Archive for August, 2012

“Normalizasyon” süreci devam ediyor

Türk ekonomisi gerekli bir “normalizasyon” sürecinin içinde. 2009 sonrası iç talep bazlı büyüme ve bunun beraberinde getirdiği cari denge ve aşırı hızlı finansal genişleme riskinden, ıç talep ile dış talebin daha dengeli seyrettiği bir büyüme modeline geçiyor. Bu geçişin yurt dışında -özellikle Avrupa’da- büyük bir krizle eş zamanlı olması durumu karmaşık ve zor hale getiriyor. Ancak, bu geçişin daha fazla gecikmeden gerçekleşmesi gerekiyordu. Dolayısıyla zor olsa da sağlıklı bir durum ile karşı karşıyayız.

Ana parametrelere bakalım. Büyüme hızı önceki yıllara göre düşüyor. Eğer son eğilimler devam ederse, bu sene için bizim beklentimiz olan yüzde 4 civarındaki seviyenin altında kalacağız. Kredi genişlemesi devam ediyor ancak yavaşlayarak. Toplam bankacılık sektörü kredilerinin büyüme hızı yüzde 20′nin altına indi. Yani reel olarak yüzde 10 civarında. Kredi daralmasının talep bazlı olduğu belli. Zira bankaların kredi pazarlama faaliyeti agresif boyutlarda devam ediyor.
Aktivite yavaşlasa da işsizlik oranı düşüyor. Bunda, reel kesim güven endekslerindeki yatay da olsa negatif olmayan eğilimin etkisi olduğu düşünülebilir.

Enflasyon olumlu bir eğilime sahip. ÜFE muhtemelen yavaşlamanın da etkisiyle çok hızlı düşüyor. TÜFE ise çekirdek enflasyonla birlikte daha yavaş da olsa olumlu bir eğilim sergiliyor.
Dış denge düzeliyor. İthalat senelik bazda reel olarak daralıyor. Hatta haziran ayında, önceki seneye göre, nominal olarak dahi yüzde beş civarında düştü. Bunda enerji dışı ithalattaki hızlı gerileme ana rolü oynuyor. Bu eğilim, ekonomideki yavaşlamayla birlikte gerileyen ithalat talebinden kaynaklanıyor. Ancak bununla birlikte bir en azından bazı sektörlerde yerli-yabancı ürün “ikamesi” de söz konusu. İhracat da fena sayılamayacak hızlarda gelişiyor.
Ekonomik faaliyetteki yavaşlama son aylarda maliye dengelerine zarar verdi. Maliye dengeleri haziran ayında kötü seyretti. Temmuz rakamları ise hala açıklanmadı. Temmuz için pek iyi rakamlar beklemiyoruz.

Tüm bunlar birleştiğinde olumlu ve olumsuz gelişmeler olduğu belli. Olumlu gelişmeler dış denge, enflasyon ve işsizlikte. Olumsuz gelişme ise hızlı yavaşlama. Derecelendirme kuruluşlarından Fitch’in geçen haftaki duyurusu bu kuruluşun olumlu gelişmeleri öne çıkardığını gösteriyor.
Yapılması gereken iç talepteki yavaşlamaya paralel olarak Türk şirketlerinin yurt dışında Pazar payı kazanmasına yardımcı olmak. Bu başarılırsa bu zor dönemden “dengelenmiş” olarak çıkacağız. Bunun anahtarı, TL’nin reel olarak değerlenmesine mani olmak.

Türkiye’nin özeleştirme tecrübesi

Türkiye 1980′lerin ortasından itibaren özelleştirme yapıyor. Bunların özeti, Necati Doğan tarafından yazılarak Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından yayınlanan “Türkiye’de ve Dünyada Özelleştirme Uygulamaları ve Özelleştirme Fonu’nun Kaynak ve Kullanımları” isimli kitapta sunulmuş. Bu kitaptan faydalanarak ülkemizin özelleştirme tecrübesinin mali boyutunun özetine bakalım.

1986-2003 yılları arasından 8 milyar dolarlık özelleştirme işlemi gerçekleştirilirken, özelleştirme uygulamalarının hızlanmasıyla 2003-2011 döneminde yaklaşık 35 milyar dolarlık bir özelleştirme geliri elde edildi. Böylece, 1980′lerin ikinci yarısında başlayan özelleştirmelerde toplam 43 milyon dolarlık özelleştirme geliri elde edildi.
Bu dönemde 3 bin 530 taşınmaz, 201 tesis ve işletme, 17 liman özelleştirildi. Bu özelleştirmelerin hepsinde mülkiyetin özel sektöre devredilmediğinin de altını çizelim. Örneğin liman özelleştirmelerinde mülkiyet devlette kalıyor. Sadece işletme hakkı devrediliyor.

1986-2011 döneminde hisse satış yöntemiyle yapılan özelleştirmelerde kamu payının yüzde 50′nin üzerinde olduğu 98 kuruluş, yüzde 50 ve altında olan 119 kuruluş özelleştirildi. Bunlar arasında Türk Telekom, Erdemir, Tüpraş, Pektim, Tekel Sigara gibi büyük kamu şirketleri de vardı.
Türkiye Elektrik Dağıtım AŞ, Türkiye Şeker Fabrikası, Hamitabat Elektrik Üretim AŞ, Başkent Doğalgaz Dağıtım AŞ, Türkiye Halk Bankası AŞ, Kayseri Şeker Fabrikaları AŞ, Kayseri ve Civarı Elektrik AŞ ve Türk Hava Yolları AŞ’nin özelleştirme çalışmaları devam ediyor. EUAŞ’a ait 50 adet akarsu santralleri ile TC Devlet Demiryolları İşletmeleri’ne ait İzmir ve Derince limanlarının ve Milli Piyango İdaresi’nin özelleştirme faaliyetleri de İdare tarafından sürdürülüyor.

Ayrıca otoyol, çevre ve bağlantı yolları ile birlikte Boğaziçi Köprüsü’nün ve Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün özelleştirilme faaliyetleri devam etmektedir. Burada da mülkiyet devlette kalıyor. Kazanan şirket yatırım yükümlülüğü ile birlikte işletmeyi muayyen bir süre için devralıyor.
2012 yılı içerisinde Başkent Doğalgaz ve köprü ile otoyolların özelleştirilmesi; EÜAŞ’a ait Hamitabat, Soma, Seyitömer ve Kangal termik santrallerinin ihalelere çıkması bekleniyor. Ayrıca yıl içerisinde özelleştirme ihaleleri tamamlanmış olan Doğusan AŞ ile Acıselsan AŞ’nin hisselerinin devredilerek özelleştirilme işlemlerinin tamamlanması, İzmir Limanı’nın özelleştirme çalışmalarının bitip ihaleye çıkması planlanıyor. Hazine’ye, DMO ve TCDD’ye ait bazı gayrimenkullerin özelleştirilme işlemleri, İstanbul Salıpazarı ve Derince limanlarının da özelleştirmeye ilişkin ihale çalışmaları devam etmektedir.

Özelleştirme uygulamaları yabancı sermaye girişi bakımından incelendiğinde 1988-2011 yılları arasında yapılan 43 milyar dolarlık özelleştirme uygulama gelirinin 15.5 milyar dolarlık kısmı yabancı sermaye girişi yoluyla sağlandı. Ancak özelleştirme yoluyla gelen yabancı sermaye girişleri 2008 kriziyle birlikte azalmış, 2010 ve 2011 yılında herhangi bir giriş gerçekleşmemiştir.
Taksitli ödemeler sebebiyle özelleştirme geliri söz konusu dönemde 50 milyar dolara ulaştı.  Bu gelirin 31.5 milyar doları Hazine’ye, 2.4 milyon doları ise kanun ve sözleşme gereği ilgili kamu kuruluşlarına doğrudan aktarıldı. Kalan kısım ise yine büyük ölçüde diğer kamu kurumlarına aktarıldı.

Trafik Yönetiminin T’si

Önce hepimizin bildiği şeyin altını çizelim: Trafiği nasıl yöneteceğimizi bilmiyoruz. Biraz daha süslü ama aynı zamanda önemli şekliyle ifade edelim: bu konudaki “kabiliyetimiz” ya da “kapasitemiz” yetersiz.
Örnekler çok. Trafik kazalarında en çok insan kaybeden ülkelerdeniz. Bu trafik kazalarının hepsi hızdan kaynaklanmıyor. Eğer öyle olsa hız limitini iyice düşürür kaybı azaltabilirdik. Trafik akmazdı ama problem değil…

Kazaların çoğu trafiği nasıl yöneteceğimizi bilmememizden, trafik işaretlerini doğru kullanamamızdan, dünyada kullanılan birçok işaretlemenin Türkiye’de olmamasından, yol tasarımını iyi yapamamamızdan da vs. kaynaklanıyor.
Trafik yönetimi araçlarını yurt dışından kopyalamayı (taklit etmeyi) becerdik. Ama içerik eksik kaldı. 1970′li yıllarda bir belediye başkanımız Avrupa’da gördüğü “göbekleri” şehrine getirdi. Ancak bu “fotoğrafik” taklit yeterli değildi. Zira Avrupa’da büyük şehirlerde göbekler belli bir analiz sonucu tasarlanıyordu. Dahası, göbeğe yaklaşan hatların hangisinin kavşağı doğrudan geçeceği, hangi hatların göbekten dönmek zorunda olacağı tasarımın önemli bir parçasıydı. Biz fotoğrafik/şekilsel taklidi bir ölçüye kadar yapmıştık ancak bu içeriği anlayamayınca (ve dolayısıyla taklit edemeyince) trafiğin sıkışık olmadığı zamanlarda bile göbeklerimiz Çanakkale geçilmez misalince trafiği hızlandıran değil yavaşlatan unsurlar oldu. Bu göbek misalini siz şekilsel olarak taklit edip fayda sağlayamadığımız diğer örneklere de uzatabilirsiniz.
Şu iddiayı rahatça ortaya atabilirim: Türkiye’nin özellikle büyük kentlerinde mevcut yol altyapısını belki yüzde 50′ler civarında kapasiteyle kullanabiliyoruz. Bu iddia doğruysa, altyapıya harcadığımız milyarlarca TL büyük ölçüde boşa gidiyor ve kentlerimizi yaşanmaz hale kendi ellerimizle getiriyoruz demektir.

Sürücü hataları da çok. Ama bu sadece hızdan kaynaklanmıyor. Sürücülerimiz iyi sürücü değil. Zira, “sürücülük” direksiyonu iyi kullanıp gaz ve frene basmaktan ibaret değil.
Sürücü kurslarımız yetersiz. Sürüş öğretmenlerimiz de öyle. Yurt dışında ehliyet alanlarımız bunu daha iyi takdir edecektir. Avrupa örneğini sürücü kurslarını açarak taklit ettik ama bu şekilsel bir taklit seviyesinde kaldı. İçeriğe önem vermedik. Trafik yönetiminde olduğu gibi.
Arızi durumlarda da trafik yönetimindeki kabiliyet/kapasite eksikliğimiz ortaya çıkıyor. Papa hazretleri İstanbul’u ziyaret ettiğinde hangi caddeyi kapatacağımızın içinden bir türlü çıkamayınca İstanbul halkına işkence çektirmiştik. Ankara’da Putin’in ziyaretinde de güvenlik sebebiyle havaalanına giden tüm yollar kesilmiş, Esenboğa’ya inenlere ve yolcusunu karşılamak isteyenlere abüs bir çehreyle “bugün yollar kapalı!” demiştik.

Trafik idaresinde bu durumda olmamızı bir avantaja çevirebiliriz. İhtiyaç yeniliğin anasıdır diye boşuna söylememişler. Dünyanın zayıf trafik idaresi kabiliyetlerinden birisine sahip olmamızı bir avantaja çevirebiliriz. Bu konuyu çalışacak enstitüler, trafik yöneticilerini yetiştirecek yüksek lisans programları geliştirmeliyiz. Aynı öneriyi Papa’nın ziyaretinden sonra yine bu köşede yapmıştım. Öyle bir merkezin kuruluşunu THK Üniversitesi’nde gerçekleştirdik. Diğer üniversitelere ve Polis Akademisine duyurulur. Birkaç iyi merkez ve yüksek lisans programıyla iyi trafik yönetimi uzmanları yetiştirip bu konuda Türkiye’yi bir uluslararası mükemmeliyet merkezi haline getirebiliriz.

Olimpiyatlar para kazandırır mı?

Pekin Olimpiyatları 30 milyar dolara mal olmuştu. Londra olimpiyatlarının İngiliz bütçesine maliyeti resmi rakamlara göre 9.3 milyar pound (14.5 milyar dolar). Bazıları bu maliyetin çok daha fazla olduğunu düşünüyorlar. Tüm maliyeti 24 milyar pound (37 milyar dolar) olarak hesaplayanlar var.

Olimpiyatların İngiltere’ye fayda ve maliyetlerine bakalım.Önce faydaları:

” Yurtdışından nakit girişi: resmi kaynaklara göre İngiltere 2012 olimpiyatları sebebiyle 1 milyon ilave turist bekliyor. Olimpiyatlar için İngiltere’ye gelen turistler İngiliz ekonomisine döviz kazandıracak ve ekonomik aktiviteyi hızlandıracak. Ancak İngiltere ne kadar turist gelecek ve net etki ne olacak uzmanlar pek de emin değiliz. Shina Li, Adam Blake ve Chris Cooper adlı iktisatçıların yaptıkları bir araştırmaya göre (Modelling the economic impact of international tourism on the Chinese economy: a CGE analysis of the Beijing 2008 Olympics, Tourism Economics, Nisan 2011) 2008 yılında Çin’de yapılan olimpiyatların turizmden kaynaklanan ekonomik etkisi beklenenin aksine pozitif değil negatif olmuş.

” Artan ekonomik aktivite: olimpiyatlar sonuç olarak kamu tarafından yapılan altyapı ve üst yapı harcamaları ve  yeni istihdam manasına geliyor. Hane halkı tüketim harcamalarını, şirketler de yatırım ve cari harcamalarını artırıyorlar. Bu da “çarpan” etkisiyle ekonomik faaliyeti artırıyor. Bu etkiyi ölçmek kolay değil. Ama durma noktasındaki İngiliz ekonomisine geçici bir heyecan getireceği kesin. Bu da ekonomik büyümenin canlanması, istihdamın artması manasına geliyor.

” Londra ve civarında altyapı ve üst yapı harcamaları: bu iyi bir şey. Ancak, olimpiyatlardan dolayı yapılan alt ve üst yapı harcamaları İngiliz ekonomisinin şu anki temel ihtiyaçlarıyla ne derece örtüşüyor?

Maliyetleri:
” Yukarıda da bahsedildi; olimpiyatlar İngiliz maliyesine en azından 15 milyar dolara mal olacak. İngiliz maliyesi iyi durumda değil. Olimpiyatların ortaya çıkartacağı bütçe gelirleri bu harcamayı haklı çıkartacak mı? İngiliz hükümeti bu parayı daha doğru bir yere harcayabilir miydi?

Bunlar alt alta yazıldığı zaman, olimpiyatların ev sahibi ülkeye “para kazandırmadığı” daha ikna edici görünüyor. Ancak faydalara bir kalem daha eklememiz gerekiyor: tanıtım etkisi. Olimpiyatları yaptığınız zaman uzunca bir süre tanıtımını yapmış oluyorsunuz. Bunun da parasal etkisini hesaplamak kolay değil. Ancak, Çin gibi, parası olup da nereye harcayacağını kestiremeyen ülkeler için iyi bir yatırım olabilir. Türkiye gibi bütçesi kıt ancak iddiası yüksek ülkelerin de iyi hesaplayarak girmesi gerekiyor bu maceraya.

TL değerlenmemeli

Nisan ayında cari açık yıllık yüzde 35 düşüşle 5.3 milyar dolara inmişti. Bunda en önemli etken yüzde 33 düşen ve büyüklük olarak cari açığın en önemli belirleyicisi olan dış ticaret açığı idi. Bu eğilim Mayıs ayında da sürdü.

Mayıs ayında dış ticaret açığı 2011 yılındaki, 10.2 milyar dolardan 2012 yılında 8.6 milyar dolara indi. Bu rakamlar dış açıktaki düşüş hızının bir miktar yavaşladığını gösteriyor. Nisan ayında düşüş yüzde 32 iken mayıs ayında yüzde 16 oldu.
Düşüşteki yavaşlamanın sebebi ithalat tarafında.  Enerji dışı ithalat önceki yılın aynı ayına oranla nisan ayında yüzde 13.2 düşerken Mayıs ayında yüzde 1.8 arttı. Bunun iç aktivitedeki bir hareketlenmeden kaynaklanıp kaynaklanmadığını ancak önümüzdeki hafta sanayi üretimi rakamları yayınlanınca göreceğiz. Ancak sanayi kesimi kapasite kullanım oranı Mayıs ayında önceki yıla göre hafif düşüş gösterdiği için sanayi üretiminde (en azından ciddi) bir artış beklemiyoruz. İthalat kalemlerinde ayrıntılı bir analiz yapmadan ithalattaki nispi artışın bir defalık büyük kalemlerden oluşabileceği gibi son dönemde kurdaki değer kazanmanın erken etkilerinden olabileceğini de söyleyebiliriz.

myulek_grafik.jpg

Grafikte sanayi üretim endeksiyle enerji dışı ithalattaki (nominal değişken) ve toplam ithalat hacmindeki  (reel değişken) büyüme oranları ve gösteriliyor. Krizden önce hem enerji dışı ithalat hem de toplam ithalat hacmindeki büyüme sanayi, üretiminin büyüme hızının üzerinde seyrediyor. Krizde tam tersi bir resimle karşı karşıya kalıyoruz. İthalattaki daralma sanayideki daralmadan daha hızlı gerçekleşiyor. 2009 yılı sonlarından itibaren ise yine ithalat kalemler hem reel hem de tabii olarak nominal olarak sanayi üretiminin üzerine çıkıyor. Makas 2011 başlarında iyice yükseliyor. 2011 ortalarından itibaren hem sanayi üretimindeki yavaşlama hem de zayıflayan kurun desteğiyle makas kapanıyor. 2011 Temmuz yanından itibaren ithalat büyümesi sanayi üretiminin altına iniyor. 2011 sonlarından itibaren ise ithalat küçülmeye başlıyor. Bu en son harekette hem önceki yılın baz etkisi hem de sanayi üretiminin etkisi var. Buna karşılık önceki yazılarda bahsedildiği gibi bu dönemde kur  tekrar (enflasyon farklarının etkisiyle) değerlenmeye başlıyor. Bu sonuncusu ihraç pazarlarının daralmaya başladığı bir dönemde hiç de iyi bir haber değil.

myulek1_grafik.jpg

Yine de özellikle Avrupa’daki krize rağmen ihracat hacminin büyümesi (yani ihracattaki reel artışlar)güçlü devam ediyor. Nisan ayında ihracat hacmi ise yüzde 13 büyüdü. Mayısta ise ihracat yüzde 20 arttı. Bu rakamlar dünya ticaretinin büyümesinden çok daha yukarıda. Dolayısıyla Türkiye’nin dünya pazarlarındaki payının arttığını gösteriyor. Bu trend devam ederse Türkiye AB krizinden kazançlı çıkacak. Kısa dönemde anahtar ise TL’nin aşırı değerlenmemesi.

İhracat 500 milyar doları yakalar mı?

Türkiye 2023 yılında 500 milyar dolar ihracat rakamını tutturabilir mi? Değişik ortamlarda bu soruyla karşılaşıyorum. Cevap daha ciddi bir çalışma gerektiriyor ancak burada, Amerikalıların zarfın arkasında yapılan hesaplar bizde de “bakkal hesapları” dedikleri türden hesaplar yapalım.
Türkiye’nin ihracatı 2002 ile 2011 yılları arasında dolar bazında yılda ortalama yüzde 14,8 büyümüş. Bu hızda bir büyüme ihracatı hemen hemen beş yılda iki katına çıkartıyor. Nitekim bu dönemde Türkiye’nin Merkez Bankası (fob) rakamlarıyla ihracatı 41 milyar dolardan 141 milyar dolara yükseldi.
Ancak 2008′den itibaren yavaşlama ve 2009 yılında da gerileme var ihracatta. Nitekim, 2002-8 döneminde ihracatın yıllık ortalama büyüme hızı yüzde 22′nin üzerindeydi. 2009 yılında ihracat düştü. 2010 ve 2011 yıllarında ise sırasıyla yüzde 13i5 ve 19,2 oranında arttı.
İhracatın büyüme hızı bir çok değişken tarafından belirleniyor. Bunların başında ürün gamınız ve onun kalitatif özellikleri geliyor. Ürününüz harcıalem bir ürün mü? Eğer öyleyse fiyatı dikte edemiyorsunuz ve başka bir soru ortaya çıkıyor: fiyatları rakiplere göre nasıl? Ürününüzü “farklılaştırarak” fiyattan bağımsız “nişleri” oluşturabiliyor musunuz? Bu durumda (Almanya ya da İsviçre gibi) ihracatınız daha “değerli” hale geliyor.
Makroekonomik faktörler de ihracat performansınızı yakından ilgilendiriyor. Bunların başında diğer ülkelerden gelen ithalat talebi ve kur geliyor. Dış talebin en özet göstergesi dünya ekonominsin GSYH’ büyüme oranı. Hızlı büyünülen dönemler dış talebin genel olarak arttığı dönemlere işaret ediyor. Ancak sizin ihracat coğrafyanız da önemli. Son dönemde Türkiye garip karşılanabilecek itirazlara rağmen (“eksen” tartışması) pazar coğrafyasını çeşitlendirme sürecine girdi. Dolayısıyla dünya GSYİH’sını bir gösterge olarak almak daha kabule edilebilir hale geldi.

myulek.jpg

Böyle bakınca tablodaki durum ortaya çıkıyor. Türk ekonomisi, ihracatını dünya GSYH’sinin büyüme hızının epey üzerinde artırabiliyor. 2002-11 döneminde Türkiye’nin ortalama ihracat artışı dünya ekonomisinin büyüme oranının dört katına yaklaşmış. 2002-8 döneminde ise beş katını aşmış. Kriz sonrasında, 2010 yılında üç kat 2011 yılında ise beş katına ulaşmış. İhracatın büyüme oranı kendi ekonomimizin büyüme oranının da epey üzerinde seyretmiş.
Eğer 2012-23 döneminde dünya ekonomisinin ortalama yüzde 3 büyüyeceğinin varsayarsak ihracatın büyüme hızı yüzde 12 civarında olabilir. Bu durumda 2023 yıl sonunda ihracat 550 milyar dolara yaklaşır. Bu basit modele göre ihracatın yılda ortalama yüzde 11′in üzerinde büyümesi gerekiyor (490 milyar dolar). Eğer Merkez Bankası’nın eklediği altın, bavul ticareti gibi kalemleri çıkartırsak yüzde 12′yi yakalamamız gerekiyor.
Eğer bazı “dönüşümleri” gerçekleştirebilirsek büyüme daha hızlı olabilir. Bunların başında “pahalı” ürünlere geçmek geliyor. Türkiye’nin ihracatının yüzde 90′ı sanayi ürünü ancak yine de teknoloji muhtevası nispeten düşük ve markalaşmamış ürünler. İkincisi ise dağıtım kanalları. Türkiye dış pazarlarda dağıtım kanallarına ve güçlü satış noktalarına sahip değil. Bunlar değiştirilebilirse ihracat 500 milyar doların epey üzerine çıkar. Dahası 2023 sonrası dönemde büyüme çok daha hızlı olur.

Mayıs bütçesi olumlu

Mayıs ayında bütçe gerçekleşmeleri olumlu seyretti. Faiz dışı denge 7 milyar TL, toplam bütçe dengesi de da 4.6 milyar TL fazla verdi. Bu fazlalarla ilk beş ayda faiz dışı denge, geçen sene 20 milyar TL’sından  24 milyar TL’sına yükseldi. İlk beş ayda toplam bütçe açığı ise hemen hemen sıfırlandı (432 milyon TL).

Mayıs ayında büyük bir bütçe fazlası verilmesinde en önemli itici güç faiz harcamalarındaki düşüş oldu. İlk dört ayda faiz harcamaları bu yıl geçen seneye göre beş milyar TL’sının üzerinde artarak 22 milyar dolara yükselmişti. Mayıs ayında faiz harcamaları geçen yıla göre 1.5 milyar doların üzerinde (yüzde 40) düştü.

Faiz hariç giderler, mayıs ayında reel olarak yüzde 9 civarında yükseldi. Bu önemli bir artış oranı ve gelirlerin artış oranının üzerinde. Bu artışın ana belirleyicisi yine sosyal güvenlik açığı oldu. Sosyal güvenlik açığı, sosyal güvenlik sisteminin kendi kendisine yeter kaynağı üretememesi sebebiyle devlet bütçesinden sağlanan “yama” manasına geliyor. Mayıs ayında bu açık 2 milyar TL oldu. Yani önceki seneye göre yüzde 61 oranında yükseldi. Böylece ilk beş ayda açık yüzde 16 artarak 28 milyar TL’sına ulaştı.  Oysa merkezi hükümet yatırım harcamalarının tümü mayıs ayında 2 milyar TL, ilk beş ayda ise 5,3 milyar TL oldu. Yani hem sosyal güvenlik açığının hem de faiz harcamalarının yaklaşık beşte biri.

Kısacası harcama tarafında dinamik olarak en önemli sorunumuz sosyal güvenlik sistemindeki delik. Bu delik giderek büyüyor. Eskiden en önemli sorun faiz deliğiydi. Şimdi sosyal güvenlik faizleri geçti. Büyüme hızı da faizlerin üzerinde. Dolayısıyla sosyal güvenlik bütçe dengelerinin en önemli tartışma konusu olmaya devam edecek.

Gelirler tarafında önceki aylara göre iyi haberler var. Mayıs ayında toplam vergi gelirleri yüzde 14 yükseldi. Yani reel olarak yüzde 5 arttı. Bu ekonomik aktivite açısından iyi haber. Daha da iyisi, ilk beş aydaki gelişmeyle karşılaştırıldığında, ekonomik faaliyetin çeyrekte ilk çeyreğe göre hızlanmış olabileceğini gösteriyor. Zira İlk beş ayda vergi gelirleri reel olarak yüzde 2.4 büyüdü.
Ancak alt kalemlerde müspet gelişmelerle birlikte menfi gelişmeler de göze çarpıyor. Kurumlar vergisi tahsilatı Mayıs ayında yüzde 26 oranında (nominal) arttı. İlk beş aydaki artış yüzde 17′ye ulaştı. Bunda vergi affı gelirlerinin etkisi var. KDV gelirlerindeki artış nispeten düşük; faaliyetteki güçlenmenin yeterince iyi olmadığını gösteriyor. Buna karşılık mayıs ayında önceki aylara göre yükselme görülüyor. İlk beş aydaki reel artış yüzde 1 iken mayıs ayı tek başına yüzde 2.8 artışa işaret ediyor.

İthalattan alınan vergiler reel olarak azalmaya devam ediyor. Bu olumlu bir gelişme. İthalata dayalı bütçe modelinden uzaklaşmış oluyoruz. Ancak burada da Mayıs ayı ile ilk beş ayı karşılaştırdığımız zaman aktivitenin hızlandığı sonucuna ulaşıyoruz.

Sonuç olarak, bütçenin görünümü iyi. Nisan ayına göre olumlu gelişme de göze çarpıyor. Ancak sosyal güvenlikten kaynaklanan uzun dönemli riskler ve vergi geliri artışında, aktivitedeki yavaşlamadan kaynaklanan kısa dönemdeki nispi yavaşlama göze çarpıyor.

Türk okulları

Slovenya’da bir toplantıda tanıştığım bir yabancı iş adamıyla konuşuyoruz. Lafı çocuğunu okuttuğu okula getiriyor. “Türk okulundan çok memnunuz” diyor. Hem disiplinli hem de kaliteli eğitim verdiğini söylüyor. Amerikan aksanıyla İngilizce konuşmasını eğitiminin büyük kısmını ABD’nde yapmış olmasına bağlıyor. Çocuğunun da iyi bir dil eğitimi alması gerektiği istediklerini ve bunun da Türk okulunu seçmelerinde etkili olduğunu söylüyor. O sırada yanımıza gelen başka bir ülkeden başka bir işadamı da lafa karışarak kendisinin de çocuğunu “Türk okuluna” gönderdiğini anlatıyor.
Çeşitli uluslararası kuruluşlarda da değişik ülkelerde “Türk okullarından” mezun çok sayıda profesyonelle karşılaşıyorum. Bir manada Türk okulları bu ülkeleri yurt dışına açıyor. Bu kişiler Türk olduğumuzu duyunca büyük yakınlık gösteriyorlar. Karşılaştıklarımın bazıları, özellikle Türki Cumhuriyetlerden geliyorlarsa, Türkçe rahatça anlaşabiliyoruz. Normalde, Türki Cumhuriyetlerde konuşulan diyalektlerle Türkiye Türkçesi arasında fark olduğu için anlaşmak o kadar kolay değil. Özellikle Kırgızistan, Kazakistan gibi ülkelerle.

Geçen hafta, ilk defa katıldığım Türkçe Olimpiyatlarının Ankara’da yapılan kapanış ve ödül töreninde Kamboçya’dan Sudan’a Türkçe şarkılar söyleyen, şiir okuyan, halk oyunları gösterileri yapan gençleri yakından görünce yukarıdaki resim tamamlanmış oldu.

Türkiye’de sivil bir inisiyatif şeklinde ortaya çıkan ve tüm dünyaya yayılan bu gayrete saygı duyulması ve desteklenmesi gerekiyor. Ne yazık ki, bazen tam tersine ödül yerine ceza görüyorlar.
Bu eğitim kurumları, içinde oldukları ülkelerin gelişmesinde anahtar rolü oynayacak olan insan kaynaklarını yetiştiriyor. Dünya Bankası, Asya Kalkınma Bankası ya da Afrika Kalkınma Bankası gibi “kalkınma finansmanı kuruluşlarının” eğitim alanında yaptıklarını destekliyor ya da yapamadıklarını yapıyorlar.

Aynı zamanda bu okullar, Türk işletmelerinin ve dış politikasının yurt dışındaki ön yargıları ve zorlukları yenmesinde yardımcı olacak yerel insan gücünü yetiştiriyor. Toplantılarda karşılaştığım insanlardan aldığım pozitif tepkiler daha şimdiden bu olumlu sonuçların üretildiğini gösteriyor.

Türkiye’nin Akdeniz’deki rolü

İstanbul Ticaret Odası Başkanı Murat Yalçıntaş aynı zamanda Akdeniz Ticaret Odaları Birliği’nin de (ASCAME) başkanı. ASCAME Akdeniz çevresindeki 23 ülkeden odaları bir araya getiriyor. Murat Yalçıntaş grubun başkanlığıunı 2007 yılından beri yürütüyor.

ASCAME’nin İstanbul Ticaret Odasıyla birlikte düzenlediği geçen haftaki konferansta Akdeniz havzasının siyasi ve iktisadi geleceği tartışıldı. Konuşmacılar arasında Fas’dan Lübnan’a ekonomi, sanayi ve ticaret bakanları, Avrupa Yatırım Bankası’ndan temsilciler, Akdeniz Parlamenter Asamblesi, Akdeniz Birliği organizasyonu gibi kuruluşlardan üst düzey temsilciler bulunuyordu
Tartışmaların ortaya koyduğu ortak sorun, Akdeniz bölgesinin ekonomik potansiyelinin yüksekliği ancak buna karşılık bu potansiyelin gerçekleştirilemediğiydi. Dahası, bunun en önemli sebeplerinden birisi, Akdeniz ülkeleri arasındaki başta ticaret olmak üzere ekonomik işbirliğinin yetersizliğiydi.

Hırvatistan Ekonomi, Bakan Yardımcısı Tamara Obradovi?  Mazal, ülkesinin yine bir Akdeniz ülkesi olan Lübnan ile yaptığı ticaretin toplamın yüzde 0.2′si civarınd olduğunu hatırlattı. Hırvatistan’ın bölgenin en büyük ekonomilerinden olan Türkiye ile ticareti ise toplamın yüzde 2′sinin altındaymış.

Bosna-Hersek Maliye Bakan Yardımcısı Fuad  Kasumovic de hem bölgesel ticaret hem de yatırımların zayıflığının altını çizdi.

Bir zamanlar dünyanın ekonomik trafiğinin tam göbeğinde yer alan Akdeniz’in potansiyeli büyük.

Ancak, konuşmacıların hemen hepsinin hatırlattığı gibi, gerçekten performans potansiyele göre çok düşük.

Bunda sadece ekonomik değil siyasi faktörler de önemli rol oynuyor. Arap baharı büyük ölçüde bir Akdeniz fenomeni. İsrail’in uygulamaları da siyasi açıdan bölgeyi kilitleyen unsurlardan birisi. Hele şu son dönemde iflas durumundaki Güney Kıbrıs’ın durumundan faydalanmak için aldığı gaz ve petrol arama insiyatifleri. Buna Suriye’nin durumunu da ekleyince Akdeniz’in doğu kıyısı ekonomik ve siyasi açıdan büyük ölçüde “engelli” hale geliyor.

Öte yandan, Yunanistan’ın, İtalya ve İspanya’nın içinde olduğu kriz bölgenin yeni bir dinamizme kavuşması şansını azaltıyor. Fransa ise yeni yönetimi altında nasıl bir görünüm alacak bilmiyoruz. Hollande idaresinin Almanya ile Avrupa Birliği ekonomi politikaları hakkındaki görüş farklılığı önemli.

Dahası, yeni hükümetin uluslararası ilişkiler konusunda alacağı tavrı ve aktifliği tam olarak kestirmek henüz mümkün değil.

Sarkozy’nin seçim kampanyasında yer alan ve 2008 yılında kurulan “Akdeniz için Birlik” tipik bir Sarkozy projesi (yani- muhtevası düşük, siyasi ve populizmi yüksek) olarak adlandırılabilir. Ancak yine de Akdeniz’in önemini hatırlatması açısından önemli bir girişimdi. Avrupa Birliği’nin labirentlerinde kırpıldı ve önemini yitirdi. Eğer Sarkozy değil de daha ciddiye alınır ve saygı gören bir devlet adamı tarafından ortaya atılsa belki de daha başarılı olabilirdi. Akdeniz’in en zengin değil ama belki de en sağlam ekonomisi Türkiye. Türkiye Özal zamanında, eski Sovyetler dağılırken Karadeniz bölgesinde oynadığı rolü bugün Akdeniz için oynaması gerekiyor mu dersiniz?

Küresel Rekabet için Ar-Ge ve İnovasyon

MÜSİAD ile Vezir Danışmanlık tarafından hazırlanan rapor bu adı taşıyor. Bu sene yayınlanan rapor doğru, önemli ancak ihmal edilen konu ve önerilere değiniyor. Türkiye’nin önümüzdeki dönemde zor bir dönüşümü gerçekleştirmesi gerekiyor. İki yüz yıl ya da daha fazla gecikilmiş bir dönüşüm. Ancak, Finlandiya’dan Doğu Asya ülkelerine kadar tecrübelere bakıldığında mümkün olduğunun farkında olduğumuz bir dönüşüm.

Türkiye, diğer ülkeler gibi, sürekli bir yol çatalının tam başında yer alıyor. İki alternatif yoldan birisi fakirleşme diğeri ise zenginleşmeye doğru gidiyor. Fakirleşmeye doğru giden yolda politikaları değiştirdiğiniz, yani “dönüştüğünüz” zaman senginler kulübüne katılmanızı sağlayan yola sapabiliyorsunuz.

Bu köşede sık sık değindiğimiz sanayi politikaları Türkiye’ye ray değiştirecek ana araçlardan birisi. Bu politikaların önemli bir aracını da Ar-Ge ve yenilikçilik (inovasyon) oluşturuyor.

Gelelim MÜSİAD Raporu’na. Titiz bir çalışmanın sonucu olan raporda genel ancak önemli sonuçlara ulaşılmış. Altını çizmekte yarar var. Bazı alıntılar yapalım:

“… AR-Ge ve inovasyon olmadan refah ve zenginliğe giden bir yol yoktur. … AR-GE ve İnovasyon aynı zamanda rekabetçiliğin de temel bileşenidir. Ülkemiz son 10 içinde önemli mesafeler katetmiştir.  … Bunun yanı sıra çözemediğimiz çok ciddi sorunlarımız da vardır. WEF Küresel Rekabet Endeksi, Dünya Bankası İş Yapma Kolaylığı Endeksi, BM İnsani Gelişim Endeksi gibi uluslar arası endeksler göstermektedir ki; rekabetçilikte 59, inovasyon kapasitesinde 69, iş kolaylığında 71, matematik ve fen bilimlerinde 103, refah liginde 75′inci sıradayız… Bir yandan araştırmacı sayımız makale üretimimiz dramatik bir biçiminde yükselirken aynı gelişmeler patent sayılarına ve üretime yansımamaktadır… Öte yandan ülkemiz düşük ve orta teknolojilere dayalı bir sanayi yapısına sahiptir. İhracatımızın sadece %2′si yüksek teknolojili mallardan oluşmaktadır.”

MÜSİAD,  Türkiye’nin “ekonomik kalkınma modelinin gözden geçirilmesini ve rekabetçilik temelli bir kalkınma anlayışının benimsenmesi” gerektiğinin altını çiziyor. Raporda somut öneriler konmuş. Önemli bir konu olan kamu alımlarına da değinilmiş.

Bu arada biz de bir kez daha hatırlatalım. Kamu alımları Türkiye’de kamunun en dağınık ve stratejisiz olduğu alan. Kamu İhale Kurumu’nun yeni Kurul Başkanı döneminde bu dağınıklığın giderilmesi ve kamu alımlarının Türkiye’nin yerli, teknoloji ve sanayi kapasitesinin önemli bir aracı haline geldiğini görmeyi istiyoruz.