Archive for November, 2012

Not artışı TL’yi değerlendirecek

Türkiye’nin kredi notu Fitch tarafından yükseltildi. Diğer derecelendirme kuruluşlarının da bunu takip etmesini bekliyoruz.
Notun yükseltilmesiyle devletin ve Türkiye’de yerleşik borçlanıcıların uluslararası piyasalardan borçlanma şartları iyileşecek. Yani maliyetler bir miktar düşecek, vadeler uzayacak. Portföy yatırımları artacak. Hem borçlanma araçları hem de borsaya daha fazla yabancı yatırımcı girecek.

Bu köşede de 2008 yılının sonlarından itibaren eğer Türkiye’nin makro göstergeleri sağlam kalırsa krizin Türkiye’ye para girişiyle sonuçlanacağının altı çizildi. Nitekim 2009′dan sonra da öyle oldu. Şimdi bu trend daha da güçlenecek gibi gözüküyor. Zira dünyada paranın gidebileceği ülkeler azalırken Türkiye’nin makroekonomisi giderek güçleniyor.
Bu durumda, köşe yazarları ve iktisatçılar, not artışının Türk Lirası’nın reel olarak değer kazanacağına dikkat çekiyorlar. Haklılar. Yine uzun süredir bu köşede de altı çizildiği gibi, Türk ekonomisinin en önemli düşmanlarından birisi değerli kur.

m_yulek_graf.jpg

Daha evvel de baktığımız reel kur serisine bir kez daha bakarak durumu inceleyelim. TÜFE bazlı reel kur endeksi 2009 yılının sonunda 2007 sonundaki zirveye tekrar ulaşmıştı. Yani tarihi seviyelerde aşırı değerliydi. 2011 yılında reel kur, 2005′deki seviyelere geriledi. Yani ihracatçılar bir miktar nefes aldı.
2011 yılının üçüncü çeyreğinden itibaren ise reel kur tekrar değer kazanmaya başladı. Bu eğilim devam ediyor. Yani TL değer kazanıyor. Şu anda reel kur, 2001 krizi önce yaptığı zirveden yüzde 10, 1994 krizi önceki zirvesinden ise yüzde 20 daha değerli.

İhracatçının reel kurdan elde ettiği zararı kapamasının yollarından birisi sepetteki ülkelere göre bu sürede verimliliğini artırması.Türkiye’de verimlilik artıyor ancak aradaki farkı kapatacak kadar değil. Dolayısıyla ihracatçının yapabileceği şey kardan fedakarlık yapmak ya da zararına satış yapmak. Bu da sürdürülebilir değil.
Türk ekonomisinin 2013 yılında iç talebe bağlı kalmadan büyümesinin yolu dış pazarlardaki şartların zorlaşmasına rağmen ihracatı artırmasından geçiyor. Bunun içinde Türk Lirasındaki değerlenmenin tersine döndürülmesi gerekiyor.

12 Kasım 2012, Pazartesi

Not artışı Türkiye’ye ne getirir?

Not artışı Türkiye’ye ne getirir?

Türkiye’nin kredi notunun Fitch adlı derecelendirme kuruluşu tarafından yükseltilmesini tarihi bir olay olarak tanımlamak yanlış olmaz.

Başarısızlıkları çok çabuk görüyor, başarıları ise genellikle takdir etmiyoruz. Dolayısıyla buradan bu not artışını getiren ekonomi yönetimimizi, başta Başbakan Yardımcısı Ali Babacan olmak üzere kutlamak gerekiyor. Kutlanması gerekenlerin arasına makroekonomiyle ilgili bakanlarımızı (Mehmet Şimşek, Zafer Çağlayan, Cevdet Yılmaz), Merkez Bankamızı, BDDK ve SPK’yı da eklemek gerekiyor.

Derecelendirme kuruluşlarının tarihi

Derecelendirme, şirketlerin finans piyasalarından borçlanmalarını kolaylaştırmak için kurulmuş bir sistem. Ancak bazen de borçlanmayı zorlaştıran bir unsur haline geliyor. Derecelendirme kuruluşlarının ilk örneklerinin 19. yüzyılın sonlarından itibaren Amerika Birleşik Devletleri’nde görüldüğü biliniyor.

Bu dönemde Amerika Birleşik Dev-letleri’nde özellikle New York’ta kurulu borç kâğıtları piyasası hızla gelişiyordu. Ekonomi büyüyor, tasarruflar artıyordu. Amerikan ekonomisinin bir başka özelliği, Avrupa’nın aksine finans piyasalarında banka dışı sermaye piyasalarının (yani tahvil piyasası ve borsa) bankalardan daha önemli bir rol oynamasıydı.

Dolayısıyla, bu tür hızlı büyüyen bir piyasada ihraç edilecek ve edilen tahvillerin, geri ödenmesiyle ilgili değerlendirmeleri yapan kuruluşlar için doğal bir ihtiyaç oluşmuştu.

20. yüzyılda derecelendirme finansal piyasalarda standart bir araç, derecelendirme kuruluşları da önemli oyuncular haline geldi. Avrupa ve Japonya’da başta olmak üzere derecelendirme kuruluşları kuruldu. Zamanla ülkeler hakkında da derecelendirme yapılmaya başlandı. Esasında, derecelendirme kuruluşları yokken de ülkeler hakkında derecelendirme yapılıyordu. Örneğin 19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’da yaptığı borçlanmalarda önce Fransız sonra da İngiliz Maliye Bakanlığı’ndan uzmanların (çok olumlu) rapor yazdığı biliniyor.

Derecelendirme nedir? Güvenilir midir?

Derece, şirketlerin borç geri ödeme kapasitelerini gösteriyor. Bir şirketin borç geri ödeme kapasitesinin ölçülmesi kolay bir şey değil. Şirketler açısından bakıldığında durum biraz daha kolay. Standart analiz ve rasyolarla dahi bir şirketin borç ödeme kapasitesi hakkında temel bir fikre sahip olabiliyorsunuz. Ancak şirketler açısından bile derecelendirme kuruluşları fiyaskoya varan hatalar yapabiliyorlar. Enron’un batmasından bir gün önce dahi en yüksek notlara sahip olması bunun bir örneği.

Ülkeler için yapılan derecelendirme daha da zor ve  daha az kesin. Bazı ülkeler olduğundan düşük diğerleri de olduklarından daha güvenilir belirlenebiliyor. Bunun sebebi ister hükümran bir ülke ister bir şirket olsun, ihraç ettiği tahvillerin gerektirdiği gibi geri ödemeleri yapıp yapamayacağını kesin olarak gösterebilecek bir ekonomik metodolojinin mevcut olmaması. Böyle bir metodolojiye ne derecelendirme kuruluşları ne de başka kuruluşlar sahip.

Derecelendirme aralıkları sürekli olmayan ve oldukça kaba bir skalaya oturtuluyor. Bir nottan diğerine çıkış ya da iniş analistlerin belli aralıklarla yaptıkları gözden geçirmeler sonucunda koydukları “kurallara” dayanıyor. Gelecek belirsiz, dolayısıyla notlamanızın geleceği de belirsiz. Böyle olunca, bir borçlanıcının notu ya kendi ekonomik rakamlarındaki çok bariz değişiklikler (örneğin bütçe açığının giderek büyümesi ve küçültecek politikaların geliştirilememesi) olursa ya da bugün olduğu gibi geniş çaplı (“sistemik”) krizlerin ortaya çıktığında değişiyor.

Yukarıdaki tebriklerin sebebi de,  böyle geniş çaplı bir krizde birçok Avrupa ülkesinin notunun hızla gerilediği ve yatırım yapılamaz seviyeye getirildiği bir dönemde yatırım yapılabilir seviyeye çıkması.

“Yatırım yapılabilir” eşiği geçmiş olmak Türkiye’nin borçlanma maliyetlerini düşürecek, vadeleri daha da uzatabilecek ve ülkeye giren borç ve yatırım sermayesini artıracak. Bazı yatırımcı kuruluşlar, örneğin emeklilik fonları kural olarak yatırım yapılabilir seviyenin altındaki ülkelere ve şirketlere kural itibarıyla fon ayıramıyor. Ya da düşük limitlerle fon ayırıyor. Bu tür kuruluşların tirlyon dolarla ölçülen fon havuzundan Türkiye’ye daha çok fon gelecek.

Maliyetlerdeki düşüş çok fazla olmayabilir zira Türkiye piyasalardan borçlanırken zaten notunun gerektirdiğinin daha altından maliyetlerle borçlanabiliyordu.  Rakamları zaman gösterecek.

Merkez Bankası’na Nobel

Nobel ödüllü iktisatçı Joseph Stiglitz Türkiye’de verdiği bir mülakatta Merkez Bankası’na Nobel verilmesini teklif etmiş. Buna da sebep olarak TCMB’nın son dönemdeki ezber bozucu politikalarını göstermiş. Bu politikaların geliştirilmesinde önemli rolü Başkan Erdem Başçı ve Başkan Yardımcısı Mehmet Yörükoğlu’nun oynadığını biliyoruz.

Bakın Stiglitz ne demiş: “Türk Merkez Bankası’nın attığı adımlar çok akıllı ve çok yenilikçi. Geleneksel reçeteye göre sıcak para akışı çok fazlaysa faizi artırırsın ama bu da sonuçta sermaye akışını daha artırır. Türk Merkez Bankası şunun farkına vardı: Faizi düşürerek ülkeyi sermaye akışı için çekici olmaktan çıkarıp bunun iç piyasadaki etkilerini de rezerv zorunluluğunu artırarak ve diğer mekanizmalarla giderebilirsiniz. Merkez Bankanız Uluslararası Para Fonu (IMF), ABD Merkez Bankası (FED) ve ABD Hazinesi’nin fark edemediğini anladı. O da şu: Merkez Bankası bir tane enstrümanla sınırlı değil. Hepsini bir arada kullanabilirsiniz. Her ülke ayrı. Bir ülkenin yaptığı diğer ülkenin işine yaramayabilir. Yani Nobel alabileceği iddiası abartı değil. Eğer politikasının başarılı olduğu ispatlanırsa Nobel’i almalı. Merkez bankaları katıdır. Bu katılığın içinde Türk Merkez Bankası’nın hareketleri değişim getirdi.”

11 Kasım 2012, Pazar

Tags: , ,

Altın ihracatının analizi

Altın ihracatı bu sene Ocak ayından itibaren 10.7 milyar dolara ulaştı. Geçen sene aynı dönemde 783 milyon dolar seviyesindeydi. Son aylarda giderek artan altın ihracatının seyriyle ilgili rakamlara bakalım. Rakamlar TÜİK tarafından sağlanan istatistiklere dayanıyor. Altın ihracat ve ithalatı olarak kullandığımız rakam standart uluslararası ticaret sınıflamasındaki “parasal olmayan altın” kalemi.
Soru: Son aylardaki toplam ihracatımızın ne kadarı altından oluşuyor?
Cevap: Yılbaşından itibaren toplam ihracatımız 113 milyar dolar oldu. Bunun, yukarıda da söylendiği gibi 11 milyar doları yani yaklaşık yüzde 9.5’i altın ihracatından oluşuyor.
Soru: Altın ihracatı düşülürse ihracat büyüyor mu?
Cevap: Eğer altın ihracatı düşülürse ilk dokuz ayda toplam ihracatımız geçen seneye göre artmadı. Hem geçen sene hem bu sene altın hariç ihracatımız 102 milyar dolar oldu.
Soru: Altın hariç ihracatımız neden artmıyor?
Cevap: Ana pazarımız olan Avrupa ekonomisi büyümüyor. Kırılgan. Tüketim artmıyor. Türkiye’nin Avrupa’ya olan ihracatı düşüyor. Diğer bölgelerde geliştirilen pazarlar sayesinde ihracatımız ancak sabit kalmış oluyor.
Soru: Yani ihracatımızın “ekseni mi” değişmiş oluyor?
Cevap: İhracat coğrafyamızın çeşitliliği son yıllarda başarıyla artırıldı. İhracatçılarımız artık dünyanın birçok ülkesinde pazar geliştirmeye çalışıyor. Eksen değişmiyor çeşitlilik artıyor. Geç kalmış, çok olumlu bir gelişme.
Soru: Tekrar altına dönelim. İhraç edilen altının kaynağı ne?
Cevap: Bir kısmı ithalat bir kısmı ise ülkemizden kaynaklanıyor. TÜİK rakamlarına göre geçen sene 6.3 milyar dolarlık altın ithal edilirken 1.5 milyar dolarlık ihracat yapıldı. Yani Türkiye’de 4.8 milyar dolarlık birikim oldu. Bu sene ilk dokuz ayda ise 10.7 milyar dolarlık ihracat, 1.2 milyar dolarlık ithalat yapıldı. Yani net olarak 9.5 milyarlık ihracat yapıldı. Bu rakamlara göre bu net ihracatın yarısından biraz fazlası geçen sene Türkiye’ye net olarak giren altından oluşuyor. Kalanı ise net olarak büyük ölçüde halktan sağlandı.
Soru: Altın ihracatı ödemeler dengesine nasıl yansıyor?
Cevap: Net altın ihracatı döviz dengesini olumlu etkiliyor. Altın ticareti geçen sene ödemeler dengesini olumsuz bu sene ise olumlu etkilemiş gözüküyor.

muratyulek05112012.jpg

05 Ekim 2012, Pazartesi

Avrupa daralıyor, Avrupalı üreticiler dış pazar arıyor

Avrupa, tarihinin en zorlu makroekonomik dönemlerinden birisini yaşıyor. Hanehalkı borçlarını geri ödemeye çalışıyor ve geleceğe de güvenmiyor. Şirketlerin bir kısmı iyi durumda. Diğerleri kötü. Durumu kötü olanlar zaten yatırım yapamadığı gibi eleman almayı bir tarafa bırakın mevcutları işten çıkartıyorlar.

Durumu iyi olanlar ise nakit stokları oluşturmaya çalışıyorlar. Geleceğe güvenmedikleri için istihdamı artırmıyorlar, yatırım yapmıyorlar. Bunlar bir araya gelince talep daralıyor. Kamu kesimi de artık aradaki farkı kapatabilecek durumda değil.

Bu durum şirketleri dış pazarlara erişmeye itiyor. Bu durumun canlı bir yansıması olarak yandaki kutuda Çek Cumhuriyeti’nden bir otomobil üreticisinin sözlerini okuyacaksınız: 2009 yılında 3900 araba sattıkları Türkiye piyasasında 2018 yılından önce yıllık satışlarını beş kattan fazla artırmayı hedefliyor şirket. Yönetici, Avrupa otomobil piyasasının daraldığını ve Türkiye’nin bu açıdan onlar için önemli olduğunu söylüyor. Sözlerinin bir kısmını nezaket eseri olarak iskonto edebilirsiniz; ancak temel mesaj ortada: “İç pazar bizi doyurmuyor size mal satacağız.” Doğru bir strateji olduğuna şüphe yok.

Nitekim gün geçmiyor ki gazetelerimizin sayfalarını anlı şanlı lüks otomobil firmalarının üst düzey yöneticilerinin sözleri süslemesin. Örneğin  Alman X firmasının pazarlama müdürü, Türkiye’nin en hızlı büyüyen pazarları olduğunu söylüyor. Yani, çılgın Türkler krizdeki Avrupa’ya verebilecekleri desteği eksik etmiyorlar. Borç yiyen kesesinden yer; borç çılgın Türk’ün kamçısıdır. Bu çılgın Türklere madalya takması gerekir sayın yöneticimizin.

Buradan çıkartılacak ders ve ekonomi politikası tasarımları açık. İç talebi artıralım, faizleri düşürelim ama ölçülü yapalım. İşletmelere verilen kredi maliyetleriyle tüketici kredisi maliyetlerinin arasına ayrım koyalım. Tüketici kredilerinde doğrudan ithalata dönüşecek olanların maliyetlerini düşürürseniz, Türkiye’deki üreticilere, şirketlere, istihdama katkınız olmaz ama partner ülkelerin üreticilerine ve istihdamına katkı yaparsınız.

2009 krizi sonrasında otomobilde uygulanan vergi indirimlerinin yurtiçindeki otomobil üreticilerinden çok ithalata yaradığını hatırlayalım. Yandaki grafikte 2010 yılının başlarından itibaren otomobil üretimi ile ithalatının seyri, durumu gayet açık anlatıyor.


Skoda, daralan pazarı Türkiye ile aşmayı hedefliyor

Türkiye’deki satışlarını 5 yıl içinde iki katına çıkarmayı hedefleyen Çek üretici Skoda, daralan Avrupa otomobil pazarından Türkiye köprüsü ile kurtulmayı hedefliyor. Türkiye’deki birçok ulusal gazete ile birlikte Zaman’da da 1 Kasım 2012 tarihinde çıkan haberde şu bilgiler yer aldı:

Rapid modelinin İstanbul Autoshow 2012 Fuarı’ndaki tanıtımı için Türkiye’ye gelen Skoda Auto Yönetim Kurulu Başkanı Winfried Vahland, “Avrupa otomobil piyasası tarihindeki en büyük daralmayı yaşadığı için biz de yönümüzü gelişmekte olan ülkelere çevirdik. En hızlı büyüdüğümüz pazarlar olan Rusya, Çin ve Hindistan dışındaki Asya ve Ortadoğu ülkelerine Türkiye köprüsü üzerinden açılacağız. 2018’den önce Türkiye’deki 10 bin adetlik satış hedefimizi 20 binler seviyesine çıkaracağız.” diyor.

Türkiye’nin 2011 yılında gerçekleştirdiği otomobil satışıyla Avrupa’nın en büyük pazarı olduğunu hatırlatan Vahland, hiçbir otomobil üreticisinin Türkiye pazarını görmezden gelmesinin söz konusu olamayacağını söyledi. Türkiye’nin bu sıralamadaki yerinin gelecek yıllarda daha da yükselmesinin kaçınılmaz olduğunu vurgulayan Vahland şu bilgileri veriyor: Türkiye’de müşterilerimizi çok daha iyi dinleyip modellerimizi ona göre geliştireceğiz. Örneğin Türkiye’de çok büyük bir hafif ticari araç pazarı var. Volkswagen ile çalışarak Caddy’nin küçük bir versiyonunu üretebiliriz. Türkiye’de üretim gibi bir planımız yok ancak yan sanayi bizim için çok önemli. Bizim için üretim yapacak Türk yan sanayi şirketlerini çok önemsiyoruz.

Gelişmekte olan ülkelere odaklanıyoruz. Avrupa’daki durumu çok iyi analiz edip kendimizi bu sert rüzgara karşı hazırlıyoruz. 2009’dan bu yana Skoda’nın Türkiye’deki satışları 3 bin 600 adetten geçen yıl 7 bin 400 adede yükseldi. Bu yılın ocak-eylül döneminde teslimatlarımız yüzde 30,4 oranında arttı. Yıl sonuna 10 bin adedi aşmayı hedefliyoruz.

Türkiye’de 100 kişiye düşen otomobil sayısının 13 olduğuna, bu oranın Almanya’da 80 seviyesinde olduğuna dikkat çeken Vahland’a göre, yaş ortalamasının 30 olduğu 75 milyon nüfuslu Türkiye bu sebeple büyük bir potansiyele sahip. Türkiye’nin önemini yıllar önce anladık. Pick-up ile başlayan öykümüz, 50 yıl çok başarılı gelişti. Çek üretici Skoda Auto Yönetim Kurulu Başkanı Winfried Vahland’ın bu açıklamaları, daralan Avrupa otomobil pazarından Türkiye köprüsü ile kurtulmayı hedeflediklerini gösteriyor.

04 Kasım 2012, Pazar

2050′ye kadar 1.5 trilyon dolarlık yatırımı iyi planlamalıyız

Prof. Dr. Kerem Alkin’in 02 Kasım 2012 tarihli Habertürk Gazetesindeki yazısından;

Türkiye’nin uluslararası alanda bir çekim ve ilgi merkezi haline dönüşmesinin gerekçelerinden birisi son 10 yıla damgasını vuran makro reformlar ve ekonomik yapıdaki ciddi dönüşüm süreci ise bir diğer gerekçe de Türkiye’nin iştah kabartan yatırımları. Dünya Bankası’nın 2005 yılında yayımladığı bir rapor çerçevesinde, Türkiye Milli Servet Değeri açısından dünyada 22. sıradaki bir ülke olarak tanımlanmıştı. Bununla birlikte, birinci sırada yer alan ABD’nin milli servet değeri 150 trilyon doların üzerindeyken, Türkiye’nin milli servet büyüklüğü 3 trilyon dolar düzeyindeydi.
Anlaşılması gereken nokta, bir ülkenin milli serveti ne kadar büyük ise o milli serveti kullanarak ürettiği GSYH’nin de o kadar büyük olduğu gerçeği. Bu nedenle, Türk ekonomisi 2023 yılında 2.5 trilyon dolarlık bir GSYH üretecek ise milli servetini en az 4-5 kat artırması gerekecek. O halde enerji, sağlık, ulaştırma, çevre ve tarım sektörlerinde 2023 yılına kadar 300 ile 350 milyar dolar düzeyinde, 2024 ile 2050 yılları arasında da 750 ile 900 milyar dolar düzeyinde bir yatırım hamlesi söz konusu olacak. Yatırımların çarpan etkisi ile bu tablonun 12 trilyon dolar düzeyinde bir milli servete dönüşmesini sağlayacağız. Savunma sektörü yatırımları ile 2050′ye kadar bu kritik sektörlerde toplam yatırım hacmi 1.5 trilyon dolara ulaşacak. Eğitimi de kattığımızda belki de 2 trilyon dolar.

TÜRKİYE YATIRIM MALI PLANLAMASINI DETAYLANDIRMALI
Buraya kadar paylaştığımız veriler, İTO Ekonomik Değerlendirme Kurulu üyesi ve THK Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Murat Yülek’in önemli bir uluslararası çalışmasından sadece küçük bir alıntı. Prof. Yülek’in altını çizdiği nokta, söz konusu 1.5 trilyon dolarlık yatırım için gerekli olan makine parkı, araç, elektronik ve mekanik teçhizat, tıp cihazı, kara, deniz, demir ve havayolu ulaşım aracı, iş makinesi alımlarının boyutu. Konu, söz konusu 1.5 trilyon dolarlık yatırımların inşası, yürütülmesi ve faaliyete geçirilmesi boyutunda, bir an için bu yatırım bedelinin en az üçte biri kadar bir araç ve makine parkı alımını ithalat yoluyla temin edeceğimizi gözünüzde canlandırın. Demek ki, Türkiye önümüzdeki 40 yıl için en az 500 milyar dolarlık bir makine parkı ithalatı cazibesine işaret ediyor.
Önümüzdeki 10 yıl boyunca Avrupa Birliği ve kısmen ABD’de sabit sermaye yatırımı iştahının kısmen azalacağı dikkate alındığında, aralarında Türkiye’nin de yer aldığı 11 G-20 üyesi seçkin gelişmekte olan ekonominin gerçekleştireceği makine parkı, araç, elektronik araç, tıbbi cihaz ithalatı, bunları üreten uluslararası firmaların iştahını kabartıyordur. Prof. Dr. Murat Yülek bir perspektifte, yine EDK üyesi Dr. Can Fuat Gürlesel bir başka perspektifte, Türkiye’yi dışa bağımlı olmaktan kurtaracak bir stratejiye işaret ediyorlar.

MAKİNE PARKI VE CİHAZLARDA DIŞA BAĞIMLILIK BİTMELİ
Prof. Dr. Murat Yülek, Kamu İhale Kanunu’nun yeniden yapılandırılması, Başbakanlık Genelgesi ile yerli malı payının zorunlu tutulması, kritik önem ve büyüklükteki projelerde yerli payının en az yüzde 50 düzeyinde tutulması noktasında, kamunun cesaretlendirici ve teşvik edici rolünün önemine işaret ediyor.Ama, teknik müşavirlik boyutu son derece zayıf olduğundan, yerel yönetimler ve kamu kurumları dahi uluslararası müşavirlik kurumlarına rapor hazırlattıklarından, sonunda Türkiye yerli alım yapamıyor. Bu nedenle, müşavirlik hizmetlerini güçlendirmemiz gerekiyor. Dr. Can Gürlesel’in de ifade ettiği gibi, yüksek katma değer boyutunda Türkiye’de ciddi bir makine parkı üretimi gerçekleştirirsek, Türkiye’yi önemli bir cari açık sorunundan da kurtarmış olacağız.

Prof.Dr.Kerem Alkin

İlgili yazı için lütfen tıklayınız