Archive for July, 2013

Kalkınmacı devlet

28 Temmuz 2013, Murat Yülek, Zaman

1980’li yıllarda, Chalmers Johnson isimli Amerikalı iktisatçı Japon kalkınmasını “kalkınmacı devlet” anlayış ve politikalarına dayandırarak, Ame-rika’da hüküm sürdüğünü düşündüğü “düzenleyici devlet” ile önemli farklılıkları olduğunu söylemişti. Bakalım bugünkü Türkiye için ne dersler çıkar?

Johnson’a göre düzenleyici devlet, kuralları koyan ve denetleyen, bu sayede de rekabet ortamını garanti altına alan devletti. Anglosakson ekonomilerinde devlet, sanayi devriminin sonlarından itibaren halkın refahını yükseltici ve haklarını koruyucu rol oynadı. Örneğin Johnson Amerikan ekonomisinde devletin rekabetin sağlanması dışında ekonomik yapıyla ilgili alanlarda iştigal etmediğini söylüyor; devlet anti-tröst kanunlarıyla rekabeti artırmaya, şirketlerin büyüklüklerini kontrol altında tutmaya çalıştı, ancak, hangi sektörlerde üretim yapılması gerektiği gibi konularla ilgilenmedi.

Oysa, Johnson’a göre, Japon kalkınmacı devleti, sosyal ve ekonomik hedefler belirledi; sanayinin yapısını değiştirerek ekonominin rekabetçi gücünü artırıcı sanayi politikalarını uyguladı. Geç kalkınan ekonomilerde (Almanya, Japonya gibi) devlet sanayileşme sürecinin önderliğini yaptı; dolayısıyla, “düzenleyici devlete” göre farklı bir rol oynadı. Kalkınmacı devlet yapısında kamu-özel sektör ilişkisi Anglosakson ekonomilerine göre farklı bir boyut kazandı.

Johnson, Japon politik ekonomisinin ve kalkınmacı devlet anlayışının Alman kalkınma anlayışını takip ettiğini söylüyor. Aynı anlayışa bazıları “iktisadi milliyetçilik,” “neomerkantilizm” ya da ticaret politikası (“handelspolitik”) adını veriyor. Yine Johnson, Anglosakson ekonomilerinin bu tür kalkınmacı bir anlayışa yabancı olduğunu, bunun yerine bu gelenekte “düzenleyici devlet” anlayışının hakim olduğunu söylüyor. Oysa, başka bir görüşe göre, aradaki fark İngilizlerin korumacılık (yani ticaret politikası) dahil sanayiye olan desteklerinin Almanlardan birkaç yüzyıl öncesine dayandığı yönünde. İngilizler, kolonizasyon döneminden önce, erken tekstil sanayiini kendilerinden önce geliştiren Hollandalılara karşı çeşitli politikalar ve destekler sayesinde rekabet güçlerini artırmışlardı zaten.

Ticaret politikası sanayi politikası ile ayrı şeyler mi?

İngiltere ve Amerika başta olmak üzere Batılı devletler, 19. yüzyılın ikinci yarısında askeri güçlerini kullanarak Çin, Japonya ve Kore ile, bu ülkelerin bazı limanlarını “cebren” ticarete açan “eşit olmayan” ticaret anlaşmaları imzalamışlardı. İngiltere ayrıca Hong Kong’u da devralma hakkını da bu anlaşmalarla kazanmıştı. Anlaşmalara göre, İngiliz tüccarlar, bu limanlarda faaliyet gösterirken ülkenin hukukuna tabi olmayacaktı.

Bu anlaşmalar Batılı tüccarlara önemli ticari avantajlar sağlamıştı. Sugiyama isimli Japon iktisatçı “Japan’s Industralization in the World Economy (1859-99)” kitabında, İngiltere’nin sanayisinin gücünü kullanarak, ekonomik olarak geri kalmış Asya ülkeleri ile ticaret yaptığında avantaj kazanacağının farkında olduğunun altını çizer. Nitekim, İngiltere cebren ticarete açtığı Asya ülkelerinden temel ham ve yarı mamulleri satın alıyor ve onlara kendi ülkesinde işlediği mamul sanayi ürünleri satıyordu.

Johnson’a göre düzenleyici devlette ticaret politikası dış politikanın alt alanlarından birisiydi; belirleyici unsur ülkenin dış politikası iken ticaret politikası dış politikaya tabi kaldı. Kalkınmacı Japon devletinde ise ticaret politikası sanayi politikası ile el ele tasarlandı ve uygulandı. Japonya’nın Japonya haline geldiği 1950 ve 1960’lı yıllarda Sanayi ve Uluslararası Ticaret Bakanlığı (MITI), şirketlerin teknoloji lisanslama politikaları ile yakından ilgilendi ve hatta pazarlıklarına katıldı. O dönemde ekonomi politikalarını özetleyen bazı resmi sloganlar şunlardı: Yushutsu shinko (“ihracatı geliştir”), Obei mi oikose (“Avrupa ve Amerika’yı geç”), fukoku kyohei (“güçlü ekonomi güçlü ordu”) shokusan kogyo (“sanayi üretimini artır”), kodo seicho (“hızlı büyü”).

Planlama

Johnson’ın kullandığı bir başka ilginç ayrım ise planlama konusuyla ilgiliydi. Johnson düzenleyici devletin “piyasa bazlı rasyonaliteyi”, kalkınmacı devletin ise “plan bazlı rasyonaliteyi” takip ettiğini düşünüyordu. Weber ve Dahrendorf gibi düşünürleri temel alarak, plan bazlı rasyonel devleti, o dönemki Sovyet Sosyalizmi’nden kalın çizgilerle ayırıyordu. Johnson, SSCB’deki planlama anlayışını “rasyonalite temelli” değil “ideoloji temelli” görüyordu; bu anlayıştaki temel unsurlar (üretim araçlarının devlete ait olması, devletin ekonomik hedefler koyması) bir kalkınma hedefine götüren rasyonel araçlar değil, doğrudan değer ifadeleriydi.

Bir zamanlar hepsi kalkınmacı devletti

Johnson’ın kalkınmacı devlet fikrinin bugün de rahatlıkla güncelleştirebileceğimiz zaman ötesi bir kavram olduğunu söylemek yanlış olmayabilir. Hele, Türkiye’de orta gelir tuzağı fikrinin de ekonomik tartışmaların gündeminde olduğu şu günlerde.

Ancak, kategorik ayrımlara karşı olsa da Johnson’ın fikirlerinde de bir kategorik ayrım göze çarpıyor. Bir dönemin ana Anglosakson ekonomisi olan İngiltere sadece düzenleyici bir devlet miydi? İngiltere kendi içinde rekabeti sağlamaya çalıştı belki. Ancak dış dünya ekonomisine karşı aldığı tavır tekelci yapıları kurarak ticari avantaj sağlamaya çalışmak üzerine kurulmuştu. Sağlanan ticari avantajın, verilen ihracat fazlasıyla kendi ülkesine üretim, istihdam ve altın birikimi haline dönüşeceğini fark etmişti İngiltere.

İngiltere bunu nasıl yapacaktı? Osmanlı İmpara-torluğu’ndan Güney ve Doğu Asya’ya kadar imtiyazlı (tekelci) şirketler kurdu. Bu şirketlerin sahipleri özel kişilerdi ancak devlet tarafından kendilerine, örneğin Hindistan’la dış ticaret yapma hakkı tekeli verilmişti. Doğu Hindistan şirketi dışında bir İngiliz şirketinin Hindistan’la ticaret yapması yasak olduğu gibi, Doğu Hindistan şirketinin İngiliz olmayan rakiplerinin ve Hindistanlıların bu tekele karşı çıkmasına karşı İngiliz ordusu şirketin emrine amadeydi.

Fed iki amaç iki araç diyor

22 Temmuz 2013, Murat Yülek, Dünya

Bernanke, Çarşama günkü konuşmasında, piyasaları rahatlattı. İşsizlikte %6,5’luk seviyelere düşmeden ya da biraz daha yumuşatırsak Fed buna emin olmadan, piyasaya dolar likiditiesi çıkmaya devam edecek. Rahatlamaya parallel olarak hafta sonunda ABD’nde fonların borsaya kayma eğilimi güçlendi. Zaten bol para politikasının bir amacı büyüme üzerindeki kısıtları kaldırmak ise diğer amacı da sermaye piyasalarını (hem borsa hem tahvil) ayakta tutmaktı.

Bernanke’nin konuşmasında bir başka ayrıntı, Fed Başkanı’nın konuşması, “iki amaç (büyüme ve enflasyon) iki araç (likidite ve faiz)” vurgusuydu. Amerika zaten standart enflasyon hedeflemesi gömleğini hiç bir zaman giymemişti. Ama şimdi bunu daha güçlü ifade ediyor. Bernanke, işsizlik üzerinden konuşmasında Fed’in para politikasının ilk amacının büyümeyi sağlamak olduğunun üzerinde durdu. Tahvil alımlarının durdurulmasından (hatta “ekonominin düzelmesinden” sonra dahi) sıfır civarındaki politika faizlerinin devam edeceğini de söyledi Bernanke. Tahvil alımları ve düşük faiz politikasının büyümeyi ve fiyat istikrarını destekleyeceğinin altını çizdi.

Eğer Bernanke’nin konuşmasını Fed’in para politikasının temeli olarak alırsak, Fed’in takip ettiği temel değişkenin hala sağlamlaştırılmış bir büyüme performansı olduğunu söyleyebiliriz. Takip eden Fed başkanının da büyümeyi temel gösterge olarak alacağını düşünmek hata olmaz. Özellikle, enflasyonun hareketlenmesinin pek olası gözükmediği konjonktürde.

Türkiye’de durum biraz daha farklı. Çekirdek enflasyon yüzde 5’ler civarında yatay seyrederken manşet enflasyon haziran ayında yüzde 8’leri aştı. Bunun sebebi, geçen sene Haziran (ve Mayıs) ayında gıda bazlı negative enflasyon yaşanırken bu yıl gıda ve ulaştırma bazlı aylık enflasyon üretilmiş olması. Gıda tarafı mevsimsel, ancak ulaştırma tarafında kur ve petrol fiyatı hareketlerinden etkileniyor; haziran ayının başından itibaren TL cinsinden petrol fiyatlarında önemli artışlar oldu.

Merkez Bankası herşeye ragmen enflasyon baskısını üzerinde hissediyor. Önümüzdeki dönemde petrol fiyatları gevşemez ise kurdaki artışların ulaştırma (ve diğer) alanlarda enflasyonu yükseltme riski güçlü.

Ancak Türkiye’deki hikayeye tam bakmamız gerekiyor. Büyümenin yıl sonu hedefine ulaşamama riski de büyük. Faizlerdeki yükselme kredi faizlerini yükseltiyor. İç talebin güçlenmesi de zor. Bu durumda dış pazarların iç pazarı tümlemesi gerekiyor. Üretimin artması için bu gerekli.

Bu da Merkez Bankası ve Hükümetin ara dönemde politika hedeflerini sağduyulu belirlemesini zorunlu kılıyor. Amerika’da olduğu gibi enflasyonun büyümeyle birlikte iki ana hedef olarak belirlenmesi gerekiyor. Burada da kritik değişken reel kur. Reel kur önümüzdeki dönemde 2011 sonrasında olduğu gibi değer kazanmaya devam ederse büyüme-enflasyon-cari açık dengesi bozulur.

Kent ekonomilerine dikkat: Detroit’in çöküşü

21 Temmuz 2013, Murat Yülek, Zaman

İktisadın kurucusu İbn Haldun, devletlerin yükseliş ve düşüşünü ilk inceleyen bilim adamıydı. İbni Haldun “İnsanlar neden şehirlerde yaşar?” sorusunu da ilk soran iktisatçıydı ve ülkelerin kaderiyle şehirlerin kaderinin iç içe olduğunu da fark etmişti.

Amerika’nın Detroit şehri yönetimi, önceki gün resmî olarak iflas başvurusu yaptı. Kent yöneticileri, 18 ile 20 milyar dolar arasında belirlenen borcunun ödenemeyeceğini beyan ederek borç verenlere karşı koruma talep ettiler.

Bu köşede, geçtiğimiz yıllarda Amerika’nın federal seviyedeki borçlarının geri ödenememe riskleri olduğu gibi eyalet ve şehir borçlarının da geri ödenememe riskleri olduğunun altı çizilmişti. Zira Amerika’da federal seviyeden (merkezî yönetim) bağımsız olarak eyalet ve kent yönetimleri de büyük miktarlarda borçlanıyorlar. Bu borçlanmayı, kendi kredibilitelerine ve bu çerçevede derecelendirme kuruluşlarından aldıkları derecelerin desteğiyle yapıyorlar.

Amerika’da, diğer ülkelerde olduğu gibi, kent ve eyalet yönetimleriyle merkezî yönetim arasında borç ödeme açısından temel bir fark var. Vergilendirme yetkisindeki farkı bir tarafa bırakırsak, bu fark, kentlerin aksine, nihai kertede merkezî yönetimin para basma yetkisi olmasından kaynaklanıyor. Amerikan hükümeti açısından, tüm maliye göstergeleri oldukça zayıf iken derecelendirme kuruluşları tarafından yine de AAA ve biraz aşağısında notlanmasının gerisinde biraz da bu durum var. Borcun parasallaştırılmasının uzun dönemli ve temel bir çözüm olmadığını biliyoruz. Dahası, kısa vadede dahi hiper enflasyon risklerini beraberinde getirebiliyor.

Tabii dolara öyle veya böyle tüm dünyada duyulan güven devam etmese, para basma yetkisinin zaten bir önemi kalmayacaktı. Amerikan federal hükümetinin bu şansına Detroit kenti yöneticileri sahip değil. Mevcut şartlardaki gelirleriyle borçlarını ödeyemeyeceğine kani olunca, kent yöneticilerini iflas mahkemesine götüren durum da bu. Peki Detroit bu duruma nasıl geldi?

Detroit’in çöküşü

Kentlerin çöküşü, Bağdat’ın Moğollar tarafından yıkılması gibi, askerî, siyasî ya da tabii sebeplerden olmazsa ekonomik sebeplerden kaynaklanıyor. Zira, kentlerin oluşumu ve yükselişi de büyük ölçüde ekonomik sebeplerle oluyor; kent, Bağdat gibi, bir ilim ve medeniyet merkezi olarak tasarlansa da. Kentlerin ayakta kalmak ve hayatiyetlerini devam ettirmek için güçlü bir ekonomiye sahip olması gerekiyor. Bu olursa, kent göç alıyor ve büyüyor. Buna karşılık, eğer ekonomisi zayıflarsa çöküyor ve dışarıya göç veriyor.

Detroit’in başına gelen de bu. Kentin nüfusu 1950’lerde 2 milyona yaklaşmışken bugün 700 bin civarına inmiş. Bunun sebebi, Amerikan ekonomisinin en önemli sektörü olan ve merkezi Detroit olan otomobil sektörünün sıkıntıya girmesi. Çeşitlenmesi sınırlı kalan Detroit ekonomisinin belki de tek itici sektörü otomotivdi. Amerikan otomotiv sektörü uluslararası rekabette geriye düştükçe bunun ilk sonucu Detroit’in kaybetmesi sonucu oldu. İnsanlar işlerini kaybettiler; vergiler ödenemedi; kent göç verdi; konutlar boşaldı; emlak fiyatları çöktü.

Kentlerin kurtuluşu

Detroit’in iflası ABD tarihindeki en büyük kent iflası olsa da, Amerika bunu ilk defa yaşamıyor. Dünyanın diğer ülkeleri de.

Kent ekonomileri bir taraftan diğer kent ekonomileriyle rekabet ederken, diğer taraftan onlarla işbirliği yapıyor ve birleştiklerinde ülke ekonomilerini oluşturuyor. Eğer kaybeden kentler olduğu gibi o kayıpları tazmin edici kazanan kentler de varsa ülke ekonomisi hayatiyetini devam ettiriyor. Eğer tüm kentler kaybediyorsa ülke ekonomisinin ayakta kalması nümkün olmuyor.

Düşen kentler ayağa kalkabilir mi? Cevap evet. Örneğin Düsseldorf. Alman sanayileşmesinin merkezi olan Ruhr havzasının merkezindeki Düsseldorf, 1980’lerdeki işsizlik döneminde büyük sıkıntılarla karşılaşmıştı. Ancak, “kendisini yeniden tanımlayarak” yeni bir finans ve iş merkezi haline dönüşerek hayatiyetini devam ettirmişti.

Böyle bir “kurtuluş” ya da “dönüşümün” anahtarının “yapısal dinamizm” olduğu söylenebilir. Yani, kent ekonomisinin, dış ya da iç şartlardaki değişime ya da ana sektörlerinin zayıflamasına cevap olarak ekonomik yapısını ve ana sektörlerini değiştirme yeteneğine sahip olması.

Dünyada otomotiv sektörü kısa vadeli sorunları dışında şu anda uzun vadeli bir talep daralmasıyla karşı karşıya değil. Detroit otomotiv sektörü iyi otomobil yapmayı unuttuysa ya yeniden öğrenmesi ya da başka sektörlere kayması gerekecek. 1980’li yılların başında Toyota, GM’ın California’daki zarar sebebiyle kapanma sorunlarıyla karşı karşıya olan bir fabrikasını alıp kısa sürede kâra geçirmişti. Dolayısıyla GM, “yeniden öğrenerek” Detroit’e faydalı olabilir. Ya da, Detroit’in Düsseldorf ve benzeri tecrübelerden yararlanarak farklı sektörlere kayması gerekecek.

Kur politikasını değiştirme vakti mi?

15 Temmuz 2013, Murat Yülek, Dünya

Kurdaki son gelişmeler kur politikasının değiştirilmesi için bir fırsat oluşturabilir mi? En baştan söyleyelim, kurların 1.95’lere gelmesi Türkiye açısından hayırlı bir “düzeltmedir.” Zira reel kurda 2011 yılından beri kaydedilen değer artışı ihracat dengesini bozucu etki yapıyordu. Ancak bu düzeltmeleri çeşitli tetikleyici faktörlere, yani şansa bırakmak pek doğru bir politika gibi gözükmüyor bana.

Resmi olarak bir “kur politikamız” yok. TCMB 2000’li yılların başından itibaren enflasyon hedeflemesi (EH) adlı bir politika çerçevesi güdüyor. Bu çerçeve, TCMB’nin doğrudan enflasyonu hedeflemesi ve bu amaçla faiz aracını kullanmasına dayanıyor. Türkiye’de zaman içinde EH çerçevesi bir miktar değiştirildi ve “yerelleştirildi”; bu köşede adını “EH v.2.0” koymuştuk.

Buna karşılık, kur açısından Merkez Bankası en baştan beri EH’nin teorik özüne uygun davranıyor. Resmi söyleme göre, TCMB’nin “her hangi bir kur hedefi yok ancak gerektiğinde dalgalanmaları azaltmak için piyasaya müdahale ediyor.”

Ancak, nihai kertede, bu da bir politika ve sonuç olarak bazı negatiflikleri ortaya çıkartıyor: bu politika sonucunda kurda kısa dönemli (yüksek frekanslı) dalgalanmalar azalıyor ancak orta vadeli (3 yıl civarında) daha büyük dalgalanmalar ortaya çıkıyor.

Bu mekanizma şöyle işliyor:

1- Hem Türkiye’nin çekiciliği hem de dünyadaki aşırı likidite sebebiyle sermaye girişleri TL üzerinde değerini artırıcı yönde baskı oluşturuyor.

2- Merkez Bankası nominal kurun kısa vadede istikrarlı kalmasını sağlayıcı müdahaleler yapıyor. Başarılı da oluyor.

3- Ancak nominal kur istikrar kazandıkça, ticaret ortaklarımızla enflasyon farkları sebebiyle reel kur birikimli değer kazanıyor.

4- Kabaca üç yıllık döngülerde, bazı tetikleyici unsurlarla, nominal ve reel kurdaki birikimli değer kazancı sonucu önemli boyutta düzeltmeler (değer kaybettirici) yaşanıyor.

5- Sonra birinci basamaktan süreç yeniden başlıyor.

Aşağıdaki grafikte yukarıda da “stlize” edilen fazları izleyebiliriz:

• Yatay seyir: 2002-2006 (Mayıs) arası: nominal kur yatay seyrederken reel kur tırmandı.

• Düzeltme: 2006 Mayıs ayında nominal ve reel kurda düzelme oldu; reel kur değer kaybetti.

• Düşen / Yatay seyir: Nominal kur 2007 ikinci yarısına kadar değer kazanıp 2008 sonlarına kadar daha yatay bir seyir izledi. Buna paralel olarak reel kur, enflasyon farklarının da etkisinin eklenmesiyle aynı sure boyunca sürekli değer kazandı.

• Düzeltme: 2008 sonu – 2009 başlarında düzeltme geldi. Nominal ve reel kur tekrar değer kaybetti.

• Yatay seyir: 2011 ortalarına kadar nominal kur yine yatay seyretti; reel kur sürekli değer kazandı.

• Düzeltme: 2011 ortasında düzeltme geldi. Nominal ve kur değer kaybetti.

• Yatay seyir: 2013 ortalarına kadar nominal kur yine yatay seyretti; reel kur sürekli değer kazandı.

• Düzeltme: 2013 ortasında düzeltme geldi. Nominal ve kur değer kaybetti.

Yani, TCMB’nin EH politikasının kur açısından sonucu orta vadeli bu zigzaglar oluyor.

Reel kurda iki-üç yıl süren bu döngüler cari açığın şişmesine sebep oluyor. Aynı zamanda da, aşırı değerli kur bir istikrarsızlık unsuru olarak ekonomik aktörlerin üzerinde Demokles’in kılıcı gibi asılı kalıyor. İki-üç yıllık döngülerin sonunda gelen nominal kur düzeltmeleri, şirketlerin döviz yükümlülükleri üzerinden geri ödeme risklerini gündeme getiriyor.

İhracatçıya, rekabetçi ancak istikrarlı reel kur gerekiyor (dikkat edin “nominal kur” demedim). Bu, en son dalgalanmalar belki de kur politikasının gözden geçirilmesine vesile olur. Fiilen “nominal kur istikrarını hedefleyen” bir sistemden en azından “reel kuru izleyen” bir yaklaşıma geçmek gerekiyor.

Büyük şirketlerimiz Ar-Ge yapmıyor

14 Temmuz 2013, Murat Yülek, Zaman

Türkiye, son yıllardaki makroekonomik kazanımlarının üzerinde, 2023 yılı için koyduğu dünyanın ilk on ekonomisi arasına girmek hedefine ulaşmak istiyorsa çok daha fazla Ar-Ge harcaması yapmalı. Eğer etkin yapılırsa, Ar-Ge, daha katma değerli ürün ve daha yüksek ciro üreten şirket, daha yüksek ücret alan çalışan, daha zengin bir ülke manasına geliyor.

Peki Ar-Ge’yi kim yapacak? Ar-Ge, ilk başta büyük şirketlerin görevi. Bunun altını çizelim. Türkiye’nin orta gelir tuzağından çıkması için, büyüklere göre kaynakları çok sınırlı olan KOBİ’lerden Ar-Ge yapması beklenemez. Ar-Ge yapılacaksa bunu büyük özel şirket ve grupların yapması gerekiyor.

Ancak büyük şirketlerimiz Ar-Ge konusunda pek de istekli görünmüyor. Dünya Ar-Ge sıralamalarında Türkiye’nin büyük şirketleri ve grupları neredeyse yok.

Büyük Türk şirketleri Ar-Ge yapmıyor

Gelin rakamlara bakalım; kaynağım EU Industrial R&D Scoreboard 2012.

Dünyanın en çok Ar-Ge yapan ilk 1.500 şirketi arasına 2012 yılında beş Türk şirketi ve grubu girmiş. Ancak bunların Ar-Ge harcamalarının ciroları içindeki payı rakiplerine göre çok düşük.

Sıralamada Türkiye’nin ilk firması 484’üncü sırada yer alabilen Koç Grubu. Koç Grubu büyük ve çeşitlenmiş şirketlere sahip. Ancak sıralamada grup şirketleri yerine grubun kendisi yer almış. Verilere göre Koç Grubu toplam olarak 2012 yılında 151 milyon Euro Ar-Ge harcaması yapmış. Ancak bir önceki sıradaki, Hollanda’dan Gemalto şirketi Koç Grubu’nun onda biri ciroyla aynı Ar-Ge harcamasını yapmış. Koç Grubu’nun Ar-Ge harcamalarının ciroya payı (Ar-Ge yoğunluğu) sadece yüzde 0,5. Oysa, Toyota’da bu oran yüzde 4,4.

Sıralamada Türkiye’nin ikinci firması Sabancı Grubu’nun perakende şirketi Teknosa. Teknosa’nın Ar-Ge sıralamasına girmesi, sıralamayı yapanların bir hatası olsa gerek. Zira bir perakendeci olan Teknosa’nın geçen sene 119 milyon Euro Ar-Ge harcaması yapmadığını biliyoruz. Sabancı Grubu’nun başka herhangi bir şirketi sıralamaya girememiş.

Üçüncü şirketimiz, Zorlu Gru-bu’nun elektronik firması olan Vestel. Verilen bilgilere göre Vestel 2012 yılında 58 milyon Euro’luk Ar-Ge harcaması yapmış. Ciroya oranla Ar-Ge harcamaları (yüzde 2) ortanca değere göre (yüzde 4,6) yine düşük.

Bir sonraki şirketimiz Ford. Bu şirketimiz 2012 yılında 44 milyon Euro’luk Ar-Ge harcaması yapmış. Cirosunun yüzde 1’ine tekabül ediyor. Oysa, Ford şirketi Amerika’da cirosunun yüzde 3,9’una tekabül eden 4,1 milyar Euro’luk Ar-Ge harcaması yapmış.

Listedeki en son Türk şirketi Rodi Giyim. Bu şirketimiz 41 milyon Euro Ar-Ge harcaması yapmış görünüyor. Bu rakam tasarımı kapsıyor olabilir; ancak bir muhasebeleştirme hatası da var mıdır diye düşündürüyor doğrusu.

Listeye herhangi bir başka Türk şirketi girememiş. Oysa, 1.500 şirketin yer aldığı listenin en sonuncusunun yaptığı Ar-Ge 35 milyon Euro’ya kadar iniyor.

Sonuç Türkiye açısından üzücü ve bir o kadar da alarm verici. Türk firmaları, özellikle büyük firma ve gruplar Ar-Ge yapmıyor. Muhtemelen, bu konuda yeterli farkındalığa sahip değiller. Güney Koreli Samsung’un senede 7 milyar Euro Ar-Ge harcaması yapıp bizden sadece bir grubun 100 milyon Euro’nun üzerinde Ar-Ge yapmasını başka nasıl açıklayabiliriz?

Türkiye dünyanın en büyük 20 ekonomisinden birisi; ancak, en çok Ar-Ge yapan 1.500 firmanın içine sadece 5 firma sokabilmiş. Bu beş firmanın toplam Ar-Ge harcamalarının hepsini doğru kabul edip topladığımızda ulaştığımız Ar-Ge rakamı sadece 413 milyon Euro. Yani diğer 1.495 firmanın yüzde 0,08’i.

Dünya eğilimleri

Peki dünya nerede? Dünyanın en çok Ar-Ge yapan ilk 1.500 firması 2012 yılında toplam 15,7 trilyon Euro ciro ve 511 milyar Euro Ar-Ge harcaması yaptı. Bu ikinci rakam Türkiye’de, üniversiteler, devlet kurumları ve özel şirketler tarafından gerçekleştirilen toplam Ar-Ge harcamalarının 100 katına tekabül ediyor.

2012 yılında Güney Kore’nin Samsung şirketi tek başına tüm Türkiye’den (kamu, özel) daha fazla, Panasonic ise Türkiye toplamı kadar Ar-Ge harcaması yaptı. Türkiye’nin toplam 5 milyar Euro civarındaki Ar-Ge harcamasına karşılık küçük Finlandiya’nın büyük şirketi Nokia yine 5 milyar Euro, Japon Toshiba ve Çinli Huawei ise 3’er milyar Euro’luk Ar-Ge faaliyeti yürüttüler geçen sene.

Dünyanın en çok Ar-Ge harcaması yapan ilk 1.500 firması 2012 yılında Ar-Ge harcamalarını yüzde 7,8 artırdı; yani, kendi içinde bulundukları ülkelerin nominal ekonomik büyümesinden çok daha fazla. Bu şirketler bir elin parmaklarını aşmayan sayıda ülkeye mensup dersek mübalağa etmiş olmayız: ABD, Almanya, İsviçre, Japonya, Güney Kore vs.

Rakamlara bakılırsa Ar-Ge harcamaları şu faydaları sağlıyor:

(Doğru) Ar-Ge ciroları ve kârı artırıyor. 2002-2011 yılları arasında, sıralamada en çok Ar-Ge yapan şirketler aynı zamanda satış ve kârlılıklarını en çok artıran şirketler oldu.

Ar-Ge ülkeleri öne çıkartıyor. ABD özel sektörün Ar-Ge faaliyetleri açısından Avrupa Birliği ülkelerinden daha ileride. ABD’de şirketler AB’ye göre daha çok Ar-Ge yapıyorlar. Ancak bunun ana sebeplerinden bir tanesi ABD’de bilgi teknolojileri ve ilaç sanayiinde AB ekonomilerine göre daha fazla şirketin faal olması. Bu ikisi, Ar-Ge/Ciro oranları yüzde 5’in üzerinde olan, Ar-Ge yoğunluğu en yüksek sektörler.

Ar-Ge istihdam getiriyor. Ar-Ge ligindeki şirketler 2003 ile 2011 yılları arasında istihdamlarını yüzde 20’nin üzerinde artırdılar. Bunların içinde en yüksek seviyede Ar-Ge yapan şirketlerdeki istihdam artışı ise yüzde 36 oldu. Oysa, Avrupa ve ABD genel olarak bakıldığında işsizlikle boğuşuyor.

Avrupa’nın başının belası: Çifte standartları

07 Temmuz 2013, Murat Yülek, Dünya

Türkiye’de gezi olayları sebebiyle, basına (özellikle CNN gibi uluslararası basına) “orantısız” yansıyan görüntüler Türkiye’yi “yangınlar” içinde gösterdi. Türkiye içinde de yangınları çıkartmaya çalışanlarla bunu körükleyerek uluslararası basına ve sosyal medyaya servis etmek isteyen arkadaşlarımız oldu.

Her konuda yavaşlaığı ve kararsızlığıyla maruf Avrupa Birliği ve özellikle Alman hükümeti nasıl olduysa bu kez çok hızlı davrandı ve hem hakim hem savcı olarak Türkiye’yi mahkum etmeye çalıştı. Yeni fasılların görüşmeye açılması ertelendi. AB, böylece Türkiye’yi cezalandırdığını düşündü. Oysa AB sürecinin uzaması Türkiye’ye zarar verdiği kadar Avrupa Birliği’ne ve onun imajına da zarar veriyor. Zira Avrupa Birliği ve genelde Avrupa’nın çifte standartlar içinde boğuşuyor olduğu inancını kökleştiriyor.

Avrupa Birliği basına yansıyan görüntülerle alel acele Türkiye hakkında hükme varacağına, kurumsallaşmış bir yapı gibi davranıp bir araştırma yapsa durumu daha iyi anlamaya çalıştıktan sonra karar verse kendisi ve imajı açısından daha doğru bir iş yapmış olurdu. Sonuçta, aynı “cezayı” vermek için dostlar alışverişte olsun araştırması bile olsa.

Neden mi? Gezi olaylarının içinde haklı istekler kadar ciddi bir provokasyon çalışması ve siyasi rant arayışı olduğu belli. Olayların daha ilk günlerinde, ortada üzücü ölüm olayları yokken, bazıları milletvekili olan çok sayıda kişinin “gözümüzün önünde insanlar öldürülüyor” yetişin Kızılay’a (ya da Taksim’e cinsinden yalan ve tahrik edici twitleri nasıl açıklanabilir.

Avrupa Birliği çifte standartlarından arındığı sürece “değerlerini” savunabilir. Eğer o değerler Avrupa Birliği için önemliyse ve Avrupa Birliği o değerlerin insanlığa yayılmasını gerçekten istiyorsa kurumsal karar ve iletişim süreçlerine dikkat etmelidir.
Türkiye’deki olaylara bu kadar hızlı ve kararlı tepki veren Avrupa Birliği’nin ve genelde Avrupa’nın yakın zamandaki diğer tutumlarını hatırlarsak durum daha iyi açıklanacak.

- Yakın zamanda Srebrenitza katliamının en önemli sanıkları Avrupa kurumları tarafından birer birer temize çıkartılıyor. Ortada katliamla öldürülmüş tecavüz edilmiş binlerce insan var ama sanık yok. Kasaba halkının silahlarını topladıktan sonra Sırp Çetniklere katliam için teslim eden Hollanda’lı komutan katliam sırasında Çetniklerden aldığı hediyeyi bir tarafa bırakın şimdi neredeyse Avrupa tarafından ödüllendiriliyor.

- Demokrasi ve insan haklarını ana değeri olarak kabul eden Avrupa Mısır’da bariz askeri darbeye karşı net bir protesto dahi yapamıyor.

- Uluslararası basının çok az yer verdiği Burma katliamları konusunda Avrupa bir tek kelime dahi etmedi. Biliyorsunuz, Burma’da bazı Budist rahipler uluslararası medyada çıkan demeçlerinde dahi dahi hem cinsleri olan müslüman Burma’lıları “kuduz köpekler” ve “yılanlar” olarak niteleyerek katledilmeleri emrini veriyor. Avrupa Birliği ve değerleri nerede?

- Bengaldeş’te hükümet aylardır “teatral” ve yanlı mahkemelerde rakibi olarak gördüğü “İslamcı” liderleri ölüm cezasıyla yargılıyor. Avrupa Birliği’nden çıt yok.

- Almanya’da Türkleri katleden Neo Nazi örgütünün görünürdeki lideri mecburen çıkartıldığı mahkemede “krallar gibi” ağırlanıyor. Aleyhine şahitlik edecek örgüt üyeleri her nasılsa hapiste intihar ediyor. Bazı olaylara katılan Türk zanlı ya da sanıklar Almanya, Belçika, Danimarka gibi ülkelerde polis tarafından hapiste ya da karakolda öldüresiye dövülüyor. Bazıları zanlı ya da sanık Türklerin ise hapiste “intihar” ettiği söyleniyor.
Avrupa Birliği’den yine çıt yok.

Avrupa Birliği bir değerler topluluğuysa ki umarız öyledir. Bu ev ödevlerini yapmadan “mezun” olamayacak.

Mısır’ın demokratik hüsranı

07 Temmuz 2013, Murat Yülek, Zaman

Mısır’ın nispeten bilinen 4500 senelik tarihinde, yani Firavunların rejiminden beri ilk defa geçen sene bir devlet başkanı halkın oylarıyla seçilmişti.

Geçen hafta, Mısır ve Tunus ziyaretleri sırasında Müslüman Kardeşler karşıtı gruplar Cumhurbaşkanı Mursi’nin görevi bırakması için imza toplamakla meşguldu. Sonuçta 15 milyon imza topladıklarını iddia ettiler. Toplanıldığı iddia edilen imzaları saymak mümkün olmadığı için doğru kabul edelim. 30 Haziran’daki olaylardan sonra da Mısır ordusu Mursi’yi yönetimden uzaklaştırdı. Böylece, Mısır’ın ilk demokrasi tecrübesi hüsranla bitti.

Mısır’da ordunun yönetimde uzun süre kalma isteği olsa da bu fiilen mümkün olmayacak. Ancak bundan sonra seçilen cumhurbaşkanı kim olursa olsun, “acaba daha dönemimin bir yılı ancak geçmişken seni beğenmedik” diyen muhaliflerin, ordunun desteğiyle darbe yapma korkusunu yaşayacak. Dolayısıyla, önceki iki diktatör (Enver Sedat ve Mübarek) sırasında on yıllarca geri kalan Mısır, demokrasiye geçişte esaslı reformlara sahne olamayacak. Ekonomisi de uzun süre rayına oturmayacak. Buna rağmen, Türkiye’nin ekonomik olarak Mısır’la ilişkilerini devam ettirmesi gerekiyor.

Mısır ordusu: Ekonominin hakimi

Nasır, Sedat ve Mübarek dönemlerinde Mısır, ekonomik ve siyasi olarak geriledi. Nüfusu 85 milyon olan Mısır, Afrika’nın en büyük ülkelerinden birisi. Coğrafi konumu, turizm ve lojistik gibi avantajları var. Ancak, Türkiye’nin üçte biri GSYH’sine (satın alma gücü paritesiyle) sahip ve Türkiye’nin beşte biri kadar vergi toplayabiliyor. Mısır ekonomisi ortalama olarak yoksul ama yoksullukta eşitlik yok. Çok sayıda çok yoksul az sayıda çok zengin var Mısır’da.

Dolayısıyla, antidemokratik rejimler sırasında Mısır, o büyük potansiyelinin yanına bile yaklaşamadı.

Buna karşılık, Mısır ordusu kendisi açısından oldukça başarılı işlere imza attı Mısır’da. Ordu, Mısır ekonomisinin bazılarına göre yüzde 50’sini kontrol ediyor. Bazıları ise bu rakamı yüzde 15-20 olarak belirliyor. Gerçek rakam belli değil zira Mısır ekonomisinde zaten kayıt dışılık oldukça yüksek. Ancak, Mısır ordusunun futbol sahalarından, çok sayıda büyük ölçekli fabrikaya ve hizmet sektöründeki şirketlere kadar çok sayıda işletmeye sahip/hakim olduğu biliniyor. Ayrıca ordu Kahire ve diğer şehirlerde emlak zengini.

Geri kalmış birçok ülkede (özellikle Arap ülkelerinde) olduğu gibi, Mısır’da da ordunun gücü dış güçlere karşı değil halka karşı. Mısır’ın, ciddi bir dış düşmana karşı pek bir gücü olmadığı, bir savaşta başarı gösteremeyeceği bellidir. Dolayısıyla, Mısır ordusu, ülkeyi dış düşmana karşı korumakla değil “iç düşmana” karşı korumaya programlanmış, askeri olarak güçsüz, ekonomik olarak ise güçlü bir yapı.

Mısır’da önce demokratik bir devrim sonra antidemokratik bir darbe ile başa dönüldü. Genelkurmay başkanı yanına 75 milyonluk Müslüman kesimi temsil etmek üzere El Ezher rektörüyle, 10 milyonluk Kıpti azınlığı temsil etmek üzere Kıpti Papa’yı da alarak darbeyi meşrulaştırmaya çalıştı. Açıklanan yol haritası ne kadar dakik uygulanacak bilinmez. Ancak, Mısır’da darbe hükümetinin uzun süre kalması mümkün değil.

Serbest seçimler yapıldığında, eğer Müslüman Kardeşler seçilmez ise kendini daha radikal konumlandıran İslamcı partilerle bir koalisyon ortaya çıkacak. Ancak kim gelirse gelsin hem yukarıda bahsettiğim Demokles’in kılıcını hissederken, hem de Müslüman Kardeşler gibi yönetim tecrübesizliği sebebiyle, Mısır’ın dağlaşmış sorunlarına kısa sürede herhangi bir çözüm getirmesi çok zor. Mısır ve ekonomisi, daha uzun süre on yıllardır süren geri kalmışlığının uzayan gölgesinde kalacak gibi görünüyor.

Avrupa ve Batı

Başbakan Erdoğan Batı’yı Mısır ile ilgili tavrı sebebiyle eleştirmekte haklı. Almanya başta olmak üzere Avrupa devletleri, örneğin Türkiye’de polisin ‘orantısız’ gücünü ‘orantısız’ oranda kritik etmişlerdi. Bu sebeple fasılların tartışmaya açılmasını ertelemişlerdi.

Oysa Almanya’da polis, elinde bıçak olan bir sivil Alman’ı tek kurşunla vurmayı orantılı güç saymışlardı. Benzer şekilde, 10’a yakın Türk’ün vahşice öldürülmesinden sorumlu bir kadını bir zanlı gibi değil bir devlet görevlisi gibi mahkeme ediyor ve yabancı basının izlemesine de engel oluyor Alman hukuk sistemi.

Şimdi aynı özgürlükleri temel prensipleri arasında sayan Avrupa, Mısır’daki darbeyi protesto dahi edemiyor. Çifte standartların sistemi çökerten bir unsur olduğunu fark etmiyor herhalde Avrupa Birliği.

Türkiye ekonomisi açısından Mısır

Müslüman Kardeşler’in ya da ona yakın unsurların içinde olmadığı bir yönetim çözümünün demokratik Mısır’da mümkün olmadığını söyledik. Ancak, yönetime kim gelirse gelsin Mısır ekonomisinin raya oturması yıllar alacak. Ana çalışma varsayımımız bu olmalı.

Mısır’ın Türkiye açısından her şeye rağmen önemli bir partner potansiyeli taşıdığını geçen hafta da söylemiştik. Siyasi sorunların ortaya çıkardığı bulutlu havaya rağmen bu potansiyel devam ediyor. Nitekim Mısır her şeye rağmen Türkiye’nin en önemli ticari ortaklarından birisi. Önümüzdeki sıkıntılı dönemde siyasi ilişkiler bir yana Türk işadamları ve devlet yönetimi uzun vadeli düşünerek Mısır halkının yanında olmalı.

Srebrenitsa ve Avrupa

Biliyorsunuz, Srebrenitsa katliamı, kasabadaki kadın çocuk ve yaşlıları Birleşmiş Milletler adına savunması gereken Hollanda Birliği’nin kasabayı savunmadan, Sırp Çetniklere teslim etmesiyle gerçekleşmişti. Hatta Hollanda Birliği’nin komutanı Çetniklerin reisinden bir de hediye kabul etmişti. Tabii Sırp saldırısından önce, Birleşmiş Milletler birlikleri kasabadaki sivillerin kendilerini korumak için ellerinde tuttukları tek tük silahları da toplamayı ihmal etmemişlerdi. Silahlar toplanırken sivillere, silahlara ihtiyaçları olmayacağı; zira, artık BM tarafından korunacakları söylenmişti.

Boşnak kadınlar yıllardır bu katliamı protesto ederek Avrupa’da çeşitli mercilere başvuru yapıyorlar; Hollandalı sorumluların cezalandırılmasını istiyorlar. Tabii, Avrupa’dan tık yok.

En son olarak, Lahey’deki uluslararası mahkeme iki Sırp sanığı beraat ettirdi. Bu yıl içinde de Hollandalı komutan ve Sırp General Perisic beraat ettirilmişti. Sebep olarak delillerin yetersizliği ileri sürüldü. Bu gidişle dünyanın gözü önünde yapılan “orantısız” katliamın suçluları değil sadece kurbanları olacak. Avrupa adaleti buraya kadar.

Mayıs dış ticaret rakamları ne söylüyor?

01 Temmuz 2013, Murat Yülek, Dünya

Mayıs ayında toplam ihracat 13.3 toplam ithalat ise 23.2 milyar dolar olarak gerçekleşti. Bu durumda dış ticaret açığı beklendiği üzere 10 milyar dolara yaklaştı. İlk beş ayda ise ihracat 62.8 milyar dolar, ithalat 104.8 milyar dolar, açık ise 42 milyar dolar oldu. Yani aylık ortalama dış ticaret açığı 8 milyar doların üzerinde gerçekleşti.

Ancak rakamlara bütün olarak bakıldığı zaman, altın ve enerji ticaretindeki gelişmelerin etkisi görülemiyor.

2011 yılında Türkiye net altın ithalatı yaptı. Bu fazlalık, elde olan stokla da birleştirilerek geçen sene Türkiye’yi net altın ihracatçısı yaptı. Bu sene ise, Türkiye tekrar altın ithalatına ve stoklamasına girişti. İlk beş ayda net altın ithalatı 5.3 milyar dolar oldu; Türkiye 7.4 milyar dolarlık ithalat, 2.1 milyar dolarlık da ihracat yaptı.

Enerji ithaları ise tüm hızıyla devam ediyor. Türkiye yılın ilk beş ayında 22.9 milyar dolarlık enerji ithalatı yaptı. Bu geçen seneye göre yüzde 6 civarında bir düşüşe tekabül ediyor. Aynı dönemde ekonomi büyüdüğüne göre burada istatistiksel hatalarla karşı karşıya olabiliriz. Ya da resmi kayıtlara girmeyen enerji ithalatı artmış olabilir.

Bu iki etki dışarıda tutulursa, ihracat mayıs ayında yüzde 11,0, yılın ilk beş ayında ise yüzde 7.6 yükseldi. İthalat ise mayıs ayında yüzde 1,5, ilk beş ayda ise yüzde 6,3 arttı. Son 12 ayda (toplam) ise ihracat bu yıl geçen yıla oranla yüzde 0.9, ithalat ise yüzde 0.1 arttı.

Bu rakamlardan çıkan şey, hem ihracatın hem de ithalatın yükseldiği. Yani bir taraftan ekonomi canlanıyor, diğer taraftan dış piyasalara Türk mallarının sevki (ithattan daha hızlı) artıyor. İthalatın artışı mayıs ayında ilk dört aya göre düştüğünü de ekleyelim.

Kurlardaki tırmanma önümüzdeki dönemde kalıcı olursa ihracat artışı hızlanacak, ithalat artışı ise bir miktar yavaşlayacak.

Geçiş sancısı yaşayan Kuzey Afrika ülkeleri ve Türkiye

30 Haziran 2013, Murat Yülek, Zaman

Geçen hafta Tunus ve Mısır Yatırım Forumları vesilesiyle bu iki ülkeyi ziyaret ettim. Arap Baharı sürecinin bu iki önemli ülkesi bir taraftan ‘devrim’ sonrası ülkelerini düzene sokmaya çalışırken, diğer taraftan da yatırım çekmeye çalışıyorlar.

G8 tarafından IMF, İslam Kalkınma Bankası, Afrika Kalkınma Bankası işbirliğiyle oluşturulan ‘Deauville Ortaklığı’ bu ‘geçiş’ ülkelerinin siyasi ve ekonomik yapılarının düzeltilmesi konusunda bir işbirliği platformu olarak kurulmuş. Tunus ve Mısır Yatırım Forumları da Deauville Ortaklığı tarafından İslam Kalkınma Bankası, OECD gibi kuruluşlar tarafından destekleniyor.

Mısır ve Suriye gibi ülkelere ‘geçiş’ (transition) ülkesi muamelesi yapılması boşuna değil. Zira bu ülkeler Doğu Avrupa ve Orta Asya’daki geçiş tecrübesine benzer bir tecrübe yaşayacaklar. 1990 sonrasında eski SSCB ülkelerinin bağımsızlığını kazanmasıyla ekonomik yapılarını piyasa ekonomisi yapısına uyarlama süreci başlamıştı. SSCB döneminde, birlik üyesi ülkeler kendi aralarında ‘iş’ yapmıyordu; bütün ‘işler’ Moskova aracılığıyla yapılıyordu. Birlik üyesi ülkelerde döşenen demir yolları yekdiğerine değil Moskova’ya ulaşmak üzere döşenmişti örneğin. Özbekistan’a ne kadar pamuk üreteceği, Azerbaycan’a ne kadar petrol çıkartacağı Moskova’daki Sovyet Gosplan’ı tarafından dikte ediliyordu. Azerbaycan’a petrol çıkartma görevi veriliyordu. Petrol başka birlik üyesi ülkelerde rafine edilmeliydi. SSCB içi ‘iş bölümü’ Moskova tarafından ekonomik ve daha çok siyasi dengeler güdülerek tasarlanmıştı.

SSCB yıkıldıktan sonra bu merkezileşmiş yapının devam etmesi imkansızdı. Üretim miktarlarının dağıtım kanalları ve fiyatların Moskova ve üye ülke başkenti tarafından belirlendiği bir yapı devam edemezdi. Ekonomik yapının bir ‘geçiş’ döneminden geçmesi gerekecekti. Daha da önemlisi, kafa yapılarının da normalleşmesi gerekiyordu. SSCB sosyalizmi, eşitliği sağlamıştı ama sağlanan eşitlik ‘fakirlikte eşitlikti’. İnsanlar daha çok çalışma konusunda sistemden bir teşvik görmüyordu. Daha çok çalışan daha çok külfetle, az çalışanla aynı nimete kavuşuyordu. Ama SSCB sisteminin artıları da vardı. Eğitime (tabii Rusça olmak üzere) ciddi kaynaklar ayrılıyordu. Sanat ve spora da öyle. İnsanlar, bir taraftan Sovyet sisteminin üstünlüğünü dünyaya duyuracak sanat ve spor gibi sahalara yönlendirilirken diğer taraftan teknik ve bilimsel konuların yanında sıkı Marksistler olarak yetiştirecek eğitim sisteminden geçirilmeliydi.

Geçişler zor olur; koskoca bir ekonomik sistemi kapitalist bir sisteme geçirmek. Nitekim öyle oldu. Eski SSCB ülkelerinde hâlâ eski SSCB sistemini özlemle yâd edenler var. Bunun bir kısmı, geçişin ortaya çıkardığı haksızlıklar (oligarklar gibi) ve bunun doğurduğu adaletsizlik ve isyan duygusundan kaynaklanıyor. Ancak, bununla birlikte, ortaya çıkan geçiş ekonomisinin insanları daha çok çalışmaya zorlarken, ürettiği nimetlerin bunu haklı çıkartmaması da önemli rol oynuyor. Ekonomik sistemin bir gecede ya da birkaç yılda normale dönmemesi normal; ancak 15 yıla yakın süredir geçiş sürecinde bazı temel unsurlarının oturmamış olması da hayal kırıklığına sebep oluyor. Örneğin, birçok Orta Asya geçiş ülkesinde hâlâ tarım üretiminin depolanma, dağıtım gibi temel bileşenlerinin yeni normale göre oluşamamış olması çiftçileri dezavantajlı duruma getiriyor.

Kuzey Afrika’daki Arap ülkeleri de bir ölçüde geçiş dönemi yaşıyor. Zorlu ve ızdıraplı bir dönem. Libya’yı bir tarafa bırakın, Tunus ve Mısır, on yıllardır gerçek diktatörler tarafından yönetilirken birdenbire ‘özgürlüğe’ kavuştu. Yönetim sistemleri, yöneticiler ve halk buna hazır değildi. Sonuçta halk kimi seçeceği konusundaki yetkiyi aldı ama ‘seçme’ tecrübesini esasında yeni yaşıyor. Seçilenler ise ‘seçilme’ ve ‘yönetme’ tecrübesini.

Hem Mısır hem de Tunus’ta, her iki diktatörün de ülkelerini on yıllarca geride bıraktığı belli. Tunus’u 26 seneden sonra ziyaret ettiğim geçen hafta, cep telefonları dışında çok büyük bir değişiklik görmedim desem mübalağa olmayabilir.

Ancak yeni seçilen yöneticilerin tecrübesiz olmaları ve kaynak sıkıntısı yaşamaları geçiş döneminin risklerini artırıyor. Kahire’de çöplerin toplanmasında bile zorluk yaşanıyor. Halk, 30 Haziran’da (bugün) yapılacak gösteriler için benzin ve gıda depolaması yapmaya çalışıyor. Sonuçta caddelerde benzin istasyonları önünde yüz metrelerce benzin kuyrukları oluşuyor.

Kuzey Afrika’nın potansiyeli ve Türkiye

Ancak hem Tunus hem Mısır önemli potansiyellere sahip. Türkiye Asya’nın doğu, Avrupa’nın batı kapısıysa, Mısır da Afrika’nın ve Ortadoğu’nun önemli bir kapısı. 85 milyonluk nüfusuyla dev bir ülke ve dev bir ekonomi. Bu nüfusun içinde az sayıda çok zengin, çok sayıda ise yoksul var. Nüfus ve alan olarak çok daha küçük olsa da Tunus da önemli bir ülke. Tunus kendisini Afrika’nın kapılarından birisi olarak görüyor. Her iki ülke de orta seviyede karmaşıklıkta sanayiye sahip sayılabilir. Bazı iyi üniversiteleri sayesinde belli sayıda nitelikli insan yetiştiriyorlar. Her iki ülkede de ücretler Türkiye’ye göre düşük. En önemlisi, her iki ülke de Türkiye ile yakın tarihi ve kültürel ortak kültüre sahipler.

Türkiye’nin ekonomik işbirliği açısından bakarsak her ikisi de önemli; özellikle Kuzey Afrika’nın en büyük ülkesi olan Mısır. Mısır’la Türkiye’nin ekonomik ilişkileri istenen seviyeden uzak olsa da yine de bahsettiğimiz potansiyeli destekler nitelikte. TAV, Kahire Uluslararası Havaalanı’nı inşa etmiş. Şimdi Limak yeni terminalleri yapıyor. Duravit ve Beko ürünlerini Kahire’de görebilirsiniz. Türk girişimciler tarafından geliştirilen Polaris isimli 2 bin dönümlük özel organize sanayi bölgesi tamamlanmış ve yaklaşık 40 şirketin fabrikalarıyla dolmuş. 1.000 dönümlük ikinci adım geliştirilmeye başlanmış. Bunlar teşvik edici haberler. Tunus’ta ise daha girişte yine TAV’ı görüyoruz; TAV burada Enfidha Uluslararası Havaalanı ve terminallerini inşa etmişti. Ancak onun dışında pek Türk izine rastlayamıyorsunuz Tunus’ta. Oysa, otel ve AVM inşası ve/veya yöneticiliğinden sanayiye kadar Tunus’ta Türk şirketlerinin yapabileceği çok şey var.

Kuzey Afrika, Cezayir ve Libya gibi kaynak zengini ülkeler, Mısır ve Fas gibi büyük ekonomiler ve Tunus gibi küçük ekonomilere sahip. Hepsiyle çok yakın ilişki sermayemiz var. Bu tabanın üzerinde güçlü bir ekonomik ve siyasi üstyapı kurmak hem devlet adamlarımıza hem de şirketlerimize düşüyor. En azından Kuzey Afrika’dan Türkiye’ye burslu üniversite öğrencisi sayısını artırarak işe başlayalım. Gelecek işbirliğinin temellerini böyle güçlendirelim. Burada da iş Yurt Dışı Akraba Topluluklar Başkanlığı gibi kamu kurumları kadar STK’lara düşüyor.

10. Kalkınma Planı

24 Haziran 2013, Murat Yülek, Dünya

TBMM’ne sevkedilen 10. Beş Yıllık Kalkınma Planı, Türkiye’nin 2014-2018 dönemindeki ekonomik stratejilerini kapsıyor. Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğu yıllarda daha çok sınai kalkınmayı kapsayan plan benzeri çalışmalar yapılmıştı. Sonrasında 1960′lı yıllardan itibaren Devlet Planlama Teşkilatı’nın da kurulmasına parallel olarak “planlı dönem” başladı. Plan-pilav tartışmalarının eşlik ettiği dönemin 1980′li yıllarda sona erdiğini söyşeyebiliriz. Ancak hem DPT varolmaya hem de planlar ve bunlara bağlı yıllık programlar yapılmaya devam etti. 2000′li yıllardan sonra ise Avrupa Birliği sürecinin başlamasıyla Türkiye’nin AB’ne taahhütleri de planlara parallel strateji dokumanları haline gelmeye başladı; işler biraz karıştı. Bu arada, Devlet Planlama Teşkiları daha çok bölgesel kalkınmaya odaklandı ve Kalkınma Bakanlığı ismini aldı.

Planlama, bir devlet için vazgeçilmez stratejik belgelerdir. Kamu sektöründe planlar; sadece sosyalist ülkelerde yapılmaz. Devlet bir kurumsal yapıya ve kaynak edinme ve bu kaynakları tahsis etme yetkilerine sahiptir. Dolayısıyla, şirketlerde, üniversitelerde, kar amacı gütmeyen kurumlarda olduğu gibi bir stratejiye ihtiyacı vardır.

Tabi, zaman çevre şartlarını değiştirdiği için 1960′lı yıllardaki mekanik/”numerik” planlama yaklaşımlarını bugün uygulamaya kalkarsanız hangi ülkede olursanız olun hata edersiniz.
Onuncu Kalkınma Planı’nın özel ihtisas komitelerinde de görev yaptığım için süreci bir ölçüde izleme imkanı buldum. Önceki planlarda olduğu gibi, Kalkınma Bakanlığı özel sektörün ve diğer paydaşların görüşlerini almaya özen gösterdi. Dolayısıyla, plan katılımcı bir yaklaşımla hazırlandı. Dış paydaş görüşlerinin temelinde, Kalkınma Bakanlığı’nın kendi içindeki uzmanlarının ayrıntılı çalışmalarıyla ortaya çıkartıldı plan.

Meclis’e sevkedilen metin, geçen hafta Dünya Gazetesi’nde ayrıntılı olarak kamuoyuyla paylaşıldı. Buna göre, Onuncu Plan dört ana aks üzerine oturtulmuş:

- Yenilikçi üretim – istikrarlı yüksek büyüme

- Yaşanılabilir mekanlar- Sürdürülebilir çevre

- Nitelikli insan – güçlü toplum

- Kalkınma için uluslararası işbiliği

Bu dört aksın, “zamanın ruhunu” yakaladığını söyleyebiliriz. Türkiye’nin son on yılda sağladığı makroekonomik temel ülkenin birinci sınıf ekonomiler grubuna girmesi için yeterli temel ortamı sağladı. Enflasyon oranları düştü, kamu maliyesi sürdürülebilir bir seyre sokuldu, kamu harcamalarının kalitesi artırıldı.

Ancak bu baz üzerinde ilk on ekonomi içinde girmesi için ciddi bir “Dönüşüm’ün” gerçekleşmesi gerekiyor. D harfini büyük yazdım. Bence bundan sonra Türkiye’de ekonomik gündemin bu ana kelime etrafında dönmesi gerekiyor.

Dönüşümün ve Cumhuriyet’in 100 yılı için konulan ilk 10 ekonomi hedefinin tutturulması için bu beş yıl önemli olacak. Belirlenen dört aks bu açıdan önemli. Eğitimden sağlığa, katma değerli sanayi ürünlerinde yalanılabilir kentlere kadar önümüzde alınması gereken uzun bir yıl var. İş yapma kolaylığı endeksinden, lojistik performans endeksine, Pisa skorlarından Dünya Rekabetçlik Endeksine kadar göstergelerimiz şu anda bizi ilk 10 ekonomi arasına taşıyacak seviyede değil. İlk 10 ekonomi arasına girebilmemiz için bu büyük dönüşümü gerçekleştirmemiz gerekiyor.