreçte sadece Avusturya değil, diğer Avrupa ülkelerinin basınında da bol bol hatırlanmıştı.
Önyargılar sadece Breivik ya da Wilders gibi karakterlerle özdeşleşmiş değil. Geçen haftalarda Lüksemburg Başbakanı Junker, Yunanistan’ın içinde bulunduğu krize değinirken, kadastro sisteminin olmayışını Osmanlı İmparatorluğu’na bağlamıştı.
Oysa, modern kadastro sistemleri, dünyada olduğu gibi Lüksemburg’da da büyük ölçüde Yunanistan’ın bağımsızlığını kazandığı 1829′dan sonra gelişti. 180 sene önce bağımsızlığını kazanan, 30 seneden fazla süredir Avrupa Birliği üyesi olan bir ülkede kadastro sisteminin geliştirilemeyişini Osmanlı İmparatorluğu’na bağlamak bilgisizlik tarafından desteklenen önyargılardan kaynaklanmıyorsa geriye sadece kasıt faktörü kalıyor. Bu arada, Bülent Arı ve Uğur Altuğ gibi tarihçiler, Osmanlı İmparatorluğu’nun kayıt sisteminin güçlülüğünün altını çiziyorlar. Osmanlı arşivlerinden 1529 yılında Mora’daki bir Yunan çiftçisinin ne ürettiğini görebiliyoruz.
Slovenya’dan İsveç’e Avrupa’nın çeper ve nispeten yeni üyeleri arasında Türkiye’ye siyasi bakışın daha olumlu ve destekleyici olduğunun altını bir kez daha çizmek gerekiyor. Türkiye’nin dinamizmi ve Avrupa’ya kazandırabilecekleri konusunda bu ülkeler diğerlerine göre çok daha geniş bir perspektife sahip.
Toplantıların anekdotları da Türkiye’nin Avrupa’daki imajı hakkında fikirler verebilir. Slovenyalı önemli bir işadamının Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu yarım saat dinledikten sonra Türkiye’ye yatırım yapmaya karar verdiğini söylemesi ilginçti. Lozan’daki ünlü İşletme Okulu IMD’nin eski dekanı Derek Abell’in, ‘düşüşteki Avrupa’nın’ Türkiye ile tekrar çıkışa geçebileceğini söylemesi de öyle.
Atölye çalışmasında da yeni Türkiye’nin Avrupa’nın dinamik unsurları içinde oldukça yüksek bir prestij ve olumlu bir bakışa sahip olduğunu bir kez daha gördüm. Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu hemen her oturumda Avrupalı konuşmacılar tarafından övüldü. Bir de Coca Cola CEO’su Muhtar Kent.
Ancak, prestijin altını çok iyi doldurması gerekiyor Türkiye’nin. Yenilikçilik göstergeleri açısından Avrupa’da son sıralarda yer alıyor Türkiye örneğin. Yani, eğer ‘yeni Avrupa’da’ sadece büyük değil gerçekten dinamik bir aktörü olmak istiyorsa Türkiye’nin verimlilik, yenilikçilik, Ar-Ge, markalaşma konularında hızını artırması gerekiyor.
Yalın Enstitü
Toplantılara konuşmacı olarak katılan Yalçın İpbüken Yalın Enstitü Başkanı. Yalın Enstitü Lean Institute’un Türkiye ayağı olarak 40′a yakın şirkete organizasyon ve düşünce tarzlarını yalın hale getirebilmeleri konusunda danışmanlık desteği veriyormuş. Enstitünün Türkiye tecrübesi Toyota’daki uygulamayla başlamış. Bu hizmetlere sadece işletmelerimizin değil kamu sektörümüzün de büyük ihtiyacı var.

Küçük bir Balkan ülkesi olan Slovenya, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğini en çok destekleyen AB ülkelerinden birisi. Adriyatik Denizi’nin kuzey ucunda, İtalya’ya komşu bu ülke, tabiat güzelliği açısından oldukça şanslı. Ljublijana’ya 20 dakika mesafedeki Bled kasabası Alplerin İsviçre’yi kıskandıracak yamaçlarında, aynı ismi taşıyan gölün kıyısında kurulmuş.

Aynı kasabada Avrupa’nın en iyi küçük işletme okullarından birisi yer alıyor; IEDC Bled İşletme Okulu. Slovenya’nın bir ‘geçiş ekonomisi’ olduğu düşünüldüğünde 26 yaşındaki okulun Yugoslav döneminde kurulduğu anlaşılıyor. Okulun kurucusu Prof. Danica Purg aynı zamanda Avrupa Uluslararası İşletme Akademisi üyesi.

IEDC programları yeni liderlik yaklaşımları ve yönetim modelleri üzerinde yoğunlaşıyor. ‘Yeni’ ve ‘yenilikçilik’ Slovenya’da prim yapan kavramlar. Nitekim ülke yenilikçilik sıralamalarında Türkiye’nin oldukça üzerinde. Örneğin, şirketlerin ciroya oranla Ar-Ge harcamalarında Slovenya Türkiye’nin beş katı kadar daha yüksek.

IEDC İşletme Okulu tarafından düzenlenen ve DEİK tarafından desteklenen atölye çalışması için geldiğim Slovenya’dan ilk notlarım bunlar. On beş ülkeden yetmiş üst düzey katılımcıya ev sahipliği yapan atölyenin başlığı Avrupa Birliği ve Türkiye: Ortak Bir Gelecek İçin Siyasi ve Ticari Liderlik.

Türkiye ile Avrupa’nın ortak geleceği

Avrupa ile Türkiye arasındaki ekonomik ve ticari ilişkiler siyasi ve sosyal ilişkilere göre çok daha güçlü. Dahası, siyasi ilişkilerin zayıflığı daha derin bir ekonomik bütünleşmenin önünde en önemli engel. Siyasi problemlerin arasında ise Türkiye ve Türkler hakkındaki tarihi önyargılar önemli bir paya sahip.

Bu önyargılar yüzyıllar öncesine dayanıyor. Örneğin, 16. yüzyılda yazılmış Hıristiyan dualarına bakarsanız; Türklerin Papa ve şeytanla birlikte Hıristiyan dünyasının en önemli üç düşmanından birisi olarak betimlendiğini görüyoruz. Başka bir betimleme daha vardı; bazı teologlar da o dönemde Türkleri ‘kızıl Yahudiler’ olarak tanımlıyordu. Bu dönemde bu tür yüzlerce dua, vaaz ve kitap yazıldı. Leyla Coşan’ın ‘Tanrım Bizi Türklerden Koru’ başlıklı (Yeditepe Yayınları, 2009) kitabında bu konunun ayrıntılarına ulaşabilirsiniz.

Bu önyargılar tarihin sayfalarında kalmış değil. Anders Breivik’in meşhur manifestosunun başlığını hatırlayalım: ’2083: Avrupa Bağımsızlık Bildirisi.’ Breivik, manifestonun 2083′e yaptığı atıfın, İkinci Viyana Kuşatması’nın 400. yılından kaynaklandığını söylüyor. 1683, Türkiye’nin AB adayı haline geldiği zorlu süreçte sadece Avusturya değil, diğer Avrupa ülkelerinin basınında da bol bol hatırlanmıştı.

Önyargılar sadece Breivik ya da Wilders gibi karakterlerle özdeşleşmiş değil. Geçen haftalarda Lüksemburg Başbakanı Junker, Yunanistan’ın içinde bulunduğu krize değinirken, kadastro sisteminin olmayışını Osmanlı İmparatorluğu’na bağlamıştı.

Oysa, modern kadastro sistemleri, dünyada olduğu gibi Lüksemburg’da da büyük ölçüde Yunanistan’ın bağımsızlığını kazandığı 1829′dan sonra gelişti. 180 sene önce bağımsızlığını kazanan, 30 seneden fazla süredir Avrupa Birliği üyesi olan bir ülkede kadastro sisteminin geliştirilemeyişini Osmanlı İmparatorluğu’na bağlamak bilgisizlik tarafından desteklenen önyargılardan kaynaklanmıyorsa geriye sadece kasıt faktörü kalıyor. Bu arada, Bülent Arı ve Uğur Altuğ gibi tarihçiler, Osmanlı İmparatorluğu’nun kayıt sisteminin güçlülüğünün altını çiziyorlar. Osmanlı arşivlerinden 1529 yılında Mora’daki bir Yunan çiftçisinin ne ürettiğini görebiliyoruz.

Slovenya’dan İsveç’e Avrupa’nın çeper ve nispeten yeni üyeleri arasında Türkiye’ye siyasi bakışın daha olumlu ve destekleyici olduğunun altını bir kez daha çizmek gerekiyor. Türkiye’nin dinamizmi ve Avrupa’ya kazandırabilecekleri konusunda bu ülkeler diğerlerine göre çok daha geniş bir perspektife sahip.

Toplantıların anekdotları da Türkiye’nin Avrupa’daki imajı hakkında fikirler verebilir. Slovenyalı önemli bir işadamının Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu yarım saat dinledikten sonra Türkiye’ye yatırım yapmaya karar verdiğini söylemesi ilginçti. Lozan’daki ünlü İşletme Okulu IMD’nin eski dekanı Derek Abell’in, ‘düşüşteki Avrupa’nın’ Türkiye ile tekrar çıkışa geçebileceğini söylemesi de öyle.

Atölye çalışmasında da yeni Türkiye’nin Avrupa’nın dinamik unsurları içinde oldukça yüksek bir prestij ve olumlu bir bakışa sahip olduğunu bir kez daha gördüm. Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu hemen her oturumda Avrupalı konuşmacılar tarafından övüldü. Bir de Coca Cola CEO’su Muhtar Kent.

Ancak, prestijin altını çok iyi doldurması gerekiyor Türkiye’nin. Yenilikçilik göstergeleri açısından Avrupa’da son sıralarda yer alıyor Türkiye örneğin. Yani, eğer ‘yeni Avrupa’da’ sadece büyük değil gerçekten dinamik bir aktörü olmak istiyorsa Türkiye’nin verimlilik, yenilikçilik, Ar-Ge, markalaşma konularında hızını artırması gerekiyor.

Yalın Enstitü

Toplantılara konuşmacı olarak katılan Yalçın İpbüken Yalın Enstitü Başkanı. Yalın Enstitü Lean Institute’un Türkiye ayağı olarak 40′a yakın şirkete organizasyon ve düşünce tarzlarını yalın hale getirebilmeleri konusunda danışmanlık desteği veriyormuş. Enstitünün Türkiye tecrübesi Toyota’daki uygulamayla başlamış. Bu hizmetlere sadece işletmelerimizin değil kamu sektörümüzün de büyük ihtiyacı var.

Portekiz 16. yüzyılda yeni dünya ticaret sistemini nasıl kurdu?

Tarihte uluslararası ticaret, en azından Avrupa versiyonu, devlet ve askerî güçle el ele yürüdü ve gelişti. Başka bir yazıda ele alacağım ilginç bir örnek, devlet, askerî güç ve ‘zorla ticareti’ birleştiren İngilizlerin Doğu Hindistan Şirketi’dir. Bu model Hollanda’dan Fransa’ya değişik Avrupa ülkelerinde Güney ve Doğu Asya’nın kolonizasyonunda kullanılmıştı.
Konunun mucitleri ise 15. yüzyılda Portekizliler oldu. 16. yüzyılın ‘keşifler çağı’ olarak adlandırılmasında İspanyol ve Portekizlilerin, zaten bilinen Güney ve Doğu Asya seyahatini kendileri adına ‘keşfetmesinin’ önemli rolü oldu. Süreç, Kristof Kolomb’un Hindistan’a deniz yoluyla ulaşmaya çalışırken fark etmeden bugünkü Amerika’ya ulaşmasıyla başlamıştı. Kızılderililerin hâlâ Avrupa dillerinde ‘Hintli’ (Indian) diye adlandırılması bundandı. Osmanlı ‘Akdeniz’i’ Türk gölü haline getirirken Avrupa’nın uçlarındaki fakir İspanya ve Portekiz, Amerika ve Asya’yı tam manasıyla talan ediyorlardı. Bugün bu hikâyeye bakalım ve bugüne paraleller çizelim. Ana kaynağım, bir süre Türkiye’de de çalışan Hint asıllı tarihçi Dr. Muhammad Yakub Mughul’un ‘Kanuni Devri Osmanlıların Hint Okyanusu Politikası ve Osmanlı-Hint Müslümanları Münasebetleri (1517-1538)’ isimli kitabı (Fetih Yayınevi, İstanbul, 1975).
Portekizlilerin okyanusa açılması
15. yüzyılda Avrupa’nın fakirliği ve geri kalmışlığı dillere destandı. Asya ile ticaret yapıyorlar, ancak büyük ticari açıklar veriyorlardı. Bugünkü deyimiyle, sürdürülemez bir cari açık problemiyle karşı karşıyalardı. Sürdürülemezliğin sebebi basitti. İpek ve baharat başta olmak üzere Asya’dan o dönemin değerli mallarını ithal ediyorlar ancak karşılığında dünya piyasalarında para eden ürünler üretemiyorlardı. Teknik tabiriyle, ticari hadler Avrupa’nın aleyhindeydi. Daha da açarsak, ürettikleri basit ürünlerden çok verip karşılığında daha az miktarda Asya ürünleri ithal ediyorlardı. Doğu’nun ürettiği ipek, baharat, dokumalar ve diğer ürünler o zamanın lüks mallarıydı. Dış ticaret açığı Avrupa’yı başka ödeme araçları aramaya itiyordu. Listenin başında altın vardı. İspanyol ve Portekizliler altın bulmak için okyanusa açıldılar.
Ancak ikinci bir sebep daha vardı. Asya-Avrupa ticareti büyük ölçüde Müslüman ülkeler üzerinden yapılıyordu. Sadece Anadolu’nun da içinde olduğu karayoluyla değil. Hindistan’dan mallar denizyoluyla Kızıldeniz üzerinden Arabistan ve Mısır limanlarına gemilerle getiriliyordu. Mısır (Memluklu) tüccarları Kızıldeniz limanlarından malları kervanlarla Mısır’ın Akdeniz limanlarına taşıyordu. Buradan da, mallar denizyoluyla başta Venedik’e gidiyor, oradan da karayoluyla Avrupa şehirlerine taşınıyordu. Venedik bu yüzden Osmanlı ve Memlukluları velinimet olarak görürdü. Bu ticaret, Mısır ve Venedik’e büyük zenginlik getiriyordu. Bu konuda önemli bir kaynak olan Maria Pia Pedani’nin Venezia porta d’Orient (Venedik: Doğu’nun limanı) isimli kitap Gökçen Karaca Şahin tarafından İtalyancadan Türkçeye tercüme ediliyor.
Serbest ticaret / ‘askeri’ ticaret
Portekiz önce Afrika’nın batı kıyılarına saldırdı ve burada koloniler oluşturdu. Angola’nın hâlâ Portekizce konuşması zengin altın kaynakları sebebiyle Portekiz tarafından ele geçirilmesinden kaynaklanıyordu. Afrika, Portekiz açısından önemli bir altın kaynağı idi. Amerika da hem İspanya hem de Portekiz açısından. Her iki ülke Latin Amerika’yı da hızla sömürgeleştirdi. Talan, ‘özelleştirme’ şeklinde kurumsallaştırılmıştı. Gözü pek İspanyol ve Portekizli gemiciler, kendilerine kralları tarafından verilen ‘yetkiye’ binaen belli bölgelere gönderiliyor, oradaki kabilelere saldırıyor ve elde ettikleri altınların belli bir yüzdesini kendilerine saklayarak kalanı krallarına teslim ediyorlardı. Bazı Latin Amerika ülkelerindeki müzelerde bu hüzünlü süreç bugün de canlandırılıyor.
1481 yılında Portekiz kralı olan ikinci John zamanında, Portekiz’in önceki Afrika ‘yatırımı’ ülkesine önemli faydalar sağlamıştı. Yeni kral gözünü Asya-Avrupa arasındaki kârlı baharat ticaretine dikti. Amacı Mısır ve Venedik’e önemli darbe vurmak ve bu ticareti tamamen okyanus yoluna kaydırarak ele geçirmekti. Vasco de Gama isimli gözü pek ve saldırgan denizci bu konuda Portekiz’e büyük hizmet yapacaktı. Vasco de Gama 1497 ve 1502′de Afrika’nın doğu ve güney kıyılarını kat etti ve ardından Hindistan’a ulaştı. Afrika’da Mozambik’e ulaştığında, dost görünmek amacıyla Müslüman bir denizci olduğunu söylemişti. Buradan Ahmet bin Macit isimli ünlü bir denizci onun Hindistan’a ulaşmasına yardımcı oldu.
Bu keşif ziyareti sırasında de Gama’nın bazı Afrika ve Kaliküt gibi Hint limanlarında büyük vahşetlere imza attı. Ticari ve hacı taşıyan gemileri batırdı. Terör oluşturmak amacıyla, içindekilerin ellerini, kulaklarını keserek karaya yolladı. Şehirleri topçu ateşiyle yıkıntı haline getirdi. Amacı, bu sularda Kızıldeniz ve Mısır’a akan trafiği durdurmak ve buradaki ülkeleri Portekiz’e vassal hale getirerek ticareti Portekiz’e kaydırmaktı. Kendisi değil ama sonraki Portekizli askerler Hindistan ticaretini denizyoluyla Batı Avrupa’ya döndürmeyi başardı. Bundan Mısır kadar Venedik de zarar gördü. Sonrasında, Mısır Osmanlıların eline geçti. Bundan önce ve sonra Osmanlılar (özellikle Hadım Süleyman Paşa’nın 1538′deki seferi ile) deniz güçlerinin bir kısmını Portekizlileri durdurmak için kullandılar ancak başarılı olamadılar. 16. yüzyılda dünya ticaretinin yeni paterni Portekiz’in askerî gücüyle böyle kurulmuştu.

Tarihte uluslararası ticaret, en azından Avrupa versiyonu, devlet ve askerî güçle el ele yürüdü ve gelişti. Başka bir yazıda ele alacağım ilginç bir örnek, devlet, askerî güç ve ‘zorla ticareti’ birleştiren İngilizlerin Doğu Hindistan Şirketi’dir. Bu model Hollanda’dan Fransa’ya değişik Avrupa ülkelerinde Güney ve Doğu Asya’nın kolonizasyonunda kullanılmıştı.

Konunun mucitleri ise 15. yüzyılda Portekizliler oldu. 16. yüzyılın ‘keşifler çağı’ olarak adlandırılmasında İspanyol ve Portekizlilerin, zaten bilinen Güney ve Doğu Asya seyahatini kendileri adına ‘keşfetmesinin’ önemli rolü oldu. Süreç, Kristof Kolomb’un Hindistan’a deniz yoluyla ulaşmaya çalışırken fark etmeden bugünkü Amerika’ya ulaşmasıyla başlamıştı. Kızılderililerin hâlâ Avrupa dillerinde ‘Hintli’ (Indian) diye adlandırılması bundandı. Osmanlı ‘Akdeniz’i’ Türk gölü haline getirirken Avrupa’nın uçlarındaki fakir İspanya ve Portekiz, Amerika ve Asya’yı tam manasıyla talan ediyorlardı. Bugün bu hikâyeye bakalım ve bugüne paraleller çizelim. Ana kaynağım, bir süre Türkiye’de de çalışan Hint asıllı tarihçi Dr. Muhammad Yakub Mughul’un ‘Kanuni Devri Osmanlıların Hint Okyanusu Politikası ve Osmanlı-Hint Müslümanları Münasebetleri (1517-1538)’ isimli kitabı (Fetih Yayınevi, İstanbul, 1975).

Portekizlilerin okyanusa açılması

15. yüzyılda Avrupa’nın fakirliği ve geri kalmışlığı dillere destandı. Asya ile ticaret yapıyorlar, ancak büyük ticari açıklar veriyorlardı. Bugünkü deyimiyle, sürdürülemez bir cari açık problemiyle karşı karşıyalardı. Sürdürülemezliğin sebebi basitti. İpek ve baharat başta olmak üzere Asya’dan o dönemin değerli mallarını ithal ediyorlar ancak karşılığında dünya piyasalarında para eden ürünler üretemiyorlardı. Teknik tabiriyle, ticari hadler Avrupa’nın aleyhindeydi. Daha da açarsak, ürettikleri basit ürünlerden çok verip karşılığında daha az miktarda Asya ürünleri ithal ediyorlardı. Doğu’nun ürettiği ipek, baharat, dokumalar ve diğer ürünler o zamanın lüks mallarıydı. Dış ticaret açığı Avrupa’yı başka ödeme araçları aramaya itiyordu. Listenin başında altın vardı. İspanyol ve Portekizliler altın bulmak için okyanusa açıldılar.

Ancak ikinci bir sebep daha vardı. Asya-Avrupa ticareti büyük ölçüde Müslüman ülkeler üzerinden yapılıyordu. Sadece Anadolu’nun da içinde olduğu karayoluyla değil. Hindistan’dan mallar denizyoluyla Kızıldeniz üzerinden Arabistan ve Mısır limanlarına gemilerle getiriliyordu. Mısır (Memluklu) tüccarları Kızıldeniz limanlarından malları kervanlarla Mısır’ın Akdeniz limanlarına taşıyordu. Buradan da, mallar denizyoluyla başta Venedik’e gidiyor, oradan da karayoluyla Avrupa şehirlerine taşınıyordu. Venedik bu yüzden Osmanlı ve Memlukluları velinimet olarak görürdü. Bu ticaret, Mısır ve Venedik’e büyük zenginlik getiriyordu. Bu konuda önemli bir kaynak olan Maria Pia Pedani’nin Venezia porta d’Orient (Venedik: Doğu’nun limanı) isimli kitap Gökçen Karaca Şahin tarafından İtalyancadan Türkçeye tercüme ediliyor.

Serbest ticaret / ‘askeri’ ticaret

Portekiz önce Afrika’nın batı kıyılarına saldırdı ve burada koloniler oluşturdu. Angola’nın hâlâ Portekizce konuşması zengin altın kaynakları sebebiyle Portekiz tarafından ele geçirilmesinden kaynaklanıyordu. Afrika, Portekiz açısından önemli bir altın kaynağı idi. Amerika da hem İspanya hem de Portekiz açısından. Her iki ülke Latin Amerika’yı da hızla sömürgeleştirdi. Talan, ‘özelleştirme’ şeklinde kurumsallaştırılmıştı. Gözü pek İspanyol ve Portekizli gemiciler, kendilerine kralları tarafından verilen ‘yetkiye’ binaen belli bölgelere gönderiliyor, oradaki kabilelere saldırıyor ve elde ettikleri altınların belli bir yüzdesini kendilerine saklayarak kalanı krallarına teslim ediyorlardı. Bazı Latin Amerika ülkelerindeki müzelerde bu hüzünlü süreç bugün de canlandırılıyor.

1481 yılında Portekiz kralı olan ikinci John zamanında, Portekiz’in önceki Afrika ‘yatırımı’ ülkesine önemli faydalar sağlamıştı. Yeni kral gözünü Asya-Avrupa arasındaki kârlı baharat ticaretine dikti. Amacı Mısır ve Venedik’e önemli darbe vurmak ve bu ticareti tamamen okyanus yoluna kaydırarak ele geçirmekti. Vasco de Gama isimli gözü pek ve saldırgan denizci bu konuda Portekiz’e büyük hizmet yapacaktı. Vasco de Gama 1497 ve 1502′de Afrika’nın doğu ve güney kıyılarını kat etti ve ardından Hindistan’a ulaştı. Afrika’da Mozambik’e ulaştığında, dost görünmek amacıyla Müslüman bir denizci olduğunu söylemişti. Buradan Ahmet bin Macit isimli ünlü bir denizci onun Hindistan’a ulaşmasına yardımcı oldu.

Bu keşif ziyareti sırasında de Gama’nın bazı Afrika ve Kaliküt gibi Hint limanlarında büyük vahşetlere imza attı. Ticari ve hacı taşıyan gemileri batırdı. Terör oluşturmak amacıyla, içindekilerin ellerini, kulaklarını keserek karaya yolladı. Şehirleri topçu ateşiyle yıkıntı haline getirdi. Amacı, bu sularda Kızıldeniz ve Mısır’a akan trafiği durdurmak ve buradaki ülkeleri Portekiz’e vassal hale getirerek ticareti Portekiz’e kaydırmaktı. Kendisi değil ama sonraki Portekizli askerler Hindistan ticaretini denizyoluyla Batı Avrupa’ya döndürmeyi başardı. Bundan Mısır kadar Venedik de zarar gördü. Sonrasında, Mısır Osmanlıların eline geçti. Bundan önce ve sonra Osmanlılar (özellikle Hadım Süleyman Paşa’nın 1538′deki seferi ile) deniz güçlerinin bir kısmını Portekizlileri durdurmak için kullandılar ancak başarılı olamadılar. 16. yüzyılda dünya ticaretinin yeni paterni Portekiz’in askerî gücüyle böyle kurulmuştu.

Almanya Türkiye’den neden daha zengin?

Türkiye’de 2011 yılında ortalama 25,6 milyon kişi çalıştı; Almanya’da ise 39,7. Türk işgücü, çalışan başına 28 bin 672 dolarlık üretim yaptı.

Alman çalışanı için aynı rakam 82 bin 771 dolar oldu. Yani, Almanya’da daha çok kişi çalıştı ve çalışan başına nominal rakamlarla (yani satın alma gücü ayarlaması yapılmadan) Türkiye’nin üç katı kadar üretim değeri oluşturdu. Böyle olunca, resmî rakamlara göre Almanya’da kişi başına ortalama gelir Türkiye’nin dört katına eşit olmuş oldu. Çalışan saati başına üretime bakarsak; Türkiye’de saat başına üretilen değer 17 dolarken Almanya’da 58 dolar.

Eğer sektörlere inersek durum daha da ilginç hale geliyor. Türkiye’de işgücünün dörtte birine yakını, Almanya’da ise yüzde iki civarı tarım sektöründe istihdam ediliyor. Üretilen tarımsal ürüne oranladığımızda, nominal fiyatlarla, Türkiye’de çalışan başına üretim 12 bin 347 dolarla Almanya’nın dörtte biri civarına geliyor. Yani Almanya, 630 bin tarım çalışanıyla Türkiye’deki 5,7 milyon tarım çalışanının yüzde 40′ı kadar tarımsal katma değer sağlamış. Sanayide çalışan başına üretim değeri Almanya’nın üçte biri, hizmet sektöründe ise yarısı civarında.

Neden böyle?

Sorunun cevabını vermenin en kolay yolu aritmetik. Almanya ile Türkiye’nin nüfusları birbirine yakın; ancak Almanya’da çalışan sayısı Türkiye’den yüzde 70 daha fazla. Dahası, her çalışanın ürettiği ortalama ürün değeri de (katma değer) Türkiye’den çok daha fazla. Dikkatli okuyucunun hatırlatacağı gibi, bu ikinci fazlalığın bir kısmı Almanya ile Türkiye arasındaki fiyat farklarından kaynaklanıyor. Ancak bu satın alma gücü farkları ayıklandığında dahi fark oldukça büyük.

Yani, Almanya, Türkiye’ye göre hem daha fazla insan çalıştırıyor hem de daha ‘değerli’ ürün üretiyor. Şimdi bunlara sırasıyla bakalım.

- Almanya’nın nüfusu Türkiye’den 9 milyon kişi daha fazla. Ancak ortalama ömür de daha uzun. Eğer aktif nüfusa (ekonomik olarak üretim yapabilecek nüfus) bakarsak Türkiye ile Almanya arasındaki nüfus farkı 5 milyona iniyor. Böyle bakıldığında Türkiye ile Almanya hemen hemen aynı nüfusa sahip. Ancak Almanya’da 40 milyon kişi istihdam edilirken Türkiye’de 26 milyon kişi çalışıyor ve üretiyor. Bu rakamlara istatistik bürolarının kayıt dışı çalışanlarla ilgili tahminleri dahil. Eğer tarım sektörünü çıkartırsak; Almanya’da 39 milyon kişi, Türkiye’de ise sadece 19 milyon kişi sanayi ve hizmet sektörlerinde istihdam ediliyor. Arada 20 milyonluk fark var. Yani Almanya her yıl 20 milyon adam senelik daha fazla emek üretim sürecine giriyor. Almanya’da Türkiye’ye göre daha fazla insan daha fazla ürün üretiyor.

- Almanya’da çalışanların kişi başına üretim değerleri Türkiye’ye göre çok yüksek. Örneğin sanayi kesiminde çalışanlar, her yıl Almanya’da ortalama 95 bin dolarlık üretim (katma değer) yapıyor. Buna karşılık Türkiye’deki ortalama üretim 31 bin dolar. Hizmet sektöründe ise rakamlar sırasıyla 39 bin dolar ile 79 bin dolar.

Kısacası, Almanya’da Türkiye’ye göre, nüfusa oranla çok daha fazla çalışıyor ve her birinin yaptığı üretimin ortalama değeri Türkiye’den çok daha yüksek.

Peki neden Almanya’da birim çalışanın yılda ürettiği ürünün değeri Türkiye’den çok daha yüksek?

Alman üretim stratejisinin iki ana aksı var. Almanya ya rakiplerinin üretemediği (ya da az sayıda rakibin olduğu sahalarda) yeni alanlarda ürün üretiyor ya da rakiplerinin ürettiği ürünleri üretiyor ancak onlardan daha pahalı satıyor. Birincisi Ar-Ge ve yenilikçilikten (inovasyon), ikincisi ise kalite ve markalaşmadan geçiyor. Her ikisinde de fiyatlarını (yüksek) belirleme gücüne sahip; Almanya t-shirt gibi Vietnam’dan Bengaldeş’e kadar çok sayıda ucuz işçi maliyetli sahalarda üretim yapmıyor.

Ne yapalım?

Maalesef Türkiye’nin stratejik aksları farklı; Almanya’nın stratejik akslarının her ikisinde de Türkiye’nin performansı zayıf.

Örneğin yenilikçilik. Avrupa Birliği tarafından her yıl yayınlanan Innovation Scoreboard isimli çalışmada 27 AB ülkesi ile Norveç, Hırvatistan, Makedonya gibi ülkelerin kapsandığı 34 ülke içinde ‘yenilikçilik performansında’ Türkiye istikrarlı olarak sonlarda yer alıyor. Türkiye’nin bu alanda büyüme hızı AB ortalamasının üzerinde ancak yeterli değil.

Yenilikçilik ya yeni bir ürün üretmek ya da eski bir ürünü daha iyi veya daha ucuza (verimliliği artırarak) üretmek manasına geliyor. ‘Reverse engineering’ (tersine mühendislik / kopyalama) bunun bir parçası olarak kullanılageldi dünyanın değişik ülkelerinde. Biz de az da olsa yapıyoruz bunu. Ancak reverse engineering çabamız kopyalamadan sonra bitiyor. Oysa Asya ülkeleri için reverse engineering sürecin sadece başlangıcı. Kısa süre sonra kopyalanan ürünün daha iyisini yapıyorlar.

Yenilikçiliğin en önemli araçlarından Ar-Ge harcamalarına da bakalım. Türkiye kamu ve özel toplam olarak yılda 7 milyar dolar civarında Ar-Ge harcaması yapıyor. Bu rakam Amerika’da 310 milyar dolar, Çin’de ise 125 milyar dolar seviyesinde. Türkiye’de özel sektör Ar-Ge harcamalarının GSYİH’ya oranı AB ortalamasının beşte birinden az. AB ortalamasından hızlı yükselse de aradaki fark mevcut eğilimlerle kapanacak gibi değil. Suçlu kamu sektörü değil; küçük şirketler de değil. Büyük şirketlerimizde yenilikçilik, teknoloji yönetimi, teknolojik gelişme yoluyla rekabet gibi farkındalıklar yok denecek kadar az.

Markalaşma Türkiye’de son yıllarda hızlanan bir eğilim. Ancak dünya çapında tanınan bir markamız yok. Örneğin tekstilde, üretim, hatta tasarım açısından dünyanın en iyileri arasındayız. Ancak dünyaca tanınan markalarımız yok. Son yıllarda THY’nin yaptığı uluslararası tanıtım atağı, doğru yönleriyle özel sektör kuruluşları tarafından tekrarlanabilir.

Teşvikte mevzuat hâlâ çıkmadı

Teşvik paketi geçen ay duyuruldu. Olumlu bir paketti. Ancak tebliğ hâlâ yayımlanmadı. Bu belirsizlik oluşturuyor. Yatırım yapmak isteyenler tebliği bekliyor, başvurularını geciktiriyor. Tebliğ neden gecikiyor? Ne zaman çıkacak? Bilinmiyor.

Tags: , , ,