Archive for March, 2013

Alacağınız gayrmenkulün değerini nasıl hesaplarsınız-2

Murat Yülek, Dünya, 25 Mart 2013

Geçen hafta gayrimenkul yatırımlarının değerlemesiyle ilgili temel prensipleri gözden geçirmiştik. Bugün yatırımcıyı çok daha yakından ilgilendiren pratik yönlerine bakacağız.

Gayrimenkul da nakit üretici bir varlık olduğuna göre diğer projelerle aynı prensiplerle değerlenebilir mi? Evet. Ancak nakitlerin bugüne indirgenme hesaplarını kafadan yapılabilecek kadar kolay değil. O yüzden gayrimenkul piyasasında daha pratik bir gösterge kullanılıyor: nakit getirisi (cash yield). Bu gösterge gayrimenkulün yıllık (net) kira getirisinin satın alma fiyatını kaç yılda ödeyeceğine dayanıyor.
Örneğin gayrimenkulün yıllık kira getirisi 6.000 TL, satış fiyatı 120.000 TL ise kendisini 20 yılda ödüyor. Nakit getirisine de “yüzde 5″ diyoruz; yani yıllık kiradan elde edilen geliri gayrimenkulun fiyatına bölüyoruz.

Ülkemizde işyerleri ortalama olarak 15, konutlar ise 17-20 yıllık kira getirilerine denk fiyatlardan el değiştiriyor diyebiliriz. Bu rakamlar Avrupa’nın altında. Bu yüzden uluslararası karşılaştırmalarda Türkiye gayrimenkul yatırımı yapmak için iyi bir ülke olarak görülüyor. Tabi bu geri ödeme süreleri ilden ile, semtten semte değişebiliyor. Bu farklılıkları nasıl yorumlayacağız ve gayrimenkul alma/satma kararini nasil vereceğiz?
Dikkat edin bahsettiğim şey fiyat farklılıkları değil geri ödeme süresi farklılıkları. Farklılıkların çeşitli sebepleri var. Bunların bazıları “gerçek sebepler”; geri ödeme süresi düşük olan ve düşük kalacak olan semti yakalarsanız hemen yatırım yapın. Diğerleri ise o semtin emlak piyasasının “şiştiğini” gösteriyor size. Bunlardan uzak durun.

Gayrimenkulün fiyatını emlak piyasası, kira seviyesini ise ekonomik durum belirler. Eğer ekonomi zayıfsa veya gayrşmenkul arzı gereğinden fazlaysa kiralar düşmüştür. Bu iki değer arasındaki bağlantı yukarda verilen iki çarpandır (ülkesine ve bölgesine göre değişebilen 15 ve 17-20 yıl). Eğer gayrimenkul arzı artarken ekonominin de yavaşlamasını bekliyorsanız ve buna ragmen piyasadaki çarpanlar değişmiyorsa (yani fiyatlar düşmüyorsa) emlak piyasasına yatırım yapmayı pek düşünmeyin. Bir sure sonra daha düşük kiralar ve çarpanlarla karşılaşacaksınız, yani daha düşük fiyatlarla yatırım yapabileceksiniz demektir.

Konut piyasasını etkileyen en önemli faktörlerden birisinin o kentin nüfus artışı olduğunu biliyoruz. Ancak, nüfüsun gelir yapısı ve konut arzının bu yapıya uygun olup olmadığına da dikkat gerekiyor. Ortalama gelir artmıyorken lüks konut fiyatı artıyorsa banka kredilerine ve “fazla açılan” yatırımcıya güveniyorsunuz demektir. Dikkat edin.

Haftaya başka bir konuya döneceğiz: piyasa fiyatlarıyla geri dönüş süreleri arasında farklar oluştuğunda ne yapmalıyız. Ayrıca, finansal yatırımlarla gayrimenkul yatırımlarının getirilerini nasıl karşılaştıracağız konusuna da bakacağız.

Kamu, satın alırken kazansın

Murat Yülek, Zaman, 24 Mart 2013

Katar’dan gelen bir davet kamu satın almaları konusunu benim açımdan tekrar gündeme getirdi.

Katar, zengin gaz ve petrol kaynaklarına sahip. Bu tür ülkeler, Hollanda hastalığı diye bilinen problemle karşı karşıya kalabiliyorlar. En azından petrol dışı sektörlerin de gelişmesini istiyorlar. Katar hükümetinin yetkilileri, kamu ve büyük özel şirketlerin satın almalarının kullanılarak küçük ve orta ölçekli şirketlerin yeteneklerinin gelişmesini hedefliyor.
Kamu alımlarının kalkınma sürecinde önemli bir araç olduğunu bu köşede daha evvel tartıştık. Türkiye’de de dünyada da hükümetler müteşebbislerin ve özel sektör şirketlerinin “palazlanmasını” ister. Bir ülkede müteşebbislik ve şirketler kesimi güçlü ise devletin sosyal politika yükü azalıyor. Özel sektör yeterince istihdam üretirse, milyonlarca insan KPSS sınavlarına girerek “devlete kapağı atmaya” çalışmıyor. Bunun sağlanması için devlet birçok destek türü ve aracı kullanıyor; Türkiye’deki örnekleriyle TÜBİTAK, KOSGEB, Ekonomi Bakanlığı’nın yönettiği teşvik sistemi, Sanayi Bakanlığı’nın TEKNOGİRİŞİM vs. gibi. Bunların amacı bir taraftan müteşebbislerin ve özel sektör kuruluşlarının önlerindeki engelleri ortadan kaldırmak, diğer taraftan ve daha önemlisi bunlara “yetenek kazandırmak”.

Oysa, kamu alımlarının doğru yönetilmesi kamunun milyonlarca hatta milyarlarca liralık destek politikalarından çok daha etkili sonuçlar verebilir. Zira, şirketlerin, özellikle küçüklerin, en önemli sorunu “pazara erişememek”. Siz kamu alımlarında yabancı ürünlere kucak açtığınız zaman yabancı ülkelerin işletmelerinin Türkiye pazarına erişimine destek olmuş oluyorsunuz. Diğer taraftan, bunu yapınca, kendi şirketleriniz yerine diğer ülke şirketlerine yetenek kazandırıyorsunuz.

Kamu alımlarıyla işletmelere nasıl yetenek kazandırırsınız: Saab’ın GrIpen tecrübesi

İsveç’in savunma teknolojisini nasıl geliştirdiği, sanayi işletmelerine “yetenek kazandırma” sürecine iyi bir örnektir. İsveç 17. yüzyıldan itibaren Danimarka ya da Rusya gibi yakın çevresindeki komşularıyla rekabet içindeydi. İsveç kraliyeti, sürdürülebilir caydırıcılığın savunma teknolojisine sahip olmaktan geçtiğini anlamıştı. Sonraki dönemde Almanya ve sonrasında soğuk savaş tehditleri bu hassasiyetin devam etmesine sebep oldu.

İsveçli profesör Eliasson, Saab’ın en son geliştirdiği savaş uçağı tipi olan Gripen’da da benzer mülahazaların rol oynadığını söylüyor. 1980’lerin başında önceki Saab’ın önceki nesil yerli geliştirdiği savaş uçağı olan Viggen’ın artık yeterli olmadığı görülünce İsveç üç alternatifle karşı karşıya kalmıştı: yabancı bir uçağın alınarak yerlileştirilmesi, Viggen’ın geliştirilmesi ya da yeni bir modelin sıfırdan yerli tasarım olarak üretilmesi.
İsveç bunlardan üçüncü yani en zorunu seçti. Tasarım ve geliştirme sürecini ülke içinde yaptı. Tabii Gripen’da çok sayıda yurtdışından gelen parça ve sistem var; nihai ürünün her parçası ülke içinden alınmıyor.
Yeni uçağın geliştirme sürecinin ekonomiye ciddi yan katkıları oldu. Profesör Eliasson’un hesaplarına göre, proje sonucunda İsveç hükümetinin yatırdığı paranın yaklaşık üç katı kadar İsveç ekonomisine geri dönüş oldu.

İsviçre Hava Kuvvetleri’nin Fransız (Rafale) veya Avrupa ortak (Eurofighter) uçaklarına karşı Gripen’ı tercih etmesi projenin başarısının uluslararası piyasalarda da teyit edildiğini gösteriyor. Bu tür getiriler Profesör Eliasson’un hesaplarına dahil değil.
Profesör Eliasson, bu sürecin başarılı olmasını ne istediğini bilen yetenekli alıcı (kamu) ve yetenekli ve dürüst üreticinin (Saab) bir araya gelmesine bağlıyor.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin lale alımları

Bir örnek de Türkiye’den hatırlayalım. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin lale ve diğer çiçek alımlarının sayesinde hem İstanbul hem diğer illerde çiçekçilik kümelenmeleri oluştu. Öyle ki bunların bazıları ihracata başladılar.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, yeni işletmelere yetenek kazandırılması için Park ve Bahçeler eliyle büyük bir proje gerçekleştirdi. Bunun ayrıntılarını ileride bu köşede inceleyeceğiz.

Yani, İBB, maddi destek yerine alım gücünü bilinçli kullanarak Türkiye’ye ihracatçı şirketler yetiştirmiş oldu. Acaba Türkiye’nin alım gücünü kullanmadan aynı sonuca ulaşmak için ne kadar vergi ya da sigorta teşviki vermesi gerekirdi?

Kısacası, zaten yapacağınız bir kamu alımını, yerli firmalara yetenek kazandırmaya yönelik bilinçli politikalarla eşleştirdiğiniz zaman çok daha etkin sonuçlar alıyorsunuz.

Kötü örnekler

Ülkemizden kötü örnekler de verelim. Yine İBB’nin yurtdışından yaptığı metrobüs ithalatı bunlardan birisi. Yakın zamanda gerçekleştirilen Konya Belediyesi’nin raylı sistem ihalesi de öyle.

Türkiye bir otobüs üretim cennetiyken yurtdışından otobüs almak… Ya da tramvayın artık âlâsını üretecek tesis ve kabiliyete sahipken yurtdışından tramvay satın almak bilinçsiz veya koordine edilmeyen politikalara örnek olabilir mi?

Perakende zincirlerini KOBİ’lere açalım

Katar hazırlıklarını sürdürürken Türkiye’deki karar alıcılara da bir öneri yapalım. KOBİ’lerin en büyük sıkıntısının pazara erişim olduğunun altını çizmiştik. Perakendecilik yasası da hazır finalize olmamışken, acaba perakende zincirlerine cirolarının en az yüzde 10’ununu yerli KOBİ’lerin ürettiği ürünlere ayrılması şartını getirsek nasıl olur? Savunma Sanayii Müsteşarlığı buna benzer bir politikayı başarıyla uyguluyor. Büyük tedarikçilerine kendilerine verilen ihale tutarının yüzde 30’unu KOBİ’lerden alma zorunluluğunu getiriyor. Bu yönlendirmeyle, SSM’nin büyük tedarikçileri kendi alt yerli tedarikçilerini belirlemek ve bunların kabiliyetlerini geliştirmek zorunda kalıyor. FNSS, TAI gibi firmalar bu konuda oldukça başarılı.

Alacağınız gayrmenkul’un değerini nasıl hesaplarsınız?

Murat Yülek, Dünya, 18 Mart 2013

Gayrimenkul değerleme konusunda sık sık sorular geliyor. Hem yerli hem yabancılardan. Yerliler yatırım amacıyla satın almak istediklerinde gayrimenkulleri hangi kriterlere göre değerlemek gerektiğini soruyorlar. Yabancılar ise Türkiye’de emlak piyasasının dinamiklerini, herhangi bir balon olup olmadığını öğrenmek istiyorlar. Aşağıdaki “kılavuzu” yerli bireysel gayrimenkul satıcı ve alıcılar için hazırladım. Bu hafta ilk bölümü yayınlanacak.
İnsanlar iki sebeple gayrimenkul satın alıyorlar: kullanım (işlev) ve yatırım. Örneğin, evli bir çift ilk evini satın aldığı zaman birinci saikle hareket etmiş oluyor. Eğer “ileride iyi prim yapsın o zaman (belki) başka varlığa geçerim” diye satın alınıyorsa o zaman yatırım yapmış oluyor alıcı. Gayrimenkul sadece prim için değil bazen “zorunlu tasarruf” aracı olarak satın alınıyorsa, birincil amaç prim olmasa da onu da yatırım olarak değerlendiriyoruz.
Aşağıda yatırım amacıyla satın alınan gayrimenkulun değerinin nasıl belirleneceğini anlatacağız. Öncelikle bir varlığın “değeri”nin hangi esaslarla biçilebileceğini hatırlayalım. Burada üç ayrı değerleme prensibinden bahsedebiliriz. Birincisi “maliyete” dayanıyor. Varlığın sahibi değeri o varlığı inşa etmek için harcadığı parayla ölçmek isteyebilir. Ancak çoğu zaman maliyet ile o varlığa pazarda atfedilen değer pek birbirine uymuyor. Satıcının maliyeti ne kadar yüksek olursa olsun fiyatı pazar belirliyor.
İkinci ilke (“gelir yaklaşımı”); varlığın üreteceği “nakit akışı” yani net para girişi. Gayrimenkula uygularsak, “bir apartman dairesinin değeri, getireceği kira akışları tarafından belirleniyor” diyoruz. İki benzer daireden birisi diğerine göre daha yüksek kira getiriyor ve getiremeye devam edecekse ikincisi birincisinden daha değerli olmalıdır. Nakit getirisinin içine dairenin ilerideki değer artışını da eklemek gerekiyor.
Üçüncü prensip ise piyasa değeri prensibi: “varlığın değeri o anda piyasada kaça satılabilirse odur.” Gayrimenkul danışmanınız size satacağınız apartmanı değerini söylediği zaman kullandığı temel usul bu: yakındaki benzer daireler yakın zamanda kaça satılmış?
Gelir yönteminin üzerinde biraz daha durmak gerekiyor. Bu yöntem temelde varlığın üreteceği nakit akımlarının bugüne getirilmesine dayanıyor. İlk aşamada gelecekteki gelirler belirleniyor. İkinci aşamada gelirler “bugüne getiriliyor;” yani gelecek yıllardaki nakit akımları belirli bir “indirgeme (iskonto)” oranıyla indirgeyerek bugunkü değeri bulunuyor ve birbirleriyle toplanıyor.
İndirgeme yapmamızın temel sebebi yatırımcının gelecekteki bir lirayla bugünkü bir lirayı eşit tutmadığını varsaymamız. İndirgeme oranının belirlenmesi belli prensiplere tabi. Bu prensipler genellikle analist tarafından iyi bilinmediği için gelişigüzel ve genel rakamlar kullanılıyor piyasada. Burada sadece temel prensibi belirtelim: indirgeme oranı, yapılan yatırımın risklerini yansıtmalı. Yani yapılabilecek en temel hata, düşük riskli yatırımın nakit akımlarını yüksek riskli olanlarla aynı indirgeme oranına tabi tutmak olur.
Bunlar işin temeli ancak gayrimenkul piyasasında hesaplar daha pratik ölçütler üzerinden yapılıyor. Bugünkü temellerden sonra haftaya Pratik hesaplamaların nasıl yapılaması gerektiğine döneceğiz.

Tayland’ın potansiyelini kullanamıyoruz

Murat Yülek, Zaman, 17 Mart 2013

Geçen hafta bakmaya başladığımız sıcak ve güler yüzlü Tayland, bu hafta da konumuz. Sıcak ve güler yüzlü demem boşuna değil.

Daha Bangkok havaalanındaki pasaport görevlilerinin içten gülümsemeleriyle karşılanıyorsunuz. Türkiye’de alışık olmadığınız bir şey olduğu için ülkeye hemen sempati duymaya başlıyorsunuz.

Tayland dışa açık ve çeşitlenmiş bir ekonomi. Geçen hafta dış ticaret ve dış hizmet gelirlerinden bahsetmiştik. O faktörler bir araya gelince Tayland cari fazla veren bir ülke durumuna geliyor. Ancak hızlı artan ithalat sebebiyle 2009 yılında cari fazla 22 milyar dolar seviyesindeyken 2012 yılında 4 milyar dolara kadar geriledi. 2012 yılının sonunda 200 milyar dolarlık brüt rezervi olan Tayland, bir taraftan kurunu rekabetçi seviyelerde tutmaya ve yabancı sermaye girişlerinin menfi etkilerini de kontrol altında tutmaya çalışıyor.

Tayland, 1997 Asya krizinde parası ilk çöken ekonomi olmuştu. Ancak sonrasında yüksek bir büyüme performansı gösterdi. Daha yakın dönemde, küresel krizin etkilerini yaşadı; ardından da 2004 ve 2011 yıllarındaki tsunami ve taşkınların yıkıntısını. Ancak 2012 yılında yüzde 6 büyüdü ve 2013 yılını da yüzde 6-7 civarında büyümeyle kapatmasını bekliyor iktisatçılar.

İhracata dayalı bir ekonomi olarak krizin Avrupa, Amerika, Japonya ve Çin üzerindeki etkileri Tayland için önemli. Zira bu ülkeler hem doğrudan hem de dolaylı olarak Tayland’ın pazarları. Örneğin, Japon Mitsubishi’nin bazı otomobil modellerinin motor hariç tüm parçalarının üretimi ve nihai montajı Tayland’da yapılıyor. Dolayısıyla Mitsubishi’nin pazarı Tayland’ın da pazarı. Benzeri durum, hard disklerden otomobil yan sanayiine değişik alanlarda geçerli.

Tayland “helal ekonomisine” devlet düzeyinde önem veriyor. Üniversitelerde kamu desteğiyle kurdukları “helal gıda araştırma merkezlerinde” sertifikasyon ve denetleme gibi faaliyetler yürütüyorlar. Bunda Tayland’ın tarım alanındaki iddiası ve dünyada çok hızlı gelişen helal pazarından pay alma arzusu yatıyor.

Tayland ekonomisinin sıkıntıları da var

Ülke ekonomisinin yüzde 35’ini oluşturan sanayi, büyük ölçüde önemli uluslararası şirketlerin tedarik sisteminin bir parçası olarak hayatiyetini devam ettiriyor. Yani sattıkları malın fiyatını belirleme ve kârlarını artırma şansları yok. Bu da görüştüğümüz bazı yetkililerin seslendirdiği “orta gelir tuzağından” kısa zamanda çıkma şanslarını düşürüyor.

Gelir dağılımındaki bozukluklar ve bölgesel kalkınma farkları da Tayland’ın aşmaya çalıştığı önemli sorunlar. Yeni hükümet, altyapı stokunu geliştirmek için önümüzdeki yıllarda 70 milyar doların üzerinde bir yatırım programı açıklamış. Ancak bu programın ne kadar başarıyla uygulanacağı henüz belli değil.

Tayland Merkez Bankası ve Japonya, baht’ın değerlenmesini engellemeye çalışıyorlar. Özellikle Japon Merkez Bankası’nın yeni başkanı Kuroda’nın genişleyici para politikaları Tayland karar alıcılarını endişelendiriyor. Üzerinde çalıştıkları politika araçlarından birisi giren dövizlerin yurtdışında yatırıma yönlendirilerek ekonominin dışına çıkartılması.

Son olarak, Tayland bölgedeki önemli demokrasilerden birisi olsa da son yüz senesinde sekizi sonlandırılamayan toplam 20 darbe görmüş. Bunların en sonuncusu 2006 yılında gerçekleştirilmişti. Bu kesintilerin Tayland’ın gelişmesini yavaşlattığı belli; ileriye dönük olarak hızlı ekonomik kalkınma darbelerin ortadan kalkmasına bağlı olacak.

Türkiye ve Tayland

Bangkok’ta görüştüğümüz devlet adamlarının Türkiye’ye önem verdiklerini rahatlıkla müşahede ettik. Tayland’ın Ankara Büyükelçisi Rathakit Manathat ve İkinci Sekreter Wichulee Chotbenjakul da bu konuda canla başla çalışıyorlar. Ancak ekonomik ve diplomatik ilişkilerin iki ülkenin karşılıklı önemlerini ve bölgelerindeki konumlarını yansıtmadığı hemen anlaşılıyor. Tayland devlet adamları Türkiye’yi “Ortadoğu ve AB’nin kapısı”, kendilerini de Güneydoğu Asya’nın kapısı olarak görüyorlar. İki kapı arasında ise ilişkiler henüz oldukça zayıf. Temmuz ayında Tayland Başbakanı, Türkiye’yi ziyaret etmek istediğini Türkiye tarafına bildirdi. Tayland Dışişleri Bakanı, yakın zamanda Türkiye’ye geliyor. Mayıs ayında da üst düzey teknokratlar bir araya gelecek. Bu ziyaretler ilişkilerin gelişmesini hızlandıracak gibi gözüküyor.

Türkiye, Tayland’a karşı senede bir milyar dolara yakın ticaret açığı veriyor. Bunun büyük kısmı kauçuk gibi endüstriyel girdilerden ve bazı sanayi ürünlerinden oluşuyor. Turizm açısından da Türkiye, Tayland’dan aldığından daha fazla turist gönderiyor. Yani Türkiye, Tayland pazarını ihmal ediyor.

DEİK ilişkileri geliştirmeye çalıştırsa da iş dünyası tarafında ilişkiler kamu tarafından daha zayıf. Ancak bazı Türk şirketleri şimdiden Tayland’ı keşfetmiş. Bunların başında Kordsa geliyor. Bir dünya şirketi haline gelen Kordsa, Tayland’da Endonezya’daki iştirakleri üzerinden önemli bir yatırım yapmışlar. Bunun dışında daha küçük ölçekli Türk müteşebbisler var Tayland’da. Teztur gibi bazı Türk tur şirketlerinin Rusya’dan Tayland’a önemli miktarda Rus turist taşıdıklarını da öğrendik; Rusya’nın Tayland’ın en önemli turist kaynağı olduğunu ekleyelim. Son olarak, Phuket’in en önemlilerinden olan Royal Phuket Marina’nın üst yöneticilerinin Türk vatandaşı olduğunu da öğrendik. Mert Ulusoy ve Murat Can Sakarya, Gulu Lalwani’nin yatırımı olan tesisi ülkenin en önemli marinalarından birisi haline getirmişler.

Tayland’da ticaret odaları ve Türk Tayland İş Konseyi ilişkileri geliştirmeye çalışıyor. İşbirliği alanlarından bir tanesi müteahhitlik. Tayland’daki Müteahhitler Birliği, bölgeyi iyi tanıyor. Türk işadamları ise dünya tecrübeleri ve iş bitirme belgelerine rağmen bölgede iş yapmıyor. Tayland, bu açıdan Türk müteahhitlere Malezya ile birlikte bölgenin kapısı görevini görebilir. Birmanya’da Tayland’ın desteğiyle yapılmaya başlanacak olan derin limanla birlikte çok sayıda altyapı projesi, nüfus artışının ve büyüyen ekonominin getirdiği üstyapı projeleriyle birleşince Türk müteahhitlerinin Tayland ve bölgeye bakmalarının gerektiği açık.

Son olarak Tayland’da ne tekstil ne gıda alanında hiçbir Türk markası göremediğimizin de altını çizelim. Kuala Lumpur’da açılan MADO’nun gördüğü gibi Bangkok’ta da Türk markalarına uygun pazar var.

Otoyol özelleştirmelerinde yeni dönem

Murat Yülek, Dünya, 11 Mart 2013

Otoyol özelleştirmelerinde yeni politikanın halka arz olacağı, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından açıklandı. Bu tür kamu varlıklarının özelleştirmede halka sunulması temel politika olarak doğru ve faydalı. Ancak otoyollar açısından temel bazı zorlukları var.

Yakın zamanda özelleştirme sürecinden geçmiş olan ve değeri bu çerçevede piyasada belirlenmiş olan bir varlığın halka arzda daha yüksek bir değerden satılması nasıl gerçekleşecek? En azından değerin yükselmesi için ister halk olsun ister kurumsal yatırımcı, ileriye dönük beklentilerin değişmesi gerekiyor. Bu da zaman gerektiriyor.

İkinci olarak, halka arz edilecek otoyollar ayrı bir şirketin (özel amaçlı şirket) mülkiyetine verilmesi gerekiyor. Bu şirketi kim yönetecek? Yeni bir kamu kurumu mu kurulacak? Bu kurumun verimli çalışması bakım-onarım vs işleri verimli yapması gerekecek. Sukuk ya da gelir ortaklığı senedi gibi bir uygulama olursa yine bir şirket kurulacak ancak yönetim problem olmayacak.

Otoyol özelleştirmesi mülkiyet devri değil, 25 yıllık işletme devri şeklinde yapılmıştı. Kazanan şirketin bakım/onarımları yapma, ilave bazı yatırımları gerçekleştirme gibi yükümlülükleri var. 25 yıl sonra tüm bunlar tekrar devlete bırakılıyor. Trafikteki artışının otoyollara getireceği yeni değer artışı da.

Özelleştirmeyi, Koç-Ülker-UEM grubu 5.7 milyar dolarlık nihai teklifle kazanmıştı. Aşağıda göreceğiniz kaba hesaplarla bunun kötü bir fiyat olmadığı aşikar. Karayolları Genel Müdürlüğü web sitesindeki rakamlarına göre otoyollar 2011 yılında 426 milyon dolar seviyesinde gelir ve 163 milyon dolar seviyesinde de gider üretti. Yani net geliri 262 milyon dolar seviyesindeydi. Bu rakam 2012 yılında bir miktar düştü. Aynı rakamı 25 yıl boyunca her yıl yüzde 11 (yüzde 6 reel büyüme + yüzde 5 enflasyon) artacak diye varsaysanız (25 yıl boyunca büyümenin hiç azalmaması oldukça iyimser bir varsayım ) dahi yüzde 10 indirgeme oranıyla değer 6.6 milyar dolar, yüzde 12 indirgeme oranıyla ise 5.2 milyar dolar oluyor. Eğer büyüme oranının gelecek 25 yılda ortalama yüzde 8′de kalacağını varsayarsanız değer sırasıyla 3.6 ve 4.8 milyar dolar oluyor.

Devletin özelleştirmeden kazancı sadece bu değil. Bu fiyata devlet bütçesinin özelleştirmeden önce otoyollara harcadığı yılda 200 milyon dolarlık giderleri de eklemek gerekiyor. Yüzde on indirgeme oranından bu da 5 milyar dolarlık ayrı bir ilave değer ifade ediyor.

Mesele şimdi halka arz ya da gelir ortaklığı senetleriyle otoyolların 5.7 milyar dolarlık özelleştirmeden daha yüksek değerden halka sunulması. Bunun kısa zamanda yapılması zor. Zira değerin kısa zamanda yükselmesi imkansız. Beklenecek ve yeni oluşacak ekonomik parametrelerin otoyolların değerini (yani gelecekte üreteceği nakit akımlarını) yükseltip yükseltmediği teyid edilecek. Bu da takdir edeceğiniz gibi zaman alacak.
Tabi bu arada yatırımcının ne kadarının yerli halk, ne kadarının yabancı yatırımcıya ayrılacağı da konuşulmalı. Bu da yeni politikanın önemli bir boyutu.

ASEAN’ın merkezindeki Tayland

Murat Yülek, Zaman, 10 Mart 2013

Tayland hükümetinin misafiri olarak geçen haftayı Bangkok ve Phuket’te geçirdik. Tayland son yıllarda uluslararası alanda önemi artan Türkiye ile ilişkilerini geliştirmek istiyor.

Kamu ve özel sektörle düzenlenen çeşitli toplantılar için davet edilen grubumuz Güneydoğu Asya’ya aşina isimlerden Dünya Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hakan Güldağ ve Fortune Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Ali Ağaoğlu da dahil olmak üzere üç kişiden oluşuyordu.

Doğu Asya’daki kalkınma sürecine bakarsak Tayland’ı Asya’nın üçüncü nesil kaplanlarından sayabiliriz. Birinci nesil kaplanı geçen hafta bu köşenin konuğu olan Japonya. İkinci nesil dört kaplan, Güney Kore, Tayvan, Singapur ve Hong Kong. Üçüncü nesil kaplanlar ise Malezya ile birlikte Tayland gibi ülkeler olarak düşünülebilir. Bunları da arkadan gelen Vietnam ve onun ardından gelmesi muhtemel olan Laos, Kamboçya hatta Birmanya gibi müstakbel kaplanlar takip ediyor. Çin adlı ejderha da üçüncü nesil kaplanlardan sonra dışa açılmış ve dünya ekonomisinin ağırlık merkezini doğuya çevirmişti.

Tayland halkı, Türkiye gibi “hiç kolonize” olmamış olmaktan gurur duyuyor; sokaklarda örneğin Malezya’nın aksine İngilizce konuşan insan bulmanız kolay olmuyor. “Kendine güveni olan” bir ülke ve insanlardan bahsediyoruz. Sokaklarından alışveriş merkezlerine “Tay kültürü”  her yerde rahatsız edici olmadan mevcut. “Tay konukseverliğinden” “sokak lokantalarına”, Tay boksundan ünlü Siam Niramit gösterisine kültürel öğelerini öne çıkartıyor Taylar. Türk havaalanlarında duty free dükkânlarının bir köşesine sıkıştırılmış boynu bükük ve mahzun lokum kutularının aksine Bangkok Suvarnabhumi Uluslararası Havaalanı’nda Tay ürünlerinin satıldığı “Tay Lezzetleri”,  “Tay ipek ürünleri”, “Tayland Hatıraları” mağazaları en gözde mekânlar. Kitapçılarda da “Tayland’la ilgili en çok satan uluslararası kitaplar” kısmı mutlaka konuluyor.

Tayland hem  Amerika hem Çin ile iyi ilişkiler oluşturmuş; her ikisini de “stratejik partner” olarak görüyor. Bizimle görüşen hem ticaret bakan yardımcısı ve dışişleri bakan yardımcısının hem de Odalar Birliği üst yöneticilerinin üzerinde önemle durduğu konu ASEAN’ın ekonomik bütünleşme süreci. Güneydoğu Asya’nın en önemli ekonomik işbirliği projesi olan ASEAN ülkelerin AB’dekine benzer bir ekonomik bütünleşmeye gitmesini öngörüyor; ilk adım olarak “ASEAN Ekonomik Birliği” 2015 yılında kurulmuş olacak. Aynı zamanda ASEAN ile AB arasında işbirliği de güçleniyor. Singapur ve Malezya AB ile serbest ticaret anlaşmasını imzaladı; Endonezya ile Filipinler bu yıl imzalayabilir. Tayland ise 2015 yılı itibarıyla imzalayacak. Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği olan ASEAN (Association of Southeast Asian Nations) Filipinler, Malezya, Tayland, Endonezya ve Singapur arasında 1967’de kurulmuştu.

Tayland ekonomisi güçlü…

Üçüncü nesil kaplan Tayland, Türki-ye’ye yakın 67 milyon nüfusa; ve resmi rakamlara göre 380 milyar dolarla Türkiye’nin yarısı kadar GSYİH’ya sahip. Dünya Bankası’nın satın alma gücü farklarını dikkate alan rakamlarına göre (2011) GSYİH’sı 600 milyar dolara yükseliyor; dünyanın 23. büyük ekonomisi. Aynı sıralamada Türkiye ise 1,2 trilyon dolarla dünyanın 15. büyük ekonomisi.

Tayland “dışa açık” bir ekonomi. 2012 ihracat rakamı Türkiye’nin 152 milyar dolarına karşılık 245 milyar dolar. Yani GSYİH’sının yüzde 60’ının üzerinde. Türkiye’de aynı rakamın yüzde 20’lerde olduğunu hatırlarsanız “dışa açıklığın” manası daha iyi anlaşılır. Hele bu ülkenin kişi başına GSYİH’sının Türkiye’nin yarısı seviyesinde olduğu düşünülünce durum daha iyi ortaya çıkıyor.

İhracat açısından oldukça çeşitlenmiş bir ekonomiye sahip Tayland; hem bazı tarım ve tabii kaynaklar hem de gelişmiş sanayi ürünleri ihraç ediyor. Örneğin, dünyanın en büyük kauçuk ihracatçısı. Palm yağı, kalay gibi ihraç ürünleri de var. Aynı zamanda dünyanın en büyük hard disk üreticisi ve ihracatçısı. Aynı zamanda dünyanın en büyük 10 otomobil üreticisinden birisi Tayland; 2012 yılında 2,5 milyon otomobil üretildi ve 1 milyon otomobil ihraç edildi.

Tayland aynı zamanda önemli bir turizm ülkesi. 2012 yılında 27 milyon turist gelerek 33 milyar dolar döviz bırakmış Tayland’a. Yani turistlerin kişi başına harcaması Türkiye’nin üzerinde. Yetkililer, Tayland’ın turizm stratejisinin dört ekseni olduğunu ilettiler: yeşil turizm, sağlık ve spa turizmi, golf turizmi ve düğün turizmi. Şu anda standart güneş-deniz turizmi dışında kültür turizmi de başarılı ilerliyor Tayland’da. Aynı tarihlerde Bangkok’ta olan pazarlama profesörü P. Kotler’ın Tayland’ın ülke markasını oluşturmasında zengin ve “dini” kültürünü temel alması gerektiğini söylemesi boşuna değil. Kotler, muhtemelen ilk defa ziyaret ettiği Tayland’ı sadece Budistlerin yaşadığı ve şekillendirdiği bir ülke olarak görse de ülkede Müslümanlar da yüzde 6-7 civarında nüfusa sahip ve toplumun her kesiminde temsil ediliyorlar. Turizmde Tayland diğer sahalara da yatırım yapıyor; özellikle Hindistan ve Çinli müşterilerin kendi ülkeleri dışındaki düğün organizasyonlarının merkezi olmak istiyor Tayland.

Tayland ekonomisine bakmaya önümüzdeki hafta devam edeceğiz. Ekonomilerinin güçlü yanlarıyla birlikte zayıf taraflarının altını çizeceğiz. Türkiye ile ekonomik ilişkilerinin de üzerinde duracağız.

Japonya nasıl büyük güç oldu?

Murat Yülek, Zaman, 03 Mart 2013

Amerikalı Amiral Perry, 1853 yılında gemilerini Tokyo Körfezi’ne soktu. Amacı Japon imparatorunu Amerika Birleşik Devletleri’yle  bazı anlaşmalar imzalamaya zorlamaktı.

Japon imparatoru, anlaşmaları imzalamak zorunda kaldı. Anlaşmalar, Japonları bir taraftan Amerikan savaş gemilerine kömür başta olmak üzere tedarik yapma zorunluluğunu getiriyorken daha önemlisi Japonya’yı Amerika Birleşik Devletleri’yle ticarete açılmaya “zorluyordu”. Tabii Japon askerî sınıfı Şogun ve Samurayların yönetiminde 250 yıl dünya ticaretinin dışında kalmış Japonya’nın aleyhine, Amerikanlıların da lehineydi anlaşmalar.

Silah zoruyla imzalatılan anlaşmalar Japonya için gurur kırıcıydı. 1600’lı yılların başlarından itibaren Şogun başkanlığında ve Samuraylardan oluşan askerî kesim Japonya’yı fiilen yönetmekteydi. Samuraylar Amerika’nın çelik gemilerinden Japonları koruyamamıştı. Bunun sonucu olarak Perry’nin ziyaretinden sonra Şogun sistemi yıkıldı. İmparator güçlendi.

Japonların ‘yenilgiye’ tepkileri kendilerini güçlendirmek oldu. 1868 yılında İmparator Mutsihito’nun yönetiminde sonradan Meiji restorasyonu 20. yüzyılın başında Japonya’yı sanayi ve yönetim açısından güçlü bir devlet haline getirdi. Öyle ki 1905’te Ruslarla yaptıkları savaşı kazandıklarında Batı dünyasındaki gazeteler yüzyıllardır ilk defa Doğulu bir gücün (Japonya) Batılı olarak tanımladıkları bir gücü (Rusya) yendiğini söyleyeceklerdir.

Güçlenme, Japonya’yı iki dünya savaşına soktu. Birinci Dünya Savaşı’nda Japonya birkaç ay içinde Almanların Doğu Asya’daki deniz üslerini ele geçirdi, Singapur’dan Mançurya’ya kadar etki alanını yaydı ve savaş sonunda büyük güçlerin yanında yerini aldı. Japonya İkinci Dünya Savaşı’na da aynı güvene dayalı olarak hızla girdi ancak savaşın sonuçları pek iç açıcı olmadı.

İkinci Dünya Savaşı sonrası Japon kalkınması

Geçen haftalarda bu köşede, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kalkınma sürecinde Japon Uluslararası Ticaret ve Sanayi Bakanlığı’nın rolünü tartışmıştık. Bugün daha geniş bir perspektiften, 1950 sonrası Japon kalkınma sürecinin genel eksenlerini inceleyelim ve Türkiye ve diğer gelişmekte olan ülkelere dersler çıkartalım. Kaynaklarımız; diğerleri yanında benim Asya Kaplanları isimli kitabım ve Ryotaro Komiya ve Motoshige Itoh’un “Japan’s International Trade and Trade Policy” başlıklı kitap bölümü.

Japonya’nın savaş sonrası ilk kalkınma planı 1955 yılında yayınlandı. “İktisadi Bağımsızlık İçin Beş Yılllık Plan”ın iki resmî hedefi vardı: İktisadi bağımsızlığın sağlanması ve tam istihdama ulaşılması. Planın “iktisadî bağımsızlık” hedefi ikiye ayrılıyordu.

Birincisi, ödemeler dengesi açığının kapatılmasıydı. Savaş sonrasında Japonya cari açık veriyordu. Bunun finansmanı ise Amerikan malî yardımı tarafından sağlanıyordu. Japon idareciler ülkenin hammadde açısından zengin olmadığının farkındalardı. Japonya hep hammadde ithal etmek zorunda olacaktı. Şunu da ekleyelim: O sırada, kömür kaynaklarına sahip oldukları için farkında olmadıkları enerji bağımlılığı da sonradan fark edilecekti. Japon karar alıcılar, bu durumda ülkenin bu ithalatı karşılayabilmek için hammadde ithalatının belli bir kısmının işlenerek yurtdışına ihraç edilmesi ve bu yolla döviz girdisinin sağlanması gerektiğini fark ettiler; Japonya ilelebet dış ticaret açığı veremezdi.

İktisadî bağımsızlığın ikinci alt amacı ise bugünkü deyimle ‘sürdürülebilir bir büyüme performansının oturtulması’ idi.

Bu hedef tanımlarının altında planın dört politika alanı/hedefi vardı: Sanayi tesislerinin modernizasyonu ve “rasyonalizasyonu”, kendine yeterliliğin desteklenmesi, uluslararası ticaretin desteklenmesi ve hanehalkı (ve devlet) tüketimin kısılması. Dikkatli okuduysanız bunlardan son üçünün birbiriyle çeliştiğini düşüneceksiniz.

Çelişki yok; Japon karar alıcıların kafasındaki model basitti: İç tüketim daralırsa dış ticarete açılma ihracatın desteklenmesi manasında geliyordu. Dahası, mümkün mertebe “kendine yeterlilik” desteklenince dış ticaretin hacminin artmasının Japonca tercümesi; ihracatın artırılması ve dış ticaret (ve cari) açığının düşürülmesi demekti. Yine de Japon cari açığının ortadan kaldırılması 1960’ların ikinci yarısına kadar gerçekleşmedi. Bunun sebeplerinden birisi Japon Yeni’nin aşırı değerli kalmasıydı.

Japon karar alıcılar, sonraki dönemlerde sanayi ile yakından ilgilendi. Belli sanayi alanlarını çeşitli araçlarla desteklediler: Kimya ve ağır sanayi, elektronik sanayi ya da tersanecilik gibi. Sanayi sektörlerindeki oyuncuların büyüklüklerini dahi hedefledikleri oldu. Örneğin bazı sanayi kuruluşlarına üretimlerini gönüllü olarak düşürmelerini ‘önerdiler’. Bazı sektörlerde ise küçük oyuncuların birleşerek ölçek ekonomilerine ulaşmaları konusunda ‘yönlendirmeler’ yaptılar. Bu ‘öneri’ ve ‘yönlendirmeler’ her zaman etkili oldu veya etkili olduğunda da her zaman hedeflenen rekabetçilik elde edildi denemez ancak Japon hükümeti, ister merkantilist diye tanımlayın ister ‘yönlendirmeci’ diye, 1970’lerin ortalarına kadar oldukça müdahaleciydi.

Japonya GATT’a ‘mecburen’ üye oldu desek yanlış olmaz. Karar alıcılar ülkenin ithalata bağımlılığının farkındaydılar. Bu da onları katma değerli ihracat yaparak ülke ihtiyaçları için yaptıkları ithalat da dahil olmak üzere döviz girdisi üretmeye zorluyordu. İhracat yapabilmek için o sırada dünyada oluşan GATT çerçevesindeki ticari sistemin içine girmek zorundaydı Japonya.

Ancak Japonya’nın GATT’a kabul edilmesi zor ve ‘olaylı’ oldu. İngiltere başta olmak üzere Hollanda, Hindistan hatta Avustralya’nın da dahil olduğu 14 ülke Japonya’nın GATT’a üye olmasına karşı çıkıyordu. Serbest ticaretçi İngiltere, Japonya’nın ‘ucuz işçilik’ ve ‘sosyal damping’ yaparak kendi ülkesindeki ve sömürgelerindeki pazarları ele geçireceğini düşünüyordu.

Sonuçta Japonya GATT’a girdi. İngiltere ve ABD’deki sanayi yapısı bu rekabete dayanamayarak değişmek zorunda kaldı. Sonrasında, diğer Doğu Asya kaplanlarının da devreye girmesiyle film daha da heyecanlı hale geldi.

Japonya’nın hikâyesine  önümüzdeki haftalarda tekrar döneceğiz.

2012′de cari denge

Murat Yülek, Dünya, 25 Şubat 2013

2012 yılı ödemeler dengesi açısından bir dönüm yılı oldu. Cari açık 77 milyar dolardan 49 milyar dolara düştü. Bu rakam 2013 GSYİH’sının yüzde 6,3′üne tekabül edecek. Türkiye İstatistik Kurumu’nun turizm istatistiklerinde yaptığı düzeltmeyle cari açık daha da düzelecek.
Cari dengedeki düzelme dış ticarette yıl boyunca devam eden iyileşme sayesinde oldu. TÜİK tanımlı dış ticaret dengesi 2012 yılında 106 milyar dolardan 84 milyar dolara indi (yüzde 21 iyileşme).
Aşağıdaki tablodan bu iyileşmenin nasıl gerçekleştiğini takip edelim:
- İhracat 2012 yılında yüzde 13 oranında yükselerek 153 milyar dolara yükseldi.
- Enerji dışı ihracat yne yüzde 13 yükselerek 145 milyar dolara çıktı.
- Ancak altın ihracatı düşüdüğünde; enerji ve altın dışı ihracat ancak yüzde 4 artarak 132 milyar dolara çıktı. Bu rakam, dünyada ve Avrupa’da krizin ortaya çıkardığı talep düşüşü gözönüne alındığında başarı olarak adlandırılabilir. Ancak Türkiye’yi “kesmez.” 2013 yılında iç talebin, istikrar açısından nisbeten yavaş seyretmeye devam etmesi gerekecek ve muhtemelen de öyle olacak. Bu durumda büyümenin devam etmesi için altın dışı ihracat artışı anahtar rol oynayacak. Bu nasıl olacak?
- İthalat yüzde 2 civarında daralarak 236 milyar dolara indi.
- Enerji ithalatı faturası artarken enerji dışı ithalat yüzde 6 daralarak 177 milyar dolara geriledi.
- Altın ve enerji dışı ithalat ise yüzde 6,5 düşerek 170 milyar dolar oldu.
- Yani altın ve enerji dışı ithalat yüzde 2,5 civarındaki GSYİH artışına ragmen ciddi miktarda azaldı. Ancak 2011 yılındaki ithalatın önceki seneye göre 55 milyar dolar (yüzde 30) artmış olduğunu unutmayalım. Yani, esasında ithalat hala “şişkin” ve TC tarihi zirvelerinde seyrediyor.
- Cari dengedeki ticaret dışı kalemlerde 5 milyar dolara yakın iyileşme oldu. Bunun büyük kısmı (4 milyar dolara yakını) hizmetlerden kaynaklandı. Turizmdeki istatistiksel düzeltme buna dahil değil.
Sonuçta cari dengede ciddi düzelmeler gerçekleşti. Enerji dışı cari denge 2012 yılında 3.5 milyar dolar fazla verdi. Bir önceki sene ise cari denge 30 milyar dolar açık vermişti. Altında 2012 yılında ticaret fazla verildi. Bu rakam düşüldüğünde, 2012 yılında altın ve enerji dışı cari denge 2.2 milyar dolar açık verdi. Aynı rakam 2011 yılında 25 milyar dolardı.