Archive for July, 2013

Fed iki amaç iki araç diyor

22 Temmuz 2013, Murat Yülek, Dünya

Bernanke, Çarşama günkü konuşmasında, piyasaları rahatlattı. İşsizlikte %6,5’luk seviyelere düşmeden ya da biraz daha yumuşatırsak Fed buna emin olmadan, piyasaya dolar likiditiesi çıkmaya devam edecek. Rahatlamaya parallel olarak hafta sonunda ABD’nde fonların borsaya kayma eğilimi güçlendi. Zaten bol para politikasının bir amacı büyüme üzerindeki kısıtları kaldırmak ise diğer amacı da sermaye piyasalarını (hem borsa hem tahvil) ayakta tutmaktı.

Bernanke’nin konuşmasında bir başka ayrıntı, Fed Başkanı’nın konuşması, “iki amaç (büyüme ve enflasyon) iki araç (likidite ve faiz)” vurgusuydu. Amerika zaten standart enflasyon hedeflemesi gömleğini hiç bir zaman giymemişti. Ama şimdi bunu daha güçlü ifade ediyor. Bernanke, işsizlik üzerinden konuşmasında Fed’in para politikasının ilk amacının büyümeyi sağlamak olduğunun üzerinde durdu. Tahvil alımlarının durdurulmasından (hatta “ekonominin düzelmesinden” sonra dahi) sıfır civarındaki politika faizlerinin devam edeceğini de söyledi Bernanke. Tahvil alımları ve düşük faiz politikasının büyümeyi ve fiyat istikrarını destekleyeceğinin altını çizdi.

Eğer Bernanke’nin konuşmasını Fed’in para politikasının temeli olarak alırsak, Fed’in takip ettiği temel değişkenin hala sağlamlaştırılmış bir büyüme performansı olduğunu söyleyebiliriz. Takip eden Fed başkanının da büyümeyi temel gösterge olarak alacağını düşünmek hata olmaz. Özellikle, enflasyonun hareketlenmesinin pek olası gözükmediği konjonktürde.

Türkiye’de durum biraz daha farklı. Çekirdek enflasyon yüzde 5’ler civarında yatay seyrederken manşet enflasyon haziran ayında yüzde 8’leri aştı. Bunun sebebi, geçen sene Haziran (ve Mayıs) ayında gıda bazlı negative enflasyon yaşanırken bu yıl gıda ve ulaştırma bazlı aylık enflasyon üretilmiş olması. Gıda tarafı mevsimsel, ancak ulaştırma tarafında kur ve petrol fiyatı hareketlerinden etkileniyor; haziran ayının başından itibaren TL cinsinden petrol fiyatlarında önemli artışlar oldu.

Merkez Bankası herşeye ragmen enflasyon baskısını üzerinde hissediyor. Önümüzdeki dönemde petrol fiyatları gevşemez ise kurdaki artışların ulaştırma (ve diğer) alanlarda enflasyonu yükseltme riski güçlü.

Ancak Türkiye’deki hikayeye tam bakmamız gerekiyor. Büyümenin yıl sonu hedefine ulaşamama riski de büyük. Faizlerdeki yükselme kredi faizlerini yükseltiyor. İç talebin güçlenmesi de zor. Bu durumda dış pazarların iç pazarı tümlemesi gerekiyor. Üretimin artması için bu gerekli.

Bu da Merkez Bankası ve Hükümetin ara dönemde politika hedeflerini sağduyulu belirlemesini zorunlu kılıyor. Amerika’da olduğu gibi enflasyonun büyümeyle birlikte iki ana hedef olarak belirlenmesi gerekiyor. Burada da kritik değişken reel kur. Reel kur önümüzdeki dönemde 2011 sonrasında olduğu gibi değer kazanmaya devam ederse büyüme-enflasyon-cari açık dengesi bozulur.

Kur politikasını değiştirme vakti mi?

15 Temmuz 2013, Murat Yülek, Dünya

Kurdaki son gelişmeler kur politikasının değiştirilmesi için bir fırsat oluşturabilir mi? En baştan söyleyelim, kurların 1.95’lere gelmesi Türkiye açısından hayırlı bir “düzeltmedir.” Zira reel kurda 2011 yılından beri kaydedilen değer artışı ihracat dengesini bozucu etki yapıyordu. Ancak bu düzeltmeleri çeşitli tetikleyici faktörlere, yani şansa bırakmak pek doğru bir politika gibi gözükmüyor bana.

Resmi olarak bir “kur politikamız” yok. TCMB 2000’li yılların başından itibaren enflasyon hedeflemesi (EH) adlı bir politika çerçevesi güdüyor. Bu çerçeve, TCMB’nin doğrudan enflasyonu hedeflemesi ve bu amaçla faiz aracını kullanmasına dayanıyor. Türkiye’de zaman içinde EH çerçevesi bir miktar değiştirildi ve “yerelleştirildi”; bu köşede adını “EH v.2.0” koymuştuk.

Buna karşılık, kur açısından Merkez Bankası en baştan beri EH’nin teorik özüne uygun davranıyor. Resmi söyleme göre, TCMB’nin “her hangi bir kur hedefi yok ancak gerektiğinde dalgalanmaları azaltmak için piyasaya müdahale ediyor.”

Ancak, nihai kertede, bu da bir politika ve sonuç olarak bazı negatiflikleri ortaya çıkartıyor: bu politika sonucunda kurda kısa dönemli (yüksek frekanslı) dalgalanmalar azalıyor ancak orta vadeli (3 yıl civarında) daha büyük dalgalanmalar ortaya çıkıyor.

Bu mekanizma şöyle işliyor:

1- Hem Türkiye’nin çekiciliği hem de dünyadaki aşırı likidite sebebiyle sermaye girişleri TL üzerinde değerini artırıcı yönde baskı oluşturuyor.

2- Merkez Bankası nominal kurun kısa vadede istikrarlı kalmasını sağlayıcı müdahaleler yapıyor. Başarılı da oluyor.

3- Ancak nominal kur istikrar kazandıkça, ticaret ortaklarımızla enflasyon farkları sebebiyle reel kur birikimli değer kazanıyor.

4- Kabaca üç yıllık döngülerde, bazı tetikleyici unsurlarla, nominal ve reel kurdaki birikimli değer kazancı sonucu önemli boyutta düzeltmeler (değer kaybettirici) yaşanıyor.

5- Sonra birinci basamaktan süreç yeniden başlıyor.

Aşağıdaki grafikte yukarıda da “stlize” edilen fazları izleyebiliriz:

• Yatay seyir: 2002-2006 (Mayıs) arası: nominal kur yatay seyrederken reel kur tırmandı.

• Düzeltme: 2006 Mayıs ayında nominal ve reel kurda düzelme oldu; reel kur değer kaybetti.

• Düşen / Yatay seyir: Nominal kur 2007 ikinci yarısına kadar değer kazanıp 2008 sonlarına kadar daha yatay bir seyir izledi. Buna paralel olarak reel kur, enflasyon farklarının da etkisinin eklenmesiyle aynı sure boyunca sürekli değer kazandı.

• Düzeltme: 2008 sonu – 2009 başlarında düzeltme geldi. Nominal ve reel kur tekrar değer kaybetti.

• Yatay seyir: 2011 ortalarına kadar nominal kur yine yatay seyretti; reel kur sürekli değer kazandı.

• Düzeltme: 2011 ortasında düzeltme geldi. Nominal ve kur değer kaybetti.

• Yatay seyir: 2013 ortalarına kadar nominal kur yine yatay seyretti; reel kur sürekli değer kazandı.

• Düzeltme: 2013 ortasında düzeltme geldi. Nominal ve kur değer kaybetti.

Yani, TCMB’nin EH politikasının kur açısından sonucu orta vadeli bu zigzaglar oluyor.

Reel kurda iki-üç yıl süren bu döngüler cari açığın şişmesine sebep oluyor. Aynı zamanda da, aşırı değerli kur bir istikrarsızlık unsuru olarak ekonomik aktörlerin üzerinde Demokles’in kılıcı gibi asılı kalıyor. İki-üç yıllık döngülerin sonunda gelen nominal kur düzeltmeleri, şirketlerin döviz yükümlülükleri üzerinden geri ödeme risklerini gündeme getiriyor.

İhracatçıya, rekabetçi ancak istikrarlı reel kur gerekiyor (dikkat edin “nominal kur” demedim). Bu, en son dalgalanmalar belki de kur politikasının gözden geçirilmesine vesile olur. Fiilen “nominal kur istikrarını hedefleyen” bir sistemden en azından “reel kuru izleyen” bir yaklaşıma geçmek gerekiyor.

Avrupa’nın başının belası: Çifte standartları

07 Temmuz 2013, Murat Yülek, Dünya

Türkiye’de gezi olayları sebebiyle, basına (özellikle CNN gibi uluslararası basına) “orantısız” yansıyan görüntüler Türkiye’yi “yangınlar” içinde gösterdi. Türkiye içinde de yangınları çıkartmaya çalışanlarla bunu körükleyerek uluslararası basına ve sosyal medyaya servis etmek isteyen arkadaşlarımız oldu.

Her konuda yavaşlaığı ve kararsızlığıyla maruf Avrupa Birliği ve özellikle Alman hükümeti nasıl olduysa bu kez çok hızlı davrandı ve hem hakim hem savcı olarak Türkiye’yi mahkum etmeye çalıştı. Yeni fasılların görüşmeye açılması ertelendi. AB, böylece Türkiye’yi cezalandırdığını düşündü. Oysa AB sürecinin uzaması Türkiye’ye zarar verdiği kadar Avrupa Birliği’ne ve onun imajına da zarar veriyor. Zira Avrupa Birliği ve genelde Avrupa’nın çifte standartlar içinde boğuşuyor olduğu inancını kökleştiriyor.

Avrupa Birliği basına yansıyan görüntülerle alel acele Türkiye hakkında hükme varacağına, kurumsallaşmış bir yapı gibi davranıp bir araştırma yapsa durumu daha iyi anlamaya çalıştıktan sonra karar verse kendisi ve imajı açısından daha doğru bir iş yapmış olurdu. Sonuçta, aynı “cezayı” vermek için dostlar alışverişte olsun araştırması bile olsa.

Neden mi? Gezi olaylarının içinde haklı istekler kadar ciddi bir provokasyon çalışması ve siyasi rant arayışı olduğu belli. Olayların daha ilk günlerinde, ortada üzücü ölüm olayları yokken, bazıları milletvekili olan çok sayıda kişinin “gözümüzün önünde insanlar öldürülüyor” yetişin Kızılay’a (ya da Taksim’e cinsinden yalan ve tahrik edici twitleri nasıl açıklanabilir.

Avrupa Birliği çifte standartlarından arındığı sürece “değerlerini” savunabilir. Eğer o değerler Avrupa Birliği için önemliyse ve Avrupa Birliği o değerlerin insanlığa yayılmasını gerçekten istiyorsa kurumsal karar ve iletişim süreçlerine dikkat etmelidir.
Türkiye’deki olaylara bu kadar hızlı ve kararlı tepki veren Avrupa Birliği’nin ve genelde Avrupa’nın yakın zamandaki diğer tutumlarını hatırlarsak durum daha iyi açıklanacak.

– Yakın zamanda Srebrenitza katliamının en önemli sanıkları Avrupa kurumları tarafından birer birer temize çıkartılıyor. Ortada katliamla öldürülmüş tecavüz edilmiş binlerce insan var ama sanık yok. Kasaba halkının silahlarını topladıktan sonra Sırp Çetniklere katliam için teslim eden Hollanda’lı komutan katliam sırasında Çetniklerden aldığı hediyeyi bir tarafa bırakın şimdi neredeyse Avrupa tarafından ödüllendiriliyor.

– Demokrasi ve insan haklarını ana değeri olarak kabul eden Avrupa Mısır’da bariz askeri darbeye karşı net bir protesto dahi yapamıyor.

– Uluslararası basının çok az yer verdiği Burma katliamları konusunda Avrupa bir tek kelime dahi etmedi. Biliyorsunuz, Burma’da bazı Budist rahipler uluslararası medyada çıkan demeçlerinde dahi dahi hem cinsleri olan müslüman Burma’lıları “kuduz köpekler” ve “yılanlar” olarak niteleyerek katledilmeleri emrini veriyor. Avrupa Birliği ve değerleri nerede?

– Bengaldeş’te hükümet aylardır “teatral” ve yanlı mahkemelerde rakibi olarak gördüğü “İslamcı” liderleri ölüm cezasıyla yargılıyor. Avrupa Birliği’nden çıt yok.

– Almanya’da Türkleri katleden Neo Nazi örgütünün görünürdeki lideri mecburen çıkartıldığı mahkemede “krallar gibi” ağırlanıyor. Aleyhine şahitlik edecek örgüt üyeleri her nasılsa hapiste intihar ediyor. Bazı olaylara katılan Türk zanlı ya da sanıklar Almanya, Belçika, Danimarka gibi ülkelerde polis tarafından hapiste ya da karakolda öldüresiye dövülüyor. Bazıları zanlı ya da sanık Türklerin ise hapiste “intihar” ettiği söyleniyor.
Avrupa Birliği’den yine çıt yok.

Avrupa Birliği bir değerler topluluğuysa ki umarız öyledir. Bu ev ödevlerini yapmadan “mezun” olamayacak.

Mayıs dış ticaret rakamları ne söylüyor?

01 Temmuz 2013, Murat Yülek, Dünya

Mayıs ayında toplam ihracat 13.3 toplam ithalat ise 23.2 milyar dolar olarak gerçekleşti. Bu durumda dış ticaret açığı beklendiği üzere 10 milyar dolara yaklaştı. İlk beş ayda ise ihracat 62.8 milyar dolar, ithalat 104.8 milyar dolar, açık ise 42 milyar dolar oldu. Yani aylık ortalama dış ticaret açığı 8 milyar doların üzerinde gerçekleşti.

Ancak rakamlara bütün olarak bakıldığı zaman, altın ve enerji ticaretindeki gelişmelerin etkisi görülemiyor.

2011 yılında Türkiye net altın ithalatı yaptı. Bu fazlalık, elde olan stokla da birleştirilerek geçen sene Türkiye’yi net altın ihracatçısı yaptı. Bu sene ise, Türkiye tekrar altın ithalatına ve stoklamasına girişti. İlk beş ayda net altın ithalatı 5.3 milyar dolar oldu; Türkiye 7.4 milyar dolarlık ithalat, 2.1 milyar dolarlık da ihracat yaptı.

Enerji ithaları ise tüm hızıyla devam ediyor. Türkiye yılın ilk beş ayında 22.9 milyar dolarlık enerji ithalatı yaptı. Bu geçen seneye göre yüzde 6 civarında bir düşüşe tekabül ediyor. Aynı dönemde ekonomi büyüdüğüne göre burada istatistiksel hatalarla karşı karşıya olabiliriz. Ya da resmi kayıtlara girmeyen enerji ithalatı artmış olabilir.

Bu iki etki dışarıda tutulursa, ihracat mayıs ayında yüzde 11,0, yılın ilk beş ayında ise yüzde 7.6 yükseldi. İthalat ise mayıs ayında yüzde 1,5, ilk beş ayda ise yüzde 6,3 arttı. Son 12 ayda (toplam) ise ihracat bu yıl geçen yıla oranla yüzde 0.9, ithalat ise yüzde 0.1 arttı.

Bu rakamlardan çıkan şey, hem ihracatın hem de ithalatın yükseldiği. Yani bir taraftan ekonomi canlanıyor, diğer taraftan dış piyasalara Türk mallarının sevki (ithattan daha hızlı) artıyor. İthalatın artışı mayıs ayında ilk dört aya göre düştüğünü de ekleyelim.

Kurlardaki tırmanma önümüzdeki dönemde kalıcı olursa ihracat artışı hızlanacak, ithalat artışı ise bir miktar yavaşlayacak.

10. Kalkınma Planı

24 Haziran 2013, Murat Yülek, Dünya

TBMM’ne sevkedilen 10. Beş Yıllık Kalkınma Planı, Türkiye’nin 2014-2018 dönemindeki ekonomik stratejilerini kapsıyor. Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğu yıllarda daha çok sınai kalkınmayı kapsayan plan benzeri çalışmalar yapılmıştı. Sonrasında 1960’lı yıllardan itibaren Devlet Planlama Teşkilatı’nın da kurulmasına parallel olarak “planlı dönem” başladı. Plan-pilav tartışmalarının eşlik ettiği dönemin 1980’li yıllarda sona erdiğini söyşeyebiliriz. Ancak hem DPT varolmaya hem de planlar ve bunlara bağlı yıllık programlar yapılmaya devam etti. 2000’li yıllardan sonra ise Avrupa Birliği sürecinin başlamasıyla Türkiye’nin AB’ne taahhütleri de planlara parallel strateji dokumanları haline gelmeye başladı; işler biraz karıştı. Bu arada, Devlet Planlama Teşkiları daha çok bölgesel kalkınmaya odaklandı ve Kalkınma Bakanlığı ismini aldı.

Planlama, bir devlet için vazgeçilmez stratejik belgelerdir. Kamu sektöründe planlar; sadece sosyalist ülkelerde yapılmaz. Devlet bir kurumsal yapıya ve kaynak edinme ve bu kaynakları tahsis etme yetkilerine sahiptir. Dolayısıyla, şirketlerde, üniversitelerde, kar amacı gütmeyen kurumlarda olduğu gibi bir stratejiye ihtiyacı vardır.

Tabi, zaman çevre şartlarını değiştirdiği için 1960’lı yıllardaki mekanik/”numerik” planlama yaklaşımlarını bugün uygulamaya kalkarsanız hangi ülkede olursanız olun hata edersiniz.
Onuncu Kalkınma Planı’nın özel ihtisas komitelerinde de görev yaptığım için süreci bir ölçüde izleme imkanı buldum. Önceki planlarda olduğu gibi, Kalkınma Bakanlığı özel sektörün ve diğer paydaşların görüşlerini almaya özen gösterdi. Dolayısıyla, plan katılımcı bir yaklaşımla hazırlandı. Dış paydaş görüşlerinin temelinde, Kalkınma Bakanlığı’nın kendi içindeki uzmanlarının ayrıntılı çalışmalarıyla ortaya çıkartıldı plan.

Meclis’e sevkedilen metin, geçen hafta Dünya Gazetesi’nde ayrıntılı olarak kamuoyuyla paylaşıldı. Buna göre, Onuncu Plan dört ana aks üzerine oturtulmuş:

– Yenilikçi üretim – istikrarlı yüksek büyüme

– Yaşanılabilir mekanlar- Sürdürülebilir çevre

– Nitelikli insan – güçlü toplum

– Kalkınma için uluslararası işbiliği

Bu dört aksın, “zamanın ruhunu” yakaladığını söyleyebiliriz. Türkiye’nin son on yılda sağladığı makroekonomik temel ülkenin birinci sınıf ekonomiler grubuna girmesi için yeterli temel ortamı sağladı. Enflasyon oranları düştü, kamu maliyesi sürdürülebilir bir seyre sokuldu, kamu harcamalarının kalitesi artırıldı.

Ancak bu baz üzerinde ilk on ekonomi içinde girmesi için ciddi bir “Dönüşüm’ün” gerçekleşmesi gerekiyor. D harfini büyük yazdım. Bence bundan sonra Türkiye’de ekonomik gündemin bu ana kelime etrafında dönmesi gerekiyor.

Dönüşümün ve Cumhuriyet’in 100 yılı için konulan ilk 10 ekonomi hedefinin tutturulması için bu beş yıl önemli olacak. Belirlenen dört aks bu açıdan önemli. Eğitimden sağlığa, katma değerli sanayi ürünlerinde yalanılabilir kentlere kadar önümüzde alınması gereken uzun bir yıl var. İş yapma kolaylığı endeksinden, lojistik performans endeksine, Pisa skorlarından Dünya Rekabetçlik Endeksine kadar göstergelerimiz şu anda bizi ilk 10 ekonomi arasına taşıyacak seviyede değil. İlk 10 ekonomi arasına girebilmemiz için bu büyük dönüşümü gerçekleştirmemiz gerekiyor.

Belediye başkanlarına Sanayi Bakanı’na Ekonomi Bakanı’na ve Başbakan’a

17 Haziran 2013, Murat Yülek, Dünya

Belediye başkanlarına Sanayi Bakanı’na Ekonomi Bakanı’na ve Başbakan’a çağrı

Bugünlerde çağrı deyince akla Gezi Parkı geliyor ama bu çağrı onunla alakalı değil. Konu yine kamu alımları ve raylı sistemler. 2013 yılı ilk çeyreğindeki büyüme beklenenden iyi ancak olması gerekenden kötü geldi. Büyüme ve ihracat konularında şahin bakanlardan Sayın Çağlayan bile yaptığı açıklamada bu yılki büyümenin zayıflayabileceğini ve iç talep temelli olacağını söyledi.

Oysa bir taraftan ülkemizin milyonlarca doları yanlış kamu alımı politika ve uygulamalarından dolayı yabancı ülkelere iş, aş ve istihdam olarak gidiyor. Yani, Türk halkının vergileri, krizde Almanya, Fransa, Çek Cumhuriyeti ya da Polonya ekonomisine destek olarak gidiyor. Bu ülkelere bir düşmanlığım yok; ama kendi sanayicimi, işçimi, ustamı ve mühendisimi Almanlardan daha çok seviyor ve düşünüyorum.

Konu raylı sistemler ve kent içi çeşitli otobüs / metrobüs tipleri. Raylı sistem ya da otobüs dediğiniz şeyler, uzay aracı değil; birazcık daha basit. Dahası, ülkemizde bunların artık alası yapılıyor. Ama, yapılmıyorsa durum daha da kötü. Neden yapılmıyor? Çünkü satan alan kamu kurumları (genellikle yerel yönetimler yani belediyeler) yabancı ürünleri tercih ediyor. Tercih edilen ülkeler de öyle Almanya, Fransa, ABD değil; Çek Cumhuriyeti, Polonya ya da Kore.
Peki, bu ülkelerdeki şirketler nasıl bu basit araçları üretir hale geldiler? Çünkü kendi kamu kurumları bu şirketleri destekledi. Desteklerin en başında, kamu alımları yer aldı. Yani, bu ülkeler büyük ölçüde kendi şirketlerinin ürettikleri ürünleri satın almalarda “kayırdı.”

Biz eğer bu tip basit ürünleri yurt dışından almaya devam edersek ilelebet üretemeyeceğiz bunları.

Müteahhitlik sektörünü hatırlayın. Hani şu dünyada ilk sıralarda olduğumuz sektörü.
Bu sektörde Türkiye nasıl bu kadar güçlü oldu? Cevabı basit: bu müteahhitlik şirketleri önce Türkiye pazarında iş yaptılar. Eğer o yıllarda Türk müteahhitlik şirketlerinin iş alması için iş bitirme istenseydi bu sektör ve gurur duyduğumuz şirketler asla ortaya çıkmayacaktı.

Türkiye’yi demiryollarıyla donatan Nuri Demirağ’ın hayatı buna örnektir. Bu yazıyı neden mi yazıyorum. Amacı belediye başkanları ve yöneticilerinin “farkındalığını” artırmak. Bakınız şu anda Urfa Belediyesi metrobüs ihalesi açmış durumda. Türk
şirketleri bu ürünleri daha iyi ve daha ucuza mal edebilecekleri halde ihaleye giremiyorlar.

Çünkü şartnamede bir Doğu Avrupa ülkesinin standartları kullanılmış ve otobüslerin “Avrupa’da” sürülmüş olması şartı getirilmiş.
Geçenlerde benzer durum Konya Belediyesi’nin raylı sistem ihalesinde de benzer şekilde gerçekleşti.

Değerli Belediye Başkanları: lütfen bu çağrıyı dinleyin, ülkenin vergi gelirlerini krizin tam göbeğinde yabancı ülkelere akıtmayın. Türkiye’nin iş ve aşa ihtiyacı var.

Eleştirelim, protesto edelim ama…

10 Haziran 2013, Murat Yülek, Dünya

Gezi parkı protestoları ve bunların yol açtığı üzücü olaylar günlerce Türkiye gündemini meşgul etti. İnsanlarımız ve güvenlik güçlerimiz yaralandı ve öldü; otobüsler yakıldı, kaldırımlar söküldü. Dahası, dünyada Türkiye’nin olabilecek en kötü reklamı da yapıldı.

Olayların zamanlaması ise Türkiye açısından hiç de iyi olmadı.

Düşünün, Avrupa ve Amerika milyonlarca işsizini, bankalarını ve hükümranlarını nasıl kurtaracağını, hanehalkı borçlularının borçlarını nasıl ödeyeceğini konuşuyor şu anda. Avrupa ekonomisi bu yıl yüzde bir civarında daralmayı bekliyor. Japonya 20 yıldır devam eden durgunluğu / yavaş büyümeyi / deflasyon riskini ortadan kaldırmak için para musluklarını (tekrar) açıyor; bunu yapmak için de Merkez Bankası başkanını değiştiriyor. Dünya da Abenomics’i alkışlıyor. Aynı saikle, uzun süredir para basan Amerika ayda 85 milyar dolarlık bedava para basımını ne zaman azaltacağını tartışıyor. Kıbrıs ve Yunanistan on yıllardır kalkınsın diye Avrupa tarafından milyarlarca euro sübvanse edildikten sonra batıyor. İspanya bankacılık sisteminin yarısı sorunlu. Fransa ve Alman bankaları da öyle. İngiltere ve Fransa’da hükümetler değişiyor ancak sıkıntı ve şikayetler artarak devam ediyor.

İşte bu ortamda, Türkiye senelerdir uyguladığı politikaların (bir kısmını bu köşede eleştirdiğimiz) meyvelerini yemeye başladı. IMF’ye olan borçlar ilk defa tamamen geri ödendi. Diğer ülkelerde sürekli not indirmek zorunda kalan sıfırcı hocalar Türkiye’nin notunu nihayet yatırım seviyesine çıkarmak zorunda kaldı. Jeffery Sachs gibi dünyanın en tanınmış iktisatçılarından birisi daha geçen hafta Türkiye’yi yere göğe sığdırmayan yazı yazdı.

Türkiye böyle bir uluslararası konjonktürde 1960’lı yıllardan beri yılan hikayesine dönen nükleer reaktör yatırımlarını başlatıyor. Başlatıyor ki cari açığın en önemli kaynağı haline gelen enerji açığını düşsün. Bu arada Türkiye, karalarında ve denizlerinde petrol ve gaz aramalarını yeni yatırımlarla artırıyor. Sağlık sistemini tüm halkına açıyor. Önemli bir sağlık turizmi merkezi olmak için PPP projeleri üretiyor. Kentlerde çok geç kaldığımız metro projeleri tekrar başlatılıyor. Üçüncü köprünün temelini atıyor. İstanbul-İzmir’e otobanla bağlanıyor. Asya Avrupa’ya Marmaray’la bağlanıyor. Türkiye dünyada az sayıdaki hızlı trene sahip ülkelerden birisi oluyor. Dahası, hızlı trenden bilet bulmak bile sorun şu anda.

Türkiye, dünyanın en hızlı büyüyen havacılık sektörlerinden birisini inşa ettirdikten sonra dünyanın en büyük havaalanlarından birisinin çalışmasını inanılmaz bir ihale bedeli üzerinden başlatıyor. Türkiye’nin milli havacılık şirketi dünyanın en çok noktaya uçan havayolu oluyor. TAV, LİMAK, YDA, İÇDAŞ gibi firmaları Priştina’dan Kazakistan’a dünyanın havaalanlarını inşa ediyor. Çelebi gibi firmalar dünyanın değişik havaalanlarında yer Hizmetleri devi olmaya doğru gidiyor. Buna paralel olarak, Türkiye dünyanın en önemli turist destinasyonları arasında hızla yükseliyor.
Bu arada Türkiye on yıllardır süren Güney Doğu sorununa kalıcı bir çözüm bulma noktasına geliyor. Terör sorunu ortadan kalkıyor. Türkiye doğusuyla, batısıyla bir barış ve birlik ortamına giriyor. Türkiye bunları yaparken bir taraftan etrafı kaynıyor; bir taraftan kendisine sığınan 400,000 göçmene bakmak zorunda kalıyor. Diğer taraftan, 50’nin üzerinde ülkeden üniversite öğrencilerine ev sahipliği yapar hale geliyor.

Dahası, Türkiye “aman fincancı katırlarını ürkütmeyeyim” mantığını bırakıp uzun süredir ilk defa kendi menfaatlerini hırsla korumaya çalışan, önemli güçler tarafından göz önünde tutulması gereken uluslararası bir aktör haline geliyor.
Ne mi demek istiyorum? Türkiye sancılarla bir uluslararası güç haline geliyor. Kolay olmuyor. Eleştirilerle ve protestoları yapalım ama Türkiye’nin güçlenme sürecini baltalamayalım. Durumu, yaşı 40’ın üzerinde olup, 90’lı yıllarda Avrupa’nın hasta adamı olduğumuz dönemi hatırlayanlar daha iyi takdir edeceklerdir.

Sanayileşme ve kalkınma temelli satın alma

03 Haziran 2013, Murat Yülek, Dünya

G. Kore, 1950’li yıllarda lokomotif, otomobil, ya da nükleer reaktör yapamıyordu. O sıralarda diğer ülkelerin de üretmiyor olduğu flat panel, bilgisayar, tablet ya da akıllı telefon da üretmiyordu. Türkiye 1950’li yıllarda lokomotif üretti, 1960’lı yıllarda deneme reaktörleri kurdu.

2000’li yıllarda G. Kore nükleer reaktor, otomobil (kendi tasarımıyla) uçak, lokomotif ve diğer raylı sistemler, flat panel, tablet, akıllı telefonları üretiyor. Bu alanların bazılarında dünyanın en üst iki üç ülkesi arasında. Türkiye öyle değil. Türkiye’nin anlı şanlı sanayi grupları var ama üst ürünlerde kendine ait sanayisi yok denecek kadar az.

Hızlı büyüme ile kalkınma arasında pek de ince olmayan bir fark var. G. Kore her ikisini de beceren nadir ülkelerden. Biz ise beceremeyenler arasındayız.
Bu fark nasıl oluştu? Sorusunun cevaplarından muhtemel birisi sanayi politikaları. G. Kore’nin gelişimine bakıldığında makroekonomik istikrar ile sanayi politikalarının uzun süre el ele yürüdüğünü görüyoruz. Başarının anahtarı burada olsa gerek.
Bunları taker taker ele alalım. G. Kore ekonomik karar alıcıları, enflasyon ve onda sembolize edilecek daha geniş çerçeveli makroekonomik istikrar faktörlerinin başarıyla yürüttüler yıllarca. En basit sonucu, kamu borçlarının faizlerine harcanan paranın GSYİH’ya olan oranının Türkiye’nin çok çok altında olmasıydı. Türkiye’deki düzelmeye rağmen, hala G. Kore düşük borçlanan ve borçlanma maliyetleri de çok düşük bir ülke.

Ancak G. Kore’nin kalkınmasının daha önemli açıklayıcısı sanayi politikalarıydı. Sanayi politikaları bazı öncü alanların seçilerek özel sektör gayretinin o alanlara kaymasını sağlamak manasına geliyor. G. Kore’nin reaktör tasarlayıp kurabilen, flat panel üreten, Apple’a kafa tutan ve bazılarına göre daha iyi akıllı telefonlar üretmesini bu politikalar sağladı.

Türkiye, 1970’li yıllarda “ağır sanayi” adı altında benzer politikalar uygulamaya çalıştı. Ancak bir Başbakan’ın attığı fabrika temelleri, diğer partinin milletvekillerince söküldü. O dönemde kurulan, takım tezgahlarından (TAKSAN) elektrik jeneratörlerine (TEMSAN), uçak imalatına (TUSAŞ) kadar uzanan yelpazadeki şirketlerin büyük kısmı desteklenmedi. Bölgesel kalkınmayı hedefleyen çok ortaklı şirketler önce DESİYAB tarafından finansal ve teknik desteğe tabi tutuldu ancak, sonradan bu destekler çekildi.

Bugüne gelindiğinde, Türk sanayisinin atlaması gereken önemli bir eşik olduğunu söylemek yerinde olur.

Sanayi politikalarının önemli araçlarından birisi kamunun satın alma politikaları. Ben buna “Kalkınma Temelli Satın Alma Politikaları” diyorum. Şu anda hükümette bu alanda çalışmalar olduğunu yakından biliyorum. Geçen hafta Sanayi Bakanı Ergün’ün yaptığı açıklamalar da bu yöndeydi. Ergün, kamu satın almalarında yerli mallarının tercih edileceğine dair esaslar üzerine çalışıldığını söyledi. Örnek olarak iş makinalarını verdi. Türkiye gibi bir inşaat ülkesinde, motorundan hidrolik aksamına kadar dünyanın en iyi iş makineleri üretilebilir ve üretiliyor. Yerli mallarının tercih edilmesi hem isihdam ve katma değer açısından, hem de bu sektörün daha ileri gitmesi için gerekli hacmin sağlnaması açısından önemli.

Öte yandan, Sanayi Bakanlığı’nın Sanayi Genel Müdürlüğü dışında, TÜBİTAK, Ekonomi Bakanlığı ve hatta Hazine ve Maliye Bakanlığı bürokrasisinin de çalıştığını biliyorum. Kamu İhale Kurumu da eğer farkındalığını artırırsa, bu çalışmalar ulaştırmadan sağlığa kadar Türk sanayi açısından çok önemli bir gelişme olacak.

Türkiye’nin İİT’na ihracatı -çekim modeli ne diyor?

27 Mayıs 2013, Murat Yülek, Dünya

Türkiye’nin ihracatı son dönemde hızla yükseldi. 2023 hedefi olan 500 milyar dolar göz önüne alındığında bundan sonra daha hızlı yükselmesi gerekiyor. Ancak bu arada dünya ekonomisi hızını kesiyor; ihraç pazarları daralıyor.

Merkez Bankası’ndan Mehmet Serhat Akgül’ün hazırladığı bir çalışma Türkiye’nin üyeleri arasında önemli ithalatçıların bulunduğu İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ile olan ticaretini “Çekim Modeli” çerçevesinde incelemiş. Ortaya ilginç sonuçlar çıkmış; ihracat stratejisinin oluşturulmasında “soft” unsurların dikkate alınması gerektiği ortaya çıkmış.

Çekim modeli (Gravity Model) Newton tarafından geliştirilen fizik kanununa dayanıyor. Buna göre iki fiziksel cisim birbirlerini her iki cismi birleştiren bir çizgi doğrultusundaki kuvvetle çekerler. Bu kuvvet iki kütlenin büyüklükleriyle doğru orantılı, aralarındaki mesafenin karesiyle de ters orantılıdır. Bu fizik kanununu ilk olarak Tinbergen ve sonrasında Poyhonen adlı iktisatçılar uluslararası ticarette ülkeler arasındaki dış ticaret akımlarını açıklamak için de kullanmaya başlamışlardı.
Çekim yasasının ekonomik uyarlamasına göre iki ülke arasındaki ticaretin, ülkelerin ekonomik büyüklükleri ölçüsünde artması, coğrafi uzaklıkları ölçüsünde azalması bekleniyor.

Akgül’ün, çalışmasında 2000-2010 yılları arasında, İİT genelinde ülkeler arasındaki ticaret akımlarını etkileyen çeşitli faktörleri panel veri yöntemi aracılığıyla ele almış. Çalışmada aynı şekilde çekim modeli kullanılarak, Türkiye özelinde de İİT’ye üye ülkelerle olan ikili ticaretimizde çeşitli ekonomik, coğrafi, kültürel ve kurumsal faktörlerin etkileri incelenmiş. Buna göre ülkelerin nominal GSYİH’leri, kişi başı GSYİH’leri, ülke başkentleri arasındaki mesafe, ortak para birliği, aynı serbest ticaret alanında ve coğrafi bölgede bulunması, ortak sınır paylaşımı, ortak sömürge geçmişi, ortak dil, ülkelerin benzer yönetim biçimlerine (demokrasi ile yönetilip yönetilmedikleri) sahip olmaları ve ayrıca demokrat veya otokrat olmalarına bakılmaksızın ülke rejimlerinin gücü gibi çeşitli faktörler analize dahil edilmiş.
Normalde bu tip çekim modellerinde analize dahil edilen din faktörü, İİT ülkelerinin tamamen olmasa bile büyük çoğunluğunun Müslüman olması nedeniyle modele katılmamış. Çalışmanın gerek İİT ülkeleri genelindeki gerekse İİT ülkeleriyle Türkiye arasındaki modellerinde mesafe arttıkça ticaret azalmakta. Bu beklenen bir sonuç çünkü mesafenin artması özellikle ulaşım maliyetlerini artırıyor. Bunun yanında ülkelerin GSYİH’leri arttıkça aralarındaki ticaret artarken ülkelerin kişi başı GSYİH’leri arttıkça ülkeler arasındaki ticaret azalmakta. Bir başka deyişle ülkelerin ekonomik büyüklükleri arttıkça ticaret artarken, bireylerin gelirleri yükseldikçe ticaret tercihleri İİT dışında kaymakta. Yani geliri yüksek İİT ülkeleri Avrupa, Amerika gibi ülkelerle ticaret yapmak istiyor. Bu süreç Türkiye’nin de aleyhine işliyor.

Ülkelerin ortak bir para birliğinde yer alması, kur riskini ortadan kaldırması nedeniyle ticarete pozitif katkı yapmakta, aynı şekilde genel olarak ülkelerin serbest ticaret alanında ve aynı coğrafi bölgede yer alması ticarete pozitif katkı yapmakta. Bunun yanında, beklenildiği gibi ülkelerin ortak sınır, sömürge geçmişi, dil, benzer ülke rejimlerine ve rejim sürekliliğine sahip olmaları İİT ülkeleri arasındaki ticareti artıran diğer faktörler.

Çalışmada Türkiye ile İİT üyesi ülkeler arasındaki modelde, kişi başı GSYİH, mesafe, GSYİH ve coğrafi bölge değişkenleri ticarete aynı şekilde etki yaparken, Türkiye’nin ticaret yaptığı üye ülkenin ortak para birliğinde yer alması ticaretimizi negatif yönde etkilemekte. Bunun nedeni, ortak para birliğindeki ülkelerin Türkiye ile ticaret yerine kur riski olmadığından kendi aralarında ticareti tercih etmeleri. Serbest ticaret alanı, ortak dil, benzer ülke rejimlerinin ve rejim sürekliliğinin ticarete etkisi istatistiksel olarak anlamlı değil fakat burada dikkati çeken unsur Türkiye’nin ticaret yaptığı üye ülke ile sınır komşuluğuna sahip olmasının ticareti negatif etkilemesi. Diğer bir deyişle, 2000-2010 yılları arasında Türkiye İİT ülkeleri ile beklenenin aksine sınır komşuluğu faktörünü olumlu yönde kullanamamış.

Çalışmanın en önemli kısmında ise, 2010 yılı verileri ışığında Türkiye’nin üye ülkelerle olan mevcut ticareti ile modelin öngördüğü ticaret hacimleri karşılaştırılarak, ikili ticaret hacimlerinin hangi ülkeler için potansiyelin altında, hangileri için üstünde ve hangileri için potansiyeli kadar olduğu incelenmekte. Aşağıdaki grafikte, 2010 yılı itibarıyla Türkiye’nin kırmızı renkte gösterilen ülkeler ile olan mevcut ticareti, modelin öngördüğü ticaretin altındadır. Buna göre Uganda ile olan ticaretimiz [- 1, 1] aralığındaki potansiyel ticaret endeksinde – 0,93 ile modelin öngördüğü ticaretin en altında bulunan ticaret seviyesini gösterirken, 0,90 ile BAE en üstünde bulunan ticaret seviyesini göstermekte.

Modelin öngördüğü potansiyelin altında ticaret yaptığımız diğer ülkelere baktığımızda özellikle ülkemizle olan ticaret hacmi yönünden altıncı sırada bulunan Mısır’ın potansiyel ticaret endeksinde sondan sekizinci sırada bulunması dikkati çekmektedir. Ülkelerin dağılımına baktığımızda endeks, coğrafi olarak karışık bir görünüm sergilemekte. Bunun yanında, Azerbaycan hariç diğer Türk cumhuriyetleriyle modelin öngördüğü ticaretin üstünde bir ticaret hacmine sahip bulunmaktayız. Dikkati çeken diğer bir husus, Mısır hariç ülkemizin ticaret hacminde ön sıralarda bulunan ülkelerin, potansiyel ticaret endeksinde de ön sıralarda yer alması.

Çalışmanın sonunda model çerçevesinde Akgül bazı politika önerilerinde bulunuyor. Buna göre araştırmada ülkelerarası ticareti belirleyen için en önemli değişkenlerden birisi mesafe olarak görülüyor. Taşıma maliyetlerini azaltmaya yönelik olarak özellikle deniz ve demiryolu taşımacılığına önem verilmesi, bu kapsamda Dakar-Port Sudan Demiryolu projesinin yanında, Orta Asya-Türkiye, Türkiye-Orta Doğu-Körfez gibi çeşitli coğrafyaları birbirine bağlayacak hızlı ve güvenli demiryolu projeleri ve limanların kapasitelerini artıracak denizyolu projelerinin ivedi olarak hayata geçirilmesinin hayati önemde olduğu vurgulanmakta.

Diğer önerileri de kısaca sıralarsak: İİT Emtia Borsasının kurulması, uzlaştırma ve tahkim mekanizmasının geliştirilmesi, ülkeler arasında etkili ödeme sistemlerinin oluşturulması, iş adamları, öğrenciler ve profesyonellere yönelik olarak vizelerin kaldırılması, yerel para cinsinden ticaret imkanlarının araştırılması, ortak dil ve kültür birliği çalışmalarına ağırlık verilmesi ve ticaret terimleri temelinde ‘konuşmadan konuşmaya’, ‘yazıdan konuşmaya’ ve ‘yazıdan yazıya’ çeviri sistemlerinin geliştirilmesi. Bu çerçevede Ortak dil ve kültür birliği ve ticaret imkanlarının artırılmasına yönelik olarak önemli gördüğü kurumlar Merkez Bankası, TİKA, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Yunus Emre Enstitüsü.

İç talep hafif güçleniyor ancak ithalata yöneliyor

20 Mayıs 2013, Murat Yülek, Dünya

İlk üç ayın ekonomik aktivite açısından özeti şu. İç talepte bir miktar canlanma var ancak yetersiz. Buna karşılık bu canlanma iç üretimden çok ithalata yöneliyor. Dış dünya da talep sıkıntıları devam ediyor. Avrupa’nın resesyona girdi. Dolayısıyla Türkiye’deki talep canlanması ithalat yaptığımız ülkelere yaramış oluyor.

Şimdi ayrıntılara bakalım. İlk çeyrekte toplam KDV gelirleri 8 milyar TL’ndan 9.4 milyar TL’ye yükseldi. Yüzde 17 artış. Bu iç talebin canlandığının göstergesi.

İthalattan alınan KDV ve gümrük gelirleri ise aynı dönemde yüzde 32 yükseldi. Bu da iç talebin ithalat yöneldiğini gösteriyor.

Sanayi üretimi ilk çeyrekte sadece yüzde 1,28 oranında büyüdü. Reel olarak ithalattan alınan vergilerin yüzde 25 civarında büyüdüğüne bakılırsa bu sanayideki bu zayıf reel büyüme iç talebin ithalata yöneldiği gözlemini destekliyor. Yine aynı rakamlar, iç talebin ithalata yönelen kısmının artan talepten değil, mevcut talebin içinden de bir “tercih kayması” olduğunu gösteriyor.

Nitekim, dış ticaret göstergelerine bakıldığında da benzer bir gözlem yapabiliyoruz. İlk üç ayda enerji dışı ithalat 2,1 milyar dolar arttı. Bu, yüzde 27’lik artış manasına geliyor.

Sonuç şu: iç talepteki canlanma sınırlı ancak geçen seneye göre iç talebin daha büyük bir kısmı ithalata yöneliyor. Bunun sebebi TL’nin değerlenmeye devam etmesi. Moody’s den sonra normal şartlar altında bu süreç aynı seyirde devam edecek. TL’nin değerlenmeye devam etmesi durdurulmalı.