Archive for September, 2012

İstanbul Finans Zirvesi

Üçüncü İstanbul Finans Zirvesi 24-25 Eylül’de toplanacak. Elliye yakın ülkeden konuşmacı ve katılımcının yer alacağı zirvede finans ve ekonomi dünyasının en son tartışma konuları ele alınacak.
Bu tür zirve ve toplantılar İstanbul’un ekonomi ve finans dünyasında hak ettiği yeri almasına zemin sağlayabilecek araçlardan bir tanesi.  İstanbul “uzun vadeli ortalaması” alındığında dünya siyasi tarihinin en önemli kenti. Etrafındaki coğrafya, başkentlik yaptığı imparatorlukların siyasi ve askeri gücü bir araya getirildiğinde değişen dengelere rağmen önemini kaybetmedi. Son dönemde Türkiye’nin uluslararası arenada tekrar önemli bir oyuncu olmaya başlamasıyla İstanbul da tekrar gündeme geldi.

Angelina Jolie “Brad’le İstanbul’a tatile gelmek isterim” demiş ya;  Arap dünyasından Amerika’ya Türkiye ismi ve markası artarak duyuluyor, gündeme geliyor. İstanbul Finans Zirvesi gibi platformlar da bu sürece katkı yapan araçlardan. Zira İstanbul’un uluslararası finans merkezi haline gelmesi için o veya bu vesileyle dünya finansının önemli aktörlerinin İstanbul’dan geçmesi gerekiyor.

Ancak rekabet de ortada. Davos örneğinden ve onun bir küçük kasabayı dünya markası haline getirdiği önlenemez başarısından sonra dünyanın birçok kenti bu tur toplantılara ev sahipliği yapmaya çalışıyor. Bunlar Paris’ten Astana’ya kadar uzanıyor ve kendi kent isimleriyle birlikte ülkelerinin de isimlerinin tanıtımına da katkıda bulunuyor.
Danışma Kurulu Başkanlığı’nı yaptığım İstanbul Finans Zirvesi’ne geri dönelim. Bu yıl ki Zirve’de finansal piyasaları tüm temel açılardan ele alan oturumlar yer alıyor. Finansal düzenlemeler, para politikaları ve finansal istikrar ilk oturumda tartışılıyor. Katılımcılar, merkez bankaları, sermaye piyasası düzenleyicilerini da kapsıyor. Sermaye piyasaları bu yıl birden fazla oturumda yer alıyor. Katılımcılar arasında NASDAQ, Abu Dhabi Borsası, Frankfurt Borsası ve ev sahibi olarak İstanbul Borsası Başkanı var. Avrupa ve Amerika’dan önemli finans sektörü oyuncuları da sermaye piyasası oturumlarına katılıyor.

Gecen sene açılışta yer alan İngiliz İş Dünyası Bakanı bu yıl yerini Türkiye’den bakanlara bıraktı. Özellikle Avrupa’dan önemli ticari bankacılar ve kalkınma bankacıları da hem ticari bankacılık hem de kalkınma finansmanı konularını tartışacaklar. Enerji oturumunda ise Rusya, Azerbaycan ve İngiltere’den konuşmacılar Türk konuşmacılara eşlik edecekler.
İstanbul’un mevcutlarla birlikte finans ve ekonomi alanında çok sayıda uluslararası organizasyona ev sahipliği yapması gerekiyor. İstanbul’un uluslararası finans merkezi olmasının yolu buradan geçiyor.

Tags:

Orta Gelir Tuzağı

Bu günlerde Türkiye’de popüler hale gelen Orta Gelir Tuzağı (OGT) kavramı (Middle Income Trap) iktisat literatüründe yeni değil ancak son yıllarda oldukça popüler oldu. OGT, bir ülkenin yaptığı bazı reform ve düzelememelerle fakirler sınıfından çıkıp orta gelirli ülkeler arasına katılmasını ancak yeni hamleler yapamadığından bu düzeyde patinaj yaparak yeniden geri kaymaya başlamasını ifade diyor. Nitekim 1970′lerden günümüze kadar OGT’dan kurtulan ülkelerin sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Kore ve Japonya bunların başında geliyor. Ancak çok sayıda ülke bu seviyede kalmış durumda.

Orta Gelir Tuzağı’na yakalanan ülkelerin karşılaştığı çok sayıda problem var: bir açık pazar haline gelmesi, ithalata bağımlı hale gelmesi, kısa ve uzun vadeli borç yükümlülüğünün mali dengeleri sarsar hale gelmesi gibi. Ekonomik büyümesi yüzde beşlerin altına inen Türkiye’de buna rağmen cari açığın %8′leri aşması OGT semptomlarından sayılabilir.

OGT konusu 2007 yılında Dünya Bankası tarafından da incelendi. 2011 yılı ve sonrasında ise kavram çok yoğun olarak kullanılmaya başlandı. Dünyada şu ana kadarki literatürün büyük kısmı Çin, Malezya ve Tayvan üzerine yazılmış.

OGT kavramını ilk defa Türkiye’nin gündemine taşıyan kişi Zaman ve Todayszaman Gazetelerinde ekonomi yazıları yazan Marmara Üniversitesi’nden Prof. Dr. İbrahim Öztürk oldu. Öztürk, geçen sene Haziran ayında “Türkiye’yi Orta Gelir Tuzağından Kurtarmak’ başlığı ile üç yazı yazdı.
Ardından, o tarihlerde MÜSİAD’ın ekonomi başdanışmanlığı görevini sürdüren Öztürk bu konuyu MÜSİAD’ın gündemine taşıdı. MÜSİAD tarafından yayınlanan ve Öztürk tarafından hazırlanan Stratejik Dönüşüm temalı 2010 Raporunda OGT konusunu ele alındı. MÜSİAD Başkanı Ömer Cihat Vardan konuyu ‘Stratejik Dönüşüm için 4i formülü’ olarak sundu. Bunlar; istikrarın sürmesi, istihdam artması, inovasyon odaklı dönüşüm ve imalat sanayini rekabet gücünün artırılması idi. Vardan, bu hedef tutmaz ise Türkiye’nin OGT’na düşeceği konusunu gündeme getirdi.

MÜSİAD’ın yeni başkanı Nail Olpak da konuya sahip çıktı. Haziran 2012 tarihinde açıklanan 2011 yılına ait ekonomi raporunun başlığı “Kalkınma Yolunda Yeni Eşik: Orta Gelir Tuzağı” oldu. Bu raporun özellikle Öztürk’ün kaleme aldığı “Türkiye’nin Kalkınmasında Yeni bir Dönüm Noktası: Orta Gelir Tuzağı” makalesini ilgililere tavsiye ediyorum.

Orta Gelir Tuzağı Türkiye’nin önümüzdeki döneminde gündemde olacak. Çalışmaları başlayan 10. Kalkınma Planı’nın Türkiye’yi yapısal açıdan yeni bir atılıma sokarak Orta Gelir Tuzağı’ndan çıkışı amaçlaması gerekiyor.

TOÇOĞLU’NU KURTARACAK PROJE!

“Kentler ne yapmalı?” Bu soruyu Zeki Toçoğlu nasıl cevaplar acaba? Zeki Başkan, günlük politik tartışmalar ya da rutin belediye çalışmaları yahut meydan projelerinin başarılı olup olmadığı, yerine hangi milletvekilinin aday gösterileceği dedikodularını değil de Sakarya’nın Adapazarı’nın nesi olduğu, Adapazarı’nın Türkiye’nin nesi olduğu, Aynalıkavak yahut Şerefiye yahut Kurbanlar’ın, Adapazarı’nın nesi olduğu hakkında beyanatlar neden vermez?

Kabağıyla mı meşhur bu şehir, tatangasıyla mı, ıslama köftesiyle mi, Sait Faik’iyle mi, patatesiyle mi? Hangisi? Faik Baysal’ın ünlü romanı “Sarduvan” için Serdivan’da ne yapmıştı Zeki Toçoğlu? Büyükşehir adına gittiği yurt dışı gezilerde, meslektaş mı makamdaş mı demek lazım, “Mayor Of MunicipaIity”lere nasıl bir DVD veriyor, Adapazarı’nın tanıtım filmi hangi görüntüyle başlıyor, hangi cümleyle bitiyor?

Zeki Toçoğlu’na has bir eksiklik değil bu ve belki de kendisi de bundan rahatsız. Bütün şehirlerimizde benzer bir “anlam” ve “önem” sıralaması eksikliğini, bir “değer” sıralaması yokluğunu görmek mümkün.

“Orhan Cami Meydanı mezarlığa mı benzedi?” sorusu yerine, “Meydanın dizaynı ve aydınlatması hangi mimara ait? ve “O mimar neden bu direkleri seçtiğini nasıl açıklıyor?” sorusunu sormak çok mu zor? Yahut depremden beri Bombay’ın teneke mahalleleri gibi duran “Gar Meydanı’na ışıklı havuz yapmak çok büyük bir hizmet midir?” sorusunu neden kimse sormuyor? Rahmetli Ünal Ozan’ı “Anca havuz yapar” diye suçlandıran bir siyasi hareketin belediye başkanı için hem de Ünal Ozan’dan 20 yıl sonra “havuz reklamı yapmak” şehircilik, belediyecilik açısından ne anlama geliyor? Siyasi ahlak, duruş, hakperestlik açısından özellikle? Otobüs almak, asfalt dökmek (kendi paramızla) bize zaten sunulması gereken hizmetler midir yoksa önemli çalışmalar mıdır? Yoksa belediyenin şehre, hemşehriye lütfu mudur?

Kişisel çıkarların millet menfaatleriyle yer değiştirdiği, küçük sorular ve küçük cevapların yerine büyük idealler ve gayretlerin geçtiği “yerler”, “şehirler”, “ülkeler” ilerliyor, diğerleri futbolun bile amatör küme maçlarına gidecek otobüs bulmaya çalışıyor. Neyse ki belediyeler var!

Kentler ne yapmalı? Soruyu Murat Yülek soruyor ve cevaplıyor. “Kentler tesadüfen inip çıkmamalı. Değişen iç ve dış faktörleri takip edebilmeli. Kotler’in sınırlı analizi bu konuda ipuçları veriyor. Biz de Almanya’dan bir örnek ekleyelim. Ruhr havzası Almanya’nın en önemli sanayi bölgelerindendi. Önceki yüzyıldaki “geç” Alman sanayileşmesinin de merkeziydi bu bölge. 1980′li yıllarda bölgede AB politikalarının da etkisiyle kullanılamayan kömür dağları oluşmuştu. Düsseldorf bu bölgesel inişte kendisini bir iş ve finans merkezi olarak yeniden tanımladı. Kazanan kentlerden oldu. Sözün özü, kentlerimiz değişimi “izlememeli”, değişimi üretmeli. Son dönemde Türkiye’de kurulan kalkınma ajanslarına çok iş düşüyor bu konuda. Bu ajanslar ilgili kentlerle ilgili katılımcı stratejiler oluşturuyor. Öncelikli sahalarda özel kesime ve sivil toplum örgütlerine finansal destekler veriyorlar. Bunlar Türkiye için yeni deneyimler. Ancak her şeyden önce ajansların kendileri değişimin tam göbeğinde yer almalı. Esnek bir yapıya sahip olmalı. Finanse ettikleri aktörlerle “partnerlik” anlayışı içinde olmalı. Bir başka önemli konu da kent yönetimlerinden geçiyor. Valilerden belediye başkanlarına ana görevin sosyal yapısı, kültürü ve estetiğiyle birlikte kentin ekonomisinin geliştirilmesi olduğunun her daim farkında olması gerekiyor. Singapur gibi şehir devletlerin “şirket” gibi yönetilmeleri ille de eleştirilecek bir şey değil.”

Murat Yülek’in “Kentler de yükselir ve düşer” yazısını şehirleri yönetenler mutlaka okumalı. Zaman Gazetesi’ndeki köşe yazılarını takip edenler, Murat Yülek’in parlak fikirli bir akademisyenin yazacağı, yazdığı yazılardan çok daha ötede bir perspektifle sadece ekonomiyi değil genel olarak “yönetim anlayışımız”ı değerlendiren, şahane tespitlerle dolu makaleler kaleme aldığını zaten biliyorlar.

Türk Hava Kurumu Üniversitesi Rektör Yardımcısı ve İşletme Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Murat Yülek,geçtiğimiz Pazar günkü yazısında “Manavgat ile Dörtyol’un farkı ne? Ya Dörtyol ile Brüksel’in?” diye soruyor. “Brüksel’e gittiğinizde, beğenin beğenmeyin, farklı estetiğiyle Brüksel’de olduğunuzu bilirsiniz. İlle de Grand Place’daki tarihi estetikten dolayı değil. Atomium anıtı da size Ghent ya da Londra’dan farklı bir kentte olduğunuzu hissettirir. Bizde öyle değil. Tüm kent ve kasabalarımız çirkinlikte birbiriyle yarışan beton binalarla dolu. Dörtyol ya da Manavgat’a gidip o kasabanın diğerlerinden ayırt edici özelliğini göremiyoruz. Kasabalarımızın her birisi diğerlerinden farklı, her birisi bir marka olmalı. Başta estetiğiyle.”

“İnsaniyet namı”na “tuğla üstüne tuğla koymadan”, şu şehre “elle tutulur” bir katkıda bulunmadan Emirdağ ya da Yorgalar yolunu tutan, çocukluğumuzdan beri tanıdığımız adamların saçının sakalının beyazlaması dışında hiç bir “derin” ve “yaygın” gelişmeye rastlamadığımız “şehir hayatı”ndan memnun mu olalım? Başımızı kuma mı sokalım? Bizim partimiz, adayımız seçim kazansın da ne olursa olsun mu?

Prof. Dr. Murat Yülek gibi düşünenlere, yazanlara kulak vermeli, onları dinlemeli, onlarla konuşmalı, yerimizde saymak yerine bilgiyi ve görgüyü değerli saymak yoluna gitmeliyiz.

“Şehirler kültürleri kadardır!” diyen rahmetli Selahaddin Şimşek Adapazarlı idi. Esenler Belediyesi, Dr. Adnan Büyükdeniz adına “Digital Kütüphane” açtı. Sakarya Büyükşehir Belediyesi Selahaddin Şimşek adına ne yaptı? Neden Adapazarı diye bir yer var? sorusunu “doğru” ve yeterince “inanarak” cevaplayan “görgülü” insanlar yönetmeli Adapazarı’nı. Zeki Toçoğlu, bu “görgü”ye ve “vizyon”a sahip olduğunu gösteren icraatları, “insanlar hakkında değil, fikirler hakkında” konuşabilen “ekip”lerle gerçekleştirebilir. Toçoğlu’yu kurtaracak “proje” o ekibi kurmaktır! Yoksa, tarihi Uzunçarşı’nın Ünal Ozan’dan kalma naylon çatısını bile sökemez!

Cihat Zafer

İlgili yazı için lütfen tıklayınız

Krupp, Kayzer ve kamu alımları

Rivayet olunur ki; 19. yüzyılın sonlarında Alman hükümeti çelik devi Krupp’a 18 milyon marklık top siparişi verir. Bunun 15 milyon marklık kısmı da avans olarak ödenir.

Topların teslim aşamasında bir teknik heyet tarafından resmî kabul işlemlerinin yapılması gerekir. Heyet topların şartlara uymadığını söyler ve kabul yapılmaz. Krupp’un avansı da geri ödemesi gerekir. Alman sanayileşme sürecinin ana aktörlerinden olan Krupp, büyük bir finansal sıkıntıya girer. Varlıklarını satarak borcunu ödemeye çalışmaktadır.

Bundan haberdar olan Kayzer II. Wilhelm, Krupp yetkililerini çağırır. Yine rivayet edilir ki aralarında şu konuşma geçer. Kayzer Krupp’un finansal sıkıntısının boyutunu sorar. Söylerler. Krupp yaverine bu miktarda bir çek yazılmasını ister. Sonra Krupp yetkililerine şunu söyler:

“Çeki alınız. Topları kabul alacak şekilde yeniden dökünüz. Eğer dökemezseniz tekrar geliniz. Bir çek daha alırsınız. Size güveniyoruz.”

Bu rivayet, bir şehir efsanesi olabilir. Ancak Batı ülkelerinde uygulanan sanayi politikalarının ruhunu doğru yansıtmaktadır. Birçok sektörde sanayileşme (özellikle “derinliği” olan sektörlerde) kamunun maddî veya “manevî” desteği olmadan olmuyor. Bu desteklerin başında iyi tasarlanmış sanayi vizyonu ve politikaları geliyor. En önemli araçlarından birisi ise kamu alımları.

Kamu alımları

TÜBİTAK gibi kurumlar bilim ve teknoloji alanlarında kapasite oluşması için yüksek miktarda destek sağlıyor son yıllarda. Devletin TÜBİTAK ve benzeri diğer kurumlarıyla bu destekleri vermedeki mantığını kısaca şöyle özetleyebiliriz: “Eğer şu alanda bir araştırma yaparsan sana destek veririm.” Yani “Senin şu alanda kapasiteni geliştirmek için sana o alanda araştırma yaptırmak istiyorum. Bunu da zorla değil ödül kullanarak yaptırıyorum.”

Türkiye’nin yaşadığı asıl sorun ise bu tür desteklerin sonucunda ortaya çıkan bilgi ve teknolojinin asıl sanayi üretimini yapan işletmelere erişimi ve kazandırılmasında. Yani, bilimsel araştırma kapasitesi olan üniversite ve akademisyenlerin çalışmalarının sanayinin kullanımına sunulabilmesinde sıkıntı yaşıyoruz. Üniversiteler araştırma yapıyor. Ancak sonuçları yayın haline gelerek sanayici açısından “rafta kalmış” oluyor.

Akademiyle sanayi arasındaki işbirliğinin güçlenerek sanayinin, akademik kaynaklara erişimini sağlamak için TÜBİTAK’ın gayret gösterdiğini ve TEYDEB tipi araçları kullandığının da altını çizelim. Ancak her halükârda devlet, elindeki araçların çok azını kullanıyor. Kullanamadığı araçların başında ise kamu alımları geliyor.

Kamu alımları konusunda ülkemizde büyük bir dağınıklık var. Hem merkezî hükümet kurumları hem de yerel yönetimler “kalkınma etkilerini” düşünmeden istediği gibi kamu alımı yapıyor. Kamu ihale jargonundaki ismiyle idarelerin, satın alacakları, yapacakları ürün ve hizmetleri kendi yerel hedefleri açısından belirlemelerinde bir sakınca yok tabii. Ancak tüm kamu alımları sonuçta kamu kaynaklarıyla yapıldığına göre, bu alımlar yapılırken kamu kesimin “üst” amaçlarının da göz önünde tutulması gerekir.

Kayzer’in, Harp Bakanlığı’nın reddettiği bir üründen dolayı batma tehlikesi geçiren Krupp’a verdiği destek işte bu üst amacın sonucuydu. Alman Harp Bakanlığı haklıydı. Kayzer de. Harp Bakanlığı kendi “yerel” hedefleriyle hareket ederken Kayzer, savaşa hazırlanan ülkesinde teknolojik devleri koruması gerektiğini düşünüyordu muhtemelen.

Tekrar edelim. Türkiye’de de kamu alımları yapılırken bu üst amaçların göz önünde tutulması gerekiyor. Ancak tutulmuyor. Başbakanlık’ın “yerli malı” genelgesi yayımlandı ancak uygulanmıyor. Ayrıca, merkezî hükümet kurumlarının satın alma uygulamalarında böyle bir irade ve mekanizma oturmuş değil.

Gayretler yok değil. Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı son dönemde sanayi politikalarının şekillenmesi açısından önemli rol oynadı. Otomotiv başta olmak üzere çeşitli alt kırılımlarda stratejilerin oluşturulması ve izlenmesi sağlandı. Bu Bakanlık, Ekonomi Bakanlığı’na paralel olarak dış ticaret açığının incelenerek sanayi politikalarının ayrıntılandırılmasına çalışıyor. İmalat sektörleri Bakanlık tarafından çok yakından izleniyor.

Ulaştırma Bakanlığı, Ankara Metro-su’nun uzatılması ihalesinde yerli muhteva şartını koydu. Bu önemli bir gelişme. Ancak denetiminin iyi yapılması gerektiğinin altını çizelim. Zira, dünya tecrübesi gösteriyor ki, yerli muhteva (ve ofset) şartları en kolay “kanırtılan” şartlardandır kamu alımlarında.

Enerji Bakanlığı da yenilenebilir yatırımlarda yerli ekipman kullanıldığı durumlarda üretilen elektriği satın alma fiyatlarını yükseltme kararı aldı.

Bu tür “öncü” politikaların ne kadar önemli olduğundan bahsetmeye gerek yok. Ancak hemen beklediğimiz iki tedbir kategorisinin altını çizelim:

Enerji ve Ulaştırma gibi öncü icracı bakanlıklarda dahi bu politikalar hâlâ güç bir analitik zemine oturtulmuş değil ve kalıcı politikalar da henüz göze çarpmıyor.

Diğer bakanlıklar ve yerel yönetimlerde çok az hareket var ve kamu satın almalarında büyük bir dağınıklık söz konusu. Örneğin, öyle kentlerimiz var ki, raylı sistemlerin her biri farklı (yabancı) üreticilere ihale edilmiş. Yerli muhteva olmamasını bir tarafa bırakın her biri birbirleriyle teknik olarak uyumsuz ayrı sistemlere sahip yabancı üreticilerden alınmış. Raylı sistem diyoruz; -uzay mekiğiyle karıştırılmasın- bu sistemlerin neden yurtdışından alındığını anlamak da zor.

Sanayi politikalarının bir alt alanı olarak Türkiye’de mekanik sistemlerle ve teknolojiyle ilgili kamu alımlarında iyi tasarlanmış, koordineli politikalara ihtiyaç her gün artarak devam ediyor.

Tags:

2012 Olimpiyatları’ndaki performansımızın ekonomik değerlendirmesi

Türkiye ulaştığı ekonomik seviyeye rağmen sosyal ve kültürel alanlarda ekonomik gelişmeyle eşdeğer büyüme gösteremedi. 2012 Londra Olimpi-yatları’ndaki başarısızlığın temelinde yatan asıl sebep sosyo-kültürel alanlarda beklenilen kalkınmışlık seviyesine henüz ulaşılmamış olunması. Ne yazık ki, spor ya da sanatta yetenekli olanları destekleyen bir eğitim sistemine sahip değiliz.

-16 branştan 114 sporcu ile katıldığımız Londra Olimpiyatları’ndan 2 altın, 2 gümüş ve 1 de bronz madalya ile dönülmesi uzun süre konuşuldu. Başarısızlığın nedenleri tartışıldı. Burada sorulması gereken ilk soru “Olimpiyatlarda başarılı ya da başarısız olma kriterini nasıl belirlemeliyiz?” olmalı. Mesela, çok sayıda madalya kazanılması ‘başarı’ olarak adlandırılabilir mi? Kaç madalya başarıdır? Dolayısıyla, 2012 Londra Olimpiyatları’nda hangi ülkeler başarılı oldu?

Ülkelerin olimpiyatlardaki performansının başarısını, yani madalya sayısını, hangi faktörler belirler? 1980′li yıllarda Türkiye’de ‘tesis yok’ lafı çok popülerdi. Yani, “örneğin futbol ya da atletizmde başarılı olacaktık; ancak fiziksel imkânlar yetersizdi.” Bu yanlış bir bakış açısı değildi muhtemelen. Eğer Türkiye ile ABD aynı miktarda ‘beceri havuzuna’ (yani katıldığı olimpiyatlarda başarı kazanma potansiyeli olan kişi sayısı) sahipse sporda başarıyı getirecek adımların başında bu beceri havuzuna sunulan fiziki imkânlar ve uzmanlık geliyor olsa gerek. Bu da ekonomik gelişmişliğin bir sonucu olmalı.

Nitekim, iktisatçıların yaptıkları çalışmalar bunu teyit ediyor. Örneğin, A. Bernard ve M. Busse’nin yaptıkları ekonometrik çalışma sonucu, nüfus ve ekonomik büyüklüğün (gayri safi yurtiçi hasıla) ülkelerin olimpiyatlardaki başarısını belirleyen faktörler olduğunu söylüyor.

Şimdi biz de basit iki hesaplama yapalım ve Türkiye’nin olimpiyatlardaki başarısıyla ekonomik büyüklüğünün ve sonra da ‘gelişmişliğinin’ arasındaki ilişkiye bakalım. Benzer bir hesabı 2008 Pekin Olimpiyatları’ndan sonra da yapmış ve Dünya Gazetesi’ndeki köşemde yayınlamıştım.

Türkiye’nin Olimpiyatlardaki Performansı: Toplam Gelire Nispetle

Önce ekonomik büyüklükle olimpiyat başarısı arasındaki ilişkiye bakarak nerede olduğumuzu görelim. Basit bir yöntem uygulayacağız. Önce ülkelerin toplam madalyalarının eşdeğerini hesaplayacağız. Bunun için bir ülkenin aldığı altın madalyaya 3 puan, gümüşe 2 puan, bronza 1 puan veriyoruz. Bu şekilde madalya sayısını hesapladığımızda Londra Olimpiyatları’nda toplamda 1.870 ‘madalya’ (eşdeğeri) dağıtıldığını görüyoruz. Dünyanın toplam ekonomik büyüklüğü (GSYH) 2011 yılında 63.282 milyar dolardı. Demek ki, Londra Olimpiyatları dünyada ekonomik açıdan 34 milyar dolarlık GSYİH ortalama olarak bir madalya (eşdeğeri) üretiyor.

Ülkelerin ekonomik büyüklüklerini (GSYH) bir madalya için gereken 34 milyar dolara böldüğümüzde o ülkenin alması gereken ‘potansiyel madalya’ sayısına ulaşmış oluyoruz. Bu hesaba göre Türkiye 14 madalya eşdeğeri kazandığı 2008 Olimpiyatları’nda potansiyelinin sadece yüzde 64′ünü kullanırken, 11 madalya eşdeğeriyle 2012 Londra Olimpiyatları’nda bu potansiyelinin sadece yüzde 48′ini kullanabilmiş. Yani, Türkiye, toplam ekonomik büyüklük olarak geldiği noktada göstermesi gereken performansın gerisinde kaldığı gibi bu durum 2012 Olimpiyatları’nda gerilemiş.

2012 Olimpiyatları’nda, Türkiye, potansiyelinin yüzde 38′ini kullanan Japonya ya da potansiyelinin ancak yüzde 24′ünü kullanabilen Yunanistan’a oranla olimpiyatlarda daha başarılı olurken, potansiyelinin üç katı madalya alan Çek Cumhuriyeti, aldığı madalya sayısı, potansiyelinin yüzde 339′u olan Romanya’ya göre oldukça başarısız bir durumda. Rusya (yüzde 285), Avustralya (yüzde 210), Güney Kore (yüzde 188), Bulgaristan (yüzde 188) ve Slovakya (yüzde 177), ABD ve Çin gibi büyük ekonomik güce sahip ülkeleri geride bırakarak olimpiyatlarda daha başarılı oldular.

Bu arada, olimpiyatlarda en çok madalyayı kazanan ABD, ekonomik büyüklüğüyle karşılaştırıldığında pek de başarılı değil; potansiyelinin ancak yüzde 51′ini kullanabilmiş. Buna karşılık Çin potansiyelinin yüzde 89′unu kullanmış. Büyük ekonomiye sahip ülkelerin spora ayrılan bütçelerinin ve kişi başı gelirin diğer ülkelere göre daha yüksek olmasından dolayı gelişmiş ekonomiye sahip ülkelerin daha fazla madalya alması beklenmesine karşılık Çin potansiyelinin yüzde 89′unu kullanabildi. 2008 Pekin Olimpiyatları’nda potansiyelinin iki katı madalya alan Çin esasında büyük bir gerileme yaşamış durumda. ABD ise 2012 Londra Olimpiyatları’nda potansiyelinin yüzde 51′ini kullanabildi. 2008 Pekin Olimpiyatları’nda yüzde 48′de kalan ABD önceki olimpiyatlara göre nispeten daha başarılı olmuş oldu. Fransa, Almanya, İsveç gibi ülkeler de, ABD ve bizden iyi olsalar da, bizim hesaplamalarımıza göre sınıfta kalanlar arasında!

Türkiye’nin olimpiyatlardaki performansı: Kişi başına gelire nisbetle

Olimpiyatlardaki performansımızı bir de kişi başına gelire nispetle mukayese edelim. Kişi başına gelir bir ülkenin ekonomik açıdan gelişmişliğini ölçen bir gösterge olarak kullanılıyor. Kişi başına gelir, kişi başına üretime eşit olduğu için, o ülkenin daha verimli bir ekonomiye sahip olduğu ve daha ‘değerli’/'pahalı’ (yani daha bilgi yoğun) ürünler ürettiği manasına geliyor. Tabii kaynaklar zengini ülkeleri bu sınıflamanın dışında tutmak gerekiyor.

Kişi başına gelirle olimpiyatlardaki madalya performansını karşılaştırdığımız zaman ortaya çok daha farklı sonuçlar çıkıyor. Listenin başına Çin çıkıyor. Bu ülke, her bin dolarlık kişi başına gelire (yani ‘gelişmişliğe’) karşılık 2012 Olimpiyatları’nda 35 madalya kazanmış. Kenya ise aşağıdaki listede belirtildiği gibi 24 madalya ile ikinci. Rusya 12 madalya ile üçüncü. ABD ise 5 madalya ile dördüncü. Fransa, Almanya gibi ülkeler 1,5 civarında madalya ile zayıf performans sergiliyorlar. Örneğin, Romanya bunlardan daha başarılı durumda. Yunanistan’ın sıfıra yakın performansla sonlarda yer aldığı listede Türkiye’nin de hali pek iç açıcı değil.

Şekildeki gösterge bize, ekonomik gelişme ile diğer alanlardaki gelişmelerin birbirine paralel gitmediğini gösteriyor. Bu tür ekonomik-sosyal ‘uçurumlar’ çok yaygın. Örneğin Florida ve Bilkent Üniversitesi’nden Prof. Dr. Cengiz Alacacı’nın hatırlattığı bir paralelin altını çizelim: PISA skorları. PISA skorları, çok sayıda ülkede ortak uygulanarak 15 yaş grubunun okuma, matematik ve fen alanındaki yetkinliklerini ölçen bir sınav sistemi. OECD tarafından geliştirildi. 2006 yılı PISA skorlarının ekonomik gelişmişliğe nispetle verildiği grafik aşağıda.

Grafikte, bazı ülkelerin (örneğin Kore, Finlandiya) eğitim sistemlerinin, ekonomik gelişmişliklerinin gerektirdiği ortalama seviyenin üzerinde olduğunu görüyoruz. Türkiye de dahil diğer ülkeler ise çizginin altında kalıyor. Yani, bu ülkelerin ekonomileri eğitim sistemlerinin ötesinde gelişmiş. Aynı gerçeği şöyle de ifade edebiliriz: Bu ülkelerin eğitim sistemleri ekonomik seviyelerinin gerektirdiği seviyede değil, o seviyeye ulaşamıyor.

Son söz

Ülkelerin ekonomik performansları ile spordan eğitime, sağlıktan trafik yönetimi, kent yönetimine veya kent estetiğine, sosyal unsurlar arasında uçurumlar girebiliyor. Türkiye’de de makroekonomik performans ile ekonomik olmayan performans alanları arasında bir açıklık var. Türkiye’nin ekonomisi diğer alanlardan daha hızlı büyüyor.

Türkiye ulaştığı ekonomik seviyeye rağmen sosyal ve kültürel alanlarda ekonomik gelişmeyle eşdeğer büyüme gösteremedi. 2012 Londra Olimpiyatları’ndaki başarısızlığın temelinde yatan asıl sebep sosyo-kültürel alanlarda beklenilen kalkınmışlık seviyesine henüz ulaşılmamış olunması. Ne yazık ki, spor ya da sanatta yetenekli olanları destekleyen bir eğitim sistemine sahip değiliz. Eğitim sisteminde yapılacak düzenlemelerle Türkiye, ulaşması gereken performans düzeyine ulaşabilir, gelecek olimpiyatlarda potansiyelini kullanarak sınıfta kalanlar grubundan çıkıp, başarıya ulaşanlardan olabilir.

Tags: ,

An Imbecile called Sam Becile

During last week Turkish public saw two faces of USA, or rather two faces from USA.

One is the producer of a low quality propaganda film that aims at disgracing Islam.The film’s  other objective is probably to help change the outcome of US elections by provoking reaction from the Middle East.

The quality of the film and that of the imbecile who produced it is not worth the time to discuss. But it was successfull in creating the intended provocation. Three US citizens have been killed. US media wrote that the imbecile who produced the film carries the real name of Nakoula Basseley Nakoula, that he is originally a Coptic Christian from California, and that his film is supported by Israeli or anti-Islamic groups in  the USA. Time will shed light on the reality but the crime will remain timeless.

The other face of the USA in Turkey has been that of Angelina Jolie. She has shown not only a pretty but also a caring face towards thousands of Syrian refugees in Turkey. A face that the world has been quite reluctant to show. Jolie  has earlier made a film to attract world’s attention to the despicable atrocities of Serbian chetniks in Bosnia Herzegovina during early 1990s. She received life threats after the film was aired.

Tags:

2011 yılında şirket devralmaları hızlandı, 2012′de de devam edecek

Belli aralıklarla Türkiye’deki şirket devralma pazarına bakıyoruz. Bu yılki gelişmelere önümüzdeki haftalarda bakacağız. Bugün 2011′deki gelişmeleri hatırlayalım.

Kaynağım Deloitte Türkiye tarafından hazırlanan raporlar.

Türkiye’deki devralma işlemleri

Deloitte tarafından yayınlanan araştırmaya göre 2011 boyunca Türkiye’de 241 işlem gerçekleşti ve 15 milyar dolarlık bir işlem hacmi ortaya çıktı. Bu rakam resmi olarak açıklananlarla birlikte (12 milyar dolar, 114 devralma işlemi), değeri açıklanmayan işlemlerle ilgili Deloitte tarafından yapılan tahmini değerleri de kapsıyor.

Yurtiçinde gerçekleşen işlem hacminin dörtte üçünü yabancı şirketler gerçekleştirdi. 2010 yılında yabancı işlemleri pazarın yüzde 36′sına tekabül ediyordu. Yani 2011 yılında başrolü yabancılar oynadı. Yabancı şirketler devralmalarında sağlık, gıda-içecek, finansal hizmetler, enerji, e-ticaret ve imalat sektörlerini tercih etti. Avrupalı yatırımcılar 8 milyar dolar yatırım ile piyasadaki en yüksek paya sahip yabancı yatırımcı grubu oldu. Ülke bazında bakıldığında 4,5 milyar dolarla İngilizler en önemli yabancı yatırımcı kategorisini oluşturdu.

Yerli yatırımcılar 2011 yılında 103 devralma işleminde rol oynayarak 4 milyar dolarlık işlem gerçekleştirdiler. Yerli yatırımların çoğunluğu orta büyüklükteki işlemlere ve enerji ile bilgi teknolojileri ve sağlık sektörlerine odaklandı.

2011 yılında özelleşmelerden kaynaklanan devralma hacmi 1 milyar dolar ile toplam hacmin yüzde 7′sine denk geldi. İDO’nun tüm hisselerinin TEPE-Akfen-Souter-Sera’ya 861 milyon dolara satışı 2011′in tek önemli özelleştirmesi oldu.

Geçen yıllarda olduğu gibi, 2011 yılında da devralma pazarında büyük işlemler önemli paya sahipti. En büyük 5 işlem toplam hacmin yüzde % 45′ini, en büyük on işlem ise toplam yıllık hacmin yaklaşık % 60′ını oluşturdu. Ancak adet olarak işlemlerin büyük kısmı orta ya da küçük hacme sahipti. Yıl boyunca gerçekleşen 241 işlemin 201 tanesinin büyüklüğü 50 milyon dolardan daha düşüktü. En büyük 10 işlemin dışında kalan işlemlerin ortalama değeri 28 milyon dolar oldu.

2011 yılındaki en büyük beş işlemin dördü yabancı yatırımcılar tarafından, birisi de yabancı yerli yatırımcı ortaklığı tarafından gerçekleştirildi:

1. Alıcı: Vallares (UK) Hedef: Genel Enerji Pay: % 100 İşlem hacmi: 2,1 milyar dolar

2. Alıcı: Diageo (UK) Hedef: Mey İçki Pay: % 100 İşlem hacmi: 2,096 milyar dolar

3. Alıcı: Integrated Heathcare Holdings (Malezya) Hedef: Acıbadem Sağlık Hizmetleri Pay: % 75 İşlem hacmi: 1,260 milyar dolar

4. Alıcı: Tepe-Akfen-Souter-Sera (TR) Hedef: İDO Pay: % 100 İşlem hacmi: 861 milyon dolar

5. Alıcı: Magnitogorsk Iron and Steel Works (MMK) (Rusya) Hedef: MMK-Atakaş Metalurji Pay: % 50 İşlem hacmi: 485 milyon dolar

Türk firmalarının yurtdışındaki şirket devralmaları

2007 yılında Godiva’nın 850 milyon dolara Yıldız Holding tarafından satın alınmasının ardından Türk yatırımcıların yabancı piyasada isimleri daha çok duyulur hale geldi. Bunun ardından 2008′de Razi Petrochemical şirketinin 532 milyon dolara Gübretaş’a ve Belarusian Telecom’un 500 milyon dolara Turkcell’e satılışı Türk yatırımcıların yabancı piyasalardaki ismini güçlendirdi.

Yurtdışında, son beş senede (2007-2011) toplamda 7,5 milyar dolara ulaşan Türk yatırımları, 2011′de, en yüksek yatırım hacmine ve işlem sayısına ulaştı. 25 işlemle toplamda 2,9 milyar dolarlık hacim elde edildi. Bunun yüzde 70′i tek bir satın alma işleminden kaynaklandı (Anadolu Efes’in SABMiller’ın Rus ve Ukraynalı iştiraklerini 2 milyar dolara satın alması).

Yerli yatırımcılar, satın almalarda son 5 yıl boyunca en çok Avrupa pazarını tercih etti. Almanya, Fransa ve İtalya en gözde ülkeler oldu. Rusya, Gürcistan, Romanya ve Ukrayna gibi komşulara olan ilginin de giderek arttığı gözlenmektedir. Komşular özelleştirmelerde de ön plana çıktı. Turkcell tarafından alınan Belarusian Telecom, Fintur Holding tarafından alınan Azercell Telekom ve Türk Telekom ve Çalık Enerji Telekomünikasyon tarafından alınan Arnavutluk’un milli telekomünikasyon operatörü olan Albtelecom diğer özelleştirme kaynaklı devralma örnekleri.

Özetle, önceki yılların aksine özelleştirmeler 2011 yılında devralma piyasasında ana itici güç değildi. Yani başrolü özel aktörler oynadı. Devralmaların adet olarak büyük kısmı orta-küçük büyüklükteki işlemlerden kaynaklandı.

2011 yılında Türk firmalarının yurtdışındaki firmaları satın alma işlemleri de arttı. Bu artışta hacim olarak tek bir işlemin önemli katkısı olsa da Türk şirketlerinin yurtdışında şirket devralma iştahı ve tecrübesi artıyor.

2012′deki göstergeler hem yurtiçi hem yurtdışı devralmaların hızlandığını gösteriyor. Buna önümüzdeki haftalarda bakacağız.

Fed balonu şişirmeye devam edecek

Fed Başkanı Bernanke’nin 31 Ağustos’da Jackson Hole kasabasında yaptığı konuşma piyasalar tarafından yakından izlendi. Sonuç: Bernanke, “2007 yılından itibaren yaptığımız gibi gerekirse daha da genişletici para politikalarını uygulamaya devam ederiz” dedi.
Bernanke mesajlarını  şu ana fikirler etrafında verdi:
“Fed, son dönemde standart faiz aracı dışında, geleneksel olmayan iki araç kullandı. Bunları parasal genişleme ve iletişim politikası olarak tanımladı. Esasında her ikisi de yeni araçlar değildi. Birincisi 1990′lı yıllardan itibaren Japon Merkez Bankası’nın kullandığı bir araçtı. İkincisi ise, enflasyon hedeflemesi yaklaşımının temel araçlarından birisiydi.

“Bernanke, konuşmasında bu iki standart olmayan aracın kullanılma sebebinin Amerika’da işsizliğin azaltılması olduğunu söyledi. İşsizliğin düşürülmesi (ve büyümenin yükseltilmesi) Amerikan Merkez Bankası açısından yeni bir amaç değil. Fed’in 1913 tarihli kuruluş kanununda iki önemli amacından birincisinin bu olduğu yazılı. Ancak, Amerika için yeni olmasa da Avrupa için bu yeni bir durum. Zira, Avrupa Merkez Bankası  “finansal istikrarı sağlamak için” aynı geleneksel olmayan araç olan parasal genişlemeyi kullanıyor.

“Fed şu ana kadar LSAP program altında 2,5 trilyon dolarlık hazine ve menkul kıymetleştirilmiş ipotek kredisi aldı. Bu sene sonuna kadar da toplam 700 milyar doların üzerinde uzun vadeli hazine kağıdı alıp kısa vadelileri boşaltacak. Yani, Fed, faizleri sıfıra yakın seviyelere indirdikten sonra bilançosuna dayanarak büyük bir para operasyonu gerçekleştirdi.
“Bernanke, yapılan bazı ampirik çalışmalara referans vererek bu parasal operasyonun işsizliği düşürerek büyümeyi desteklemede başarılı olduğunu sözyledi. Ancak bilimsel çalışmaların sonuçlarının illa doğru olmayabileceğinin de altını çizdi.

“Parasal genişlemenin maliyetleri de olabileceğini hatırlattı ve bunları sıraladı. Şu ana kadar maliyetlerin faydalara göre  daha düşük olduğunu, yani parasal genişlememenin Amerika ve dünya ekonomisi açısından iyi olduğunu söyledi. Böylece, ileriki dönemde Fed’in politikalarının “fayda ve maliyetlerinin”  göz önünde tutularak devam ettirileceğini söylemiş oldu.
“Bernanke, Fed’in krizle savaşta yalnız bırakıldığını da söyledi. Mali kısıtlar sebebiyle de olsa maliye politikasının para politikasına yardımcı olamadığının altını çizdi. İnşaat sektörünün yavaşlamasının ve Avrupa’daki krizin de Amerikan ekonomisini menfi etkilediğini söyledi.
Bunların neticesinde, Bernanke, şu ana kadarki parasal genişlemeden Fed’in memnun olduğunu söyleyerek ileride de bunun devam edeceğini ima etmiş oldu. Bernanke önümüzdeki dönemde de Fed’in yalnız kalacağını biliyor. Zira bahsettiği maliye politikası zayıflığı ve Avrupa krizi devame decek. Açıktan söyleyemediği güven krizi de ortada.
Kısacası, Fed “balonu geri şişirmeye” devam edecek. Yalnız başına.