Archive for January, 2013

20. yüzyılda Japon ekonomisini Uluslararası Ticaret ve Sanayi Bakanlığı (MITI) inşa etti

Murat Yülek, Zaman, 20 Ocak 2012

Japonya 1950-1970’ler arasında hızla gelişti ve dünyanın en gelişmiş ekonomileri arasına girdi. Bu dönemde uygulanan “sanayi politikaları” Japonya’yı elektronik, gemicilik, makine, mühendislik gibi alanlarda dünyanın en iyileri arasına soktu.

Aynı dönemde Japon Yeni ve faizler düşük tutuldu; ithalat zorlaştırılarak Japon ekonomisi koruma altına alındı. Devlet ile şirketler arasında yakın ilişkiler kurularak yönlendirmeci sanayi politikalarının uygulanmasına zemin oluşturuldu. Tüm bunların “maestrosu” MITI yani Uluslararası Ticaret ve Sanayi Bakanlığı idi. Adından da anlaşılacağı gibi bakanlık hem uluslararası ticareti hem de sanayi sektörünü yönetiyordu. Bu bir tesadüf değildi, zira sanayi malları uluslararası ticaretin ana konusu idi. Bu iki alandaki politikaların birbiriyle koordine edilmesi gerekiyordu.

Japonya’nın Meiji döneminde “yeniden inşası”

Önce Meiji dönemine bakalım. 1850’li yıllara kadar dış dünyayla çok fazla ilişki kurmayan Japonya için 1868 yılında İmparator Mutsihito’nun tahta geçmesi dönüm noktası oldu. Mutsihito’nun hüküm sürdüğü 1912 yılına kadarki dönemde Japonya bir “restorasyon” dönemi yaşadı. Mutsihito’ya referansla Meiji restorasyonu da denen bu dönemde Japonya dışa açıldı ve bir reform süreci içine girdi. Bu 44 senelik dönem Japonya’yı 20. yüzyılın başında sanayileşmiş ve bölgesinde güçlü bir kapitalist ekonomi haline getirdi. Dönemin başında Japonya dışa kapalı ve zayıf bir aktör iken dönemin sonunda yayılmacı bir güç haline gelmişti.

“Meiji Restorasyonu” her reform gibi ilk başta bazı grupların direnişi ile karşılaştı. Bunların başında Samuraylar geliyordu. Bu askerî sınıf hem kendi imtiyazlarının ve toplum üzerindeki kontrollerinin hem de eski askerî usullerinin devamını istiyordu. Japonya’da 17. yüzyıldan beri devam eden Şogunluk düzeni bir askerî idare idi. 19. yüzyılda yayılmacı Batı dünyası Japonya’yı “ticarete” açmak istiyordu. 1852 yılında Amerikalı Amiral Perry filosunu Tokyo limanına soktu ve Amerika lehine şartlarla Japonya’yı ticarete açılmaya zorladı. Japonya askerî olarak karşı koyamayacağını anlayarak imzaladığı anlaşmaya göre ticaret vergilerini belirleme yetkisini Amerikalılara bırakıyordu. Ayrıca yabancıların davalarını görmeye Japon mahkemelerinin yetkileri ortadan kaldırılıyordu.

Meiji dönemindeki reformların temelinde Japonya’nın bu yenilgisi ve gururunun kırılmışlığının olduğunu söylemek mümkün. Nitekim, reformların ana omurgasını ülkeyi dış güçlerden koruyamayan askerî sınıfın yönetimdeki etkisinin azaltılması ve feodal beylik sisteminin ortadan kaldırılarak demokratikleşmenin sağlanması oluşturdu. Bu dönemde ayrıca Samurayların tercih ettiği Budistlik bastırılarak Şintoizm hakim hale getirildi.

Meiji döneminin aynı derecede önemli ikinci hedefi sanayileşme ve ekonomik gelişmeydi. Askerî olarak güçlenerek bağımsızlık kazanmanın sanayileşmeden geçtiği fark edilmişti. Nitekim Meiji döneminde ülkede 2000 civarında sanayi tesisi kuruldu. Bu dönemde bazı görsel açılardan Batılılaşma süreci de yaşandı ancak Japon kültürünün temel ögeleri muhafaza edildi. Eğitim ve ulaştırma yatırımları artırıldı.

Uluslararası Ticaret ve Sanayi Bakanlığı

Japonya, Meiji döneminin sonundan itibaren sanayileşmiş ve yayılmak isteyen bir güçtü. Ancak İkinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıktı. Yeniden sanayileşme arzusu ile olsa gerek MITI, yani, “Uluslararası Ticaret ve Sanayi Bakanlığı”; 1949 yılının Mayıs ayında, Japonya Bankası, Ekonomi Planlama Ajansı gibi kurumlarla birlikte uluslararası ticaret ve sanayi politikalarının koordinasyonunu sağlama misyonuyla kuruldu. Bakanlığın kurulduğu dönemde Japonya’nın durumu pek iç açıcı değildi. Ülke; bir taraftan II. Dünya Savaşı’nın ekonomik yaralarını sarmakla uğraşırken bir taraftan da yükselen enflasyon ve düşen üretimle mücadele etmek zorunda kalmıştı. Bundan dolayı hükümetin de ekonomiyi yeniden canlandırmak için iyi bir mekanizma arayışı içine girmesiyle MITI kuruldu denebilir.

MITI korumacı ve destekleyici bir kurum oldu. Yerli sanayinin güçlendirilmesi için ülke ekonomisi dış rekabete karşı görünür görünmez duvarlarla korundu. Aynı zamanda şirketler belli sektörlere yönlendirilerek “sanayi politikaları” uygulandı. 1950’ler ve 1960’larda MITI en kuvvetli zamanını yaşadı. Japonya’yı Japonya yapan iki on yıl boyunca Japon ekonomisinin kaptan köşkünde Sanayi ve Uluslararası Ticaret Bakanlığı vardı. Yılda ortalama yüzde 10’lar seviyesinde büyüme yaşandığı için sonradan bu döneme hızlı büyüme dönemi dendi.

1971 yılında Bretton Woods sisteminin çökmesiyle Japon Yeni dolara karşı dalgalanmaya başladı. Bu, MITI’nin gücünü de etkiledi. Çünkü 1971’den önce MITI döviz kurunu düşük tutarak Japon ihracatçıların desteklenmesinde yönlendirici rol oynuyordu. 1973’teki petrol krizinden sonra Japon ekonomisi liberalleşme sürecine girdi. Bunun MITI’nin eski misyonunun sonunu getirdiğini söyleyebiliriz.

Daha sonra gerek başta Amerika olmak üzere birçok ülkenin yoğun lobi faaliyetleri gerekse ülke sanayisinin güçlenmesi ve MITI’nin döviz dağıtımı gibi bazı politik araçlarını kaybetmesi MITI’nin politikalarında daha fazla liberalleşme yönünde değişime sebep olarak MITI’nin Japonya ekonomisi üzerindeki etkisini azalttı. 1980’lerin ortalarında bakanlık Japonya’da iş yapabilmeleri için yabancı işletmelere yardımcı olur hale geldi. Japon ihracatındaki başarı ve bu başarının diğer ülkeler üzerindeki etkileri; MITI’nin ihracat alanında da rehberliğe yönelmesine sebep oldu. Örneğin 1981 yılından itibaren Amerika’ya otomobil ihracatında; Amerikan üreticileri ve birliklerinden gelen tenkitleri hafifletmek amacıyla; bazı kısıtlamaların oluşturulmasına önayak oldu.

Benzer biçimde; geleneksel korumacı tutumuna rağmen; MITI ithalat politikalarını daha serbest hale getirmek zorunda kaldı. 1980’lerde ithalatla ilgili bazı yeni pazarların açılmasına yardımcı olunarak bakanlık bünyesinde de ithalatı geliştirme ofisi kuruldu. Son olarak; 2001 yılında da kurum tekrar organize edilerek Ekonomi, Ticaret ve Sanayi Bakanlığı (METI) adını aldı.

Günümüzde MITI’nin sorumluluk alanları arasına; sadece ihracat ve ithalat alanları değil aynı zamanda yerel sanayi ile özellikle diğer bakanlıklar tarafından ele alınmayan tesis ve ekipman, kirlilik kontrolü, enerji ve güç alanlarındaki ticari işler girmektedir. Bu durum MITI’ye; örneğin kirlilik kontrolü ve ihracat rekabetçiliği arasındaki; tutarsız politikaları düzeltme imkânı sağlamaktadır.

MITI sanayi politikalarının mimarı; sanayideki problemlerin ve anlaşmazlıkların çözümleyicisi ve bir regülatör konumundadır. Bakanlığın ana hedefi ülkenin sanayi tabanını güçlendirmektir. Bakanlık; sektöre yönetimsel rehberlikle birlikte resmi ve gayri resmi olarak modernizasyon; teknoloji; yeni tesis ve ekipmanlara yatırım; yerel ve yabancı rekabetçilik konularında yardımcı olmaktadır.

2013 Türkiye’ye çifte fayda getirebilir

Murat Yülek, Dünya, 14 Ocak 2013

2013′ün dünyada iyi bir yıl olacağına dair genel bir kanı oluştu. Muhtemelen doğru bir kanı, zira bir taraftan iyimserlik sebepleri, artarken ülkeler ekonomi canlanmayı temel amaç olarak görmeye devam ediyor. Türkiye’ye lazım olan da canlanan pazarlar ve düşen küresel risk algısı.

Avrupa’da Yunanistan başta olmak üzere sorunların kontrol edilebilir olacağı düşünülüyor. Amerika’da mali uçurum tehdidi ortadan kalkmış görünüyor. Çin’de ise büyüme 2012 yılı son çeyrekten itibaren düzelme eğilimine girdi.

Öte yandan büyümeyi bir türlü başaramayan Japonya ise geçen hafta bir mali teşvik paketi açıkladı. Bu paketi önemli buluyoruz. Zira canlanma arzusunun devam etiğini gösteriyor. Paket 116 milyar dolarlık bir harcama gayretinden oluşuyor. Temmuzdaki seçimlerden önce gelen genişlemenin siyasi sebeplerle açıklandığının altını çizelim. Paketin yüzde 40′ı, 2011 yaşanan depremin yaralarını sarmaya ayrıldı. Bir yüzde 30′da özel sektör yatırımlarını destekleyecek.

Japonya’da işsizlik yüzde 5′in altında ancak tasarrufların yüksekliği yani tüketimin düşüklüğü ekonomik büyümenin iç talep değil ancak ihracata dayalı olarak gerçekleşmesine izin veriyor. Bu sene yüzde 2.5 seviyesinde gerçekleşen büyümede 2011′deki depremle birlikte ekonominin yüzde 1′e yakın daralması da etkili oldu.
Şimdi Japon hükümeti ekonominin canlı devam etmesi için tekrar mali genişlemeye gidiyor. Son üç yılda Japon bütçesi GSYİH’nin yüzde 9-10′u arasında seviyelerde açık verdi. Bu sene yeni açıklanan paketle bizim hesaplarımıza göre Japonya’nın bütçe açığı yüzde 11′e yaklaşacak. Seçimlerden sonra bütçe toparlanırsa açık düşebilir. Ancak
bunun yapılmasını da beklemiyoruz.

Japonya’nın açılması faizler üzerinde fazla etkili olmuyor zira para politikası alabildiğine geniş. Tasarruflar da bol. Paketin açıklanmasından sonra uzun vadeli Japon faizlerinin bir miktar hareketlenmesi Japonya’nın uzun vadede bütçe dengelerini nasıl düzelteceğine dair kaygılardan kaynaklanıyor.

Japonya’daki genişleme Çin’deki canlanmayı destekleyecek. Bu da hem emtia fiyatlarında yukarı doğru baskı oluşmasına sebep olacak hem de Çin’de aktif olan Almanya gibi ihracatçıların işine yarayacak.

Avrupa’daki rahatlama yeni mali paket ya da parasal genişleme olasılığını zayıflatıyor ancak yine de 2013 yılında Avrupa kaynaklı likidite genişlemesi ihtimali ihmal edilemez seviyelerde. Bunun en önemli sebebi yaşlı kıtada bankacılık sektörünün hala sıkıntılı olması.

Japonya, Avrupa ve Amerika’da faizlerin 2013′de düşük seyretmesi temel varsayım
olmaya devam edecek. Bu durumdan en çok faydalana ülkelerin başında Türkiye geliyor. Türkiye’nin hem uluslararası hem de yerel borçlanma maliyetleri rekor seviyelerde düşük seyretmeye devam edecek gibi görünüyor. Zira uluslararası likiditenin en güvenli bulduğu ülkelerin başında geliyor Türkiye.

Bu durumda 2013 Türkiye açısından çifte kavrulmuş lokum misali iki ayrı açıdan hayırlı bir ortam sağlayabilir. Düşen borçlanma maliyetleri ve canlanan ihraç piyasaları.

Türkiye, Afrika ile tanışıyor

Murat Yülek, Zaman, 13 Ocak 2013

Başbakan Erdoğan’ın Afrika ziyareti dikkatleri (tekrar) bu kıtaya yönlendirdi. Gezinin amacı daha çok ekonomikti. Ancak ekonomik ilişkilerle siyasi ilişkiler çoğu örnekte el ele yürüyor. Dolayısıyla ziyaretin her iki açıdan da önemli olduğunu düşünebiliriz.

Afrika, büyük bir kıta. Afrika’nın doğusu, batısı, güneyi, Sahra şeridinin altı ve üstü farklı özellikler gösteriyor. Gezi yapılan ülkelerin hangi esaslarla seçildiğini bilmiyoruz. Seçilen üç ülke, bu büyük kıtanın batısında yer alıyor. Dolayısıyla geziyi Afrika değil Batı Afrika gezisi diye tanımlamak gerekiyor. Bölgenin en önemli ekonomisi olan Nijerya daha önce ziyaret edildiği için bu ziyaret, Türkiye’nin etkisini diğer ülkelere yayma amacını taşıyor olabilir. Nitekim, Cumhurbaşkanı ve Başbakan, 2005 yılından beri Afrika’ya önem veriyor ve değişik bölgelerini ziyaret ediyorlar. Bu ziyaretleri Türk hariciyesi dışında TİKA gibi kamu kuruluşları ve TUSKON gibi işadamı örgütlerinin faaliyetleri de destekliyor.

Afrika neden önemli: Afrika’nın SWOT’u

SWOT değil ama sadece güçlü ve zayıf yanlarına bakarsak Afrika’nın önemi kolayca anlaşılır. Kıtanın kuvvetli yanlarını belirlemek pek zor değil: İnsan kaynakları ve fiziki kaynaklar. Kıta 30 milyon kilometrekarelik dev yüzölçümüne sahip. Bu büyük alan üzerinde neredeyse namütenahi tabii kaynaklara sahip kıta.

Öte yandan, Afrika’nın nüfusu 1950 yılında 230 milyonken 2010 yılında bir milyarı aştı. 2050 yılında ise 2,2 milyar kişiye ulaşacak. Bu büyüme hızı nüfusun bugünkü genç haline “yaşlanmayacağını” da gösteriyor.

Kıtanın zayıf yanları ise saymakla bitmez. Sömürgeleştirilmiş kıtada politik istikrar hâlâ oturmuş değil. Paris, Londra, Lizbon, Brüksel, Amsterdam gibi kentlerden gelen memurlar tarafından çizilen sınırlar her an patlamaya hazır bombalar esasında. En vurucu örneklerden birisi, Belçika kralı Leopold tarafından hiç edilen Zaire olsa gerek. Küçük ülkenin uyanık kralı, sömürge savaşları sırasında kralı olduğu ülkenin 80 katı büyüklüğündeki bugünkü Zaire’yi hiç düşünmeden “şahsi mülkü” haline getirmişti. Bu mirasın bugünkü sonucu, ülke sınırları içinde ve ülkeler arasındaki devam eden ihtilaflar.

Bu da ortaya temel konularda birlik olamama sorununu çıkartıyor. ECOWAS, NEPAD, Afrika Birliği gibi çok sayıda inisiyatif Afrika’da siyasi uyumu getirebilmiş değil. ECOWAS gibi bazı bölgesel inisiyatiflerin aldığı mesafeler yok değil, ama alınamayan mesafe daha çok.

Eski sömürgeci ülkeler hâlâ kıtada çok etkin. Bunların başında Fransız ve İngilizler geliyor. Senegal’de halk Fransızca konuşurken kıyı şeridi hariç Senegal’in “içinde” yer alan Gambiya’da halk İngilizce konuşuyor. Fransızca konuşulan ülkelerde bankalar genellikle Fransızların, İngilizce konuşanlarda ise İngilizlerin elinde. Özelleştirmelerde frankofon ülkelerde Fransız şirketleri anglofon ülkelerde ise İngiliz şirketleri söz sahibi oluyor. Ülkeler arasında sınır ticareti hâlâ büyük ölçüde enformel yani gayri resmi. Güneyde Hint, bazı Batı Afrika ülkelerinde ise Lübnanlı göçmenlerin sesi arada duyulur ancak önemsizdir. Yaşlı kıtanın bir başka zayıf noktası eğitim, sağlık ve temel altyapısındaki eksiklikler. Nüfus bol ve genç ancak aynı zamanda eğitimsiz. Sağlık ve temiz su gibi temel hizmetlere erişimi sınırlı seviyede. Böyle olunca kıtanın Sahra altı bölümünde kayda değer sanayi üretimi de yok denecek kadar azdır.

Sömürge geçmişi yerel üretim partnerlerini dünya pazarlarında para eden ürünler lehinde ortadan kaldırdığı için dünyayı besleyebilecek bu kıtada sık sık açlıkla karşılaşılır. Dahası birçok ülkede halkın büyük kısmı az sayıdaki tarım ürünü çeşidine bağlı yaşar. Örneğin IMF’de çalıştığım dönemde sorumlu olduğum Benin’de 2000’li yılların başında 7 milyonluk nüfusun yarısı ana ihraç ürünü olan pamuktan ekmek yerdi. Pamuk ihracatı toplamda ancak 150 milyon dolar tutan mal ihracatının yüzde 70’ini oluşturduğunu eklersem durumu daha kolay anlayabilirsiniz. Bu arada Bush döneminde Amerika’daki milyarlarca dolarlık tarım sübvansiyonlarının fiyatlar üzerindeki etkisinin pamukla hayata bağlanan milyonlarca insanın üzerindeki etkisini de unutmamak gerekiyor. Aynı dönemde Benin ve diğer Afrika ülkelerinde pamuk ve benzeri sektörlerin libere edilmesi vaazı veriliyordu.

Geleceğin kıtası ve Türkiye

Kısacası, kıtanın zayıf yanlarının listesi, güçlü yanlarına göre daha uzundur. Ancak bu durum birçoklarının kıtayı 21. yüzyılın en önemli aktörleri arasında görmesine engel olmaz. Zira güçlü yanlarının sayısı az olsa da etkisinin fazla olacağını hep birlikte göreceğiz.

Türkiye, bu kıtayı son 10 yılda keşfetti. İyi de yaptı. Bazı “uzmanlar” ihracatının ekseni mi” kayıyor diyorlardı ya yakın zamana kadar; o mantalite on yıllardır Türkiye’nin önünü kesiyordu. Burnumuzun dibindeki bu kardeş kıtayı geç de olsa tekrar keşfettik, şimdi bırakmamamız gerekiyor.

Obama’nın tercihi Hagel

Obama zor ama doğru bir seçim daha yaptı. Dünyayı (ve Türkiye’yi) tanıyan bir dışişleri bakanı seçti. Amerika’da “veteran” dedikleri “gazilere” önem verir. John McCain’den John Kerry’e genellikle iyi eğitim almış “gaziler” sonradan politikada önemli yerlere gelir. Chuck Hagel da bunlardan birisi. Benim de hocalık yaptığım Georgetown Üniversitesi’nde ders vermiş, senatörlük yapmış, Atlantic Council isimli Amerika’nın en aktif dış politika örgütlerinin birisinin de başkanıydı Hagel. Amerikan dış politikasına “denge” getirebilecek ve ABD’nin dünyadaki saygınlığını artırabilecek bir isim seçti Obama.

Afrikalı Fransız askerleri Osmanlı topraklarında

Başbakan Erdoğan’ın bahsettiği Batı Afrikalı “Fransız” askerler sadece Çanakkale’ye değil, Adana yöresine de gönderildi. Fransız üniformalı Afrikalı askerlerin Birinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında direnişçi Türk halkına el altından yaptıkları yardımları bölge halkı, dede ve ninelerinden çok dinlemiştir.

İhracatın 2012 seyri

Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan ve TİM Başkanı Mehmet Büyükekşi tarafından açıklanan yıl sonu rakamlarına göre ihracat 2012 yılında geçen seneye göre yüzde 12.6 oranın aratarak 151.7 milyar dolara ulaştı. Bavul ticareti gibi kalemler eklendiğinde geçen yılki ihracat 160 milyar dolara yaklaşacak. Çağlayan’ın söylediği gibi bu Cumhuriyet tarihi rekoruna tekabül ediyor.

İhracat hacmindeki artış, yani ihracat fiyatlarındaki değişimin etkisi ortadan kalktıktan sonraki artış daha da yüksek. Bizim hesaplarımıza göre ilk 10 ayda ihracatın reel artışı yüzde 19 civarında. Sanayi üretiminin aynı dönemdeki artışı yüzde 2′lerde olduğuna göre ihracatın sanayi üretimini sürüklediği söylenebilir.

Öte yandan,  ilk 11 ay boyunca ithalat yüzde 1.4 oranında geriledi. Ekonominin yüzde 3, ihracatın da yüzde 13 civarında büyüdüğü bir yılda ithalat az da olsa düşüyorsa, geçen sene (ve önceki yıllardaki) ithalat artışının ciddi bir kısmının “balon” olduğu ortaya çıkar. İhracat arttıkça ithalatın da bire bir artmak zorunda olmadığı da bu rakamlardan görülür.

Ancak, hala ithalatın büyük bir kısmı Türkiye’nin düzeltemediği üretim yapısıyla ilgili sorunlarından ve iç talebin her şeye rağmen canlılığından kaynaklandığını söyleyelim. Bunların başında enerji ithalatı geliyor. 2012 yılında önceki yıla göre beş milyar dolar daha fazla enerji ithalatı gerçekleştirmiş Türkiye (Kasım ayı itibariyle). Enerji dışı ithalat 2012 yılında önceki yıla göre Kasım ayı itibariyle 10 milyar dolar yani yüzde 5.5 düşmüş.

Altın ihracatı düşüldüğü zaman resmi rakamlara göre ihracat artışı yüzde 5′e iniyor. Bu rakam da dünya ekonomisindeki, dolayısıyla ihraç pazarlarındaki yavaşlama göz önüne alındığında pek yabana atılır bir büyüme değil. Dahası, resmi rakamlara göre geçen sene yapılan beş milyar dolara yakın net altın ithalatı (ihracat eksi ithalat) bu sene yurt dışına gönderilmiş. İki senede yapılan toplam altın ihracatı kasım ayı itibariyle 14 milyar dolarken ithalat da 13.3 milyar dolar olmuş.

Aralık ayı itibariyle reel kur geçen sene sonuna göre yüzde 8 oranında değerli kaldı. Reel kurun en düşük olduğu 2011 Ağustos ayından itibaren alınırsa değer kazancı yüzde 15′e yaklaşıyor. Eğer kur 2012 boyunca reel değer kazanmasaydı ihracat daha yüksek olacaktı.

Bunlar birleştirildiği zaman ortaya şunlar çıkıyor. Dünyadaki ekonomik yavaşlamaya rağmen Türkiye’nin ihracatı yükselme trendine devam ediyor. Ekonomiyi sırtlama kapasitesi iç talepten daha yüksek ve sağlıklı. Eğer üretimiyle ilgili yapısal sorunları halledilirse (ara mal ithalatının yerli üretimle ikamesi, enerji verimliliği, marka değerine dayalı ihracat) ve kur da destek olursa iç talebe dayalı dengesiz büyümenin ilacı ihracat olacak.

07 Ocak 2013, Pazartesi

Isparta, havacılık bölgesi olur mu?

Bu köşede Türkiye’nin bir havacılık merkezi olma potansiyeli üzerinde son dönemde epey tartıştık. Türkiye bir havacılık merkezi olma yolunda ilerliyor. Ancak bu ilerleme ‘dengeli’ değil.

Örneğin Türkiye bir yolcu dağıtım merkezi haline geliyor. Ancak bu sadece bir kentimiz, İstanbul üzerinden oluyor. Eğer diğer illerimizi de havacılığın çeşitli alt-alanlarında birer merkez haline getirebilirsek ortaya çıkan getiriler ülkeye daha dengeli yayılmış olacak.

Örneğin, Isparta Süleyman Demirel Havalimanı uluslararası bir havacılık ihtisas bölgesi ve/veya bir özel ekonomi bölgesi haline getirilebilir mi? Batı Anadolu Kalkınma Ajansı’ndan Ali Galip Bilgili tarafından hazırlanan bir rapor, bu konuyu derinlemesine incelemiş. Bilgili’ye göre bu havalimanının stratejik coğrafi konumu, gerek yurtiçi gerekse yurtdışında işbu havalimanını çekici hale getiriyor. Rapor, havacılık pazar potansiyeli ve sektörel gelişmeler hesaba katılırsa Havacılık Serbest/Özel Ekonomi Bölgesi gibi bir oluşumun kurulmasının bölgeye ilgiyi daha fazla artıracağının altını çiziyor.

Havacılık sektörü kümelenmeleri

Singapur’daki beş Serbest Ticaret Bölgesi’nin dördü, kargo taşımacılığındaki yoğunluktan dolayı liman çevresinde, bir tanesi de Changi Havalimanı’nda kurulmuş. Singapur’un güçlü makroekonomik tabanı; iş yapma ortamındaki kolaylıklar ve mükemmel ulaşım ağı özelliklerine Serbest Bölgeler’deki vergi avantajı, gelişmiş bilgi ve iletişim teknolojisi altyapısı ile uluslararası doğrudan bağlantı hizmetleri ve gelişmiş finans sektörü artı değer katıyor. Singapore Technologies Aerospace şirketi başta olmak üzere genellikle kamu bağlantılı şirketlerin yön verdiği havacılık kümelenmesi incelendiğinde; sektör 1992’den beri uçak bakım-onarım (MRO) hizmetleri gelişmiş ve yılda 4 milyar Euro’luk gelir üretir hale gelmiş.

Dubai yine iş yapma ortamının gelişmişliğiyle öne çıkıyor. Vergilerin düşük olması altyapı eksiklikleri gibi olumsuzlukları kısmen bertaraf etmektedir. Dubai Havalimanı serbest bölgesindeki 1.500 civarındaki firmanın yüzde 10’dan fazlası havacılık alanında faaliyet gösteriyor. Bunların arasında hem mühendislik hem hizmet ve finans firmaları var. Dubai Havalimanı’nda daha ucuz yakıt ikmali yapılması gibi avantajlar ile ‘Dubai Airshow’un Dubai’deki havacılık kümelenmesinde önemli yeri vardır.

Dünyada uçak bakım onarım sektörü

Uçak bakım onarım sektörü, hızlı büyüyen ve para kazandıran bir sektör. Sektörün ticarî hacmi 50 milyar dolar seviyesinin üzerinde. Ticari hacmin yüzde 40’ını motor bakımı oluştururken komponentler, gövde ve kuyruk bakımları diğer alanlar. Bölgesel açıdan bakıldığında; Kuzey Amerika yüzde 33’lük pay ile en büyük pazar. Kuzey Amerika’yı yüzde 22 ile Avrupa takip ediyor. 2011-2021 yılları arasındaki sektörel büyüme tahminlerinde yüzde 10 ile Çin önde gidiyor. Çin’i yüzde 8,5 ile Ortadoğu’nun takip edeceği öngörülüyor. Alt sektör olarak bakıldığında yüzde 7,6 ile modifikasyon alanında ve daha sonra da sırasıyla yüzde 4,3 ile motor; yüzde 4,2 ile komponent alanlarının geleceği tahmin ediliyor.

Ülkemizde ise iç pazarın büyük bir gelişme içinde olması ve bakım onarım açısından Türkiye’de sadece 6 hangar bulunması pazardaki potansiyeli gösteriyor. Ayrıca Türkiye’nin coğrafi konumdan ötürü Avrupa, Afrika, Ortadoğu ve Orta Asya’dan pazar payı kapması da muhtemel. THY Teknik ve MNG Teknik gibi az sayıda da olsa MRO firmalarımız kuruldu ve şu an itibarıyla başarılı sayılabilirler. Ayrıca Isparta Süleyman Demirel Havalimanı’ndaki DT Havacılık şirketine ait hangar da 2011 yılından beri faaliyette.

Isparta Havalimanı yakınlarında bir havacılık özel bölgesi kurulabilir mi? Ali Galip Bilgili raporunda, eğer mevcut avantajlarına diğerleri eklenir ve dezavantajları azaltılırsa Isparta’nın bir havacılık kenti olabileceğini söylüyor.

Bu havalimanı, uluslararası olması, hizmet bedellerinin düşüklüğü, bakım sonrası test uçuşları için ideal altyapıya sahip olması, coğrafi konumu ve havaalanının hemen yanında OSB bulunması gibi avantajlara sahip. Uluslararası bilinilirliğinin az olması, şehrin sosyo-ekonomik yapısının çekici olmaması gibi de dezavantajları var. Bu arada, Isparta Süleyman Demirel Havalimanı’nda Havacılık Serbest Bölgesi kurulmasında; diğer modlarla bağlantısı önemli bir avantaj kazandıracak.

Kara Havacılık Okulu’nun Isparta’ya taşınacak olması, THK Üniversitesi’nin Havacılık Teknik Okulu açmayı düşünmesi, hangar olan diğer havaalanlarındaki (İstanbul ve Ankara) yoğunluk ve pazarın giderek büyümeye devam etmesi havaalanı için fırsat oluştururken; Isparta’da uçak bakım onarımı konusunda nitelikli eleman olmaması; bürokratik işlemlerin uzunluğu gibi sebepler de tehdit oluşturuyor.

Rapordaki başka bir öneri de; havacılık sektörü için çok önemli olan kompozit malzemenin ana hammaddesi olan karbon fiberin Isparta’da üretilmesi için üniversite ve özel sektör işbirliği ile bir ‘Kompozit Vadisi’ kurulması.

06 Ocak 2013, Pazar

Curing an idiot- Charlie Hebdo’s Stephane Charnonnier

Charlie hebdo has an editor with the name of “Stephane Charbonnier.” Little Stephane talks to his psychoanalyst to get cured. The psychoanalist is a different one, a little more active than the typical psychoanalist.

Little Stephane: My dear doctor, why am I getting nervous about Islam?

Little Stephane’s dear doctor: My dear Stephane, you know you are nervous about evertything. You are just nervous about becoming irrelevant in your career. You are also nervous about Charlie.

Little Stephane: What is wrong about my career and what is wrong with Charlie?

Little Stephane’s dear doctor:  Neither of the two is going anywhere. That is why you are nervous my dear Charlie- sorry I was going to say “my dear Stephane”.

Little Stephane: But I should be nervous about Islam.

Little Stephane’s dear doctor:   Why?

Little Stephane: Because they are bad. Really bad. I have to save France and also the world from them.

Little Stephane’s dear doctor:   Who are “they”?

Little Stephane: They, the “muslims”. They hate me and the world. Like my father hated me.

Little Stephane’s dear doctor:  Are you sure? They hate you?

Little Stephane: Yes. Of course. They always hated us. That’s why my greaaaaat greaaaat father participated in the crusades. We had to exterminate them.

Little Stephane’s dear doctor:  So you are continuing the crusades of your greaaaaat greaaaat fathers?

Little Stephane: No. Of course not. Crusaders also hated us. They burned whole French cities.

Little Stephane’s dear doctor:  Oh- I guess you mean the Albigensian crusades.

Little Stephane: Whatever.   Albigensian crusades and others. They all hate us.

Little Stephane’s dear doctor:  Stephane- there is enough love in this world. You are not being hated. May be you should approach Islam and Christianity with less prejudice.

May be your real problem is not that you are getting nervous about Islam; may be it  is just that you are not able to find topics to publish and sell Charlie. May be you have difficulty finding a popular raison d’etre for Charlie in these modern days.

Little Stephane: Oh yes- suddenly I am enlightened my dear doctor. I am cured. Long live my dear doctor.  I love everyone. Everyone loves me. That is such a good feeling.

Enflasyon hedefleme v.2.0 resmi olarak yürürlükte

Murat Yülek, Dünya, 31 Aralık 2012

Geçen hafta TCMB Başkanı Başçı tarafından sunulan 2013 yılı para ve kur politikası sunumu para politikasında bir devrin sonlandığını, yeni bir devrin başladığını ilan etti.
Başçı sunumunda, “eski yaklaşım” “fiyat istikrarını” tek para politikası amacı olarak alırken devreye sokulan “yeni yaklaşımda” amacın hem “fiyat istikrarı” hem de “finansal istikrar” olduğunu söyledi. Eski yaklaşımdaki tek amaç, tek araç (politika faizi) tarafından sağlanırken yeni yaklaşımdaki birden fazla amaç birden fazla araçla sağlanacak. Zaten bir süredir öyle yapılıyordu. Açıklama TCMB’nin 2010 sonlarından itibaren uygulayageldiği çerçeveyi formel hale getirmiş oldu.
Bu köşede 30 Ağustos 2010 tarihli yazıda şöyle denmişti:
“1990′lardan itibaren gittikçe yaklaşan ve para politikası çerçevesi “normu” haline gelen enflasyon hedefleme yaklaşımının fiili olmasa da teknik ömrü çok kısa oldu. 2007-8′de başlayan küresel kriz ileride para tarihçileri tarafından muhtemelen enflasyon hedefleme yaklaşımının sonu olarak işaretlenecek. Ya da en azından, “kaba” enflasyon hedeflemesi yaklaşımının. Önümüzdeki dönemde enflasyon hedeflemesi yaklaşımının ya tamamen ortadan kalkacağını ya da ciddi bir evrim/dönüşümden geçeceğini hep birlikte göreceğiz. …”
Aynı yazı şöyle sonlandırılmıştı:
“…1990′lardan itibaren gittikçe yaklaşan ve para politikası çerçevesi “normu” haline gelen enflasyon hedefleme yaklaşımının fiili olmasa da teknik ömrü çok kısa oldu. 2007-8′de başlayan küresel kriz ileride para tarihçileri tarafından muhtemelen enflasyon hedefleme yaklaşımının sonu olarak işaretlenecek. Ya da en azından, “kaba” enflasyon hedeflemesi yaklaşımının. Önümüzdeki dönemde enflasyon hedeflemesi yaklaşımının ya tamamen ortadan kalkacağını ya da ciddi bir evrim/dönüşümden geçeceğini hep birlikte göreceğiz.”
20 Aralık 2010 tarihli “Enflasyon Hedefleme v2.0 Türkiye’de yürürlükte” başlıklı yazıda da aynı tema işlenmişti. Dolayısıyla Türkiye bekleneni yapıyor; sürpriz yok. Dahası Merkez kası politikaları uluslararası piyasalarda kabul ve takdir görüyor.
2013 para ve kur politikası çerçevesinin ana noktaları şunlar olacak:
*İkili amacı aynı anda gerçekleştirebilmek için karmaşık bir araç seti kullanılacak. Açıkçası “bayağı” karmaşık. Kullanmayı bırakın izlemekte ve yorumlamakta bile zorluk çekeceğiz. Daha sade bir araç seti daha etkili olurdu; iletişim değeri de yükselirdi.
*Bu setin amacı bankalardaki aşırı kredi genişlemesini engellemek ve likiditeyi TCMB politikaları yönünde kullanabilmek olacak.
*Kredi genişlemesinin iç talebin ve cari açığın ana sürükleyicisi olduğu varsayılmaya devam edilecek.
*Kur hedeflenmiyor ancak “reel kur yakından izlenecek”
*Bir sigorta olarak yüksek uluslararası rezerv taşınmaya devam edilecek.

Deli Petro’nun teknoloji transferi hikâyesi

Murat Yülek, Zaman, 30 Aralık 2012

Göktürk uydusunun fırlatılması sırasında küçük bir grubun çıkardığı büyük gürültü, uydunun fırlatılmasının öneminin göz ardı edilmesine sebebiyet verdi. Oysa, Türkiye açısından eğer devam ettirilirse uzaya “yerli” açılmanın başlangıcı olabilecek bir tarih olarak düşünebilirdik o günü.

“Devam ettirilmesi” önemli zira tek tek projelerin önemi yok; süreçlerin önemi var. Türkiye uçak sanayiini Avrupa’da ilk kuran ülkelerdenken 1940’larda süreci kendi elleriyle sonlandırmaya başladı. 1950’lerdeki Marshall yardımlarıyla da o sırada uçak sanayiini geliştirmeye çalışan Amerika’dan gelen “bedava” uçaklarla süreç tamamen sonlandı.

Oysa, İsveçli Saab havacılık firması, Türkiye’nin uçak üretimine çoktan başladığı hatta bir bölümünü sonlandırmaya yüz tuttuğu 1937 yılında kurulmuştu. Saab bugün dünyanın önde gelen havacılık şirketlerinden. Bu örnekleri İspanya’ya, İtalya’ya, Brezilya’ya kadar uzatabilirsiniz.

Petro’ya neden “deli” dedik?

Bu tür dönüşümler bazen sistem bazen liderler tarafından gerçekleştiriliyor. Tarihten ilginç bir örnek Çar I. Petro olabilir. Petro’ya biz “deli”, Ruslar (ve genellikle kalan ülkeler de) “büyük” Petro adını koymuşlar. Bizde deli dememizin sebebi Petro’nun “acayip” halleri ve zalimlikleri diye bilinir. İstediği gibi davranmayan oğlunu öldürünceye kadar kırbaçlatması, ilk karısını Katerina’yla evlenebilmek için rahibe olmaya zorlaması ya da sakal kesmeyi yasaklaması ile meşhurdur. Ancak neden “deli” ya da “büyük” diye adlandırıldığı hakkında karar vermek için Petro’nun hayatını tanımak gerekiyor.

Petro’nun hayatı tezatlar içinde geçti. Şiddetle küçük yaşta tanıştı ve kendi çocukları dahil şiddet uyguladı. Kaybettiği savaşlar kazandıklarından daha fazlaydı. Belki de bunlar, onun bir “toplum mühendisi” olmasına sebep oldu. Petro 1682’de 10 yaşındayken üvey ağabeyi V. Ivan’la birlikte çar ilan edildi. Aşırı uzun boyuna karşılık çok ince bir vücuda sahipti. Tek başına çar haline geldiği 1694’ten 1725 yılına kadar toplam 31 sene hüküm sürdü. Bu dönemde Rusya’yı bir deniz gücü haline getirdi.

Petro, ülkesini Avrupa’nın en önde gelen ülkeleri arasına sokmayı amaç edinmişti. “Sıcak” denizlere inmek istiyordu. Bu hedefiyle arasında Osmanlı İmparatorluğu vardı. Kuzeyde ise İsveç ile başı dertteydi. Baltık bölgesinde hakimiyet kurması için İsveç engelini aşması gerekiyordu. Her ikisi de güçlü bir donanma gerektiriyordu.

Petro, güçlü bir donanma kurmak için bu işin önde gidenlerinin tecrübesinden faydalanmak istedi. Bizim Petro’ya “deli” dememizin muhtemel sebeplerinden birisi de böyle ortaya çıktı. Petro, iyi bir donanma kurulması için iyi bir gemi sanayii, güçlü tersaneler kurulması gerektiğini fark etti. Bunun için ciddi bir insan kaynakları programı gerektiğini de düşünmüş olması muhtemel. Ancak Petro “deli” olduğu için gemi sanayii projesini birilerine tevdi etmeden önce bizzat kendisi o sıralarda gemicilik alanında ileri ülkeler olarak gördüğü İngiltere ve Hollanda’yı ziyaret etti.

Daha da büyük bir “delilik” yaptı; Rus imparatoru Amsterdam’da ve Zaandam’da o zaman için dünyanın en büyük tersanelerinde birkaç ay “staj” yaptı. Ciddi bir staj olduğu anlaşılıyor; Petro’nun tersanelerde işçilerle birlikte çalıştığı rivayet ediliyor. Daha sonra, Rusya’nın güneyinde tersaneler ile Don Nehri üzerinde ilk Rus donanmasını inşa ettirdi. Buralarda çalıştırmak üzere, başta Hollanda ve Venedik’ten gemi yapım ustaları getirtti.

Deli Petro’dan bugüne

Çar I. Petro tahta vâris bırakmadan 1725 yılında St. Petersburg’da ölünce, Rusya’daki belirsizlikten faydalanan Kraliçe Katerina “I. Katerina” adıyla tahtın yeni sahibi oldu. Petro’nun toplum mühendisliğine soyunması, acımasızlığı, istikrarsızlıkları bir yana Rusya’yı dünya gücü haline getiren süreci başlatan “Korkunç” İvan mıydı yoksa “Deli” Petro muydu derseniz benim oyum ikinci isme.