Archive for February, 2013

Küreselleşme, Çatışma ve “var” olmak

Murat Yülek, Dünya, 18 Şubat 2013

Geçen hafta, Ankara Düşünce ve Araştırma Merkezi tarafından Kızılcahamam’da düzenlenen Çatışmadan Diyaloğa: Gençlik Mutabakat Zirvesi’ne katıldık.

Zirve tanıtım metninde şöyle denmiş:  “Küreselleşmenin en önemli sacayağını oluşturan iletişim ve ulaşım vasıtalarındaki gelişmelerin kültürlerarası kaynaşmaya kattığı olumlu sonuçların yanısıra, bu vasıtaların farklı odakların negatif yönlendirmelerine alet edilmesi nedeniyle kültürler ve hatta medeniyetler arası çatışmaların çıkmasına engel olunamamaktadır.”

Son derece yerinde bir tesbit. Küreselleşmeyi mal ve hizmetlerin kıtalararası yayılma hızının ve yoğunluğunun artması olarak tanımlayabiliriz. Bunlar teknolojik gelişme sayesinde oluyor. Teknolojik gelişme aynı zamanda insanların ve fikirlerin de yayılmasınını kolaylaştırıyor. İnsan ve fikirler daha kolay yayılıyorsa anlaşmazlıkların azalması beklenir. Ancak insanların ve fikirlerin daha kolay ve hızlı yayılması aynı insanların “yanlışa” yönlenmesini kolaylaştırabiliyor. Bu da çatışmaları önlemek yerine, doğurabiliyor.

Ekonomi bunun neresinde? Ekonomik alan, küreselleşmeyle birlikte çatışmaların arttığı mı? Azaldığı bir alan mıdır? Muhtemelen arttığı bir alan. Örneğin, “kur savaşları söylemi” küreselleşmenin artmasının getirdiği olmasa da güçlendirdiği bir söylem değil mi? İktisat tarihinde merkantillizm tartışmalarını hatırlayanlar kur savaşlarının yeni bir şey olmadığını söyleyebilirler. Haklıdırlar; ancak küreselleşme sürecinin bu savaşı şiddetlendirdiği ve hatta amansızlaştırdığı kesindir.

Kur savaşından devam edersek; savaşın esasında bir “istihdam” savaşı olduğunun altını çizmek gerekiyor.  150 sene once İngiltere’de bir insanın istihdam edilmesiyle Çin’deki bir hem cinsinin işini kaybetmesi arasında (varsa) oldukça uzun bir sure geçmesi gerekiyordu. Bugün ise bir Çin’linin istihdam edilmesiyle bir İngiliz’in işini kaybetmesi arasında çok kısa bir süre yeterli.

Yani bu açıdan küreselleşme çatışmayı artırıcı bir temayülü beraberinde getiriyor.Oysa küreselleşme çatışmayı azaltıcı bir rol de oynayabilir; bunun anahtarı ise küreselleşme ile “yok olmayı” reddetmekten geçiyor. Küreselleşme sürecinde yok olmadığınız sürece dünyaya bir şeyler katıyorsunuz demektir. Ekonomik manada yok olmamak, dünyaya satacak albenili malı ya da hizmeti geliştirmekle mümkün oluyor.

Aynı şey küreselleşme karşısında fikri, kültürel ve değer boyutları için de geçerli. Küreselleşme Türkiye ve her toplumu bu manada “yok” olma riskiyle karşı karşıya getiriyor ancak aynı zamanda tüm dünyayı etkileme şansını da beraberinde getiriyor.

Türkiye olarak küreselleşen dünyada yok mu olacağız? Yoksa dünyaya değer mi katacağız? Buna kendimiz karar vereceğiz.

Sanayi Üretiminde Neler Oluyor?

Murat Yülek, Dünya, 11 Şubat 2013

2012 yılının ikinci yarısında sanayi üretimindeki gelişmeler hepimizi ters köşeye yatırdı. Geçen yılın aynı ayına göre büyüme oranları temmuzdan itibaren bir ay artı bir ay eksi geldi. Dalgalanmalara konu olan büyüklükler de giderek arttı. Örneğin eylül ayında büyüme artı yüzde 6.2 ekim ayında ise eksi yüzde 5.7 oldu. Kasım büyümesi yüzde 11’leri geçti Aralık ayında ise yüzde 3.8 daraldı.

Grafikte dalgalanmaları görüyorsunuz. Son üç yılda (ve bildiğim kadarıyla öncesinde) bu tür dalgalanmalar görülmüyordu.
Aşağıdaki tabloda göreceğiniz gibi 2012 yılında sadece dalgalanma artmadı. Dalgalanmanın ortalamaya oranla büyüklüğü de katlandı. Örneğin 2010 yılında sanayi büyümesi ortalama olarak (burada her ayın geçen sene aynı aya göre büyümesinin aritmetik ortalaması) yüzde 13.1 iken standart sapması yüzde 3.9’du. Yani standart sapma (dalgalanma ölçütü) ortalama seviyenin yüzde 30’u kadardı.

Oysa 2012 yılında ortalama sanayi üretimi büyümesi yüzde 2.3 iken standart sapma ondan daha büyük, yüzde 4.4 oldu. Dolayısıyla ikisi arasındaki oran yüzde 190 oldu. Yılın sadece ikinci yarısını alırsak durum daha da uç bir görünüm alıyor: ortalama yüzde 1.6, standart sapma ise yüzde 5.9.

Ortalama sanayi üretim artışı (%) Standart sapma (%) Ortalama / Standart sapma
2010 13.1 3.9 0.3
2011 8.9 4.1 0.5
2012 2.3 4.4 1.9

2012 yılında bu kadar büyük dalgalanmayı üretecek ekonomik bir sebep var mı? Piyasanın diğer göstergeleri ve anekdotlar böyle bir dalgalanmanın varlığına işaret ediyor mu?

Dataya hızlı bir bakış dalgalanmanın (standart sapmanın ortalamaya  oranı) bazı sermaye malları, ara malları, dayanıklı tüketim malları gibi alt alanlarda yoğunlaştığını gösteriyor. Ancak bu alanlarda da yılın ikinci yarısında bu denli yüksek dalgalanmanın gerçekleşmiş olması pek ikna edici gelmiyor. Yılın ikinci yarısında genel bir yavaşlama ya da hızlanma anlaşılır bir gelişme olurdu. Ancak aylar arasında bu denli büyük gel gitin olması zor.

Dolayısıyla mesele TÜİK’e intikal ediyor. TÜİK’in sanayi üretimi data seti ve anket uygulamalarına göz atması gerekiyor.

2013 kredi büyümesi ve ihracatçılar

Murat Yülek, Dünya, 4 Şubat 2013

Konuya önce Kerem Alkin dikkat çekti. Merkez Bankası`nın 2013 için koyduğu yüzde 15’lik kredi büyüme ‘hedefi’  Turkiye`nin kısa ve orta vadeli büyüme hedefini destekleyebilecek mi? Sonra Mehmet Büyükekşi kredi büyüme hedefinin ihracatı zora sokabileceğinin altını çizdi.

Merkez Bankası 2010 yılı sonundan itibaren oldukça aktif bir para politikasi izliyor. Aktiflikten kastettiğim alışılmamış yeni politika çerçeveleri ve araçları geliştirmesi ve kullanması. Erdem Başçı’nın dünyada yılın merkez bankası başkanı seçilmesi, Stiglitz gibi bir iktisatçı tarafından Nobel ödülü verilmesi önerisinin getirilmesi bu politikaların dünyada bir benchmark haline geldiğini de gösteriyor.

‘Kaba’ ya da ilk nesil enflasyon hedefleme yaklaşımı  artık Türkiye’de uygulanmıyor. Bunun yerine, enflasyon ile finansal istikrarın ilk planda, büyümenin de ikinci planda olduğu bir politika çerçevesi oturtuldu. Araçlar ise eskisi gibi faiz ile sınırlı değil. Kredi büyümesinin hedeflendiği, rezerv oranlarının ve para miktarının doğrudan kullanıldığı bir araç kümesi var.

Merkez Bankası finansal istikrarı önemseyerek Türkiye’nin kısa vadede hızlı büyüyüp sonradan da krizlerin çıktığı eski tip problemleri engellemek istiyor. 2010 ve 2011 yıllarında iç talebin hızla artmasıyla yaşanan rekor büyümenin riskleri artırdığını ve bunun da en başta kredi büyümesi ile tetiklendiğini söylüyor.

Kerem Alkin’in dikkat cektiği, son Enflasyon Raporu’ndaki bir bölümde Merkez Bankası araştırmacıları tarafından elde edilen bazı sonuçlar aktarılmış. Araştırmada, kredi derinliği belli bir alt eşiğin üzerindeki ülkeler ele alınmış. Bu ekonomilerde kredi büyümesinin nasıl seyrettiği incelenmiş. SonuçtaTürkiye için yüzde 15’lik nominal kredi büyümesinin finansal istikrari riske sokmayacağı sonucuna ulaşılmış. Bu tür analitik arastirmaları Merkez Bankası artık sıklıkla kullanarak politikalarını daha analitik bir çerçeveye oturtmak istiyor.

Söz konusu çalışma ülkeleri tek bir örneklem içinde ve tek bir değişken (toplam krediler) açısından ele almış.  Daha keskin sonuçlar için bu çalışmaya iki alanda ilavenin gerekli olduğunu söylememiz gerekiyor. Birincisi, yapılan istatistiki çalışmanin sadece kredi derinliğiyle değil büyüme oranlarıyla da normalize edilmesi daha keskin sonuçlar verirdi. İkincisi, sadece toplam kredilerdeki degil kredilerin alt kompozisyonlarındaki büyüme oranları da çalışmaya dahil edilirse  politika oluşturulması açısından daha güçlü bir taban oluşur: acaba x ülkesindeki (toplam) kredi büyümesi iç talebi destekleyen tüketici kredilerinde mi, işletmelere verilen kredilerde mi yoğunlaşıyor.

Bunların farklı etkilerini ortaya koyan ek çalışmalar yüzde 15’lik tavanını değiştirebileceği gibi alt kredi kalemlerinde farklı tavanlar da ortaya çıkartabilir.

Nitekim TİM’den gelen itiraz da esasinda bu noktaya. Dahası bu itirazda haklılık payı da var gibi gözüküyor. Toplam kredilerde yüzde 15’lik bir nominal tavan 2013’de iç talebi canlandıracak tüketici kredilerine mi gidecek yoksa işletmeleri ve özellikle ihracatçıları, yani cari açığı dengeleyecek aktörlere mi? Acaba farklı kredi türlerinin cari açığa etkileri birbirleriyle eşdeğer ve aynı yönde mi?

2013’de cari acikta düzelme trendinin devam edebilmesi icin ic talebin ‘yeterinden fazla’  tetiklenmemesi, üretimin iç piyasadan çok ihracata yönlendirilmesi gerekiyor.

Bunun sağlanması için iki eş zamanlı politika güdülebilir. Birincisi, yüzde 15 tavanının içinde kalınsa da tüketici kredilerinin daha pahalı hale getirilmesi, işletmelere verilen kredilerin ise maliyetlerinin düşürülmesi.  Bunun için farklı kredi türlerine farklı BSMV’ler uygulamak gibi yöntemler kullanılabilir. İkincisi TL’nin reel değerlenmesinin tersine çevrilmesi.

Bu ikili politika uygulanırsa, TL`nin kaybettiği rekabetçilik gücünün tersine dönmesiyle ihracatın büyümeyi desteklemesi sağlanacak, ihracatçılarin artan kredi ihtiyaci da birinci politika sayesinde elverişli şartlarda karşılanmış olacak.