Archive for September, 2012

İstanbul Finans Zirvesi

Üçüncü İstanbul Finans Zirvesi 24-25 Eylül’de toplanacak. Elliye yakın ülkeden konuşmacı ve katılımcının yer alacağı zirvede finans ve ekonomi dünyasının en son tartışma konuları ele alınacak.
Bu tür zirve ve toplantılar İstanbul’un ekonomi ve finans dünyasında hak ettiği yeri almasına zemin sağlayabilecek araçlardan bir tanesi.  İstanbul “uzun vadeli ortalaması” alındığında dünya siyasi tarihinin en önemli kenti. Etrafındaki coğrafya, başkentlik yaptığı imparatorlukların siyasi ve askeri gücü bir araya getirildiğinde değişen dengelere rağmen önemini kaybetmedi. Son dönemde Türkiye’nin uluslararası arenada tekrar önemli bir oyuncu olmaya başlamasıyla İstanbul da tekrar gündeme geldi.

Angelina Jolie “Brad’le İstanbul’a tatile gelmek isterim” demiş ya;  Arap dünyasından Amerika’ya Türkiye ismi ve markası artarak duyuluyor, gündeme geliyor. İstanbul Finans Zirvesi gibi platformlar da bu sürece katkı yapan araçlardan. Zira İstanbul’un uluslararası finans merkezi haline gelmesi için o veya bu vesileyle dünya finansının önemli aktörlerinin İstanbul’dan geçmesi gerekiyor.

Ancak rekabet de ortada. Davos örneğinden ve onun bir küçük kasabayı dünya markası haline getirdiği önlenemez başarısından sonra dünyanın birçok kenti bu tur toplantılara ev sahipliği yapmaya çalışıyor. Bunlar Paris’ten Astana’ya kadar uzanıyor ve kendi kent isimleriyle birlikte ülkelerinin de isimlerinin tanıtımına da katkıda bulunuyor.
Danışma Kurulu Başkanlığı’nı yaptığım İstanbul Finans Zirvesi’ne geri dönelim. Bu yıl ki Zirve’de finansal piyasaları tüm temel açılardan ele alan oturumlar yer alıyor. Finansal düzenlemeler, para politikaları ve finansal istikrar ilk oturumda tartışılıyor. Katılımcılar, merkez bankaları, sermaye piyasası düzenleyicilerini da kapsıyor. Sermaye piyasaları bu yıl birden fazla oturumda yer alıyor. Katılımcılar arasında NASDAQ, Abu Dhabi Borsası, Frankfurt Borsası ve ev sahibi olarak İstanbul Borsası Başkanı var. Avrupa ve Amerika’dan önemli finans sektörü oyuncuları da sermaye piyasası oturumlarına katılıyor.

Gecen sene açılışta yer alan İngiliz İş Dünyası Bakanı bu yıl yerini Türkiye’den bakanlara bıraktı. Özellikle Avrupa’dan önemli ticari bankacılar ve kalkınma bankacıları da hem ticari bankacılık hem de kalkınma finansmanı konularını tartışacaklar. Enerji oturumunda ise Rusya, Azerbaycan ve İngiltere’den konuşmacılar Türk konuşmacılara eşlik edecekler.
İstanbul’un mevcutlarla birlikte finans ve ekonomi alanında çok sayıda uluslararası organizasyona ev sahipliği yapması gerekiyor. İstanbul’un uluslararası finans merkezi olmasının yolu buradan geçiyor.

Tags:

Orta Gelir Tuzağı

Bu günlerde Türkiye’de popüler hale gelen Orta Gelir Tuzağı (OGT) kavramı (Middle Income Trap) iktisat literatüründe yeni değil ancak son yıllarda oldukça popüler oldu. OGT, bir ülkenin yaptığı bazı reform ve düzelememelerle fakirler sınıfından çıkıp orta gelirli ülkeler arasına katılmasını ancak yeni hamleler yapamadığından bu düzeyde patinaj yaparak yeniden geri kaymaya başlamasını ifade diyor. Nitekim 1970’lerden günümüze kadar OGT’dan kurtulan ülkelerin sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Kore ve Japonya bunların başında geliyor. Ancak çok sayıda ülke bu seviyede kalmış durumda.

Orta Gelir Tuzağı’na yakalanan ülkelerin karşılaştığı çok sayıda problem var: bir açık pazar haline gelmesi, ithalata bağımlı hale gelmesi, kısa ve uzun vadeli borç yükümlülüğünün mali dengeleri sarsar hale gelmesi gibi. Ekonomik büyümesi yüzde beşlerin altına inen Türkiye’de buna rağmen cari açığın %8’leri aşması OGT semptomlarından sayılabilir.

OGT konusu 2007 yılında Dünya Bankası tarafından da incelendi. 2011 yılı ve sonrasında ise kavram çok yoğun olarak kullanılmaya başlandı. Dünyada şu ana kadarki literatürün büyük kısmı Çin, Malezya ve Tayvan üzerine yazılmış.

OGT kavramını ilk defa Türkiye’nin gündemine taşıyan kişi Zaman ve Todayszaman Gazetelerinde ekonomi yazıları yazan Marmara Üniversitesi’nden Prof. Dr. İbrahim Öztürk oldu. Öztürk, geçen sene Haziran ayında “Türkiye’yi Orta Gelir Tuzağından Kurtarmak’ başlığı ile üç yazı yazdı.
Ardından, o tarihlerde MÜSİAD’ın ekonomi başdanışmanlığı görevini sürdüren Öztürk bu konuyu MÜSİAD’ın gündemine taşıdı. MÜSİAD tarafından yayınlanan ve Öztürk tarafından hazırlanan Stratejik Dönüşüm temalı 2010 Raporunda OGT konusunu ele alındı. MÜSİAD Başkanı Ömer Cihat Vardan konuyu ‘Stratejik Dönüşüm için 4i formülü’ olarak sundu. Bunlar; istikrarın sürmesi, istihdam artması, inovasyon odaklı dönüşüm ve imalat sanayini rekabet gücünün artırılması idi. Vardan, bu hedef tutmaz ise Türkiye’nin OGT’na düşeceği konusunu gündeme getirdi.

MÜSİAD’ın yeni başkanı Nail Olpak da konuya sahip çıktı. Haziran 2012 tarihinde açıklanan 2011 yılına ait ekonomi raporunun başlığı “Kalkınma Yolunda Yeni Eşik: Orta Gelir Tuzağı” oldu. Bu raporun özellikle Öztürk’ün kaleme aldığı “Türkiye’nin Kalkınmasında Yeni bir Dönüm Noktası: Orta Gelir Tuzağı” makalesini ilgililere tavsiye ediyorum.

Orta Gelir Tuzağı Türkiye’nin önümüzdeki döneminde gündemde olacak. Çalışmaları başlayan 10. Kalkınma Planı’nın Türkiye’yi yapısal açıdan yeni bir atılıma sokarak Orta Gelir Tuzağı’ndan çıkışı amaçlaması gerekiyor.

TOÇOĞLU’NU KURTARACAK PROJE!

“Kentler ne yapmalı?” Bu soruyu Zeki Toçoğlu nasıl cevaplar acaba? Zeki Başkan, günlük politik tartışmalar ya da rutin belediye çalışmaları yahut meydan projelerinin başarılı olup olmadığı, yerine hangi milletvekilinin aday gösterileceği dedikodularını değil de Sakarya’nın Adapazarı’nın nesi olduğu, Adapazarı’nın Türkiye’nin nesi olduğu, Aynalıkavak yahut Şerefiye yahut Kurbanlar’ın, Adapazarı’nın nesi olduğu hakkında beyanatlar neden vermez?

Kabağıyla mı meşhur bu şehir, tatangasıyla mı, ıslama köftesiyle mi, Sait Faik’iyle mi, patatesiyle mi? Hangisi? Faik Baysal’ın ünlü romanı “Sarduvan” için Serdivan’da ne yapmıştı Zeki Toçoğlu? Büyükşehir adına gittiği yurt dışı gezilerde, meslektaş mı makamdaş mı demek lazım, “Mayor Of MunicipaIity”lere nasıl bir DVD veriyor, Adapazarı’nın tanıtım filmi hangi görüntüyle başlıyor, hangi cümleyle bitiyor?

Zeki Toçoğlu’na has bir eksiklik değil bu ve belki de kendisi de bundan rahatsız. Bütün şehirlerimizde benzer bir “anlam” ve “önem” sıralaması eksikliğini, bir “değer” sıralaması yokluğunu görmek mümkün.

“Orhan Cami Meydanı mezarlığa mı benzedi?” sorusu yerine, “Meydanın dizaynı ve aydınlatması hangi mimara ait? ve “O mimar neden bu direkleri seçtiğini nasıl açıklıyor?” sorusunu sormak çok mu zor? Yahut depremden beri Bombay’ın teneke mahalleleri gibi duran “Gar Meydanı’na ışıklı havuz yapmak çok büyük bir hizmet midir?” sorusunu neden kimse sormuyor? Rahmetli Ünal Ozan’ı “Anca havuz yapar” diye suçlandıran bir siyasi hareketin belediye başkanı için hem de Ünal Ozan’dan 20 yıl sonra “havuz reklamı yapmak” şehircilik, belediyecilik açısından ne anlama geliyor? Siyasi ahlak, duruş, hakperestlik açısından özellikle? Otobüs almak, asfalt dökmek (kendi paramızla) bize zaten sunulması gereken hizmetler midir yoksa önemli çalışmalar mıdır? Yoksa belediyenin şehre, hemşehriye lütfu mudur?

Kişisel çıkarların millet menfaatleriyle yer değiştirdiği, küçük sorular ve küçük cevapların yerine büyük idealler ve gayretlerin geçtiği “yerler”, “şehirler”, “ülkeler” ilerliyor, diğerleri futbolun bile amatör küme maçlarına gidecek otobüs bulmaya çalışıyor. Neyse ki belediyeler var!

Kentler ne yapmalı? Soruyu Murat Yülek soruyor ve cevaplıyor. “Kentler tesadüfen inip çıkmamalı. Değişen iç ve dış faktörleri takip edebilmeli. Kotler’in sınırlı analizi bu konuda ipuçları veriyor. Biz de Almanya’dan bir örnek ekleyelim. Ruhr havzası Almanya’nın en önemli sanayi bölgelerindendi. Önceki yüzyıldaki “geç” Alman sanayileşmesinin de merkeziydi bu bölge. 1980’li yıllarda bölgede AB politikalarının da etkisiyle kullanılamayan kömür dağları oluşmuştu. Düsseldorf bu bölgesel inişte kendisini bir iş ve finans merkezi olarak yeniden tanımladı. Kazanan kentlerden oldu. Sözün özü, kentlerimiz değişimi “izlememeli”, değişimi üretmeli. Son dönemde Türkiye’de kurulan kalkınma ajanslarına çok iş düşüyor bu konuda. Bu ajanslar ilgili kentlerle ilgili katılımcı stratejiler oluşturuyor. Öncelikli sahalarda özel kesime ve sivil toplum örgütlerine finansal destekler veriyorlar. Bunlar Türkiye için yeni deneyimler. Ancak her şeyden önce ajansların kendileri değişimin tam göbeğinde yer almalı. Esnek bir yapıya sahip olmalı. Finanse ettikleri aktörlerle “partnerlik” anlayışı içinde olmalı. Bir başka önemli konu da kent yönetimlerinden geçiyor. Valilerden belediye başkanlarına ana görevin sosyal yapısı, kültürü ve estetiğiyle birlikte kentin ekonomisinin geliştirilmesi olduğunun her daim farkında olması gerekiyor. Singapur gibi şehir devletlerin “şirket” gibi yönetilmeleri ille de eleştirilecek bir şey değil.”

Murat Yülek’in “Kentler de yükselir ve düşer” yazısını şehirleri yönetenler mutlaka okumalı. Zaman Gazetesi’ndeki köşe yazılarını takip edenler, Murat Yülek’in parlak fikirli bir akademisyenin yazacağı, yazdığı yazılardan çok daha ötede bir perspektifle sadece ekonomiyi değil genel olarak “yönetim anlayışımız”ı değerlendiren, şahane tespitlerle dolu makaleler kaleme aldığını zaten biliyorlar.

Türk Hava Kurumu Üniversitesi Rektör Yardımcısı ve İşletme Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Murat Yülek,geçtiğimiz Pazar günkü yazısında “Manavgat ile Dörtyol’un farkı ne? Ya Dörtyol ile Brüksel’in?” diye soruyor. “Brüksel’e gittiğinizde, beğenin beğenmeyin, farklı estetiğiyle Brüksel’de olduğunuzu bilirsiniz. İlle de Grand Place’daki tarihi estetikten dolayı değil. Atomium anıtı da size Ghent ya da Londra’dan farklı bir kentte olduğunuzu hissettirir. Bizde öyle değil. Tüm kent ve kasabalarımız çirkinlikte birbiriyle yarışan beton binalarla dolu. Dörtyol ya da Manavgat’a gidip o kasabanın diğerlerinden ayırt edici özelliğini göremiyoruz. Kasabalarımızın her birisi diğerlerinden farklı, her birisi bir marka olmalı. Başta estetiğiyle.”

“İnsaniyet namı”na “tuğla üstüne tuğla koymadan”, şu şehre “elle tutulur” bir katkıda bulunmadan Emirdağ ya da Yorgalar yolunu tutan, çocukluğumuzdan beri tanıdığımız adamların saçının sakalının beyazlaması dışında hiç bir “derin” ve “yaygın” gelişmeye rastlamadığımız “şehir hayatı”ndan memnun mu olalım? Başımızı kuma mı sokalım? Bizim partimiz, adayımız seçim kazansın da ne olursa olsun mu?

Prof. Dr. Murat Yülek gibi düşünenlere, yazanlara kulak vermeli, onları dinlemeli, onlarla konuşmalı, yerimizde saymak yerine bilgiyi ve görgüyü değerli saymak yoluna gitmeliyiz.

“Şehirler kültürleri kadardır!” diyen rahmetli Selahaddin Şimşek Adapazarlı idi. Esenler Belediyesi, Dr. Adnan Büyükdeniz adına “Digital Kütüphane” açtı. Sakarya Büyükşehir Belediyesi Selahaddin Şimşek adına ne yaptı? Neden Adapazarı diye bir yer var? sorusunu “doğru” ve yeterince “inanarak” cevaplayan “görgülü” insanlar yönetmeli Adapazarı’nı. Zeki Toçoğlu, bu “görgü”ye ve “vizyon”a sahip olduğunu gösteren icraatları, “insanlar hakkında değil, fikirler hakkında” konuşabilen “ekip”lerle gerçekleştirebilir. Toçoğlu’yu kurtaracak “proje” o ekibi kurmaktır! Yoksa, tarihi Uzunçarşı’nın Ünal Ozan’dan kalma naylon çatısını bile sökemez!

Cihat Zafer

İlgili yazı için lütfen tıklayınız

An Imbecile called Sam Becile

During last week Turkish public saw two faces of USA, or rather two faces from USA.

One is the producer of a low quality propaganda film that aims at disgracing Islam.The film’s  other objective is probably to help change the outcome of US elections by provoking reaction from the Middle East.

The quality of the film and that of the imbecile who produced it is not worth the time to discuss. But it was successfull in creating the intended provocation. Three US citizens have been killed. US media wrote that the imbecile who produced the film carries the real name of Nakoula Basseley Nakoula, that he is originally a Coptic Christian from California, and that his film is supported by Israeli or anti-Islamic groups in  the USA. Time will shed light on the reality but the crime will remain timeless.

The other face of the USA in Turkey has been that of Angelina Jolie. She has shown not only a pretty but also a caring face towards thousands of Syrian refugees in Turkey. A face that the world has been quite reluctant to show. Jolie  has earlier made a film to attract world’s attention to the despicable atrocities of Serbian chetniks in Bosnia Herzegovina during early 1990s. She received life threats after the film was aired.

Tags:

Fed balonu şişirmeye devam edecek

Fed Başkanı Bernanke’nin 31 Ağustos’da Jackson Hole kasabasında yaptığı konuşma piyasalar tarafından yakından izlendi. Sonuç: Bernanke, “2007 yılından itibaren yaptığımız gibi gerekirse daha da genişletici para politikalarını uygulamaya devam ederiz” dedi.
Bernanke mesajlarını  şu ana fikirler etrafında verdi:
“Fed, son dönemde standart faiz aracı dışında, geleneksel olmayan iki araç kullandı. Bunları parasal genişleme ve iletişim politikası olarak tanımladı. Esasında her ikisi de yeni araçlar değildi. Birincisi 1990’lı yıllardan itibaren Japon Merkez Bankası’nın kullandığı bir araçtı. İkincisi ise, enflasyon hedeflemesi yaklaşımının temel araçlarından birisiydi.

“Bernanke, konuşmasında bu iki standart olmayan aracın kullanılma sebebinin Amerika’da işsizliğin azaltılması olduğunu söyledi. İşsizliğin düşürülmesi (ve büyümenin yükseltilmesi) Amerikan Merkez Bankası açısından yeni bir amaç değil. Fed’in 1913 tarihli kuruluş kanununda iki önemli amacından birincisinin bu olduğu yazılı. Ancak, Amerika için yeni olmasa da Avrupa için bu yeni bir durum. Zira, Avrupa Merkez Bankası  “finansal istikrarı sağlamak için” aynı geleneksel olmayan araç olan parasal genişlemeyi kullanıyor.

“Fed şu ana kadar LSAP program altında 2,5 trilyon dolarlık hazine ve menkul kıymetleştirilmiş ipotek kredisi aldı. Bu sene sonuna kadar da toplam 700 milyar doların üzerinde uzun vadeli hazine kağıdı alıp kısa vadelileri boşaltacak. Yani, Fed, faizleri sıfıra yakın seviyelere indirdikten sonra bilançosuna dayanarak büyük bir para operasyonu gerçekleştirdi.
“Bernanke, yapılan bazı ampirik çalışmalara referans vererek bu parasal operasyonun işsizliği düşürerek büyümeyi desteklemede başarılı olduğunu sözyledi. Ancak bilimsel çalışmaların sonuçlarının illa doğru olmayabileceğinin de altını çizdi.

“Parasal genişlemenin maliyetleri de olabileceğini hatırlattı ve bunları sıraladı. Şu ana kadar maliyetlerin faydalara göre  daha düşük olduğunu, yani parasal genişlememenin Amerika ve dünya ekonomisi açısından iyi olduğunu söyledi. Böylece, ileriki dönemde Fed’in politikalarının “fayda ve maliyetlerinin”  göz önünde tutularak devam ettirileceğini söylemiş oldu.
“Bernanke, Fed’in krizle savaşta yalnız bırakıldığını da söyledi. Mali kısıtlar sebebiyle de olsa maliye politikasının para politikasına yardımcı olamadığının altını çizdi. İnşaat sektörünün yavaşlamasının ve Avrupa’daki krizin de Amerikan ekonomisini menfi etkilediğini söyledi.
Bunların neticesinde, Bernanke, şu ana kadarki parasal genişlemeden Fed’in memnun olduğunu söyleyerek ileride de bunun devam edeceğini ima etmiş oldu. Bernanke önümüzdeki dönemde de Fed’in yalnız kalacağını biliyor. Zira bahsettiği maliye politikası zayıflığı ve Avrupa krizi devame decek. Açıktan söyleyemediği güven krizi de ortada.
Kısacası, Fed “balonu geri şişirmeye” devam edecek. Yalnız başına.