Archive for October, 2012

Rekabet gücünün geliştirilmesi: URGE örneği

Son krizde ayakta kalan ülkelerin ortak özelliği, ister tabii kaynakları aracılığıyla ister “bileklerinin gücüyle”  ihracat yapabilmeleri. Örneğin Almanya, İsviçre, Kore ya da Japonya bu ikinci kategoriye giriyor.
Kimler ihracat yapabiliyor? Cevabını kısaca “uluslararası piyasalarda rekabet gücü olan firmalar” diye verebiliriz. Tabi altını doldurmadan bu tarif pek işe yaramıyor.
Uluslararası rekabet gücünü tanımlamak için sattığınız ürün gamını incelemeniz gerekiyor. Ürün gamını “harcıalem” (yani herkesin ürettiği mallar) ve katma değerli mallar olarak ikiye ayırmanız gerekiyor. İkincisi ileri ekonomilerin yaptığı şey.
Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan açılışını geçen Cuma yaptığı uluslararası rekabetçilik” destekleri (URGE) değerlendirme konferansında Türkiye’nin ortalama kg, ihracat fiyatının 2011 yılında 1.46 dolar, 2012 de ise 1.60 dolar olduğunu söyledi. Ekonomi Bakanlığı ve TİM’in yaptığı hesaplara göre Almanya gibi ülkelerin ortalama kg, ihracat fiyatı is 4 dolar civarında.

Dolayısıyla Türkiye herkesin ürettiği, fiyatlarını dikte edemediği malları üretiyor hala. “Herkesin ürettiği malları” üretiyorsanız, yani “farklılaşamadıysanız” rekabet gücünüz fiyatınız (yani maliyetiniz yani verimliliğiniz ve milli paranın diğer paralar cinsinden reel seviyesi) ve dağıtım ağlarına hakimiyetinizden geçiyor.
Türkiye bir taraftan kg, ortalama ihracat fiyatlarını yükseltecek bir sürece girmeye çalışırken diğer taraftan mevcut şartlardaki ihracat pazarlarını geliştirmeye çalışıyor. Yani, düşük fiyatla da olsa daha faz tonajda mal satmak istiyor.

Ekonomi Bakanlığı bu süreçte yeni destekler tasarlıyor. Bunlardan birisi de 2010 yılında çıkan 2010/8 sayılı tebliğ. Bu düzenlemede, “işbirliği kuruluşları” (Odalar, ihracatçı birlikler gibi) belli sayıda aynı sektördeki şirketi ihraç pazarlarında güçlendirmeye çalışıyor.

Değerlendirme toplantısında aktarılan tecrübelerden bu konuda bazı olumlu dersler çıkartılabilir. Çelik İhracatçıları Birliği (ÇİB) Başkanı Namık Ekinci’nin vurguladığı dersler şunlardı:
İşbirliği kuruluşu her şeyden önce ihracatı önemseyecek ve sahiplik yapacak
Güçlü bir organizasyon kuracak, yetenekli insanlarla çalışacak, doğru danışmanlar (yerli/yabancı) seçilecek
Yurtdışına gönderilecek şirket heyetlerinden önce o ülkedeki tanıtım programı iyi hazırlanacak; önde gelen gazetelerde ilan verilecek, haberler çıkartılacak ve bu sayede giden heyetin önde gelen ithalatçı ve şirketlerle görüşebilmesi sağlanacak
Programın sonuçlarının izlenmesi, değerlendirmesi iyi yapılacak.

Bu çerçevede ÇİB Latin Amerika’da Şili ve Kolombiya’da 300 ithalatçıyla 4000 iş görüşmesi yapmış ve 6 aylık program sonunda gruptaki şirketlerin ihracatları yüzde 750 artmış.

MOSDER Başkanı Ahmet Güleç, URGE kapsamındaki benzer bir programla Afrika’da seçilen hedef ülke olan Nijerya’ya olan ihracatlarının iki katına çıktığını aktardı. Mersin TSO Başkanı Şerafettin Aşut ise 2005 yılından itibaren yaptıkları stratejik çalışma ile Mersin ekonomisin öncelikli alanlarını belirlediklerini, URGE kapsamında da kesme süs bitkileri ve makine imalat sektörünü seçtiklerini anlattı.
Ekonomi Bakanlığı İhracatı Geliştirme Genel Müdürlüğü başarılı bir düzenleme yapmış. Bu tür düzenlemeler, sektörle de işbirliği halinde devam ettirilmeli.

22 Ekim 2012, Pazartesi

Türkler “Tramvay” yapabilir mi?

Keşke başlıktaki soruyu tramvay yerine “Uzay Aracı” şeklinde sorabilseydik. Artık teknolojisi eskise de otomobil için yerli “üretebiliriz” diyen babayiğit çıkmıyor. Bazı babayiğit adayları bunu işin ekonomisine bağlıyor; otomobil üretiminde ölçek ekonomilerinin önemli rol oynadığı bir gerçek. Dolayısıyla biraz(cık) haklılık payları var. Ancak, “öğrenme” ekonomilerini hikayenin içine soktuğunuzda mantık değişiyor.
Gelelim raylı sistemlere. Bu köşede daha evvel yazıldı. Şehir içi ve şehirler  arası raylı sistemler Türkiye’nin önümüzdeki dönemde çok kamu parası harcayacağı kalemlerden. Şehirlerimizde metrodan tutun hafif raylı sistemlere, raylı sistem altyapısı hemen hemen yok seviyelerde. Dolayısıyla bir “bekletilmiş” / “dondurulmuş” talep var. Şehirlerimizin kent içi ulaşım sorununu otobüslerle ya da kendi icadımız olan minibüslerle çözemeyeceğimiz belli.
Örneğin Ankara metrosu çalışmalarında Ulaştırma Bakanlığı yüzde 51 yerel muhteva kuralını getirdi. Bu durumda Ankara metrosu hem daha ucuza gelecek, hem de yerel şirketlerimize iş ve istihdam sağlanmış olacak. Kalite yabancı tedarikçilere göre düşmeyecek zira bu tür altyapı hizmetlerin de sertifikasyon ve güçlü bir kontrol zaten yapılıyor.
Otomobil üretmeden önce uçak üretmiş bir ülkenin 21. yüzyılın başında yurtdışından uzay aracı satın almasını anlarım. Ancak tramvayı yurtdışından almayı anlamam güç. Bu küresel kriz anında yabancı ülkelere mali destek vermemize karşı değilim. Ancak, yurt içinde üretilebilen ürünlerin kamu tarafından yurt içinden satın alınarak kendi ekonomimize destek verilmesi daha uygun bir politika olmaz mı?

Eğer önümüzdeki on yıllarda bol bol raylı sistem yatırımı yapacaksak bu sistemleri, yerli üretmenin yolunu da bulmalıyız. Bu, özel sektörün özendirilmesi ve desteklenmesinden geçiyor. Bunu her ülke yapıyor. Prag’a gittiğiniz zaman neredeyse tüm tramvayların Skoda, Alman kentlerinde Siemens, Seul’de Rotem tarafından üretilmiş olması bir tesadüf müdür?

Bize gelince durum farklı, her kentimiz, kendi kendine ülkenin genel stratejisi ve menfaatinden bağımsız satın alma yapıyor. Yanlış anlaşılmasın yerel yönetimlere inisiyatif verilmesine karşı değilim. Tam da tersi yönde, yerel yönetimlerin inisiyatif almaları taraftarıyım. Ancak, ülkenin genel menfaatini ilgilendiren konularda yerel stratejilerin ülkenin stratejisine paralel olması gerektiğini düşünüyorum.

Bursa ve Kayseri Belediyesi’nde de benzer inisiyatifler alınıyor. Yakın zamanda Konya Büyükşehir Belediyesi tarafından gerçekleştirilecek olan “60 adet tramvay aracı, 58 kalem yedek parçası ve 1 adet deray ekipmanı alımı” ihalesinde de benzer bir hassasiyet gösterileceğine eminim.
Nitekim, Bursa’da yazılımından malzemesine kendileri tarafından alınan patentli parçaları da dahil yüzde yüz yerli tramvay (İpekböceği) üretildi yakın zamanda. Yabancı benzerlerinden özellik olarak fazlası var eksiği yok.

Not: İstanbul Ticaret Odası (İTO) ve THY Teknik’in bu yıl üçüncüsünü düzenleyeceği Türk Havacılık Endüstrisi Sergisi & Forumu (TÜHEFO 2012) 18-20 Ekim 2012 tarihlerinde İstanbul Fuar Merkezi’nde gerçekleşecek. Türk uçak sanayisinin gelişmesini, yerli endüstrinin, havacılıkta parça imalatının standartları, prosedürleri hakkında bilgi edinmesini ve bu alanda dünyada önde gelen uçak-parça imalatçıları ile bir araya gelerek ortak iş yapmaya yönelik bilgi, tecrübe paylaşımında bulunulmasını amaçlayan fuara bu yıl ilgi çok daha yoğun olması bekleniyor. TÜHESFO 2012, Türk firmalara, dünyanın en büyük uçak üreticileri Airbus ve Boeing’in yanı sıra çok sayıda uluslararası firmanın parçalarının üretimi ve ortak iş birliği için eşsiz bir fırsat sunuyor.

15 Ekim 2o12, Pazartesi

Geliştiriciyle fasoncu: İki şirketin hikâyesi

Apple’ı bilirsiniz. Silikon Vadisi’nde bundan 40 yıl kadar önce, 1976 yılında kuruldu. Kişisel bilgisayar denilen şeyi ilk geliştiren firmalardan birisi. Daha sonra başka şeyleri ya icat etti ya geliştirdi. Şirket gelişirken birçok ürün ve satış stratejisini öğrendi ve dünyaya öğretti. Bu arada sektörlerin de oluşmasını sağladı.

Örneğin, bilgisayarlar için grafik arayüzünü kullandı ve grafik yeteneğini bilgisayarın ana özellikleri arasına kattı. Bununla birlikte masaüstü yayıncılık denilen sektörü oluşturmuş oldu. Sancılı da olsa yeterli yazılım olmadan ve güçlü yazıcılar olmadan donanımın satılamayacağını öğrendi ve öğretti. Grafikten sonra müzikle bilgisayarın ilişkisini ve sonra da telefonla bunların ilişkisini fark etti. iPad, iPhone, iPod, hep yeniliklerle yükseldi Apple.

Sonuç mu? Aşağıdaki küçük tabloda. 2011 yılında 130 milyar dolara yakın satış hacmi, 50.000 civarında bordrolu çalışan, 600 milyar doların üzerinde piyasa değeri. Bir de kasasında 100 milyar dolar civarında nakit.

Foxconn’u çoğunuz duymamışsınızdır. Ancak bilmeseniz de iPad ya da iPhone’unuz varsa Foxconn fabrikalarında üretilen ürünleri kullanıyorsunuz demektir. Foxconn ile Apple akranlar. Apple 35, Foxconn 38 yaşında. Tayvan’da kurulu bir elektronik sanayi şirketi olan Foxconn, teknik kabiliyeti yüksek bir şirkettir. Büyük bir şirkettir; Çin’i bir tarafa bırakın artık Avrupa’da bile birçok üretim tesisi bulunur. Bu tesislerin bazılarında çocuk çalıştırmak ve çalışma ortamının kötü olmasıyla ilgili çok sayıda problemle karşılaşmıştır.

Foxconn kendisini bir teknoloji firması olarak tanımlıyor ancak temelde Foxconn, Sony ve Apple gibi şirketlerin fasonculuğunu yapar. Yani Apple ya da Sony tasarlar; Foxconn üretir.

Apple–Foxconn rakamlar ne söylüyor?

Şimdi geliştirenle fasoncu arasındaki sonuçlara bakarak farkları görelim. Birkaç şirkete fasonculuk yapan Foxconn konsolide olarak geçen sene, 100 milyar doların üzerinde ve neredeyse Apple kadar ciro yapmış. Ancak kârı Apple’ın onda biri kadar; Apple vergi son  rası 26 milyar dolar kâr gerçekleştirmişken Foxconn 3 milyar dolar kâr rapor etmiş. Apple 109 milyar dolar  ciroyu bordrosundaki 47 bin çalışanla gerçekleştirmiş. Eşdeğer ciroyu Foxconn 200 binden fazla doğrudan çalışanıyla üretebilmiş.

Dahası, sermaye piyasası Apple hisselerine toplam 570 milyar dolar (bir ara 600 milyar doları aşmıştı) değer biçmişken Foxconn’un değeri 124 milyar dolarda kalmış. Cirosu 106 milyar dolar olan bir firmaya 124 milyar dolarlık özsermaye değeri biçilmesi piyasa açısından çok alışılmadık bir durum değil. Ancak hemen hemen aynı ciroya sahip olan Apple’a cirosunun 5 katı kadar değer biçilmesi, piyasanın Apple’ın daha çok büyüyeceğine inandığını gösteriyor.

Hikâyenin sonu…

…belli değil. Çünkü, bu sektör çok hızlı değişiyor. Dünyanın en büyük ciroya sahip elektronik şirketi Sony, HP derken şimdi Samsung. Nokia ya da Motorola gibi kaybedenler listesi de Samsung, Apple gibi kazananlar listesi de çok hızlı değişiyor.

Kazanmanın temelinde gittikçe maddileşen insanın tüketim eğilimini tahmin etmek ve bunu tatmin edecek ürünü geliştirmek yatıyor. Ürünü geliştirebilen ve doğru konumlandıran kazanıyor.

Kazananların ekosisteminin içinde yer alan Foxconn gibi fasoncular da kendi standartlarında para kazanıyorlar. Ancak, Marx’ın değeri artık ürünü geliştiren ve markaya sahip olana akıyor.

Ve Türkiye…

Elektronikte olmasa da tekstilden tutun bisküviye kadar hacimli firmalarımızın olduğu sektörlerde trendleri oluşturan bir ülke olabiliriz.

Türkiye, tekstil ya da otomobil gibi “eski” sektörlerde markalı ürün geliştiren Batılı firmaların ekosisteminde fasonculuk yapıyor. Bu tür “eski” sektörlerde Marx’ın artık değeri yeni, sektörlere göre çok daha yüksek. Yani, eski sektörlerdeki fasoncu yeni sektördekilere göre daha da az kazanıyor. Otomotivdeki babayiğit arayışı bu yüzden önemli. Tekstilden bisküviye kadar babayiğitlere de ihtiyaç var tabii.

Kıssadan hisse mi? Fasonculuktan çık; geliştir ve konumlandır. Yani farklılaş.


TOKİ yazısına gelen tepkiler

Geçen haftaki yazıdan sonra gelen mesajlarda TOKİ ile ilgili bazı şikâyetler geldi. Örneğin bir okuyucum Ankara’da, Eskişehir Yolu Yapracık’taki konutların “hâlâ toplu taşıma bağlantısının oluşmadığını, evlerin geç teslim edildiğini, ekmek alacak bayi dahi olmadığını, yollarının geç yapıldığını” söylemiş.

TOKİ’nin ciddi bir reforma ihtiyaç duyduğunu söylemeye gerek yok. TOKİ tarafından gerçekleştirilen binaların estetik problemi bunların başında geliyor. Dere yatağında yapılan konutlar teknik analizlerin yeterli seviyede yapılmadığını gösteriyor. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Ancak diğer taraftan da bir finansal model olarak TOKİ örneği MTR ile birleştirilerek kent ulaşım altyapısının çözümünde kullanılabilir mi? Bence cevap evet.

28 Ekim 2012, Pazar

TOKİ tecrübesi, kent ulaşım altyapısında kullanılabilir mi?

Devlet konut açığını kapamak için bütçe kaynaklarına başvurmadan elindeki gayrimenkullerden bir kısmını TOKİ’ye kullandırarak konut üretiyor. TOKİ’nin çok eleştirenleri olduğunu biliyoruz ama burada bahsettiğimiz kurumun geliştirmiş olduğu finansal model. Acaba benzer yöntemle, yüzyılı aşkın geciktiğimiz kent içi demiryolu temelli ulaşım altyapısını geliştirebilir miyiz?

Bu köşede önce de çok yer aldı; kentlerimizin ulaşım altyapısı çok büyük ölçüde yollara dayanıyor. İnsanımıza kent içinde ulaşım için araba al diyoruz. Eskiden gelir seviyesi düşük araba fiyatları gelire oranla çok yüksekken rahattık. Metromuz, tramvayımız yoktu ya da azdı ama arabası olmayan da otobüsler ya da bir Türk buluşu olan dolmuşlarla taşınıyordu.

Araba sayısı az idi; yollarımız da fazla uzun değildi ama yetiyordu. Sonra gelir yükseldi, borçlanma imkanları arttı, araba fiyatları düştü. Araba sayısı küçük büyük tüm kentlerimizde arttı. Buna paralel olarak yol altyapımız gelişti. Zamanında demiryolu temelli toplu taşım sistemimizi de oluşturamadığımız için milyarlarca doları şehir içi yollara harcadık ama yükselen araç trafiğinin hızına yetişemedik.

Atılım Üniversitesi’nden Prof. Dr. Cüneyt Elker’in geçmiş yıllarda yazdığı bir makalede aşağıdaki bilgiler yer alıyor. Bu bilgilere göre, otomobil ile ulaşım her açıdan en verimsiz ulaşım modu. Hele kent içinde. Örneğin, işletme maliyeti açısından bakarsak, metronun bir yolcuyu taşıma maliyeti arabanın yüzde 3’üne denk geliyor. Yurtdışına fazlasıyla bağımlı olduğunuz enerji harcamalarında ise fark beşte dört.

Kentlerde demiryolu temelli ulaşım altyapısını neden kuramadık?

Çünkü paramız yoktu. Olanı da karayoluna yönlendirdik. İster metro ister hafif raylı sistemler olsun büyük yatırım tutarları getiriyor. Dahası bu yatırımın dönüşü uzun süre alıyor. Daha da önemli bir sorun var. Yatırımın getirisinin çok az bir kısmı yatırımı yapan kuruluşa doğruda geri dönüyor. Aynı Milli Eğitim gibi. Eğitimi ücretsiz veren Milli Eğitim Bakanlığı’nı bir şirket olarak düşünseniz hep zararda olduğunu görürsünüz. Hizmet verir, kaynakları harcar ancak geliri hiç yoktur Milli Eğitim Bakanlığı’nın.

Yine de hizmet verir bu bakanlık. Çünkü, harcadığı kaynağın getirileri ‘sosyal’ getiridir. Yani, bakanlığa akmasa da topluma akar eğitimin getirileri.

Ulaşım yatırımları da böyledir. Ücretli de olsa kent ulaşım sistemlerinin getirileri düşük ve uzun vadeye yayılmıştır. Ulaşım hizmetini yerine getiren kuruluşun ‘kazandığı’ bilet ve diğer getiriler, ulaşım yatırımının toplumsal getirisinin sadece küçük bir kısmıdır. Kalan getiriler ekonominin başka kesimlerinin bilançolarına işlenir nihai olarak.

Diyeceksiniz ki, şehir içi karayollarında durum daha da kötü olduğuna göre (cadde ve sokakları kullandığımız için ücret ödemiyoruz) o halde neden karayollarına bu kadar para harcadık? O da yanlış politikadan.

MTR ve TOKİ tecrübesini birleştirerek kent ulaşım altyapısını nasıl geliştiririz?

Bu köşede MTR CEO yardımcısı Lincoln Leung’un İstanbul Finans Zirvesi’ndeki sunumundan bahsetmiştik. Acaba bu tecrübe ile Türkiye’deki TOKİ tecrübesini birleştirdiğimiz zaman ortaya bir kent ulaşım altyapısı finansman modeli çıkar mı?

Ne yapıyordu MTR? Hong Kong hükümeti içinde pay sahibi olduğu MTR’a yeni bir hat yapacağı zaman o hattın üzerindeki bir kamu arazisini (Hong Kong’da tüm gayrimenkul stokunun sahibi devlettir) geliştirmesi ve hat için gerekli finansmanı sağlaması için tahsis ediyor. MTR bu alanı çeşitli yöntemlerle geliştiriyor ve yatırım için gerekli fonlamayı sağlıyor. Bir borsa şirketi ve istasyon gibi gayrimenkullerin de tasarruf hakkına sahip olduğu için ilave gelir ve sermaye kaynaklarına da sahip MTR.

Bizdeki TOKİ tecrübesi de, benzer bir nitelik taşıyor. TC devleti konut açığını kapamak için bütçe kaynaklarına başvurmadan elindeki gayrimenkullerden bir kısmını TOKİ’ye kullandırarak konut üretiyor. TOKİ’nin çok eleştirenleri olduğunu biliyoruz ama burada bahsettiğimiz TOKİ’nin geliştirmiş olduğu finansal model.

Acaba bu iki model birleştirilerek, yüzyılı aşkın geciktiğimiz kent içi demiryolu temelli ulaşım altyapısını geliştirebilir miyiz?

Arz yerine ulaşım hizmetleri talebini yönetmek

Prof. Elker’in aynı makalesinde değinilen bir başka geç kaldığımız konu: Ulaşım talebini yönetmek. Prof. Elker’in sözleriyle: “Geçmiş yıllarda bütün dünyada kullanılan yaklaşımlar ulaşım arzının planlamasına yönelik iken, günümüzde ulaşım sorunlarının çözümü ulaşım talebinin yönetilmesini de içermektedir.” Ulaşım talebinin yönetilmesi, verimli olmayan seyahatlerin ortadan kaldırılması ya da mevcut seyahatlerin yoğunluklarının farklılaştırılması manasına geliyor.

Bu talep yönetimi yöntemleri neler olabilir?: Uzaktan (evden) çalışmanın özendirilmesi, farklı işe giriş-çıkış saatlerinin getirilmesi (ve bu sayede doruk saatlerdeki yolculuk saatinin düşürülmesi), koridor bazında farklı politikalar getirilmesi (örneğin yoğunluğu artan semtlerde yeni konut, AVM ya da işyeri geliştirilmesine izin verilmemesi), okul saatlerinin değiştirilmesi ve daha niceleri.

21 Ekim 2012, Pazar

Orta Vadeli Program ‘tedbirli-iyimser

Geçen hafta Başbakan Yardımcısı Ali Babacan tarafından açıklanan Orta Vadeli Program’ı (OVP) “tedbirli-iyimser” kelimeleriyle tavsif edebiliriz.

Tedbirli, çünkü dünyadaki yavaşlamayı göz önüne alarak özellikle büyüme tarafında bu yıl ve gelecek yıl hedefleri düşürülmüş. İyimser çünkü, hemen yanı başımızdaki Avrupa’da duran ekonomik çarklara rağmen bu dönem için güçlü sayılabilecek büyüme hedefleri, düşen enflasyon ve artan ihracatla birleştirilmiş.

Geçen sene yayınlanan 2012-2014 yıllarını kapsayan Orta Vadeli Program ile karşılaştırıldığında bu yılki gerçekleşmenin bazı kalemlerde beklenenden daha kötüye gittiğini, ancak yine de geçen seneki OVP’ın da ayakları yere basan hedefler koyduğunu görüyoruz. Geçen seneki OVP’da bu yılın büyüme hedefi yüzde 4 olarak konmuştu. Bu hedef yeni OVP’da yüzde 3,2’ye çekildi. Gelirlerin yavaşlaması ve giderlerin yavaşlatılamamasıyla, 2012’de GSYİH’nın yaklaşık yüzde biri kadar büyüyecek olan Merkezi Yönetim Bütçe Açığı’nın 2014 ve 2015’te de önceki OVP’a göre yine yaklaşık yüzde 1 civarında yüksek kalması bekleniyor.

Orta Vadeli Program’da ekonomik aktivitedeki yavaşlamayla birlikte cari açığın GSYİH’ya oranının bu yıl yüzde 7,3’ten 2013’te yüzde 7,1’e 2015 yılında yüzde 6,5’e gerileyeceği öngörülmüş. Bu yılki cari açık öngörüsü 59 milyar dolar. Bu da bu yıl ulaşılacak GSYİH’nın yüzde 7,3’üne tekabül ediyor. Olumlu bir gelişme olarak, gerçekleşme bu oranın altında kalacak gibi gözüküyor.

Bu yılın ilk yedi ayında cari açık 35 milyar dolara ulaştı. Geçen sene son beş ayda ise 27 milyar seviyesinde gerçekleşti. Bu yıl son beş ayda cari açık ciddi olarak “tıraşlanması” muhtemel. Ben bu yıl sonu cari açığın 51 ile 53 milyar dolar aralığında kalmasını bekliyorum. Yani, cari açık bu yıl GSYİH’nın yüzde 6,3-6,6 aralığına gerileyebilir. Gelecek sene büyümenin yükselmesi durumunda açık yukarı doğru hareket edecektir.

Öte yandan, bu yıl yüksek seyreden enflasyonun seneyi yüzde 7,4 ile kapatması (geçen seneki OVP’nda yüzde 5,2 bekleniyordu), 2013’te yüzde 5,0’a 2014’ten itibaren “mutad” olduğu üzere yüzde 5’e inmesi hedefleniyor. Burada bir açmazla karşı karşıya kalacağız.

İhracat mı enflasyon mu?

Orta Vadeli Program’ın cari açık hedefi ihracatın FOB bazda (Free On Board-Gemi bordasında teslim) bu yıl 150 milyar dolardan seneye 158 milyar dolara sonra da 2014 ve 2015 yıllarında sırasıyla 172 ve 187 milyar dolara çıkması varsayımına/projeksiyonuna dayanıyor. Yani ihracat gelecek yıl yüzde 5, sonraki yıllarda ise yüzde 9’a yakın büyüyecek.

Dünya ekonomisi yavaşlarken Türk şirketlerinin kırılgan pazarlarda yoğun bir rekabet içine girdiğini biliyoruz. Dış piyasaların ithalat imkanları açısından bu hızla büyüyemeyeceği belli. Bu durumda Türk şirketlerinin büyümeyen dış pazarlarda pazar paylarını artırması gerekecek. İç pazarları açısından benzer durumda olan ana rakipler de aynı pazar payının artırılmasını isteyecekler. Dolayısıyla, ihracatın Orta Vadeli Program’da öngörülen hızlarda büyümesi şirketlerimizin rekabet güçlerinin yükselmesine bağlı.

Yani, ihracatın hedeflendiği kadar artması fiyatlamaya dayanacak. Bu da kura. Eğer yavaşlayan dünyada büyümenin gelecek sene yüzde 4 sonrasında yüzde 5’lere çıkmasını istiyorsak ve yine buna paralel olarak üç senede ihracatın 150 milyar dolardan 190 milyar dolarlara yaklaşmasını istiyorsak, Türk Lirası’nın son dönemde hızla yükselen reel değerini tersine çevirmemiz gerekiyor. Bunu söylerken sadece sepetten bahsetmiyorum. Hâlâ ana ihracat pazarımız olan Avrupa’daki rekabetçiliğimiz TL’nin Euro karşısındaki değerinden etkileniyor. Kurun kazandığı değerin kaybedilmesi kurun nominal değerinden geçeceği için enflasyonu yükseltecek. Hükümet ve Merkez Bankası 2013 ve 2014 yılında bu ikilem arasında kalacak.

Bütçe için ekonomi hızlanmalı

2010 ve 2011’de iç talebin yükselmesiyle ithalattan alınan vergiler bütçeyi desteklemişti. Ancak hükümet bu modelin Türk ekonomisinin geleceği açısından sağlıklı bir gelişme olmadığını düşünüyor. Haklı da. Orta Vadeli Program’da 2013-2015 için yüzde 2’lerde öngörülen Merkezi Yönetim Bütçe açığının gerçekleşmesi vergi gelirlerinin artmasına bağlı. Bu da ekonominin hızlanmasını gerektiriyor. Yüzde 5’lerdeki bir reel büyüme, harcamalar kontrol altında tutulursa yüzde 2’lik bütçe açığı hedefini tutturacak gelir artışını sağlayabilir. Ancak reel büyüme yüzde 5’lerde kalsa dahi, bütçe açığı hedefinin riske sokulmaması için önceki yıllarda olduğu gibi vergi dışı gelirlerde artış gerekecek. Bu da bir başka zorluk.

14 Ekim 2012, Pazar

Son çeyreğin başında bazı dengeler

Bütçe dengelerinin kötüleşmesi yavaşlayan bir ekonomide beklenen bir gelişmeydi. Ancak bütçe hazırlanırken yavaşlamanın gelirler üzerindeki etkisi öngörülemedi. Bu sene açığın bütçede beklenen 21 milyar TL’den 40 milyar TL civarına çıkabilmesi mümkün. Bu durumda sapma eğer 2012 GSYİH’nın (bütçede öngörüldüğü gibi 1,4 trilyon TL olacak) yüzde 1.4′ü civarına denk gelecek.

Eğer hiç ek önlem alınmayacak olsaydı bu seneki bütçe açığı GSYİH’nın yüzde 2.8′ine denk gelecekti. Bu rakam bu yılın başında hedeflenenin iki katı olsa da Avrupa standartlarında çok da yüksek bir açık olmayacaktı. Bu yıl Euro Bölgesi’nin bütçe açığı, GSYİH’nın yüzde 3.3 civarında olacak.  Alınan önlemlerle ve son çeyrekte ekonomik faaliyetteki ve dolayısıyla vergi gelirlerindeki hızlanma veya vergi dışı gelirlerde bir artış olması durumunda 40 milyar TL’nin altına inecek. Türk ekonomisinin yüzde 2′nin altında bir açıkla bu yılı kapatması muhtemel.

Soru açık azaltıcı önlemlerin dağılımında. En iyi durum son çeyrekteki hızlanmayla vergi gelirlerindeki otomatik artıştan sağlanacak kaynak. Önlemler açısından ise bundan sonra ek vergilerden çok harcama kalemlerinin mercek altına alınması gerekiyor.

İç talep nasıl ilerleyecek sorusuna bakarsak karşımıza çıkan resim çok iç açıcı değil. Tüketici güveni yatay seyre devam etse de şirketler kesimi güven yitirmeye devam ediyor. Reel kesim güven endeksi Eylül ayında da düştü. Düşüş şu anda alarm zilleri çaldıracak seviyede değil ancak trendin bir an önce geriye çevrilmesi gerekiyor. Benim önem verdiği yatırım meylini göstergesi 2011 sonlarından itibaren düşüş seyrini devam ettiriyor.

m_grafik.jpg

Dolayısıyla, iç piyasada vergi önlemleri ancak çok selektif olursa ekonomik faaliyete zarar vermez. Bu da, bundan sonrasında zor. Önlemlerin harcama tarafında olması gerekliliği işte bunun için önemli. Orada da selektif olmak gerektiği açık. Kamu alımlarından çok belli transfer kalemleri (örneğin sağlık) tarafına bakmak gerekiyor.
İç talep her halükarda sorunlu olacağına göre ekonomik faaliyetin hareketliliğinde önümüzdeki dönemde dış piyasalar yani ihracat önemli olmaya devam edecek. Aşağıdaki grafikte göreceğiniz gibi, ihracatın sanayi üretimine etkisi giderek artıyor.  2010 yılında ithalattaki büyüme ve açılan makas 2011 sonundan itibaren kapanarak tersine döndü.  Önümüzdeki dönemde zorlaşan dış piyasa şartlarında ihracatçı ve ithal ikameci şirketlerin kösteklenmemesi vergi gelirlerini doğrudan olumlu etkileyecek.

m_grafik1.jpg

8 Ekim 2012, Pazartesi

Merkez Bankası’nın önceliği

Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı’nın İstanbul Finans Zirvesi’nde yaptığı konuşma Merkez Bankası’nın son dönemdeki “görev algısının” devam ettiğini teyid etti. Başçı, kendi sözleriyle bu algıyı şöyle ifade etti:
“Şimdiye kadar olduğu gibi bundan böyle de Merkez Bankası, gerek fiyat istikrarını sağlayıp sürdürmek gerekse finansal istikrara kendi görev alanında katkı yapmak amaçlarıyla çalışmaya devam edecektir. Türkiye kendi geçmişinden çıkardığı dersleri ve son on yılda uygulamaya koyduğu politikalar sonucunda gösterdiği performansı uluslararası platformlarda paylaşarak küresel finansal istikrara da katkı yapmaya devam edecektir.”

Başçı’yı tanıyanlar, mühendislik eğitiminin de etkisiyle analitik bir kafaya sahip olduğunu bilirler. Başçı konuşmasında bunu yaptığı bir kategorizasyonla hem teyit etti hem de Merkez Bankası’nın finansal istikrar konusundaki pozisyonunun altını tekrar çizmiş oldu.
Başçı finansal istikrar konusunda yetkililerce “önleyici politika” izlenmesi gerektiğini söylüyor. ABD’de 20 yıla yakın Merkez Bankası Başkanlığı yapan Alan Greenspan’ın finansal krizlerin önlemeyeceğine inandığını buna karşılık, İsveç Merkez Bankası Başkanı ve aynı zamanda Basel Komitesi Başkanı Stefan Ingves’in (“Ingves yaklaşımı”) ise finansal krizlerin doğru tedbirlerin doğru zamanda alnmasıyla krizlerin önlenebileceğini söylüyor. Başçı birincisine “Greenspan” yaklaşımı ikincisine de “Ingves” yaklaşımı adını veriyor.

Tartışmayı bu şekilde çerçeveleyince Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’nın bu yelpazede nerede yer aldığını da bir kez daha belirtmiş oluyor. Merkez Bankası’nın önümüzdeki dönemde temel görevi Avrupa’nın yaşadığı (ve Amerika gibi diğer merkezlerde tekrar nüksedebilecek) finansal krizin etkilerinden koruyabilmek. Bunun sağlanması için içeriden gelebilecek risklerin de iyi takip edilmesi ve kontrol edilmesi gerekiyor. Yani, büyüme için faiz koridoru (üst taraftan başlamak üzere) daraltılmaya başlansa ve hatta politika faizi düşürülse dahi kredi büyümesi Merkez tarafından yakından izlenecek. BDDK bankacılık sisteminin istikrar açısından denetlenmesinde yanlış almayacak.
Yani eğer Merkez Bankası’nın önceliklerini bir sıraya koyacak olsak ortaya şu çıkıyor. Birinci sırada iki eş amaç: fiyat istikrarı ve finansal istikrar. Üçüncü sırada ise büyüme.

01 Ekim 2012, Pazartesi

Standartlaşmayın, farklılaşın

Khazanah, Malezya hükümetinin yatırım fonu. Bu tür fonlar “Sovereign Wealth Fund” diye adlandırılıyor.

Norveç’in, Singapur’un, Suudi Arabistan ya da Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) gibi tabii kaynak zengini ülkeler gelirlerinin bir kısmını bu tür fonlara aktararak çeşitli alan ve ülkelere yatırım yapıyorlar. Örneğin Norveç, gelecek nesillerin bugünkü tabii kaynak gelirlerinden payını yatırım fonunun yaptığı yatırımlarla sağlamayı amaçlıyor.

Khazanah, son yedi yıldır dünyanın değişik yerlerinden davet ettiği konuşmacı ve katılımcılarla “Mega Trendler” Forumu düzenliyor. Bu yılkinin ana konusu “Büyük Kayış” (“The Big Shift”) idi; kastedilen ise dünyanın ağırlık merkezinin batıdan doğuya kayması ve bunun ortaya çıkardığı sonuçlardı. Avrupa ve Asyalı önemli konuşmacıların ağırlıkta olduğu forumda Avrupalıların moral bozukluğu Asyalıların ise kendine güveni dikkatimi çekti.

Ancak Asya’ya yapılan eleştiriler de az değildi. Bunların en önemlisi Sony’nin kurucusu Akio Mori’den sonraki ikinci yönetim kurulu başkanlığını ve genel müdürlüğünü yapan Nobuyuki Idei’den geldi. Idei, Japonya’nın internet trenini kaçırdığını söylüyor. Sony, Idei’nin döneminde dünyanın en büyük elektronik şirketi olmuştu. Idei’nin dönemi Sony’nin dönüşümünü sağlamaya çalıştı. Ancak pek de başarılı olamadı. Bu tecrübeyle, Idei’nin söyledikleri daha da önem kazanıyor. Idei, Japonya’nın son yıllarda Amerika’nın aksine yeni ve güçlü markalar çıkartamadığını söylüyor ve bunu da Japonya’nın internet çağını anlayamamasına bağlıyor. Amerika son yıllarda Amazon’dan Apple’a pazarın hem “yumuşak” hem de “sert” tarafında güçlü ürün ve şirketler geliştirdi. Japonya ise kan kaybediyor. Sony artık dünyanın en büyük elektronik şirketi değil.

Metalaşan / standartlaşan             ve farklılaşan ekonomiler

Tabii, Japonya’yla birlikte birçok Avrupa şirketi de “çağa ayak uyduramayarak” ya pazar payı kaybetti ya da hepten pazar dışı kaldı. Onun yerine Koreli Samsung gibi yeni kazananlar ortaya çıktı. Bazıları da hızlı kazanıp ardından düşüşe geçti; Nokia gibi.

Benim konuşmamın bir bölümü de kazanmak ve kaybetmekle ilgiliydi. Ancak şirket değil ülke seviyesinde. Söylemek istediklerimi anlatmak için yeni bir çerçeve kullandım: “ülkelerin (ekonomilerin) metalaşması ve farklılaşması” (“differentiation” vs. “commoditization”  of country economies). Ana fikir ülkelerin (ekonomilerin) küresel pazarda ayakta kalmak için kendilerini farklılaştırmak zorunda oldukları idi. Bir başka deyişle standartlaşmaktan uzaklaşmaları gerektiğiydi.

İktisat derslerinde “küçük ekonomi” kavramı sık sık kullanılır. Dünya ekonomisine nisbeten küçük olan ülkeler dünya piyasalarında oluşan fiyatları “kabul” ederler. Yani o fiyatı etkileyemezler. Bu fikir etrafında biraz düşünürsek ortaya “şanslı” ve “şanssız” ülkeler çıkar.  Eğer fiyatının “belirleyicisi” değil “alıcısı” durumunda olduğunuz ürünleri üretiyorsanız, pasifsinizdir. Şanslıysanız, konjonktürel olarak ürettiğiniz ürünün dünyadaki fiyatı yüksektir; geliriniz yükselir. Eğer şanssızsanız dünya fiyatları düşük bir üründe ihtisaslaşmışsınızdır; fakir kalırsınız. Bu tür bir ülkeye “metalaşmış” (commoditized) yani standartlaşmış bir ekonomiye sahip olduğunu söyleyebilirsiniz.

Bunun karşısında farklılaşmış ekonomiler vardır. Bunlar ya başkalarının üretmediği ürünleri (ya da hizmetleri) üretirler ya da aynı ürünü üretseler de “milli marka” ya da “şirket markasıyla” fiyatlarını kendileri belirlerler. İsviçre örneğini ele alalım. İsviçre’nin ürettiği hemen her şeyi Çin de üretiyor bugün. Örneğin sırt çantaları. Sırt çantası üretmesi pek de zor bir şey değil. Çok sayıda diğer ülkede de üretiliyor. Ancak İsviçre ürünleri Çin ürünlerinden kat kat fazla fiyata satılıyor. Farklılaşma böyle bir şey; temel ayıracı ayrı bir piyasa “nişine” mal satarak satış fiyatı yükseltmekten (“fiyat farklılaştırma”) geçiyor.

Bu tür bir yaklaşım iktisattaki standart “verimlilik” tanımının da yetersizliğini anlamamıza yardımcı oluyor. Sırt çantası üretiminde Çinli üreticiler standart manada muhtemelen İsviçre’dekilerden daha verimli çalışıyor. Yani birim zamanda (veya birim maliyetle) daha çok çanta üretebiliyorlar. Ama hangisi daha çok para kazanıyor? İsviçre. Neden? Çünkü İsviçre’nin sattığı ürün aynı kalitede dahi olsa Çin ürününe oranla çok daha yüksek fiyatla satılıyor.

Bu durumda, standart manada Çin daha verimli dahi olsa İsviçre genişletilmiş manada daha verimli. Standart iktisat teorisi o çok konuşulan iktisadi büyümenin büyük ölçüde verimlilik artışlarından kaynaklandığını anlatır. Bir ülkenin kişi başına gelirinin artması için ortalama verimlilik düzeyinin artması gerekir. İşte bu verimliliği iyi tanımlamak gerekiyor. Genişletilmiş verimlilik kavramı “farklılaşmadan” geçiyor.

Ekonomi politikaları

Farklılaşma nereden geçiyor? Birinci alternatif: şirketler ve müteşebbisler farklılaşmanın farkına varacak ve geleceğe yatırım yapacak. İkinci alternatif; devlet uygun devlet ekonomi politikaları tasarlayacak, uygulayacak, sonuçları izleyecek, politikaları güncelleyecek. Üçüncü alternatif, her ikisi el ele yürüyecek ve örneğin Kore’nin yaptığı gibi, “dönüşüm” hızlandırılacak. Doğrusu herhalde üçüncüsü.

Ekonomi politikalarının tek başına gereken dönüşümü gerçekleştirmesi zor. Eğitim sisteminin toptan reforme edilmesi gerekiyor. Reformdan kasıt müfredat, öğretim usulleri ve bizzat öğretmenlerin eğitimi. Zira dönüşümü gerçekleştirmesi gereken aktör insan. Nobuyuki Idei, Japonya’nın internet trenini kaçırdığını söylüyor. Biz chat konusunda çoktan yakaladık internet çağını. Bu da bizi şimdilik sadece internet ve teknoloji “tüketicisi” yapıyor.

07 Ekim 2012, Pazar

Raylı sistem yatırımlarında Hong Kong tecrübesi ne diyor?

50′ye yakın ülkeden konuşmacı ve katılımcının yer aldığı İstanbul Finans Zirvesi’nde birbirinden ilginç konuşma ve sunumlar yapıldı. Sermaye piyasaları oturumuna İstanbul Menkul Kıymetler Borsası Başkanı Dr. İbrahim Turhan’ın dışında Frankfurt Borsası Başkanı, Nasdaq ve NYSE-Euronext Yönetim Kurulu üyeleri ve Abu Dhabi Borsası’nın da başkanı konuşmacı olarak katıldı.

Burada konuşulanlar menkul kıymetler borsaları arasındaki işbirliğinin ileride alacağı görünüm açısından önemliydi. İMKB Başkanı Dr. İbrahim Turhan’ın Nasdaq Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Sandy M. Frucher’dan aldığı övgüler, Dr. Turhan’ın uluslararası borsa yöneticileri arasında kısa zamanda tanınan ve sayılan bir sima olduğunu gösterdi.

İstanbul Finans Zirvesi’nin sermaye piyasaları konusundaki oturum ve konuşmacıları borsa yöneticileriyle sınırlı değildi. Sermaye piyasalarındaki likidite platformlarının teknik alanlardan başka bir özel davetli konuşmacının sunumu Türkiye açısından çok önemli bir içeriğe sahipti. Hong Kong kenti raylı sistem idaresi MTR Başkan Yardımcısı Lincoln Leung, MTR deneyimini anlattı. Anlatılanlar Türkiye, özellikle İstanbul için çok önemli tecrübe. Neden mi? Hong Kong Raylı Sistem İdaresi (MTR), 1979 yılından itibaren yaptığı raylı sistem yatırımlarıyla Hong Kong’un trafik problemini çözmüş ve ilk yatırım harcamasını da geri ödediği gibi ayrıca devletin kasasına 28 milyar dolarlık takviye yapmış.

MTR modeli

Önce MTR’a kısaca bakalım. MTR 1979 yılından beri Hong Kong’da değişik aşamalarda tamamladığı tren, hafif raylı sistem ve otobüs hattı projeleriyle toplam 218 kilometrelik hatta sahip. 182 kilometrelik tren yolları on ayrı hattan, 84 duraktan ve yaklaşık 2000 vagon ve çekiciden oluşuyor. On iki hatta sahip olan hafif raylı sistemin toplam hat uzunluğu 36 kilometre. Bir deposu, 68 durağı ve 141 aracı var. Otobüs sistemi metro sistemini beslemek üzere kurulmuş. On yedi hattı, 143 otobüsü var. MTR Hong Kong trafiğinde de yüzde 45′lik paya sahip. Günde 5 milyon kişiyi taşıyor. Yüzde 99,9 güvenilirliğe sahip ve mesafeye oranlı ortalama bilet ücreti 7,8 Hong Kong Doları (1 TL)

MTR, halka açık bir şirket. Hisselerinin toplam piyasa değeri 21 milyar dolar. Büyük ortağı, yüzde 77 payla Hong Kong hükümeti. 2011 yılı kârı 1,4 milyar dolar olmuş. Demiryolu yatırımlarının iki önemli özelliği var. Birincisi yüksek yatırım tutarları. İkincisi, gelirler ve giderler arasındaki büyüklük ilişkinin yatırımın geri dönüş süresini uzatması. Üçüncüsü ve en önemlisi, getirilerin önemli bir miktarının yatırımcı kuruluşun bilançosuna (ve gelir tablosuna) girmemesi. Bu üçüncünün üzerinde biraz duralım. Demiryolu yatırımlarının ticarî getirileri toplam (ekonomik) getirilerinin çok altında kalıyor. Buna en standart örnek olarak çevre kirlenmesini ya da zaman kazançlarını gösterebiliriz. Ancak bir başka getirisi daha var demiryolu (ve diğer ulaşım) yatırımlarının: Çevresine değer katıyor ve “rant kazandırıyor.” Örneğin, bir mahalleyi metroyla kent merkezine bağladığınız zaman o mahalledeki emlak rayiç bedelleri yükseliyor, ticaret gelişiyor. İşte MTR bu son noktayı bir model haline getirmiş. MTR modelinde hükümet yaptığı yatırımın karşılığında MTR’a emlak geliştirme hakları tanıyor. Bir manada bizdeki TOKİ modeline benzetebilirsiniz. MTR devlet ile pazarlık da yaparak trafik yoğunluğuna çözüm getirmek için yaptığı demiryolu yatırımlarını hat civarlarında emlak geliştirerek finanse ediyor. Nitekim, şirketin 2011 kârının (1,4 milyar dolar) yüzde 60′ı emlak gelirlerinden (emlak geliştirme ve kira) karşılanmış. Yüzde 20′si istasyonlardaki gelirlerden kalan yüzde 20 ise taşıma faaliyetlerinden gelmiş. Sonuçta, Hong Kong’un trafik problemini çözmek için gerekli yatırım, operatöre verilen rant ile sağlanıyor. Bir de halka yapılınca sonuçta hem devlet ilk yatırımının üzerine para kazanmış hem de halk, operatörün sahipleri arasına girmiş. Bu modele devlet kapitalizmi demek doğru olur herhalde.


Akgiray: Bu kriz iyi bir kriz

Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) Başkanı Vedat Akgiray, İstanbul Finans Zirvesi’nde yaptığı konuşmada krizi “iyi bir kriz” olarak tanımladı. Akgiray, krizi özellikle Avrupa ekonomisi açısından bir “düzeltme fırsatı” olarak görüyor. Haklı. Ancak Avrupa bu fırsatı değerlendiremiyor. Değerlendirmesi de zor zira Avrupa siyasetçileri acı reçetelerle seçim kaybetmek istemiyor. Bu arada acı reçete olmayınca yine de seçim kaybediyorlar. Avrupa Merkez Bankası ile devam.


Neşet Ertaş’la birlikte Kırşehir’i de hatırlayalım

Neşet Ertaş rahmetli oldu. Ondan sonra değeri anlaşıldı. Hastalığında Türkiye’nin birçok ilinden insanların İzmir’e hastanede ziyaretine gittiğini biliyorum. Cenazesi de on binlerce insanın katıldığı bir törenle defnedildi. Neşet Ertaş, değeri bilinmeyen büyük bir değerdi. Değeri bilinmeyen bir başka değer ise Ertaş’ı çıkaran topraklar olan Kırşehir olsa gerek. Anadolu’ya Türklerin göçmeye başladığı 11. yüzyıldan itibaren önemli bir medeniyet merkezi oldu Kırşehir. Hacı Bektaş’tan Ahi Evran’a dünya değerleri olan önemli “medeniyet kurucularını” yetiştirdi. Hacı Bektaş bir ruh önderiydi. Benzeri olan Ahi Evran ise iktisatçıların hâlâ ciddi araştıramadığı bir ekonomik düzenin kurucusuydu.

Ancak Kırşehir başka alanlarda da önde gelen bir medeniyet merkeziydi. Tarihçi Aşık Paşa’yı hatırlayıp devlet adamı Cacabey’in de üzerinde duralım. Kırşehir Valisi Cacabey’in 13. yüzyılda kendi adıyla kurduğu astronomi ve matematik medresesi Kırşehir’in bir “tesadüf” olmadığını gösteriyor. O dönemde böyle bir “niş” üniversitenin bir devlet adamı tarafından düşünülmesi ulaşılmış olan seviyeyi gösteriyor; Oxford ya da Cambridge o dönemde bu tip bir koleje sahip olmaktan mutlu olurdu. Kırşehir’in yazılı olmayan kültürü de çok zengindi. Bugüne kalan kırıntıları Neşet Ertaş’ı yetiştirdi. Neşet Ertaş vasıtasıyla bir kültür deryası olan Kırşehir’i hatırlayalım. Anadolu’da daha nice Kırşehir olduğunu da unutmayalım.

30 Eylül 2012, Pazar

Bütçe, harcama ve vergi tedbirleri gerektiriyor

Temmuz, ağustos ve ilk sekiz aylık bütçe rakamları geçen hafta yayınlandı. Rakamlar, bu yıl bütçe açığının hedeflenenden epey yukarıda gerçekleşebileceğini gösteriyor.
Bunun temel sebebi, gelirlerdeki yavaşlama. Bu da ekonomideki geçen seneye göre genel yavaşlamadan kaynaklanıyor. Sonuçta bu yılın kalan kısımlarında ek vergi ve harcama tedbirleri gerekecek.

Maliye dengelerinin nisbi olarak kötüleşmesi, bu köşede daha evvel de yazıldığı gibi, sağlıklı bir sürecin karşılığında ödenen bir ceza durumunda. Geçtiğimiz iki yılda, iç talebe dayalı hızlı büyüme kamu gelirlerini artırdı. Bu da beklenenden de iyi maliye dengelerini beraberinde getirdi. Hükümet, iç talebe dayalı yüksek büyümenin, siyasi açıdan iyi olsa da, Türkiye açısından uzun vadede iyi bir sonuç olmadığını düşündü ve özellikle bu yıl büyümeyi kısmaya çalıştı. Bu, doğru bir karardı. Ancak maliyeti de bütçe dengelerinin bozulması oldu.

Yılın ilk sekiz ayı; bir özet

Şimdi ilk sekiz aydaki bütçe rakamlarına bakalım. Temmuz ve ağustosa teker teker bakmak, gelirlerin kaydedilmesindeki gün farkları sebebiyle (Temmuz 2011′de ay sonu hafta sonuna rastladığı için temmuz ayı tahsilatları ağustos ayına kaydedilmiş) manalı değil.

2012 yılı ilk sekiz ayında toplam merkezi yönetim gelirleri yüzde 10,8, giderler yüzde ise 16,3 oranında arttı. Dolayısıyla toplamda gelirler reel olarak yüzde 3 civarında artmış oldu. Bunda hem iç piyasada hem de ithalattan alınan KDV gelirlerinin reel olarak yüzde 5-6 civarında düşmeleri etkili oldu. Kurumlar Vergisi de reel olarak düştü. Buna karşılık gelir vergileri ve vergi dışı gelirler yükseldi.

Harcamalar tarafındaki artış, personel ve tabi sosyal güvenlik kalemlerindeki artıştan kaynaklandı. Yatırım harcamaları geriledi. Faiz harcamaları, yılın ilk yarısındaki yüksek faiz seviyeleri sebebiyle geçen seneye göre yükseldi. Son dönemdeki faiz düşüşü yılın son dört ayındaki faiz harcamalarını düşürecek. Toplamda faiz harcamaları bütçede öngörülen rakamın (50 milyar TL) epey altında kalacak.

Bunlar bir araya gelince bütçe dengesi geçen sene 2 milyar TL fazla vermişken bu sene 9 milyar dolara yakın açık verdi. Faiz dışı fazla ise geçen sene 33,8 milyar dolarken bu sene 27,7 milyar dolara inmiş oldu.

Yılın son dört ayında ne olacak?

Geçen sene ilk sekiz ayda yıllık toplam gelirin yüzde 63′ü, harcamaların ise yüzde 67′si gerçekleşmişti. Yani harcama tarafında yılın son dört ayında Merkez Bankası’nın aldığı kararlar düşmesi muhtemel kredi faizleri, baz etkisiyle birleşince yılın son çeyreğinin daha canlı geçmesi muhtemel. Buna kur etkisi, Fed ve Avrupa Merkez Bankası kararlarıyla bir miktar kendine gelebilecek dış piyasaların ihracat üzerindeki olası olumlu etkisini de ekleyelim.

Bu durumda yılın ilk sekiz ayında yüzde 11 civarında büyüyen gelirlerin son aylarda daha hızlı yükselmesi muhtemel. Ancak biz kaba ve muhafazakâr bir hesapla (alt kalemlere girmeden) son dört ayda gelirlerin yüzde 5 büyüyeceğini varsayalım. Bu varsayım, yılın ilk sekiz ayında yüzde 30 civarında büyüyen vergi dışı gelirlerin artış hızının da azalacağı varsayımını da kapsamış oluyor. Giderlerde ise ilk sekiz aydaki trendin devam edeceğini varsayalım. Bu durumda, son dört ayda 135 milyar TL ve yıl toplamı için 364 milyar TL civarında bir harcama rakamı ortaya çıkabilir. Bu önceki yıllara oranla dev bir rakam. Bu gelir ve harcama rakamları sene sonunda 42 milyar TL’lik bir açığı beraberinde getirebilir.

En azından faiz harcamalarında, son dört ayda önceki yıla göre önemli tasarruf sağlanması muhtemel. Dolayısıyla bu trendin son dört ayda bir miktar kırılması söz konusu. Eğer gelirlerdeki artış ilk sekiz aydaki eğilimleri yakalarsa bütçe açığının üst zarfı 37 milyar TL oluyor.

Bu rakamlara bakılırsa her halükarda senenin son çeyreğinde bir konsolidasyon gelecek. Konsolidasyondan kasıt hem harcama tarafında sıkılaştırma hem de vergi ve vergi dışı gelir önlemleri. Nitekim dün itibarıyla ilk önlemler açıklandı. Ekonomik aktivite eğer bizim beklediğimiz gibi daha canlanırsa ve faiz tasarrufları güçlenirse gerekli konsolidasyonun büyüklüğü düşer.

Ankara Büyükşehir Belediyesi Proje Pazarı

Ankara Büyükşehir Belediyesi (ABB), Ankara Sanayi Odası ve OSTİM ile işbirliği halinde Proje Ofisi kuruldu. Koordinasyonunu OSTİM’in yaptığı ofisin amacı “ABB ihtiyaçlarının yerli üretim ile karşılanabilmesi için üniversite, sanayi, girişimci, destekleyici kurum ve kuruluşlarla işbirliği içinde yenilikçi proje ve çözümler üretebilmek” olarak belirlenmiş.

Proje Ofisi, imalat firmaları ve akademi gibi aktörlerle ABB arasında “iletişim ve koordinasyonu artırmak amacıyla ABB ihtiyaçlarına yönelik Yenilikçi Proje Pazarı düzenliyor. Proje Pazarı’na başta üniversite, sanayi, teknokentler, kamu kurum ve kuruluşları, girişimciler, firmalar, akademisyen, çalışan, öğrenciler katılabiliyor.

30 Eylül tarihine kadar sunulması gereken proje tekliflerinin şu özellikleri sağlaması bekleniyor:

· Tamamıyla yeni bir teknolojik uygulama ve sistem,

· Var olan bir teknolojinin veya sistemin yeni bir alanda uygulaması,

· Var olan bir teknoloji veya sistemin verimliliğinin artırılması üzerine bir çözüm önerilen projeler ABB ihtiyaçları doğrultusunda incelenecek ve seçilenler yine ihtiyaçlar doğrultusunda değerlendirilecek.

OSTİM ve ABB, haziran ayında da EGO’nun metro ve Ankaray’daki mekanik ekipman ihtiyaçlarıyla ilgili “yerlileştirme” sergisi ve çalıştayı düzenlemişti. Amaç, özel sektörler EGO’yu yerlileştirme çerçevesinde bir araya getirmekti. Bunlar da “öncü” inisiyatifler.

23 Eylül 2012, Pazar

Tags: ,