Archive for February, 2013

Küreselleşme, Çatışma ve “var” olmak

Murat Yülek, Dünya, 18 Şubat 2013

Geçen hafta, Ankara Düşünce ve Araştırma Merkezi tarafından Kızılcahamam’da düzenlenen Çatışmadan Diyaloğa: Gençlik Mutabakat Zirvesi’ne katıldık.

Zirve tanıtım metninde şöyle denmiş:  ”Küreselleşmenin en önemli sacayağını oluşturan iletişim ve ulaşım vasıtalarındaki gelişmelerin kültürlerarası kaynaşmaya kattığı olumlu sonuçların yanısıra, bu vasıtaların farklı odakların negatif yönlendirmelerine alet edilmesi nedeniyle kültürler ve hatta medeniyetler arası çatışmaların çıkmasına engel olunamamaktadır.”

Son derece yerinde bir tesbit. Küreselleşmeyi mal ve hizmetlerin kıtalararası yayılma hızının ve yoğunluğunun artması olarak tanımlayabiliriz. Bunlar teknolojik gelişme sayesinde oluyor. Teknolojik gelişme aynı zamanda insanların ve fikirlerin de yayılmasınını kolaylaştırıyor. İnsan ve fikirler daha kolay yayılıyorsa anlaşmazlıkların azalması beklenir. Ancak insanların ve fikirlerin daha kolay ve hızlı yayılması aynı insanların “yanlışa” yönlenmesini kolaylaştırabiliyor. Bu da çatışmaları önlemek yerine, doğurabiliyor.

Ekonomi bunun neresinde? Ekonomik alan, küreselleşmeyle birlikte çatışmaların arttığı mı? Azaldığı bir alan mıdır? Muhtemelen arttığı bir alan. Örneğin, “kur savaşları söylemi” küreselleşmenin artmasının getirdiği olmasa da güçlendirdiği bir söylem değil mi? İktisat tarihinde merkantillizm tartışmalarını hatırlayanlar kur savaşlarının yeni bir şey olmadığını söyleyebilirler. Haklıdırlar; ancak küreselleşme sürecinin bu savaşı şiddetlendirdiği ve hatta amansızlaştırdığı kesindir.

Kur savaşından devam edersek; savaşın esasında bir “istihdam” savaşı olduğunun altını çizmek gerekiyor.  150 sene once İngiltere’de bir insanın istihdam edilmesiyle Çin’deki bir hem cinsinin işini kaybetmesi arasında (varsa) oldukça uzun bir sure geçmesi gerekiyordu. Bugün ise bir Çin’linin istihdam edilmesiyle bir İngiliz’in işini kaybetmesi arasında çok kısa bir süre yeterli.

Yani bu açıdan küreselleşme çatışmayı artırıcı bir temayülü beraberinde getiriyor.Oysa küreselleşme çatışmayı azaltıcı bir rol de oynayabilir; bunun anahtarı ise küreselleşme ile “yok olmayı” reddetmekten geçiyor. Küreselleşme sürecinde yok olmadığınız sürece dünyaya bir şeyler katıyorsunuz demektir. Ekonomik manada yok olmamak, dünyaya satacak albenili malı ya da hizmeti geliştirmekle mümkün oluyor.

Aynı şey küreselleşme karşısında fikri, kültürel ve değer boyutları için de geçerli. Küreselleşme Türkiye ve her toplumu bu manada “yok” olma riskiyle karşı karşıya getiriyor ancak aynı zamanda tüm dünyayı etkileme şansını da beraberinde getiriyor.

Türkiye olarak küreselleşen dünyada yok mu olacağız? Yoksa dünyaya değer mi katacağız? Buna kendimiz karar vereceğiz.

Türkiye’nin, uluslararası demiryolu koridorlarında yer alması ve CREAM Projesi

Murat Yülek, Zaman, 17 Şubat 2013

Türkiye stratejik ve jeopolitik konumunu transit taşımacılık alanında henüz tam olarak ‘paraya’ tahvil edemedi.

Bunun sağlanması ve Türkiye’nin bir koridorlar kesişimi olarak ‘para kazanması’ için çok sayıda bileşenin bir araya getirilmesi gerekiyor. Bunların arasında iç faktörler olduğu gibi uluslararası faktörler ve dengeler de yer alıyor. Örneğin, Avrupa Birliği büyük umutlarla başlatıp pek de başarı sağlayamadığı TRACECA Projesi’nde Türkiye’yi kapsam dışında bırakmıştı. Sadece Türkiye’yi değil İran ve Rusya’yı da. Sonuçta hayatın gerçekleriyle karşılaşan Avrupa Birliği Türkiye’yi de kıyısından projeye dahil etmeye çalışsa da proje birçok sebepten başarısız kalmaya devam etti.

Ulaştırma koridorları üzerinde ülkelerin karşılıklı mutabakat sağlamasıyla başarı şansını artırmak gerekiyor. Dolayısıyla tabii olarak uluslararası ulaştırma koridorları doğrudan uluslararası ilişkilerin ilgi sahasına giriyor. Öte yandan, demiryolları açısından bakıldığında durum iki sebepten daha önemli hale geliyor. Zira demiryollarının yük taşıma pazarından aldığı pay özellikle ülkemizde düşük ve ‘yeşil’ taşımacılık en başta demiryolları ile mümkün.

Avrupa’da TRACECA’nın başarısızlığından olsa gerek alternatif projeler de gündeme geliyor. Bunlardan bir tanesi CREAM Projesi. Avrupa Birliği fonlarıyla desteklenen bir araştırma projesi olan CREAM bir başka AB projesi olan TREND’e dayanıyor. Türkiye tarafında projenin lider ortağı Devlet Demiryolları oldu. Ekol, Balnak gibi şirketler de projeye destek veriyor.

Türkiye’yi de kapsayan akılcı bir koridor güzergahı sunan CREAM’i İstanbul Üniversitesi’nden Sibel Bayar Çağlak ve Güler Alkan’ın bir makalesi ve projenin nihai raporunun ışığında inceleyelim.

Asya-Avrupa ulaşım koridorları ve CREAM

TCDD’nin de dahil olduğu CREAM (Customer-driven Rail-freight services on a European mefa-corridor based on Advanced business and operating Models) Projesi’nin bir parçası olarak ileriki yıllarda Türkiye’nin hem kendi yüklerini Avrupa’ya taşıması hem de demiryolu transit taşımacılığını geliştirmesi mümkün. 2007 yılında TREND (Towards new Rail freight quality and concepts in the European Network in respect to market Demand) Projesi’nin bir kolu olarak faaliyetine başlayan CREAM Projesi’nin başlıca iki hedefi olduğu söylenebilir:

1. Proje güzergahının başlangıç noktasından bitiş noktasına kadar demiryollarını özellikle teknolojik olarak bir ve en iyi seviyeye getirmek ve bürokrasiyi (dolayısıyla ekonomik işlem maliyetlerini) olabildiğince azaltmak;

2. Türkiye üzerinden geçen Avrupa-Asya bağlantılarının güçlendirilmesi.

Türkiye; bulunduğu konum itibarıyla esasında birçok ulaştırma koridoru projesinin içinde yer alıyor. Avrupa-Orta Asya ve Ortadoğu arasında doğal bir köprü konumu ile taşımacılık yönünden büyük bir potansiyele sahibiz; üç kıtanın geçiş yollarında olan coğrafi konumumuz sebebiyle Cebelitarık Boğazı ile Atlas Okyanusu’na; Süveyş Kanalı ile Arap Yarımadası ve Hint Okyanusu’na; Türk boğazlarının Karadeniz ve Akdeniz bağlantılarıyla Avrupa ve Uzakdoğu’ya uzanan bir ulaşım ağının odak noktasındayız. Bu köşede önce de tartışıldığı gibi, Asya kıtasının ticarî öneminin artmasıyla Avrupa-Asya arasındaki ulaşım koridorları, özellikle demiryolu koridorları, kritik bir rol oynayacak. Bu durumda da Türkiye’nin bu gelişmelerin içinde yer alması da kaçınılmaz olacak.

Stratejik bir konumda yer alan Türkiye; Trans Avrupa, Pan Avrupa ulaşım şebekeleri, doğu-batı koridoru ve kuzey-güney koridorunu içeren çok sayıda muhtemel ulaştırma koridorunun merkezinde. Ancak alternatifsiz değil. İşte CREAM gibi projeler de bunun için önemli.

Proje, Avrupa Birliği Komisyonu’nun 6. Çerçeve Programı kapsamında maliyeti karşılanan TREND Projesi’ne uygun olarak hazırlandı ve bir Alman firması tarafından raporlandı. Avrupa Birliği 6. Çerçeve Programı bünyesinde Avrupa Birliği üye ülkelerin demiryolu bağlantılarının teknolojik ve yasal olarak uyumlandırılması amacıyla ortaya çıkan bir proje olan TREND (Towards new Rail freight quality and conceptsin the European Network in respect to market Demand) Projesi 2005 yılında başlatıldı. Proje 7 koridordan oluşuyor.

Proje, altyapı yöneticileri, demiryolu girişimcileri, intermodal operatörleri ve müşteriler gibi projeden yararlanacak tarafların belirlediği onlarca teknolojik ve operasyonel faaliyeti içeriyor. Bu projede Türkiye, Almanya, Avusturya, Belçika, Hollanda, Yunanistan, İtalya, İspanya, Bulgaristan, Romanya, Macaristan ve Sırbistan Karadağ bulunuyor.

Proje kapsamında ilk başta iki koridor teklif edilmişti: Almanya-İspanya Koridoru ve (Hollanda)-Almanya-Tür-kiye Koridoru. Avrupa’dan Türkiye’yi transit geçerek Ortadoğu ülkelerine demiryolu taşımacılığına yönelik olarak müşteri ve paydaşlardan yoğun ilgi ve talep gelince bu ikisinden kazanan Almanya-Türkiye koridoru oldu.

Projenin Türkiye açısından iki ana faydası var. İlki Avrupa Birliği’ne üye ülkelerin demiryolları ile entegrasyonunun sağlanması ve uyumun yerine getirilmesi. İkincisi ise Türkiye’nin demiryolu taşımacılığında aldığı payın artırılması, doğu-batı güzergahının merkezi haline gelme isteğidir.

İkincisini başarmak için; Devlet Demiryolları ve Türkiye’nin ısrarcı olması gerekiyor. Bu bağlamda ilk olarak Avrupa Birliği’nin Avrupa-Asya bağlantısında Türkiye’nin ana güzergah olabileceğine dair ikna edilmesi anahtar rol oynayacak.

Bu durumda AB hem finansal olarak yatırımlara destek verecek hem de yük potansiyelini bu güzergaha aktaracaktır. AB bu iki kıta arası geçişlerde rekabetçi bir yol avantajına sıcak bakabilir.

Sanayi Üretiminde Neler Oluyor?

Murat Yülek, Dünya, 11 Şubat 2013

2012 yılının ikinci yarısında sanayi üretimindeki gelişmeler hepimizi ters köşeye yatırdı. Geçen yılın aynı ayına göre büyüme oranları temmuzdan itibaren bir ay artı bir ay eksi geldi. Dalgalanmalara konu olan büyüklükler de giderek arttı. Örneğin eylül ayında büyüme artı yüzde 6.2 ekim ayında ise eksi yüzde 5.7 oldu. Kasım büyümesi yüzde 11′leri geçti Aralık ayında ise yüzde 3.8 daraldı.

Grafikte dalgalanmaları görüyorsunuz. Son üç yılda (ve bildiğim kadarıyla öncesinde) bu tür dalgalanmalar görülmüyordu.
Aşağıdaki tabloda göreceğiniz gibi 2012 yılında sadece dalgalanma artmadı. Dalgalanmanın ortalamaya oranla büyüklüğü de katlandı. Örneğin 2010 yılında sanayi büyümesi ortalama olarak (burada her ayın geçen sene aynı aya göre büyümesinin aritmetik ortalaması) yüzde 13.1 iken standart sapması yüzde 3.9′du. Yani standart sapma (dalgalanma ölçütü) ortalama seviyenin yüzde 30′u kadardı.

Oysa 2012 yılında ortalama sanayi üretimi büyümesi yüzde 2.3 iken standart sapma ondan daha büyük, yüzde 4.4 oldu. Dolayısıyla ikisi arasındaki oran yüzde 190 oldu. Yılın sadece ikinci yarısını alırsak durum daha da uç bir görünüm alıyor: ortalama yüzde 1.6, standart sapma ise yüzde 5.9.

Ortalama sanayi üretim artışı (%) Standart sapma (%) Ortalama / Standart sapma
2010 13.1 3.9 0.3
2011 8.9 4.1 0.5
2012 2.3 4.4 1.9

2012 yılında bu kadar büyük dalgalanmayı üretecek ekonomik bir sebep var mı? Piyasanın diğer göstergeleri ve anekdotlar böyle bir dalgalanmanın varlığına işaret ediyor mu?

Dataya hızlı bir bakış dalgalanmanın (standart sapmanın ortalamaya  oranı) bazı sermaye malları, ara malları, dayanıklı tüketim malları gibi alt alanlarda yoğunlaştığını gösteriyor. Ancak bu alanlarda da yılın ikinci yarısında bu denli yüksek dalgalanmanın gerçekleşmiş olması pek ikna edici gelmiyor. Yılın ikinci yarısında genel bir yavaşlama ya da hızlanma anlaşılır bir gelişme olurdu. Ancak aylar arasında bu denli büyük gel gitin olması zor.

Dolayısıyla mesele TÜİK’e intikal ediyor. TÜİK’in sanayi üretimi data seti ve anket uygulamalarına göz atması gerekiyor.

Kentlerimizde hayat kalitesini yükseltmek…

Murat Yülek, Zaman, 10 Şubat 2013

İnsanımızın günlük hayatındaki mutluluğu kent hayatının “kalitesi” ile doğrudan ilişkili. Kaldırıma bastığınız anda altındaki çamur yığınının üzerinize sıçraması basit bir sorun.

Ancak insanların ülkelerine, sistemlerine ve yöneticilerine olan saygıları ve güvenleri bu basit ancak önemli sorunlar sayesinde sarsılıyor. Sonuçta farkında olmasak da hem kendine hem de sistemine güvensiz hale geliyoruz.

Kent yönetimlerimiz yaşam kalitesini yükseltmek için yine basit ancak önemli adımları atarak hızlı kazanımlar yapabilirler. Okuyucular tarafından gönderilenler de dahil bazılarını aşağıda bulacaksınız. Yer kısıtlı olduğu için bugün dört başlık koydum.

Bina estetiği ve öngörünüm. Binalarımızın dış görünümleri güzel değil. Kutu şeklinde ilkel binalar tasarlamayı seviyoruz. Bu tür binalarda doğup büyüyen insanımızın estetik hassasiyete sahip olması mümkün değil. Bu fasit dairede binalarımızın düzelmesi zor. Sadece gelir düzeyi yüksek mahallelerde “parayı” bastırarak daha güzel tasarıma sahip binalar yapılıyor.

Konut binalarını belediyeler yapmıyor. Ancak birer “düzenleyici” olarak şehrin estetik kalitesini yükseltebilirler. Binalara inşaat ruhsatı aşamasında en azından ön yüzün nasıl tasarlandığıyla ilgili bir izin süreci yeni binalarımızın görünümünü kurtarabilir. Örneğin Turgut Altınok döneminde Ankara Keçiören’de böyle bir uygulama yapıldığını biliyorum.

Belediyeler mevcut binaların ön yüzlerinin düzeltilmesiyle ilgili bir uygulama da yapabilir. Nitekim Ankara Büyükşehir Belediyesi Havaalanı Protokol yolunda böyle bir uygulama yaptı. Dünyanın başka şehirlerinde de benzer düzeltme uygulamaları yapılıyor. Ortaya çıkacak maliyetin bir kısmını belediyeler diğer kısmını kat malikleri karşılayabilir. Bankalar da bir ara TOBB’nin denediği gibi düşük maliyetli finansman sağlayabilir.

Otopark ihtiyacı. Kent hayatında otopark kapasitesi ve yerlerinin düzenlenmesi şehirli medeniyetin temel unsurlarından. Ne yazık ki biz henüz bunu fark edebilmiş değiliz. Sokakları otopark olarak kullanıyoruz. Kentlerimizde caddenin istediğimiz yerinde kısa hatta bazen uzun süreler için park yapılıyor. İkinci, üçüncü sıralara park yapmak olağan şeylerden. Kafe, lokantaların önlerinde medeni park düzenlemeleri pek uygulanmıyor ve denetlenmiyor. Sonuçta yine kent halkı trafikten şikayet ediyor.

Yurtdışında insanlı ve insansız otopark binaları yaygın. Şehir plancılığı kabiliyetlerimizin henüz tam olarak gelişmemiş olmasından dolayı kentlerimizde katlı otoparkların kentin uygun yerlerine serpiştirilmesine pek rastlanmıyor. Belediyelere en azından bundan sonra bu konuda çok iş düşüyor. Kent merkezlerinde mevcut bina sahipleriyle anlaşarak yeterli sayıda binanın katlı otoparklara dönüştürülmesi gerekiyor. Sonra da cadde ve sokaklara park yapılması esaslarının trafiğin rahat akacağı şekilde yeniden düzenlenmesi ve denetlenmesi sağlanmalı. Yeni geliştirilen yerleşim birimlerinde ise en baştan yeterli otopark alanlarının planlanması gerekiyor.

Trafik Yönetimi. Trafik yönetimi hızlı giden araca ceza yazmaktan ibaret değil. Trafik yönetiminin amacı basit: trafiğin olabildiğince hızlı ve ancak asgari güvenlik seviyesinde akması; yani trafik yönetimi bir “optimizasyon” işi: hızı artırırken güvenlik kıstaslarına uyulması gerekiyor. Trafiği durdurur ya da çok yavaşlatırsanız emniyet probleminiz kalmıyor. Ancak büyük bir metropolde böyle bir şansınız yok. Trafiği hızlı akıtmanız gerekiyor. Örneğin hem Ankara hem İstanbul’da dört şeritli kıtalar arası yollar inşa edip sonra üzerlerine kamera koyarak 70 kilometre hız sınırı getirmek “optimal” trafik yönetimi örneği sayılmaz.

Kentlerimizde yukarıda tanımlanan şekliyle başarılı trafik yönetimi için asgari bir “kapasite”/ “kabiliyet” oluşturması gerekiyor. Önce trafik yönetimi uzmanları yetiştireceksiniz ve bu yetişkinliği kurumsal hale getireceksiniz. Bu uzmanlar dünyanın değişik gelişmiş kentlerinde uygulanan temel trafik yönetimi araçlarına aşina olacak ve bunun da ötesine geçecekler. Bu tür araçlara aşina olduğumuz ve kullandığımız söylenemez. Trafik yöneticilerimiz Türkiye’deki kentlerin sorunlarına diğer ülke kentlerinin çözümlerine de aşina olarak özel çözümler getirecekler.

Yol ve kaldırım kalitesi. Bir kaldırımın ömrü ne kadardır? Nedense Türkiye’de kaldırımlar yapıldıktan sonra birkaç ay içinde yıpranmaya başlıyor. Kışın hangi kaldırım taşının altından çamur fışkıracak diyorsunuz. Yazın yıpranmış kaldırım taşları arasında sek sek oynuyorsunuz. Kentlerimizin asfalt yolları da pek kaliteli sayılmaz. Dünyanın en güçlü müteahhitlik şirketlerine sahip ülkemizde kaldırım yapma teknolojisine sahip olmamız zor. Dahası, bazı yol ve kaldırımlarımız sık sık yenilenirken diğerleri senelerce yapılmıyor. Daha dün yenilenen bir asfalt bir ay sonra bir yerinden kanal geçirmek için kazılıyor. Bunlar üç sıkıntıya işaret ediyor. Birincisi kent yönetimlerimizin yol ve kaldırım yapma ve kontrollük kabiliyetleri eksik. İkincisi, yol ve kaldırım tamiri gerektiren yerleri tespit edemiyor. Üçüncüsü kent yönetimleri bu tür inşaatları planlayamıyor; yolun yapıldıktan bir ay sonra tekrar kazılması gibi örnekler bundan.

KKDF ve Katılım Bankaları

Geçen hafta bu köşede bahsedilmişti. 1 Ocak 2013 tarihinde 28515 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Bakanlar Kurulu kararı konusunda Katılım Bankaları Birliği Başkanı Osman Akyüz aradı. Akyüz, yeni düzenlemenin konvansiyonel bankalarla katılım bankaları arasında bir fark gözetmediğinin altını çizdi. Yeni düzenlemeyle önceden 12 aya kadar yapılan vadeli ithalata uygulanan KKDF 36 aya kadar olan vadelere de uygulanmaya başladı. Vadeli finansmanla ithalat yapıldığı zaman finansman kaynağı ister konvansiyonel banka ister katılım bankası olsun KKDF uygulanıyor.

Kur savaşları yeniden başlıyor

İki dünya savaşı yaşadık. Bu savaşlar hükümranlıklarını büyük coğrafyalara yaymak isteyen yeni yetme ülkelerin o dönemin hükümranlarına meydan okumalarının sonucu ortaya çıktı.

Büyük güçlerin hepsi savaşa girince bu savaşlara ‘dünya savaşları’ adı verildi. Bunlar soğuk savaşlardı. Ekonomik alanda da savaşlar var. Bunlara daha çok “rekabet” deniyor ancak yakın zamanda Brezilya Maliye Bakanı “kur savaşları” kelimelerini icad etti. Bakan Mantega, ABD Doları’nın değer kaybının Brezilya’nın ihracatçılarına darbe vurduğunu ve özellikle sanayi ürünlerinin ihracına zarar verdiğini söylüyordu. O gün bugün “kur savaşları” iktisatçı ve siyasetçilerin sözlüğünde sağlam bir yer edindi.

Kurlar yoluyla savaş biraz hamaset koksa da, tutarsız bir fikir değil. Her şeyden önce coğrafyası çok geniş: Avrupa, ABD (ve Kanada), Japonya, Latin Amerika, yani neredeyse tüm dünya. Bir savaş mı? Evet. Zira kaybedeni ve kazananı oluyor. Ancak genellikle tüm taraflar zarar ediyor; birbirine karşı güven ve dolayısıyla karşılıklı “politika koordinasyonu” zayıf olduğu için gittikçe tırmanıyor.

Savaşa en son katılan Japonya oldu. Japon merkez bankası likidite artıracağını (sınırsız) ve enflasyon tavan hedefini yükselteceğini açıkladı. Halbuki, kur savaşlarını adı konmadan ilk başlatan da 1990’ların ortasında Japonya idi. Amerika Birleşik Devletleri 2000’li yılların başlarından itibaren faizleri düşürerek yine adını koymadan bu savaşa girmişti. 2008’in son çeyreğinden itibaren ise savaşta çok daha aktif hale geldi Amerika.

Ardından Avrupa Merkez Bankası da katıldı savaşa. Avrupa’da Almanya ya da para sistemi dışında olan İsviçre gibi “yıldız” ülkeler kendi para birimlerinin değer kaybına rağmen geniş manada rekabetçilik kazançları (örneğin verimlilik artışları veya güçlü markalar eliyle)  sebebiyle ticaret fazlası verirken diğer ekonomiler ızdırap çekiyordu. Şu anda olduğu gibi Euro’nun yükselmeye devam etmesinin ilk sonucu bu ızdırapların çekilemeyecek hale gelmesi olacak.

Tabii kimse “kur savaşı yapıyorum” demiyor; hatta alınan tüm parasal kararlar “kur savaşı yapalım” diye de alınmıyor. Örneğin bankacılık sektörünün kurtarılması parasal politikaların oluşmasında önemli rol oynuyor. Ancak sonuçlar aynı; ortada bir kur savaşı var.

Kur savaşları bugünün “normali”. Kur savaşlarını “istihdam savaşları” olarak da adlandırabilirsiniz. Amaç istihdamı artırıp toplum üzerindeki sosyal, siyasetçiler üzerindeki seçmen baskısını azaltmak. Türkiye de diğer gelişmekte olan ülkeler de bu savaşların farkında olsun; politikalarını ona göre oluştursun.

Katılım bankalarının yurtdışı finansmanlarına KKDF kondu

Katılım bankalarının halihazırda kullandığı araçlardan en bilineni olan murabaha, şirketlerin girdi satın almalarını finanse etmede kullanılıyor. Bu finansman yönteminde, katılım bankası girdiyi satın alıyor ve şirkete vadeli olarak geri ödeme şansı tanıyor. Türkiye’de bu işlem TAV gibi dev şirketlerden KOBİ’lere kadar birçok işletme tarafından kullanıldı ve kullanılıyor. Girdi temini yurtdışından yapılıyorsa murabaha aynı zamanda bir dış ticaret finansmanı haline geliyor. Murabaha bazlı ithalat finansmanlarında 1 Ocak 2013 tarihine Kaynak Kullanımını Destekleme Fonu (KKDF) alınmıyordu. Bu da ticaret finansmanında katılım bankaları ile konvansiyonel bankalar (iç kredi ile finanse edildiği zaman)  arasında şirketler açısından bir maliyet farkı oluşmasını engelliyordu.

1 Ocak 2013 tarihinde 28515 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Bakanlar Kurulu kararı ile, bankalar ve tüketici finansmanı şirketleri dışında Türkiye’de yerleşik kişilerin yurtdışından sağladıkları döviz ve altın kredilerinde (fudiciary işlemler hariç) Kaynak Kullanımını Destekleme Fonu konuldu. Buna göre; yurtdışından sağlanan ve borçlusunun banka veya finansman şirketi olmadığı kredilerde, KKDF oranı bir yıldan kısa vadelerde yüzde 3 olacak. 12-24 ay arası vadelerde KKDF oranı yüzde 1, 24-36 ay arası vadelerde de yüzde 0,5 olarak uygulanacak.

Bu durum katılım bankalarını diğer bankalara göre zor duruma sokacak. Zira bu kararla birlikte murabaha işlemlerine getirilen Kaynak Kullanımını Destekleme Fonu sebebiyle ticarî faaliyetlerini bu tip işlemlerle yürüten firmalar finansal işlemlerini azaltacak; bu da Türkiye’deki katılım bankalarının olumlu ekonomiyi etkileyen bazı görevlerini yerine getirememesinde etkili olacak. Bu karar ayrıca, katılım bankalarının müşterilerini de menfi etkileyecek.

İnsansız Kapitalizm İnsanlı Toplum

Prof. Dr. Erol Katırcı-oğlu’nun “İnsansız Kapitalizm İnsanlı Toplum” adındaki kitabını bir çırpıda okuyabilirsiniz. Kitap, Çağrı Çobanoğlu ile Alaz Kuseyri’nin Erol Hoca ile yaptığı söyleşilere dayanıyor ve Erol Hoca’nın anıları ve gözlemleri etrafında “Türkiye’nin kapitalist tarihini” anlatıyor.

Erol Hoca kitapta kapitalist ekonominin insanı yaşarken çok boyutlu hesap yapan, stratejik düşünen ve içinde bulunduğu koşulları aktif şekilde değiştirmeye çalışan bir varlıktan çok, pasif, önemsiz, stratejik düşünemeyen varlık olarak modellediğini söylüyor. Yani hocaya göre kapitalizm insanı toplumun ve yaşamın dışına atıyor.

Erol Hoca “insansız kapitalizme” karşı “insanlı toplumu” savunuyor ve “akıllı olun!” “deterministik yalanlara inanmayın!” diyor. Sol ve solculuktan bahsederken Türkiye’de insanların solculuğu, okuyarak öğrenip tartışacaklarına, dünyada Türkiye ve dünyada yaşanan deneyimlerden hareketle eleştirdiklerine dikkat çekiyor.

03 Şubat 2013, Pazar

2013 kredi büyümesi ve ihracatçılar

Murat Yülek, Dünya, 4 Şubat 2013

Konuya önce Kerem Alkin dikkat çekti. Merkez Bankası`nın 2013 için koyduğu yüzde 15′lik kredi büyüme ‘hedefi’  Turkiye`nin kısa ve orta vadeli büyüme hedefini destekleyebilecek mi? Sonra Mehmet Büyükekşi kredi büyüme hedefinin ihracatı zora sokabileceğinin altını çizdi.

Merkez Bankası 2010 yılı sonundan itibaren oldukça aktif bir para politikasi izliyor. Aktiflikten kastettiğim alışılmamış yeni politika çerçeveleri ve araçları geliştirmesi ve kullanması. Erdem Başçı’nın dünyada yılın merkez bankası başkanı seçilmesi, Stiglitz gibi bir iktisatçı tarafından Nobel ödülü verilmesi önerisinin getirilmesi bu politikaların dünyada bir benchmark haline geldiğini de gösteriyor.

‘Kaba’ ya da ilk nesil enflasyon hedefleme yaklaşımı  artık Türkiye’de uygulanmıyor. Bunun yerine, enflasyon ile finansal istikrarın ilk planda, büyümenin de ikinci planda olduğu bir politika çerçevesi oturtuldu. Araçlar ise eskisi gibi faiz ile sınırlı değil. Kredi büyümesinin hedeflendiği, rezerv oranlarının ve para miktarının doğrudan kullanıldığı bir araç kümesi var.

Merkez Bankası finansal istikrarı önemseyerek Türkiye’nin kısa vadede hızlı büyüyüp sonradan da krizlerin çıktığı eski tip problemleri engellemek istiyor. 2010 ve 2011 yıllarında iç talebin hızla artmasıyla yaşanan rekor büyümenin riskleri artırdığını ve bunun da en başta kredi büyümesi ile tetiklendiğini söylüyor.

Kerem Alkin’in dikkat cektiği, son Enflasyon Raporu’ndaki bir bölümde Merkez Bankası araştırmacıları tarafından elde edilen bazı sonuçlar aktarılmış. Araştırmada, kredi derinliği belli bir alt eşiğin üzerindeki ülkeler ele alınmış. Bu ekonomilerde kredi büyümesinin nasıl seyrettiği incelenmiş. SonuçtaTürkiye için yüzde 15′lik nominal kredi büyümesinin finansal istikrari riske sokmayacağı sonucuna ulaşılmış. Bu tür analitik arastirmaları Merkez Bankası artık sıklıkla kullanarak politikalarını daha analitik bir çerçeveye oturtmak istiyor.

Söz konusu çalışma ülkeleri tek bir örneklem içinde ve tek bir değişken (toplam krediler) açısından ele almış.  Daha keskin sonuçlar için bu çalışmaya iki alanda ilavenin gerekli olduğunu söylememiz gerekiyor. Birincisi, yapılan istatistiki çalışmanin sadece kredi derinliğiyle değil büyüme oranlarıyla da normalize edilmesi daha keskin sonuçlar verirdi. İkincisi, sadece toplam kredilerdeki degil kredilerin alt kompozisyonlarındaki büyüme oranları da çalışmaya dahil edilirse  politika oluşturulması açısından daha güçlü bir taban oluşur: acaba x ülkesindeki (toplam) kredi büyümesi iç talebi destekleyen tüketici kredilerinde mi, işletmelere verilen kredilerde mi yoğunlaşıyor.

Bunların farklı etkilerini ortaya koyan ek çalışmalar yüzde 15′lik tavanını değiştirebileceği gibi alt kredi kalemlerinde farklı tavanlar da ortaya çıkartabilir.

Nitekim TİM’den gelen itiraz da esasinda bu noktaya. Dahası bu itirazda haklılık payı da var gibi gözüküyor. Toplam kredilerde yüzde 15′lik bir nominal tavan 2013′de iç talebi canlandıracak tüketici kredilerine mi gidecek yoksa işletmeleri ve özellikle ihracatçıları, yani cari açığı dengeleyecek aktörlere mi? Acaba farklı kredi türlerinin cari açığa etkileri birbirleriyle eşdeğer ve aynı yönde mi?

2013′de cari acikta düzelme trendinin devam edebilmesi icin ic talebin ‘yeterinden fazla’  tetiklenmemesi, üretimin iç piyasadan çok ihracata yönlendirilmesi gerekiyor.

Bunun sağlanması için iki eş zamanlı politika güdülebilir. Birincisi, yüzde 15 tavanının içinde kalınsa da tüketici kredilerinin daha pahalı hale getirilmesi, işletmelere verilen kredilerin ise maliyetlerinin düşürülmesi.  Bunun için farklı kredi türlerine farklı BSMV’ler uygulamak gibi yöntemler kullanılabilir. İkincisi TL’nin reel değerlenmesinin tersine çevrilmesi.

Bu ikili politika uygulanırsa, TL`nin kaybettiği rekabetçilik gücünün tersine dönmesiyle ihracatın büyümeyi desteklemesi sağlanacak, ihracatçılarin artan kredi ihtiyaci da birinci politika sayesinde elverişli şartlarda karşılanmış olacak.

Bankacılığa erişimi bankacılar artırmalı

Murat Yülek, Zaman, 27 Ocak 2013

Aşağıdaki hikâye gerçek bir olaydan alıntılanmıştır. Ayşe Hanım, biriken site aidatını yatırmak için Türkiye’nin büyük bankalarından X bankasının Ankara’daki Y şubesine gidiyor.

Yatıracağı miktar 300 TL. Şubede 30 dakika kadar sıra bekliyor. Sıra geliyor. Ayşe Hanım, gişedeki görevliye isteğini söylüyor. Görevli, sitenin banka hesabının kendi şubelerinde değil 2 kilometre uzaklıktaki diğer şubede olduğunu söylüyor. Ayrı şubedeki bir hesaba 30 TL’lik bir transfer ücreti istiyor.

Ayşe Hanım, o gün zamanı kalmadığı için aynı bankanın diğer şubesine ertesi gün 9’da gidiyor. Kendisi gibi, kapı önünde bekleyen müşterilerle bankaya giriyor. Müşterilere “sistemde arıza” olduğu için beklemesi söyleniyor. Ayşe Hanım, zamanı olmadığı için bekleyemiyor. Ertesi gün öğlen saatlerine doğru aynı şubeye gidiyor. Bu kez sıra verme makinesi bozuk. Yine beklemiyor. Üçüncü gün muradına eriyor. Sistemde hata yok. Sıra verme makinesi çalışıyor. Sırasını bekleyerek gişeye ulaşıyor. Görevli, aidatı alıyor. Ayrıca para yatırma bedeli olarak (Ya da Ayşe Hanım öyle anlıyor) 1 (bir) TL istiyor görevli. Ayşe Hanım tekrar soruyor bu paranın neden istendiğini. Görevli, bankanın artık aidatlara böyle bir ilave ücret getirdiğini söylüyor. Ayşe Hanım, çaresiz bir TL’yi ödüyor.

Türkiye’de finansal sisteme erişim neden düşük?

Türkiye’de finansal sistem çok büyük ölçüde bankalardan oluşuyor. Bunu finansal sistemdeki toplam varlıkları ya da benzer diğer göstergeleri temel alarak söylüyoruz. Hanehalkı portföylerinde banka mevduatlarının ardından hisse senetleri ve tahviller geliyor. Yani sermaye piyasaları ikinci büyük finansal alt sektör. Ancak Borsa’da yatırım yapan yerli yatırımcıların sayısı bankada mevduatı olanlar kadar değil. Diğer ülkelerde bankacılık sektörü ile karşılaştırılabilir büyüklüğe sahip olan sigorta sektörü ve emeklilik fonları Türkiye’de oldukça küçük. Leasing, tüketici kredisi şirketleri gibi finansal aracıların toplam büyüklüğü de ihmal edilebilir seviyede.

Dolayısıyla “Türkiye’de finansa erişim neden sınırlı?” sorusunun ilk muhatabı bankalar. Bankacılık sektörü hanehalkıyla hem fon alma hem de fon sağlama alanında çalışıyor.

1980 öncesindeki “finansal baskı” döneminde insanların tasarruflarını bankalara yatırma eğilimi sınırlıydı. Zira banka faizleri konulan tavanlar sebebiyle reel olarak eksiye düşüyordu. Halk da tasarruflarının önemli bir bölümünü gayrimenkul, altın ya da kaçak elde ettiği dövizde değerlendiriyordu. Şimdilerde finansal bankalar faizleri kendileri belirliyorlar. 1980 öncesine göre tasarruf havuzunun büyümesini de eklerseniz hane halkından bankalara giden fon kaynağı çok fazla. Bankacılık kesiminin büyümesinde bu faktör önemli rol oynadı.

Ancak sektörün daha da büyümesi, yazının girişinde aktarılan erişim engellerinin ortadan kaldırılmasından geçiyor. Bankalar kârlılıklarını artırmak için son yıllarda komisyon bazlı gelirlere yükleniyorlar. Başarılı da oluyorlar. Ancak tüm sektöre de bir maliyet getiriyorlar: Finansa (bankacılık hizmetlerine) erişimin engellenmesi. İnsanlar bu engelleri görünce bankacılıktan uzaklaşıyorlar. Türkiye’deki havaalanlarında 15 liraya satılan sandviçlerin kendilerini sattıramadıkları gibi, 30 TL’lik transfer komisyonları da insanları bankalardan uzaklaştırıyor.

Banka yöneticilerine buradan sesleniyorum: Erişimi artırmak için BDDK’nın düzenleme yapmasını beklemeyin. Bu engelleri kendiniz ortadan kaldırın.

Fransa, Afrika’da

Bosna’da yüz binlerce insan katledilirken Fransa’da yaprak kıpırdamamıştı. Şimdilerde Suriye’deki olaylara da Fransız kalıyor Fransızlar. Birdenbire Mali’ye gösterdikleri bu insani ilgi neden dersiniz?

Bu ilginin birbiriyle ilintili iki ana sebebi var. Birincisi, Fransa’nın eski kolonilerindeki iddiasının devam ettirilmesi. İkincisi Mali’nin kaynakları.
En son olarak Fransız ordusu Fransız nükleer enerji şirketi Areva’nın hizmetine girdi. Le Point’ın yazdığına göre Fransız ordusunun “elit” birlikleri Areva’nın kontrolündeki uranyum kaynaklarını korumaya başladı.

Batıya Doğru Akan Nehir

Bekir Karlığa yönetiminde TRT tarafından hazırlanan bu belgesel, Doğu’nun Batı’ya öğrettiklerini anlatan kısa bir dünya tarihi turu yaptırıyor. Dünya standartlarında görselliğe sahip belgesel, muhteva açısından muhtemelen dünyada bir ilk. YouTube’dan da izleyebilirsiniz.