Archive for October, 2012

Rekabet gücünün geliştirilmesi: URGE örneği

Son krizde ayakta kalan ülkelerin ortak özelliği, ister tabii kaynakları aracılığıyla ister “bileklerinin gücüyle”  ihracat yapabilmeleri. Örneğin Almanya, İsviçre, Kore ya da Japonya bu ikinci kategoriye giriyor.
Kimler ihracat yapabiliyor? Cevabını kısaca “uluslararası piyasalarda rekabet gücü olan firmalar” diye verebiliriz. Tabi altını doldurmadan bu tarif pek işe yaramıyor.
Uluslararası rekabet gücünü tanımlamak için sattığınız ürün gamını incelemeniz gerekiyor. Ürün gamını “harcıalem” (yani herkesin ürettiği mallar) ve katma değerli mallar olarak ikiye ayırmanız gerekiyor. İkincisi ileri ekonomilerin yaptığı şey.
Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan açılışını geçen Cuma yaptığı uluslararası rekabetçilik” destekleri (URGE) değerlendirme konferansında Türkiye’nin ortalama kg, ihracat fiyatının 2011 yılında 1.46 dolar, 2012 de ise 1.60 dolar olduğunu söyledi. Ekonomi Bakanlığı ve TİM’in yaptığı hesaplara göre Almanya gibi ülkelerin ortalama kg, ihracat fiyatı is 4 dolar civarında.

Dolayısıyla Türkiye herkesin ürettiği, fiyatlarını dikte edemediği malları üretiyor hala. “Herkesin ürettiği malları” üretiyorsanız, yani “farklılaşamadıysanız” rekabet gücünüz fiyatınız (yani maliyetiniz yani verimliliğiniz ve milli paranın diğer paralar cinsinden reel seviyesi) ve dağıtım ağlarına hakimiyetinizden geçiyor.
Türkiye bir taraftan kg, ortalama ihracat fiyatlarını yükseltecek bir sürece girmeye çalışırken diğer taraftan mevcut şartlardaki ihracat pazarlarını geliştirmeye çalışıyor. Yani, düşük fiyatla da olsa daha faz tonajda mal satmak istiyor.

Ekonomi Bakanlığı bu süreçte yeni destekler tasarlıyor. Bunlardan birisi de 2010 yılında çıkan 2010/8 sayılı tebliğ. Bu düzenlemede, “işbirliği kuruluşları” (Odalar, ihracatçı birlikler gibi) belli sayıda aynı sektördeki şirketi ihraç pazarlarında güçlendirmeye çalışıyor.

Değerlendirme toplantısında aktarılan tecrübelerden bu konuda bazı olumlu dersler çıkartılabilir. Çelik İhracatçıları Birliği (ÇİB) Başkanı Namık Ekinci’nin vurguladığı dersler şunlardı:
İşbirliği kuruluşu her şeyden önce ihracatı önemseyecek ve sahiplik yapacak
Güçlü bir organizasyon kuracak, yetenekli insanlarla çalışacak, doğru danışmanlar (yerli/yabancı) seçilecek
Yurtdışına gönderilecek şirket heyetlerinden önce o ülkedeki tanıtım programı iyi hazırlanacak; önde gelen gazetelerde ilan verilecek, haberler çıkartılacak ve bu sayede giden heyetin önde gelen ithalatçı ve şirketlerle görüşebilmesi sağlanacak
Programın sonuçlarının izlenmesi, değerlendirmesi iyi yapılacak.

Bu çerçevede ÇİB Latin Amerika’da Şili ve Kolombiya’da 300 ithalatçıyla 4000 iş görüşmesi yapmış ve 6 aylık program sonunda gruptaki şirketlerin ihracatları yüzde 750 artmış.

MOSDER Başkanı Ahmet Güleç, URGE kapsamındaki benzer bir programla Afrika’da seçilen hedef ülke olan Nijerya’ya olan ihracatlarının iki katına çıktığını aktardı. Mersin TSO Başkanı Şerafettin Aşut ise 2005 yılından itibaren yaptıkları stratejik çalışma ile Mersin ekonomisin öncelikli alanlarını belirlediklerini, URGE kapsamında da kesme süs bitkileri ve makine imalat sektörünü seçtiklerini anlattı.
Ekonomi Bakanlığı İhracatı Geliştirme Genel Müdürlüğü başarılı bir düzenleme yapmış. Bu tür düzenlemeler, sektörle de işbirliği halinde devam ettirilmeli.

22 Ekim 2012, Pazartesi

Türkler “Tramvay” yapabilir mi?

Keşke başlıktaki soruyu tramvay yerine “Uzay Aracı” şeklinde sorabilseydik. Artık teknolojisi eskise de otomobil için yerli “üretebiliriz” diyen babayiğit çıkmıyor. Bazı babayiğit adayları bunu işin ekonomisine bağlıyor; otomobil üretiminde ölçek ekonomilerinin önemli rol oynadığı bir gerçek. Dolayısıyla biraz(cık) haklılık payları var. Ancak, “öğrenme” ekonomilerini hikayenin içine soktuğunuzda mantık değişiyor.
Gelelim raylı sistemlere. Bu köşede daha evvel yazıldı. Şehir içi ve şehirler  arası raylı sistemler Türkiye’nin önümüzdeki dönemde çok kamu parası harcayacağı kalemlerden. Şehirlerimizde metrodan tutun hafif raylı sistemlere, raylı sistem altyapısı hemen hemen yok seviyelerde. Dolayısıyla bir “bekletilmiş” / “dondurulmuş” talep var. Şehirlerimizin kent içi ulaşım sorununu otobüslerle ya da kendi icadımız olan minibüslerle çözemeyeceğimiz belli.
Örneğin Ankara metrosu çalışmalarında Ulaştırma Bakanlığı yüzde 51 yerel muhteva kuralını getirdi. Bu durumda Ankara metrosu hem daha ucuza gelecek, hem de yerel şirketlerimize iş ve istihdam sağlanmış olacak. Kalite yabancı tedarikçilere göre düşmeyecek zira bu tür altyapı hizmetlerin de sertifikasyon ve güçlü bir kontrol zaten yapılıyor.
Otomobil üretmeden önce uçak üretmiş bir ülkenin 21. yüzyılın başında yurtdışından uzay aracı satın almasını anlarım. Ancak tramvayı yurtdışından almayı anlamam güç. Bu küresel kriz anında yabancı ülkelere mali destek vermemize karşı değilim. Ancak, yurt içinde üretilebilen ürünlerin kamu tarafından yurt içinden satın alınarak kendi ekonomimize destek verilmesi daha uygun bir politika olmaz mı?

Eğer önümüzdeki on yıllarda bol bol raylı sistem yatırımı yapacaksak bu sistemleri, yerli üretmenin yolunu da bulmalıyız. Bu, özel sektörün özendirilmesi ve desteklenmesinden geçiyor. Bunu her ülke yapıyor. Prag’a gittiğiniz zaman neredeyse tüm tramvayların Skoda, Alman kentlerinde Siemens, Seul’de Rotem tarafından üretilmiş olması bir tesadüf müdür?

Bize gelince durum farklı, her kentimiz, kendi kendine ülkenin genel stratejisi ve menfaatinden bağımsız satın alma yapıyor. Yanlış anlaşılmasın yerel yönetimlere inisiyatif verilmesine karşı değilim. Tam da tersi yönde, yerel yönetimlerin inisiyatif almaları taraftarıyım. Ancak, ülkenin genel menfaatini ilgilendiren konularda yerel stratejilerin ülkenin stratejisine paralel olması gerektiğini düşünüyorum.

Bursa ve Kayseri Belediyesi’nde de benzer inisiyatifler alınıyor. Yakın zamanda Konya Büyükşehir Belediyesi tarafından gerçekleştirilecek olan “60 adet tramvay aracı, 58 kalem yedek parçası ve 1 adet deray ekipmanı alımı” ihalesinde de benzer bir hassasiyet gösterileceğine eminim.
Nitekim, Bursa’da yazılımından malzemesine kendileri tarafından alınan patentli parçaları da dahil yüzde yüz yerli tramvay (İpekböceği) üretildi yakın zamanda. Yabancı benzerlerinden özellik olarak fazlası var eksiği yok.

Not: İstanbul Ticaret Odası (İTO) ve THY Teknik’in bu yıl üçüncüsünü düzenleyeceği Türk Havacılık Endüstrisi Sergisi & Forumu (TÜHEFO 2012) 18-20 Ekim 2012 tarihlerinde İstanbul Fuar Merkezi’nde gerçekleşecek. Türk uçak sanayisinin gelişmesini, yerli endüstrinin, havacılıkta parça imalatının standartları, prosedürleri hakkında bilgi edinmesini ve bu alanda dünyada önde gelen uçak-parça imalatçıları ile bir araya gelerek ortak iş yapmaya yönelik bilgi, tecrübe paylaşımında bulunulmasını amaçlayan fuara bu yıl ilgi çok daha yoğun olması bekleniyor. TÜHESFO 2012, Türk firmalara, dünyanın en büyük uçak üreticileri Airbus ve Boeing’in yanı sıra çok sayıda uluslararası firmanın parçalarının üretimi ve ortak iş birliği için eşsiz bir fırsat sunuyor.

15 Ekim 2o12, Pazartesi

Son çeyreğin başında bazı dengeler

Bütçe dengelerinin kötüleşmesi yavaşlayan bir ekonomide beklenen bir gelişmeydi. Ancak bütçe hazırlanırken yavaşlamanın gelirler üzerindeki etkisi öngörülemedi. Bu sene açığın bütçede beklenen 21 milyar TL’den 40 milyar TL civarına çıkabilmesi mümkün. Bu durumda sapma eğer 2012 GSYİH’nın (bütçede öngörüldüğü gibi 1,4 trilyon TL olacak) yüzde 1.4’ü civarına denk gelecek.

Eğer hiç ek önlem alınmayacak olsaydı bu seneki bütçe açığı GSYİH’nın yüzde 2.8’ine denk gelecekti. Bu rakam bu yılın başında hedeflenenin iki katı olsa da Avrupa standartlarında çok da yüksek bir açık olmayacaktı. Bu yıl Euro Bölgesi’nin bütçe açığı, GSYİH’nın yüzde 3.3 civarında olacak.  Alınan önlemlerle ve son çeyrekte ekonomik faaliyetteki ve dolayısıyla vergi gelirlerindeki hızlanma veya vergi dışı gelirlerde bir artış olması durumunda 40 milyar TL’nin altına inecek. Türk ekonomisinin yüzde 2’nin altında bir açıkla bu yılı kapatması muhtemel.

Soru açık azaltıcı önlemlerin dağılımında. En iyi durum son çeyrekteki hızlanmayla vergi gelirlerindeki otomatik artıştan sağlanacak kaynak. Önlemler açısından ise bundan sonra ek vergilerden çok harcama kalemlerinin mercek altına alınması gerekiyor.

İç talep nasıl ilerleyecek sorusuna bakarsak karşımıza çıkan resim çok iç açıcı değil. Tüketici güveni yatay seyre devam etse de şirketler kesimi güven yitirmeye devam ediyor. Reel kesim güven endeksi Eylül ayında da düştü. Düşüş şu anda alarm zilleri çaldıracak seviyede değil ancak trendin bir an önce geriye çevrilmesi gerekiyor. Benim önem verdiği yatırım meylini göstergesi 2011 sonlarından itibaren düşüş seyrini devam ettiriyor.

m_grafik.jpg

Dolayısıyla, iç piyasada vergi önlemleri ancak çok selektif olursa ekonomik faaliyete zarar vermez. Bu da, bundan sonrasında zor. Önlemlerin harcama tarafında olması gerekliliği işte bunun için önemli. Orada da selektif olmak gerektiği açık. Kamu alımlarından çok belli transfer kalemleri (örneğin sağlık) tarafına bakmak gerekiyor.
İç talep her halükarda sorunlu olacağına göre ekonomik faaliyetin hareketliliğinde önümüzdeki dönemde dış piyasalar yani ihracat önemli olmaya devam edecek. Aşağıdaki grafikte göreceğiniz gibi, ihracatın sanayi üretimine etkisi giderek artıyor.  2010 yılında ithalattaki büyüme ve açılan makas 2011 sonundan itibaren kapanarak tersine döndü.  Önümüzdeki dönemde zorlaşan dış piyasa şartlarında ihracatçı ve ithal ikameci şirketlerin kösteklenmemesi vergi gelirlerini doğrudan olumlu etkileyecek.

m_grafik1.jpg

8 Ekim 2012, Pazartesi

Merkez Bankası’nın önceliği

Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı’nın İstanbul Finans Zirvesi’nde yaptığı konuşma Merkez Bankası’nın son dönemdeki “görev algısının” devam ettiğini teyid etti. Başçı, kendi sözleriyle bu algıyı şöyle ifade etti:
“Şimdiye kadar olduğu gibi bundan böyle de Merkez Bankası, gerek fiyat istikrarını sağlayıp sürdürmek gerekse finansal istikrara kendi görev alanında katkı yapmak amaçlarıyla çalışmaya devam edecektir. Türkiye kendi geçmişinden çıkardığı dersleri ve son on yılda uygulamaya koyduğu politikalar sonucunda gösterdiği performansı uluslararası platformlarda paylaşarak küresel finansal istikrara da katkı yapmaya devam edecektir.”

Başçı’yı tanıyanlar, mühendislik eğitiminin de etkisiyle analitik bir kafaya sahip olduğunu bilirler. Başçı konuşmasında bunu yaptığı bir kategorizasyonla hem teyit etti hem de Merkez Bankası’nın finansal istikrar konusundaki pozisyonunun altını tekrar çizmiş oldu.
Başçı finansal istikrar konusunda yetkililerce “önleyici politika” izlenmesi gerektiğini söylüyor. ABD’de 20 yıla yakın Merkez Bankası Başkanlığı yapan Alan Greenspan’ın finansal krizlerin önlemeyeceğine inandığını buna karşılık, İsveç Merkez Bankası Başkanı ve aynı zamanda Basel Komitesi Başkanı Stefan Ingves’in (“Ingves yaklaşımı”) ise finansal krizlerin doğru tedbirlerin doğru zamanda alnmasıyla krizlerin önlenebileceğini söylüyor. Başçı birincisine “Greenspan” yaklaşımı ikincisine de “Ingves” yaklaşımı adını veriyor.

Tartışmayı bu şekilde çerçeveleyince Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’nın bu yelpazede nerede yer aldığını da bir kez daha belirtmiş oluyor. Merkez Bankası’nın önümüzdeki dönemde temel görevi Avrupa’nın yaşadığı (ve Amerika gibi diğer merkezlerde tekrar nüksedebilecek) finansal krizin etkilerinden koruyabilmek. Bunun sağlanması için içeriden gelebilecek risklerin de iyi takip edilmesi ve kontrol edilmesi gerekiyor. Yani, büyüme için faiz koridoru (üst taraftan başlamak üzere) daraltılmaya başlansa ve hatta politika faizi düşürülse dahi kredi büyümesi Merkez tarafından yakından izlenecek. BDDK bankacılık sisteminin istikrar açısından denetlenmesinde yanlış almayacak.
Yani eğer Merkez Bankası’nın önceliklerini bir sıraya koyacak olsak ortaya şu çıkıyor. Birinci sırada iki eş amaç: fiyat istikrarı ve finansal istikrar. Üçüncü sırada ise büyüme.

01 Ekim 2012, Pazartesi