Archive for April, 2013

Yenilik insanla olur

Murat Yülek, Dünya, 29 Nisan 2013

Boğaziçi Yöneticiler Vakfı’nın bu yıl ikincisini düzenlediği ‘Özgün İyi Yönetim Uygulamaları Forumu’ (IBPF2013) geçtiğimiz hafta Haliç Kongre Merkezi’nde gerçekleştirildi. Özel sektör ve sivil toplum kuruluşlarının katılımıyla gerçekleşen organizasyonda alanında yenilikçi olan firma ve STK’lar tecrübelerini paylaştı. Amaç, özgün iyi yönetim uygulamalarını yeni projelerle buluşturmak, özellikle genç girişimcilere ilham kaynağı olacak bir platform oluşturmaktı.

Milli geliri hızlı bir şekilde arttırmanın ve bu artışı daha kalıcı sağlamanın yolu katma değerli ürünler üretebilmekten geçiyor. Bu ürünleri ortaya çıkartabilecek şirketlere sahip olmak, genç girişimcilerin yolunu açacak uygulamaları arttırmak önemli. Bunun için Ar-Ge ve yenilikçilik çalışmalarına gereken önemi vermek, kaynakları doğru kullanabilmek önemli bir adım. Ancak yenilikçi fikirler elbette ki tek başına yeterli değil. Daha doğrusu mümkün değil. Rekabet gücünü artırmanın yolu yenilikçi olmaktan geçerken yenilikçilik de güçlü insan kaynaklarından geçiyor.
Ürün ve hizmette farkındalığın ve kalitenin artması için katı ve kuralcı yönetim biçimlerinden vazgeçilmesi, liderlerin sektörlerine uygun iş modellerini seçmesi, krizlerde sorunlara karşı geçici değil kalıcı çözümler aranmasının yanı sıra ezberlemek yerine “neden ve nasıl” sorgulamasını yapabilen bir nesille de ihtiyaç var.

IBPF ve benzeri platformlarda irdelenecek olan özgün iyi yönetim uygulamalarının da artmasına neden olacak. İnsan kaynaklarının iyi yönetilmesinin önemini fark eden, vizyon sahibi, değişimi iyi okuyup stratejik planlar yapabilen yenilikçi şirketlerin artmasıyla birlikte katma değerli ekonomik büyüme de gerçekleşmiş olacak.

Türkiye’nin hikâyeleri

Murat Yülek, Zaman, 28 Nisan 2013

Türkiye “hikâyelerinin” zenginliğinin farkında değil ve bunları kullanamıyor; ekonomik değere dönüştüremiyor.

Tersine, Türkiye’nin diğer ülkelerle arasında yüzyıllar boyunca hep bir “PR” problem olageldi. Türkler örneğin Avrupa halklarınca hep canavar olarak bilindi. Katolikleri bırakın Martin Luther ve arkadaşları bile Tanrının, Hıristiyanları, Papa, şeytan, “kızıl Yahudilerle” birlikte Türklerden de koruması için gece yatmadan önce yapılması gereken dualar yazdılar. Bunları Leyla Coşan’ın Yeditepe Yayınları’ndan çıkan “Tanrım Bizi Türklerden Koru” kitabından okuyabilirsiniz.

Sonra 20. yüzyılda Türklerin başına bir başka çorap örüldü. Balkanlar’da bazı tarihçilere göre 10 milyon Türk ve Müslüman’ın katledildiği ya da katledilmemek için Anadolu’ya göç ettiği yıllarda Türklerin Ermenileri kestiği şaibeleri bilinçli olarak yayıldı. Toynbee gibi tarihçilerin “fabrikasyonu” olan 1,5 milyon rakamı bilinçli olarak ortaya atıldı; amaç daha çok Amerikan kamuoyunun aklını çelmekti. Nitekim bu propaganda başarılı oldu. Şu anda Türkiye kimsenin nereden geldiğini bilmediği 1,5 milyon rakamlarıyla uğraşıyor. Oysa, Yusuf Halaçoğlu gibi tarihçiler zorunlu göç sırasında kaybedilen hayatın 8.500 civarında olduğunu söylüyorlar.

Dedik ya çağımız propaganda çağı. Türkiye hep kaybeden tarafta olduğu “propaganda” savaşında dünyaya kendini daha iyi anlatmak için ne yapabilir? Bazı sivil toplum örgütleri ve şahısların gayretleri bir tarafa bırakılırsa yapmamız gereken çok şey var. Ama daha önemlisi, yapılacak şeylerin sistematik ve koordineli yapılması.

Arap gazeteci Daniel Abdulfettah, Türk dizilerini Arap âlemine açan ilk kişiydi. Bir defasında, bir Arap televizyonunda yaptığı Kız Kulesi haberinin ardından 20.000’e yakın mesaj aldığından bahsetmişti. Arap gençler, kulenin hüzünlü hikâyesinden çok etkilenmişlerdi. Acaba Kız Kulesi’nde düğün yapılabilirler miydi? Kız Kulesi nasıl gezilebilirdi? vs.

Acaba bu değerler nasıl yeniden üretilir ve Türkiye’ye hak ettiği ekonomik, sosyal ve siyasi getirileri kazandırır? Hem kamu kesimine hem de kişilere görev düştüğü kesin. Ama biz genellikle her şeyi kamudan bekleriz.

Ebu’l İz mi, Leonardo da Vinci mi?

İtalyanların Leonardo’yu iyi “kullandığını” fark ettiniz mi? Dünya medeniyetinin “altın çocuğudur” ya Leonardo. Arap asıllı olsa da İtalya’nın en önemli tanıtım malzemelerindendir aynı zamanda. Bu büyük kişiliğin değişik beceri ve faaliyetleri olduğu için meslek atfetmek zordur; en yakını: Leonardo bir ressamdır.

Birçokları kabul etmese de bir mühendis de sayılabilir; ancak bir mühendis olarak ortaya çıkardığı eserler, bazı taslak çizimler dışında, yok ya da çok azdır. Ancak bu, İtalyanların Leonardo’nun taslaklarının maketlerinin bütün dünyayı dolaşan bir sergi haline getirmesini engellemez.

Leonardo adlı kardeşinin aksine robotic biliminin kurucusu büyük mühendis Ebu’l İz’i ise kimse tanımaz. Cizreli Ebu’l İz’in Leonardo kardeşinden farkı mühendislik konusunda taslaklar değil çok sayıda gerçek eser (robot) ortaya çıkartmasıdır. Diğer farkı da Anadolu’nun bu çocuğunun Leonardo’dan 300 yıl önce yaşamış olmasıdır. Ayrıntılarını www.ebuliz.com sitesinden izleyebilirsiniz. Daha da iyisi Prof. Dr. Fuat Sezgin hocanın eserlerini inceleyebilirsiniz. Almancanız varsa tabii.

Türkiye neden Ebu’l İz’e hak ettiği tanıtımı sağlamıyor? Dünyayı bırakın neden kendi ders kitaplarında ondan bahsetmiyor? Ebu’l İz tarafından yapılan robotların kopyalarını neden tüm dünyada gezdirmiyor? Ebu’l İz ile ilgili filmler neden üretmiyor? Değişik dünya dillerinde birinci sınıf kitapları denen bastırmıyor? “Bizi” dünyaya tanıtmanın en etkin yollarından birisi bu değil mi?

Dünyanın ilk askerî bandosu: Mehter

Dostoyevski ve Tolstoy’u olsa da Rusların Leonardo’su yok. Ama Bolşoy’u var. Bolşoy balesini ortaya çıkartan motif sizce sadece pür sanat aşkı mıdır? Yoksa, Sovyet dönemindeki Rusların dünyaya her sahada ne kadar ileri gittiklerini gösterme şevki midir?

Bugünlerde ilginç yönleriyle basına yansısa da Bolşoy bir müessesedir. İnsanlar dünyanın en iyi balelerinden biri olan Bolşoy’da “kariyer yaparlar”; dünyayı gezerler ve insanları eğlendirirken aynı zamanda Rusya’yı tanıtırlar.

Bizde mehter ile ilgili Bolşoy karşılığı, güçlü ödeneğe ve vizyona sahip bir mehter müessesesi var mıdır? Sizi e-mail atmaya zorlamadan söyleyeyim; Türkiye’de çeşitli mehter takımları vardır ancak bunlardan hiçbiri güçlü ödenek ve bütçelerle donatılmamıştır.

Oysa, Anadolu Ateşi gibi yılın 365 günü dünyanın değişik önde gelen kentlerinde gösteri yapan, sadece müziği değil modern-otantik koreografisiyle izleyenlerin nefesini kesen, oyuncu ve müzisyenlerinin boy ve gerçek sakal bıyıktan tutun entelektüel derinlik şartlarına kadar kariyer yapmak için sırada olduğu, birkaç dil bilen ama en önemlisi kendi kültürünü tanıyan koreografları olan, gelecek birkaç yüzyıl boyunca kendini yenileyerek hayatta kalacak bir “müesseseye” ne dersiniz?

Bana ayrılan yer daraldığı için kullanamadığımız diğer bazı değerleri şimdilik sadece satır başlarıyla vereyim.

Sezai Karakoç’u Avrupa’nın anlamasını sağlamak kolay olmayabilir. Ancak Orhan Pamuk ve Elif Şafak’a neden daha çok sahip çıkmıyoruz Türkiye’yi anlatırken? Dünyanın en zengin mutfağı olan Türk mutfağını çalışan ve anlatan bir enstitümüz neden yok? Türk mutfağının ve kahvesinin örneklerini dünyanın tüm resmi ve ticarî başkentlerine yayamayan müteşebbislerimize geçen haftaki yazıda değindik zaten.

Dünya tarihinin en önemli mimarı olan Mimar Sinan, astronom hükümdar Uluğ Bey, Divan Edebiyatı’nın önemli şairlerinden olan Kanuni Sultan Süleyman ve daha nice “hikâyemiz” dünyaya tanıtılmayı bekliyor. Sizden gelecek fikirleri de bu köşede yayınlayacağım.

Filmler, kitaplar, sergiler, şovlar; enstitüler; Türkiye’yi dünyaya tanıtmamız gerekiyor. Bu tanıtım ve müesseseleşme gayretinde her şeyi devletten beklemeye devam etmeyelim.

Alacağınız gayrimenkulün değerini nasıl hesaplarsınız-3

Murat Yülek, Dünya, 22 Nisan 2013

Gayrimenkul değerleme konusuna yeniden geri dönüyor ve üçlemeyi bugün sonlandırıyoruz. Geçen iki yazıda özetle şunlar söylenmişti:

-Gayrimenkul kullanım için alındığı gibi yatırım olarak da alınıyor. Kullanım için alınan gayrimenkulun değerlemesi “rasyonel” / finansal değerleme usüllerine göre yapılmayabilir. Ancak yatırım için gayrimenkul alıyorsanız aldığınız varlığın değerini bilmeniz gerekiyor. Kullanım için gayrimenkul alırken de bu hususa dikkat etmeniz sizin lehinizedir.

-Gayrimenkul diğerleri gibi nakit getiren bir varlıktır. Bu yüzden en mantıklı değerleme usulü, getirdiği/ getireceği nakdin piyasada geçerli çarpanlar kullanılarak gayrimenkule değer biçilmesidir. Satın alıcıysanız, gayrimenkul bu hesapla elde edeceğiniz değerin altında ise alın. Değilse almayın alternatiflere bakın.

Bu iki prensipten hareketle bugün iki son hususu değerlendireceğiz. Birincisi; “Markalı” konutlara nasıl değer biçeceğiz? Bu tür konutlar “markalı” olarak pazarlanıyor. Bir kısmı için “marka” konutun gazetelerde cafcaflı reklamlarla pazarlanmasından ibaret. Diğerlerinde ise, yurt dışında standart olan bazı hizmetlerin (aidat karşılığı) sağlanmasını da kapsıyor. Bu tür “markalı” konut ya da işyerlerinin gelir seviyesi daha yüksek kesimlere seslenmesinin de getirdiği bir “statü” faktörü de var.

Siz markalı konut ya da işyerine yatırım yaparken yukarıdaki prensiplerden ayrılmayın, lehinize olur. Formül basit, gayrimenkulün getirdiği ya da getireceğini düşündüğünüz kirayı (boş kalmayacaksa!) geçerli çarpanlarla çarpın bu rasyonel değerin üzerindekileri sakın ama sakın almayın.

İkinci konu ise gayrimenkul yatırımını finansal yatırımla nasıl karşılaştıracağınız. Yani, 100.000 TL’nizi katılım bankası ya da bankaya yatırmakla gayrimenkule yatırmak arasında nasıl karar vereceksiniz? Katılım bankası ya da bankanın size vereceği getiri “nominal” bir (yani enflasyondan arınmamış) getiri iken gayrimenkul getirisi reeldir. Yani, gayrimenkulün kira getirisi kendi kazandığı değere ilave bir getiridir. Bu ikinci getiri ise iki ayrı getirinin toplamıdır. Birincisi, ülkedeki genel tüketim malı fiyat sepeti ile ilişkilidir. Türkiye’de genellikle gayrimenkulün bu tip değer kazancı TÜFE’ye paralel gittiği söylenebilir.

Ancak ikinci bir değer kaybı ya da kazancı unsuru daha vardır. Bunda da yerel dinamikler rol oynar.

Örneğin, o kentin ya da semtin gayrimenkul fiyatları yerel ekonomik sebeplerden artıyor olabilir. Örneğin, Ereğli’de dünyada çelik fiyatları arttığı zaman, Erdemir Çelik Fabrikası’nın kente getirdiği hareketlilik gayrimenkul fiyatlarına yansıyor olabilir; tabi çöken endüstrilerin olduğu kasabalarda da tersi olacaktır. Ayrıca, semte “metro gelmesi” klasik örneğinde olduğu gibi faktörler de gayrimenkulün değer kazancını etkileyecektir.

Dolayısıyla, banka (ya da borsa) getirisini gayrimenkul getirisiyle karşılaştırmak için birincisine enflasyonu ve gayrimenkul diğer (net) değer kazançlarını eklemeniz gerekir. Gayrimenkulün kira getirisini tamamen tüketseniz de en azından reel olarak elinizdeki değer artarken, aynı şey banka mevduatı için geçerli değildir. Banka getirisini tamamen tüketirseniz zaman bankada kalan mevduatınız önceki seneyle aynı kalsa da reel olarak servetiniz azalmış demektir.

Girişimcilik, kahve, Türkler ve Amerikalılar

Murat Yulek, Zaman, 21 Nisan 2013

Yurda 2004 yılında döndüğümde Türkiye’de bir ‘kafe’ furyası olduğunu fark ettim. Dikkat edin ‘kahve’ ya da kahvehane değil ‘kafe’. Finans camiası başta olmak üzere iş kesimi, yurtdışındaki meslektaşları gibi toplantılarını ‘kafelerde’ yapıyorlardı. Bu arada, özellikle İstanbul’da kafelere gidenlerin büyük kısmının ismini bile doğru telaffuz edemediği yabancı kaynaklı zincirlerdi.

Ben de özellikle yurtdışındaki öğrenciliğim ve iş hayatım sırasında ‘book&coffee’ tabir ettikleri mekanlarda sık sık bulunurdum. Ancak Türkiye’deki değişim beni yine de şaşırtmıştı. Ankara’daki Kurtuba ‘Kitap ve Kahve’ isimli ‘modern kıraathanedeki’ ‘Amerikan servis’ tabir edilen tabakaltlarında anlatıldığı üzere, dünyaya kahve ve kahve kültürünü hediye eden ülkemizdeki bu yeni akım, son 200 yılda olduğu gibi, ‘tercüme’ bir kültürel değişim haline gelmişti.

Bu girişten sonra; kahve, Türkler ve Amerikalılar arasında ne ilişki mi var? Kültürel zenginliklerimizle birlikte yitirdiğimiz müteşebbisliğimizi bu ilişkide görebiliriz. Üzerinde oturduğumuz, ama kalkmamak üzere oturduğumuz, dünyanın belki de en zengin kültürel hazinesini nasıl dünyaya katkıya ve kişisel zenginliğe çevir(e)mediğimizin bir örneğini size bu üçlü rahatça anlatır.

Yemen’de yetişir-İstanbul’da yapılır-Dünyada içilir

İşte size hafif benim tarafımdan senaryolaştırılmış bir tarihçe. Yüzyıllar önce dağlık Yemen’de bir keçi çobanı, yorgun keçilerinin, bir ağacın yere düşen çekirdek şeklindeki meyvelerini yedikçe canlandığını fark eder. Bu çekirdeklerle yaptığı denemelerden sonra kahve içeceğinin ilk türünü geliştirir. Kahve zamanla o bölgede geceleri ayakta kalıp ibadet etmek isteyen mutasavvıfların ve geceleri çalışmak isteyen alimlerin popüler içeceği olur.

16. yüzyılın başında, Osmanlı İmparatorluğu’nun Yemen Valisi Özdemir Paşa, bu çekirdekleri diğer hediyelerinin yanında Sultan’a gönderir. Bundan sonra İstanbul’daki Türkler kısa sürede iki ‘inovasyona’ imza atarlar. Birincisi, bu kahveler, sonradan Türk kahvesi adı verilen tarzda yapılmaya başlanır. Arap kahvesi uzun süre kaynatılır ve şekersiz olarak sunulurken Türk kahvesi, özel bir kurutmadan geçtikten sonra çok ince çekilmekte, cezve denilen aletle daha kısa sürede pişirilmekte ve fincan denilen, o yıllarda Avrupa’da sanat eseri sayılabilecek özel bardaklarda sunulmaktadır. Kahvenin yanında su verilmesi, kahve fincanının kenarının inceliği İstanbul’da oluşan ritüellerdendir.

İkinci yenilik ise daha önemlidir. Gelişmiş İstanbul zevki, özel bardaklarda sunulan ve yavaş yavaş içilen bu sıcak içecek etrafında bir ‘sosyalizasyon’ kültürü oluşturmuştur. Yozlaşmadan önce, kahvehanelerde ve sonradan kıraathanelerde kahve içilirken okumalar ve tartışmalar yapılmakta, sohbetler dinlenmektedir. Dünyanın muhtemelen ilk stand up’çıları olan meddahlar bu kıraathanelerde daha çok tarihi hikayeleri tek başlarına bir ‘şov’ havasında canlandırmakta, müdavimleri hem eğlendirmekte hem eğitmekte hem de düşündürmektedir.

İşte bunlar sonradan Avrupa’ya yayılan kahve kültürü ve onun mucidi olan atalarımızın dehasının ve yenilikçiliğinin bir örneğidir. Şimdi 21. yüzyılda Amerikan dehasına geçelim.

Kahve, muteber rivayete göre, Avrupa’ya doğusundan, 2. Viyana Kuşatması eliyle yayılır. Geri çekilen Osmanlı askerlerinden kalan eşyaları yağmalayan Avusturya askerleri, ne olduğunu anlayamadıkları kahve çuvallarını da bulurlar. Osmanlı kültürünü tanıyanlar eliyle bu çuvallar sermaye yapılarak ilk kafeler kısa zamanda açılır Avusturya’da. Türk kahvesi bugün hâlâ Sacher’in menüsünde aynı isimle sunulmaktadır. Yanında bir bardak su da eksik olmaz tabii.

Rivayetlere göre bir taraftan İngiltere’ye de atlayan kahvehaneler kısa sürede Avrupa’da yayılır ve Fransa, İtalya gibi ülkelerde büyük kabul görür. Osmanlı bunun farkında mıdır bilinmez.

Gelelim Amerikan dehasına. Aradan birkaç yüzyıl geçer. Amerika’nın doğu kıyısında Seattle’da kahve hayranı birkaç ‘entelektüel’, kahve çekirdeklerini sattıkları Starbucks isimli küçücük bir dükkan açarlar. Daha sonra birkaç dükkana çıkar zincir. Tesadüfen Starbucks’ın sahipleriyle tanışan Schultz, İtalya’da tanıdığı kahvehane kültürünü Starbucks aracılığıyla uygulamak ister. Sahipleri Starbucks’ın bir içecek zinciri olmasını istemezler ve sonunda Starbucks’ı Schultz’a satarlar.

Amerikan girişimcilik dehası burada devreye girer. Kahveyi daha çok iş hayatında ayakta kalma aracı olarak bilen Amerika’da İtalyan kahve kültüründen esinlenir ama kendi nosyonlarını da ekleyerek dünyanın en büyük yiyecek-içecek zinciri haline getirir; sonradan biraz azalsa da 2000’lerin ortalarında dünyada toplam 16 bin civarında dükkanı olur Starbucks’ın. Starbucks, devşirme unsurların Amerikanlaştırılarak devleştiği bir işletme haline gelir. İşte Amerikan dehası ve girişimciliği.

Ve Türkiye…

2004’te döndüğümde Türkiye’de karşılaştığım manzara girişimcilik açısından üzücüydü. Son 200 yüzyılda yaşadığımız, Batı’dan ithal ettiğimiz her şeye olan hayranlığımız bu kez Starbucks ve benzerlerine yönelirken, girişimciliğimiz özü bize ait olan bir değeri bugüne uygun olarak yeniden geliştirmeye yetmemişti.

Girişimcimiz, bu alandaki girişimciliğini Anado-lu’nun ortasındaki bir kasabada açtığı ‘kafeye’ ‘George Coffee’ adını vererek gösterebiliyor. Bir iki büyük yerli zincirde bize ait olan kahve ve kahvehane kültürümüzün esamesinin okunmadığı görülüyor. Duyduğuma göre bunlardan birisi ‘Latin Amerika’ kahve kültürünü temel alıyormuş. Menüsünün ücra bir köşesinde de olsa Türk kahvesini eklemeyi unutmamış neyse ki. Tabii Türkiye’nin kendi kültürüne bigane kalıp, Latin Amerika bazlı bir kahvehane konseptini hangi altyapıyla kurabileceği bilinmez.

Sözün özü şudur: Girişimciliğimiz yetersiz, kendi zenginliğimizin ve bunun nasıl kültür bazlı ticari bir değere çevrilebileceğinin farkında değiliz. Böyle olursa, acı ama dünyada ve dünya ekonomisinde var olduk dememiz zor.

Kurtuba Kitap ve Kahve

Bu üzücü durum, Doç. Dr. Ulvi Saran dostumuz ile birlikte düşünmeye sevk etmişti. Ortaya birkaç sene evvel Ankara’daki Kurtuba Kitap ve Kahve çıktı. Bugün Kamu Araştırmaları Vakfı tarafından işletilen bu modern kıraathanede öğrenciler, yazarlar, entelektüel hassasiyeti olan bürokrat ve işadamları okuyor, tartışıyor, yazıyor ve çok sayıda değişik Türk kahvesini (Kurtuba’da bir ara 11 ayrı çeşit Türk kahvesi sunuluyordu) diğer dünya kahveleriyle birlikte yudumluyor. Kurtuba’nın bir kardeşi de Boşnak girişimciler tarafından Saraybosna’da Cordoba adıyla işletiliyor. Anadolu’nun her tarafında Kurtuba misali girişimcilik örneklerinin açılmasını ve bunların dünyaya yayılarak, ‘varız’ diyelim. Tabii kastım sadece kahvehaneler değil, yazılımdan makineye, markalaşmış ticari ürünlerden edebiyat ürünlerine kadar uzuyor.

Petrol, altın, hisse senetleri, döviz kuru ve faizler

Murat Yülek, Dünya, 15 Nisan 2013

5 Nisan 2013 Cuma günü İMKB yerine Başbakan R. Tayyip Erdoğan ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın açılış gonguyla Borsa İstanbul kuruldu. Bu ülkemizin finansal piyasaları açısından tarihi bir dönüm noktasıydı. Diğer adımlar hızlı gitmese de Borsa İstanbul ile İstanbul’un küresel ya da bölgesel bir finans merkezi olma hedefi açısından da önemli sayılabilecek bir adım atılmış oldu.

Bu dönüşümde Borsa İstanbul Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO’su Dr. M. İbrahim Turhan’ın da önemli katkıları var. Söz konusu geçişle birlikte VOB ve Altın Borsasını da bünyesine katan yeni adıyla Borsa İstanbul’da birçok yenilik gerçekleştirildi. Bunlardan birisi de Borsa İstanbul’un web sitesiydi. Başta TCMB, Hazine, SPK, BDDK, Kalkınma Bakanlığı ve TÜİK gibi ekonomik kurumların özellikle araştırmalarını sıklıkla takip ederim. Bu vesileyle gezindiğim genç Borsa İstanbul’un yeni sitesinde altın, hisse senetleri, dolar ve faizler arasındaki ilişkileri inceleyen ilginç bir makaleye rastladım (http://borsaistanbul.com/en/corporate/research/research/publications).
Makaleyi State University of New York Maritime College’da Öğretim Görevlisi Dr. S. Hilmi Kal, Borsa İstanbul Baş Ekonomisti Dr. Ferhat Arslaner ve TCMB Ekonomistlerinden Dr. Nuran Arslaner yayınlamışlar. Son dönemdeki akademik veri tabanlarında yaptığım taramalara göre bu değişkenlerin hepsini birden kapsayarak yapılan akademik çalışma yok denecek kadar az sayıda.

1944′de 1 ons (28 gram) altının 35 dolara sabitlendiği Bretton Woods sabit kur antlaşmasının 1971′de efektif olarak sona ermesi ile altın ve dolar ve dolayısıyla diğer para birimleri ile altın arasındaki ilişki zaman zaman sakin seyretse de en son 2008 krizinde de tecrübe edildiği gibi oldukça yüksek frekanslı bir seyir izliyor.

Son olarak Japon Merkez Bankası’nın bilanço büyüklüğünü, yani para tabanını emsali görülmemiş şekilde (2013′de % 35, 2014′de %45) büyütme kararıyla kervana katıldığı parasal genişlemenin de bir sonucu olarak altın fiyatları özellikle 2008′den bu yana yüksek volatiliteye sahip beklenmedik bir hareket gösteriyor. Yani altını hangi döviz kuru ile olursa olsun fiyatlandırmak, yüksek veya düşük olduğunu bilmek nerede ise imkansız. Diğer yandan altın-petrol paritesi yani altının petrol cinsinden fiyatı (28 gram altın bölü 1 varil petrol) 15 rakamının etrafında hareket ediyor. Bu piyasaları yakından izleyen uzmanlar, bu paritenin 15′in üzerinde olduğu durumları, altının nisbeten değerli ve petrolun nisbeten değersiz olduğu durum, 15′in altında olduğu durumları ise tersi olarak değerlendiriyor.

Söz konusu makalede yazarlar, doğrusal olmayan ileri düzey ekonometrik Markov tekniği kullanarak altın, döviz kuru ile hisse senedi borsası (S&P 500) arasındaki ilişkiyi, altının petrol cinsinden fiyatının nisbi olarak değerli olup olmadığı durumlara göre analiz ediyorlar.

Makelenin sonuçları çok ilginç: altın- dolar paritesi 15′in altında olduğu durumlarda dolar, hisse senetleri ve faizlerin, altın üzerinde hemen hemen hiç etkisi yok, diğer yandan altın değerli olduğu zamanlarda, dolar da değer kaybediyor ve hisse senetleri doları yükseltiyor, aynı şekilde altın-petrol oranı 15′in üzerinde olduğu zaman bu hisse senetlerini düşürüyor, bir başka enteresan sonuç da yine söz konusu rasyo, 15′in ,üzerinde iken altın fiyatları faizleri yükseltiyor.

Melek yatırımcılar geliyor

Murat Yülek, Zaman, 14 Nisan 2013

Hazine Müsteşarlığı’nın uzun süredir üzerinde çalıştığı melek yatırımcılık ya da resmi ismiyle “Bireysel Katılım Sermayesi” mevzuatı bu sene 15 Şubat tarihinde yayınlandı.

Bu mevzuat ve ortaya çıkardığı melek yatırımcılık müessesesi Türkiye açısından önemli bir dönüm noktası olabilir.

Türkiye’de finans sektörü yeterince “sofistike” değil. Bunu bu köşede daha önce tartışmıştık. Finans sektörünün yüzde 90’ını temsil eden bankacılık sektörü standart ticari bankacılık hizmetleri veriyor. Bu hizmetlerin de en önemli unsuru teminata dayalı olarak kredi verilmesinden oluşuyor. Yani finanse edilen işlem ya da projenin kalitesinden çok proje sahibinin teminatına kredi veriliyor.

Özellikle uzun vadeli borçlanma gerektiren projelerde, proje nakit akımlarına dayanan şirkete rücu edilemeyen “proje finansmanı” yöntemleri değil, şirket bilançolarının teminata dayalı olarak borçlandırıldığı “şirket finansmanı” pratiği kullanılıyor. Bu arada, Türkiye’de mevduatların ortalama vadesi birkaç ay olduğu için uzun vadeli kredilerin de zaten toplam kredi hacminin çok küçük bir kısmını aşması pek de mümkün değil. Finansal düzenlemeler ve riskten kaçınma güdüsü bankaları farklı davranmaktan alıkoyuyor.

Türkiye finans piyasalarının yapısı, yeni projelerin veya fikirlerin finansmanına uygun ortam sağlamıyor. Bu tür teşebbüsler yüksek riske sahip, düşük ölçekli finansmanlar gerektiriyor. Ülkemizdeki en önemli finansal aracı olan ticari bankaların, yukarıdaki kısıtlarını bir tarafa bırakalım, bu tür projeleri değerlendirecek uzmanlığı da yok. Başka finansman kurumları da olmadığı için ülkemizde neden yeni fikirlerin, ürünlerin finansmana ulaşamadığını anlamak zor değil.

Ancak son yıllarda ülkemizdeki yapı değişmeye başladı. Müteşebbislerin, özellikle yenilikçi ürünlerle uğraşanların, desteklenmesi kamu kurumlarının öncelikleri arasına girdi. TÜBİTAK’a yeni fikirlerin ve projelerin desteklenmesi için kaynak tahsis edildi; ARDEB gibi sadece akademisyenlere ve TEYDEB gibi özel sektöre de açık hibe ve finansman programları var. TÜBİTAK/TEYDEB şu anda girişim fonlarına ortak olarak ilave sermaye katılımı yapacağı Girişim Sermayesi Destek programı üzerinde çalışıyor.

Sanayi Bakanlığı’nın Teknogirişim ve Santez gibi KOSGEB’in de çok sayıda destek programları bulunuyor. Bunlar gerekli programlar ve Türkiye, yavaş yavaş bu programları verimli ve etkin kullanmayı öğrenecek.
Şu anda bu programlarla ilgili fazla bürokratik olmalarıyla ilgili şikayetler de yok değil. Bu kurumlar da başvuruların kalitesinden şikayet edebiliyorlar. Dolayısıyla hem destek verenlerin hem de almak isteyenlerin bir öğrenme sürecinden geçmesi gerekecek. Amerika gibi büyüklerin yanında, Singapur, İsrail ya da İrlanda gibi mikro ölçekli ülkeler de bu süreçlerden geçtiler ve bazı başarılar kazandılar. Örneğin İsrail’deki Yozma programı mikro desteklerle çok sayıda yenilikçi müteşebbis üretti.

Bireysel katılım sermayesi devrimi

Hazine Müsteşarlığı tarafından geliştirilen Bireysel Katılım Sermayesi programı, yanda saydığımız kamu desteklerini tümlüyor ve özel sermaye birikimini yenilikçiliğin teşvikine yönlendirmeyi amaçlıyor. Yeni mevzuat, belli şartlara sahip kişilerin yeni kurulan şirketlere yaptıkları sermaye ortaklığı şeklindeki yatırımların yüzde 75’lik kısmının şahsın vergi matrahından düşülmesine izin veriyor. Eğer yatırım daha önceden KOSGEB ya da Sanayi Bakanlığı gibi kurumların elemesinden geçerek desteklenmişse bu oran yüzde 100’e çıkıyor.

Yapılan yatırımdan elde edilen değer artışı da vergiden muaf. Dolayısıyla, mevduat, şahsi tasarrufları doğrudan yenilikçi yatırımlara kanalize eden yeni bir finansal kanal açıyor; sermayedar ile müteşebbisi risk paylaşımı çerçevesinde bir araya getiriyor. Bu, Türkiye açısından çok önemli bir yenilik. Çığır açıcı bir yenilik desek mübalağa olmaz.

Ancak bu yeni mecranın istenen sonuçları elde etmesi yeni bir “yatırımcı sınıfının” ortaya çıkmasını gerektiriyor. Bu pek kolay değil ama gerçekleşmesi de çığır açılması manasına gelecek zaten.

Benim görüştüğüm ülkemizin birçok işadamı genellikle babadan gördükleri yollardan (‘biz bu işten anlarız’ mantığı) para kazanmayı seviyorlar. Bu da geleneksel alanlarda giderek daha fazla yatırım yapılmasına ve sermayenin bu alanlarda temerküz etmesine yol açıyor. Sonuçta herkes aynı alanlarda iş yapmaya kalkınca da rekabet şartları ağırlaşıyor ve sıkıntılar ve her türlü şikayet başlıyor (‘herkes lokantacı oldu’ şikayeti). Yani, yeni sahalar daha riskli görünüyor ama babadan kalma alanlar da pek risksiz sayılmaz. Tabii yeni alanlara yatırım yapın demek hesaplamadan, araştırmadan önünüze gelen “projeye yatırım yapın manasına” gelmiyor.

Yetişmesi gereken yeni yatırımcı tipi iş planı okumayı bilen, uyanık tiplerden oluşmalı. Avrupa ve Amerika’da hemen her ülkede, önde gelen üniversite ve kurumlarda “melek yatırımcı eğitimleri” olması boşuna değil.

2012 Büyümesine Bakış ve 2013 için ipuçları

Murat Yülek, Dünya, 8 Nisan 2013

Ekonomi 2012 yılında yüzde 2,2 büyüdü. Benim sene başındaki beklentim yüzde 4’ün üzerinde bir büyüme idi. IMF yüzde 1.7 büyüme bekliyordu. Sonradan beklentisini yüzde 3’lerin üzerine çıkardı. Sonuçta bir önceki yıldaki yüzde 9’a yakın büyümeden sonra ciddi bir gerileme oldu GSYİH’da.

Büyümedeki bu hızlı düşüşün iki ana sebebi var. İç talep düştü; iç pazar yavaşladı. Buna karşılık daralan dış pazardan yeteri kadar faydalanamadık. Yine de (net) ihracatın büyümeye katkısı yüzde 4.1 oldu. İç talep büyümeyi yüzde 0.6 aşağı çekti; stok değişimleri ise yüzde 1.3. Yani, iç talep gerilediği için üretim stoklardan yenildi ve üretim oldukça aşağı düştü. Kamu kesimini hem tüketim hem de yatırım harcamaları açısından özel sektörün aksine büyümeye katkı yaptı. Yani, kamu olmasaydı iç talep daha da hızlı düşecekti.

Çeyrekler bazında bakalım. Birinci çeyrekten (yüzde 3,3) itibaren büyüme her çeyrekte daha da düştü. Son çeyrekte yükselme umudu da boşa çıktı ve senenin son çeyreğinde büyüme yüzde 1.36’ya kadar geriledi. Sanayi sektöründeki büyüme ise ikinci çeyrekte birinciye göre bir miktar artarak yüzde 3.6’ya çıktı. Ancak üçüncü çeyrekte yüzde 1.5’in altına indi. Son çeyrekte önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 0.3 oranında daraldı. Yani dördüncü çeyrek çok sıkıntılı geçti. Özellikle sanayi sektörü için.

Şimdi soru ekonomi dip noktasını geçti mi? 2013 yılının şu ana kadar ki göstergeleri dibe ulaşmış olsak da ciddi bir hareketlenmeye işaret etmiyor henüz. Yani hala diplerde olabilir Türk ekonomisi. Dünya ekonomisinin haline bakınca durum pek de fena değil diyebilirsiniz ama bu seviyeler Türkiye’ye yetmez. Hele Hindistan’ın yüzde 4.5, Çin’in yüzde 8’e yakın büyüdüğü son çeyrekte Türkiye’nin yüzde 1.4 seviyesinde kalması hiç iyiye işaret değil.

2012 yılında Türkiye makroekonomisi bir normalizasyon yaşadı ancak ölçeği fazla kaçtı. Şimdi canlanma gerekiyor. Ancak bu canlanmayı iç talebe dayalı yapmaya kalkarsak normalizasyon öncesine, yani iç talebin azdırıldığı 2011 ve 2010’daki dengelere geri dönülmüş olunur.

Yapılması gereken dış pazarlara dayalı büyümek. Bunun yolu iç talebi azdırıcı kredi artışları değil dış talepten daha iyi faydalanılmasını sağlayacak kur hareketlerini sağlamak. Yani aşırı değerli TL’den bir an önce kurtulmak.

2012 yılında büyüme düşünce ithalatta da (bir miktar) düştü. Bu, artan ihracatla birleşince, cari açığın GSYH içindeki payı 2012 yılında yüzde 6.2’ye geriledi. Bu sene büyümeyi iç talep yoluyla artırırsak cari denge/GSYH oranındaki kötüleşmeye hazır olmamız gerekecek.

2012 yılı geneline bakıldığında ise büyümenin kompozisyonun 2011 yılına göre değiştiği görülmekte. Özel sektör yüzde 4.5 küçüldü. Kamu harcamaları sürdürüldü, kamu kesiminin gelişim hızı yüzde 8.9 büyüdü. Özel tüketim ve yatırım harcamaları 2012 yılında büyümeye negatif etki etti. Kamu yatırım ve harcamaları ise az da olsa büyümenin artmasını sağladı. Net ihracat 2012 yılı genelinde 4.1 puan arttı. Üretim yöntemiyle bakıldığında ise hizmetler sektörü büyümeye en fazla katkı yapan sektör oldu.

Kur savaşları (yeniden) başladı

Murat Yülek, Zaman, 7 Nisan 2013

Japonya’ya atıfla, bu köşede 3 Şubat yazısının başlığı “Kur savaşları yeniden başlıyor” diye atılmış. Şimdi “başladı” diye atmak yanlış olmaz herhalde.

Yeni Japon Merkez Bankası Başkanı Kuroda, görevine hızlı başladı ve önceden verdiği sözü tuttu. Geçen hafta toplanan Japon Merkez Bankası Para Kurulu oybirliğiyle parasal genişleme kararı aldı. Ancak genişlemenin boyutu piyasayı şaşırtacak kadar büyük.

Yapılan açıklamaya göre para tabanı 67 trilyon yenden (750 milyar dolar) 2014 sonunda 138 trilyon yene yani iki katına çıkacak. Bunu yapmak için merkez bankası, Japon devlet tahvillerini satın alacak. Ancak, satın almada uzun vadeli kağıtlara yoğunlaşılacak. Japon Merkez Bankası’ndan yapılan açıklamada bu “miktarsal ve niteliksel” parasal genişleme (“quantitative and qualitative”) olarak adlandırılmış. Buna benzer yaklaşımlar daha önce Fed ve TCMB tarafından da gerçekleştirilmişti.

Aynı açıklamada, bu politikanın amacının enflasyonu yüzde 2’ye yükseltmek ve orada tutmak olduğunun altı çiziliyor. Bunda bir sürpriz yok. Yeni Japon Başbakanı da daha evvel benzer açıklamalar yapmış ve parasal genişlemeye gidileceğini söylemişti. Kuroda da merkez bankası başkan adaylığı sırasında da aynı rakamı telaffuz etmişti. Yani Japonya’da merkez bankası ile hükümet oldukça yakın çalışıyor.

Tablodaki özet rakamlardan göreceğiniz gibi parasal genişlemenin bilançonun sağ tarafına yansıması emisyon kanalından değil. Yani, yeni üretilen para bankalara aktarılacak. Peki orada kalacak mı?

Kuroda ve Başbakan Abe’nin hedeflediği enflasyonun üretilmesi ve dolayısıyla Japon ekonomisinin çarklarının yeniden dönmeye başlaması bankaların bu genişlemeden doğan likiditenin krediler yoluyla tüketici ve şirketlere aktarılmasıyla gerçekleşebilir.

Bu da Japon tüketicilerin yeniden tüketmeye başlaması Japon şirketlerinin de borçlanarak yatırım yapmaya başlamasından geçiyor. Bir de artık etkisi azalan depremin yıkıntılarının ortadan kaldırılması da aktiviteyi destekleyecek.

Peki Japon halkı ve şirketleri kendilerini güvenli ve mutlu hissediyorlar mı? Paraları harcamaya başlayacaklar mı? Orası pek kesin değil. Muhtemelen Keynes’in likidite tuzağı senaryosu işlemeye devam edecek Japonya’da. Yani, bu likidite genişlemesi içeride bir tüketim ve dolayısıyla kredi genişlemesini doğurmayacak.

Peki o zaman bu 750 milyar dolarlık ilave (ve bedava) likidite nereye gidecek? Japonya kadar diğer ülkelerdeki borsalar ve sermaye piyasalarına da akacak. Faizler düşük kalacak, borsalar da en azından düşmeyecek. Nitekim ilk günkü etki Tokyo Borsası’nı uçurdu. Tabii bu arada Türkiye’ye de para yağacak. Özellikle diğer merkez bankaları da Japonya’yı takip ettikten sonra.

Ancak, para gideceği yeri seçecek. Örneğin Avrupa borsaları ilk gün AMB’nin çekingen açıklamalarından sonra yukarı doğru değil aşağı yönlü hareket etti. Önümüzdeki dönemde borsa ve diğer sermaye pazarlarının iki ayrı etkinin anlık etkileşmesiyle yönleneceğini söylemek yanlış olmaz.

Bir tarafta gittikçe genişleyen uluslararası likidite; diğer yanda teker teker ülkelerin büyümelerinin ne yönde hareket edeceği endişesi. Avrupa piyasalarının dünkü hareketi ve Euro’nun gerilemesi yine burada iyi bir örnek. Amerika’ya da güvenin yakın geçmişteki kadar güçlü olmadığının da altını çizelim. Amerikan borsasının son dönemdeki artışları, büyüme sıkıntıları ve maliyesi hakkındaki kuşkular bunda etkili oluyor.

AMB’nin çekingen açıklaması (ikinci yarıda beklenen büyümenin gelmeyebileceği riski) bir taraftan doların Euro’ya karşı değer kaybetmesine yol açtı. Ancak diğer taraftan, yen her iki para birimine karşı değer kaybetti. Dolayısıyla, Japonya ilk aşamada asıl amacına doğru gördüğü bu ilk hareketten oldukça mutlu olmalı.

Ancak bundan sonra ABD ve AMB’nin böyle bekleyeceğini zannetmeyin. Likidite üzerinden kur savaşları başladı artık. Hem Asya hem Avrupa borsalarında “yeni normal” altında dalgalı harekete hazır olun.

İhracatçılar açısından ise zor bir döneme giriyoruz. Uzun süredir değerlenmeye devam eden TL’sının kösteğiyle yavaşlayan dış talep birleşince işleri zor.

Günaydın S&P

Murat Yülek, Dünya, 1 Nisan 2013

İflas edeceği aşikar olmasına rağmen 2012 Ocak ayına kadar S&P Güney Kıbrıs’ı yatırım yapılabilir bir ülke olarak derecelendirmişti. 13 Ocak’da G. Kıbrıs’ın notunu BBB’den BB+’a indirdi. Eti budu belli olan G. Kıbrıs şimdi 16 milyar dolarlık kaynağa ihtiyaç duyuyor. S&P’nin ekonomistleri böyle!

Türkiye hakkında ise S&P önemli hatalarından birini 2011 sonlarında yapmıştı. Bakın 27 Eylül 2011 tarihinde bu köşede neler yazılmış (özetle):
“Geçen hafta Standard&Poor’s Türkiye’nin “yerel para cinsinden” notunu “yatırım yapılabilir”seviyeye yükseltti. Sağ olsunlar; ancak yine de kararlarını anlayabilmek güç… Türkiye’ye yerel para açısından yatırım yapılabilir notu verilirken yabancı para açısından hala yüksek riskli seviyesinde tutulması. Oysa yabancı para açısından Türkiye Cumhuriyeti borç kağıtları yerel paradan daha güvenli.

Rakamlarla açıklayalım. Türkiye’nin 2011′de 135 milyar TL değerinde iç borç servisi yapması bekleniyor. Buna karşılık, borçlanma planında dış borç servisi ise, iç borç servisinin yüzde 10′u civarında, sadece 17,8 milyar TL olarak hesaplandı. Yani kabaca 10 milyar dolar. Türkiye’nin brüt yabancı rezervleri (yani merkez bankası kontrolünde olan yabancı para rezervleri) geçen hafta itibariyle 87,2 milyar dolar. Yani bir yıllık borç servisinin neredeyse dokuz katı. Yine geçen hafta itibariyle kısa vadeli (yani bir seneden kısa sürede vadesi gelen) kamu dış borcu TCMB’nınkiler dahil 6,6 milyar dolar.

Yani yerel para açısından yatırım yapılabilir olarak değerlendirilen T.C. adlı hükümran borçlanıcının yabancı para cinsinden daha riskli değerlendirilmesi ciddi bir tezat.”

S&P, Türkiye’nin kamu ve özel sektör olarak dış finansman ihtiyacının 2011 yılında dış gelir elde etme kapasitesinin yüzde 150′sine ulaşabileceğini hesaplıyor. Bu durumda da kamunun (ve özel sektörün) yabancı para baskısı altında kalabileceğini ima ediyor. Bu riskten dolayı da T.C’nin yabancı para notunun yatırım yapılabilir seviye de olmadığını söylüyor.

Diyelim ki bu hesap doğru; eğer böyle bir risk gerçekleşirse ve ekonomi alt üst olursa yerel para cinsinden ödeme sıkıntısına girmeyecek mi Türkiye? O zaman nasıl oluyor da yerel para cinsinden kağıtlar düşük riskli, yabancı para cinsinden olanlar yüksek riskli oluyor? ABD gibi T.C. de para basar öder diye mi düşüyor S&P?”

Geçen Cuma S&P (nihayet) Türk bonolarının yabancı para cinsinden derecesini yükseltti. Tabi yatırım seviyesine değil. Bu (yetersiz) not artırımı için bazi sebepler düşünmüş S&P. Barış sürecinden bile bahsetmiş. Ancak ekonomik sebepler olarak basın bülteninde demiş ki; “ekonomi yavaş yavaş dengeleniyormuş; bu yapılırken maliye hala güçlüymüş. Daha da önemli bir buluş S&P’den: artık Türkiye yabancı sermaye çıkışlarına bayağı dayanıklıymış çünkü: yabancı para cinsinden kredilendirmede ihtiyatı önlemler devredeymiş; dalgalı kur iyi bir şeymiş ve bir de artık yerel para denomine sermaye piyasaları oldukça derinleşmiş.”

Efendim işte bu sebeplerden artık Türkiye uzun dönemli yabancı para denomine kağıtlar açısından kocaman bir BB+’yı haketmiş.

Eh bu sebeplerle bir buçuk sene sonra o da yetersiz not artırımına ne denir?

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Türkiye’yi nasıl lale ihracatçısı yaptı?

Murat Yülek, Zaman, 31 Mart 2013

Katar’ın kamu satın almaları yoluyla KOBİ’lerini nasıl destekleyebileceği ile ilgili davetinden geçen hafta bahsetmiştim.

Milyarlarca dolar satın alma gücüne sahip olan Katar, bunu kendi işletmelerine nasıl aktarabileceğini araştırıyor. Mayıs ayında (kamu) satın alıcılarla kendi KOBİ’lerini bir araya getiren konferans ve fuardan oluşan bir düzenleme yapıyorlar. Benim görevim de bu konudaki modelleri anlatmak.

Yine geçen hafta bu köşede, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin lalecilikten başlayarak çiçek yetiştiriciliğini satın almalarla destekleyerek nasıl gelişmesine önayak olduğunun da altını çizmiştim. Şimdi bu tecrübeye daha ayrıntılı bakalım. Bu “vaka” analizini Katar’da da savunma sanayi örnekleriyle birlikte Türkiye tecrübeleri olarak anlatacağım.

Arpadan laleye Konya çiftçisi Ali Yetgin

Arka plandan başlayalım. İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Başkanı Kadir Topbaş, İstanbul’u lalelerle donatmak istiyor. İlk başta bir miktar ithalat yapılıyor ancak bir taraftan “Laleleri Türkiye’de nasıl ürettiririz?” diye düşünüyor. Malum, lalenin anavatanı İstanbul. Türk ve Osmanlı kültüründe bahçecilik oldukça gelişmiş. 16. yüzyılda İstanbul’u ziyaret ederek imparatorluktan İspanya’ya karşı destek isteyen bir Hollanda elçisi tarafından birkaç lale soğanı Hollanda’ya götürülüyor. Sonra Hollanda’da bir lale saplantısıdır gidiyor. Öyle ki, lale fiyatları akılla açıklanamayacak seviyelere çıkıyor. Bir araştırmacıya bakılırsa bazı soğanların fiyatı bugünün parasıyla birkaç yüz bin Euro’ya kadar yükseliyor. Birileri bunun akılla açıklanamayacak fiyatlar olduğunu fark edince diğerleri de uyanıyor ve tarihin ilk finansal balonu patlıyor. Yani, tarihin ilk finansal balonundan bir ölçüde bizler de sorumluyuz.

Hollanda’nın lale aşkı balon patladıktan sonra da dinmiyor. Öyle ki bu yüzyılda Hollanda’nın ihmal edilemeyecek ihraç ürünlerinden birisi oluyor lale.

Türkiye ise lale üretmeyi unutmuş. Lale ihracatçılarını bırakın, yetiştiricilerini bulmak bile zor.

Kadir Topbaş’ın İstanbul’un lalelerle donatılması fikri lale üretiminin “yerlileştirilmesi” fikrine dönüşünce, iş lale üretebilecek yetiştiriciler aramaya geliyor. Önce Hollanda ve önemli üreticiler ziyaret ediliyor. Bunlardan birisinin yaşlı üst düzey yöneticisi Kadir Topbaş başkanlığındaki heyete “Bir gün Türklerin gelip bu soruları soracaklarından emindik.” diyor.

Aranan ilk yetiştirici Konya’da bulunuyor; Ali Yetgin (Asya Lale/Florex), arpa, buğday üretimi yaparken lale üreticiliğine kafayı takmış, iki oğlunu eğitim ve staj için Hollanda’ya göndermiş bir çiftçi. İlk aşamada bazı aletleri de ithal etmiş. Üretime başlamış ancak “pazara erişemeyince” tarlalarındaki üretimi tekrar standart ürünlere yöneltmiş.

Ali Yetgin, karşısında alım garantisi öneren İBB yetkililerini görünce kısa sürede üretime başlamış. İlk yıl 400 bin civarında soğan üretilmiş ve İBB’ye satılmış. Üretim bu destek üzerine her yıl artmış. Tabii bu arada iç ve dış pazarlar bulunmuş. Bugün Ali Yetgin’in üretim kapasitesi 50 milyon soğana çıkmış; asıl pazarı marketler haline gelmiş. İç ve dış pazarda birçok müşterisi var. Azerbaycan, İran, Türkmenistan gibi ülkelere ihracat yapıyor; üretimin yüzde 20’si ihraç ediliyor. 10-15 Nisan’da Çatalhöyük ve İsmil’deki tesislerde lale açma günlerinde misafirler Türkiye’nin her yerinden ve yurtdışından gelen misafirleri ağırlıyor ve “aş kaynatıyor” Asya Lale.

Şile’den İzmir’e çiçek kooperatiflerine öncülük eden İBB

İBB benzer alımları Şile’den de yapmış. İBB, Şile’deki çiftçilere alım garantili çiçek yetiştiriciliği önerisi yapmış. Birkaç köyde uygulanmış program başlangıçta. Çiftçilere seralar yapılmış. Tohumlar dağıtılmış. İlk hasattan sonra diğer köylüler de üretime başlamış. Hızlı bir kooperatifleşme yaşanmış Şile’de. Geçen yıl 5 milyondan fazla çiçek yetiştirilmiş bölgede kooperatifler tarafından.

Aynı süreç İzmir Bayındır’da da yaşanmış ve burada da kısa sürede 40 milyonluk üretime ulaşılmış. Kısa sürede iç ve dış pazara ulaşılmış.

Neden yerlileştirelim?

Bu “yerlileştirilme” süreci sonucunda neler kazanıldı:
Alım kararı verilen laleler ithal edilmek yerine yurtiçinde üretilince döviz yurtiçinde kaldı.

İstihdam da yurtdışına kaydırılmadı; Türkiye’de kaldı.

Yurtiçinde lale ve çiçek yetiştiriciliği gelişti, ihraç potansiyeli oluştu. Yani Türkiye yeni bir yetenek/kabiliyet kazandı ya da geliştirdi.

İBB bu politikasıyla ilgili bir “etki değerlendirme” çalışması yaptırmamış. Böyle bir çalışma yapılsaydı size etkileri artı ve etkisiyle daha net söyleyebilecektim.

Bu örnekleri artırmak ve bunu koordineli yapmak gerekiyor. Hâlâ birçok kamu kurumu satın almacıları, teknik şartnamelere ‘ürünün 3 yıl Avrupa’da denenmiş olması gerekir’ gibi maddeler koyduruyor. Bu durum, Türkiye’nin içinde olmadığı bir ülke grubunun şirketlerine “destek” anlamına geliyor. Bu alıcıların çoğu aldıkları teknik donanımın özelliklerinden de maalesef bihaber; bu yüzden şartnameleri de bizzat yabancı tedarikçiler hazırlıyor zaten.

İBB’ye tebrikler; bu bilincin darısı diğer belediyelerimize…