Archive for August, 2013

2.00’dan Korkmayalım

26.08.2013, Murat Yülek, Dünya

Son iki senede, bu köşede bir yazıda “1.80” bir başkasına “1.90” başlığı atıldı. Bugünkü başlık ise 2.00. Geçen hafta TL-dolar paritesi 2.00’a ulaştı; bu hafta daha yukarıları görmesi muhtemel. Bundan korkmalı mıyız?

Aşağıdaki iki grafik “2.00” fobisinin yersiz ve daha da önemlisi yanlış olduğunu gösteriyor. Birinci grafik bir çoğunuzun yakından bildiği ve bu köşede de arada kendini gösteren TL’nın reel kur endeksi. Bu grafikten şunu okuyoruz: şu anda TL’nin reel olarak aşırı değerli seviyelerde.

Peki TL ne kadar aşırı değerli?

Bu uzun ve ortaya mutabakatın zor çıkacağı bir tartışma. Zira, her şeyden evvel reel kurun denge değeri denilen şeyi bilmek zor ve teorik olarak da tartışmalı. Biz o tartışmalara girmeden şu noktalara dikkat çekelim. Eğer TCMB’nin hesaplayarak yayındalığı reel kur endeksini kullanırak Türkiye’nin yaşadığı kur krizlerini (yani, kurların düzeltme yaptığı) zamanlarına bakarsak ortaya şu rakamlar çıkıyor. Krizlerden once TL’nin aşırı değerlendiği noktaları temel alırsak TL’nin bugün 1.98 ile 2.30 arasında bir yerde olması gerekiyor. Krizlerden sonra aşırı tepkinin de etkisiyle TL’nin ulaştığı reel değerleri alırsak bugün paritenin 3.03 ile 3.76 bir yerde olması gerekiyor.

Nereden baksanız bu basit hesap şunu söylüyor: TL’nin 2.00 civarında kalması reel olarak tarihi zirvelerde olması demek. Bu Türk ekonomisine güvenin bir göstergesi ama Türk ekonomisine hizmet etmiyor. Ortaya cari açık problemini çıkartıyor. İthaları için yanlış bir teşvik, ihracata da köstek görevi görüyor. Yani, TL “gerçek” değerinde olsa, ithalat bugünkü değerinden düşük, ihracat da bugünkü değerinden yüksek olacaktı.

3659.jpg

Gelelim ikinci grafiğe. İkinci grafik, Japonya Başbakan’ı Abe’nin gelişinden sonra Yen’in dolara karşı değer kaybını gösteriyor. Abe, geçen sene Aralık ayında Başbakan oldu. Söz verdiği gibi parasal genişleme politikasını (ve bunun iletişim yönünü) kullanarak Yen’e dolar karşısında yüzde 10’un üzerinde değer kaybettirmeyi başardı. Eğer Abe’nin gelmesinden once ve yeni başkanından önce Japon Merkez Bankası’nın hareketleriyle (yani 2012 Ekim–Aralık arasında) kaybedilen aşırı değerlenmeyiz de eklerseniz değer kaybı yüzde 30’ları buldu.

Başbakan Abe bu reel kur düzeltmesini bir başarı olarak tanımlıyor. Zira kendisinden önce paritenin 75’lere kadar gerilemiş olması ihracata dayalı bir tasarruf ülkesi olan Japonya’yı zora sokuyordu ve hiç de popular değildi.

987293.jpg

Türkiye’nin Tarafsızlar Hareketi

25.08.2013, Murat Yülek, Zaman

Geçenlerde yurtdışında yayınlanan bir araştırma Türkiye’yi dünyanın 20. ‘yumuşak gücü’ olarak tanımlamıştı. ‘Yumuşak gücü’ tanımlamanın zorluğu bir tarafa, bu tür araştırmalara ne kadar güvenilirlikle yaklaşmak gerektiğinin farkındasınızdır. Yine de Türkiye’nin, dünyanın en önemli yumuşak güce sahip olan ülkelerinden olduğu kesin.

Türkiye uzun süredir dünyanın en büyük ekonomilerinden birisiyken, ancak çok yakın zamanda dünyanın önemli ve takip edilen ülkeleri arasına girdi. Yani, böyle bir araştırma 10 yıl önce yapılsa Türkiye sıralamaya giremeyecekti. Bunun ekonomik sebepleri olsa da asıl sebebi Türkiye’nin kendine duymaya başladığı güven ve uluslararası alanda öncelere göre daha bağımsız politika izlemeye başlamasıdır. Sonuçta, eskiden olmayan bir durumla karşı karşıya dünya: “Türkiye ne diyecek; ne yapacak.”

Türkiye’nin dünya politikasında aktör hale gelmesi “her şey aslına rücu eder” şeklinde de düşünülebilir. Hem Osmanlı hem de bilinen diğer önemli Türk devletlerinin kendi dönemlerinde, o dönemdeki dünya siyasetinin en önemli aktörlerinden olduğuna şüphe yok. Ancak Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileyişi ve yıkılışı döneminde ortaya çıkan travma ve bu travma sonrasında imkansızlıklar içinde yeni bir başlangıç yapan Cumhuriyet’in erken dönemlerinde dünya siyasetinde ağırlığı azalmıştı. 1970’ler ve 1990’larda iç karışıklıklar ve ekonomik zayıflıklar altında Türk devlet adamlarının dünyayı düşünmesi zordu. Sonuçta, dış politikada büyük güçlerin çizdiği yörüngelerde dolaşmak zorunda kaldı Türkiye. Buna en önemli istisna’nın Kıbrıs çıkarması olduğunu düşünmek yanlış olmaz. Ancak, bıçağın kemiğe dayandığı noktalarda Türkiye’nin büyük güçlere karşı çıktığını gördük.

Esasında büyük güçlerin yörüngesindeyken dahi Türkiye hep yalnızdı. Örneğin Ermeni baskıları hatta terörizmine karşı Türkiye hep yalnızdı. Tarihi, dini ve etnisitesi Türkiye’yi Batı’ya karşı hep yalnız bıraktı. Ortadoğu ve Asya’ya karşı ise her zaman değil ama genellikle kendisi duvar ördü. Bu bölgelerdeki suni yönetimler de Türkiye’ye pek yardımcı olamadı zaten.

Kıbrıs gibi konular Türkiye ile özellikle Batı arasında her zaman sorun olarak kalmaya aday meseleler. Kıbrıs’ta Türklere karşı yapılan katliam ve darbe ihtimaline karşı kılını kıpırdatmayan İngiltere (ve diğer Avrupa ülkeleri ve ABD) Türkiye’nin haklı ve zorunlu müdahalesini cezalandırmaya kararlılardı 1970’lerde. Bugünlerde İngiltere ile İspanya arasında tekrar nükseden Cebelitarık sorunu her iki ülkenin de Avrupa Birliği üyesi olması sürecinde hiç dert edilmedi. Hâlâ da büyük bir sorun olarak görünmüyor. Ancak Türkiye’nin nüfuz alanını genişletme ihtimaline karşı görünmez ama güçlü direnç 2004 yılında da, bugün de, yarın da Kıbrıs sorununun devam etmesine sebep olacak gibi görünüyor.

Kuzey Afrika’da on yıllar sonra demokrasiye ağır aksak da olsa geçişin, iki yılda 180 derece geriye dönmesi, bu ülkelere saatlerce demokrasi dersi veren Batılı ülke yöneticilerince görmezden gelinmesi Batı’nın, reel politiğe karşı aşınan değerlerini bir kez daha gösterdi. Ancak Türkiye’de, Türkiye’nin yalnızlaştığı da tartışılmaya başlandı.

Bu tartışmanın üslup açısından yapılması anlaşılabilir (daha az doğrudan mesajlar mı verilmeliydi, vs.) ancak Türkiye’nin “dış politikada yaptığı tercihlerden dolayı yalnızlaştığı” şeklinde yapılması yanlış. Zira, dünyada aktör haline gelmiş bir Türkiye’nin eskiden olduğu gibi, kendine ait prensipleri inşa etmemeye ya da kendini mümkün mertebe ifade etmemeye dayalı bir rotayı takip etmesi beklenemez.

Esasında Türkiye’nin ister istemez kendini gittikçe daha güçlü ifade etme gücü bana başka bir uzak ihtimali hatırlatıyor: Türkiye’nin etrafında yeni bir tarafsızlar hareketi oluşabilir mi?

Akbank’ın kısa film senaryosu yarışması

Akbank, gençler için kısa film senaryosu yarışması açmış; on yıldır devam eden Kısa Film Festivali kapsamında bu yıl “Tek tweet ile senaryo yazabilir misin?” çağrısı yapılıyor. Başvuru süresi 27 Ağustos’a kadar devam ediyormuş. Bu tür yeni ‘içerik’ yarışmaları gençlerin yaratıcı yönlerinin teşvik edilmesi açısından çok faydalı. Akbank’ı tebrik ediyorum; kısa film yarışmaları ülkemizde pek sık olmasa da yapılıyor, ancak kısa senaryo yarışmasını ben ilk defa duydum.

Turkcell’in telefonu T40

Bir tebrik de Turkcell’e. Daha evvel Aselsan, Raks, Başarı Elektronik gibi firmalar da akıllı olmasa da cep telefonu üretmeye çalıştılar. Ancak özellikle dağıtım kanallarına sahip olmadıkları için başarılı olamadılar. Turkcell Genel Müdürü Süreyya Ciliv, basına, geçen sene yerli telefonla 500 milyon dolarlık ticaret açığına engel olduklarını söylemiş. Yine de Turkcell’e bir sorum var. T40’ın geliştirilmesi ve üretimindeki yerli pay nedir? Turkcell T40’ı akıllı telefon ürünü değer zincirinde nasıl konumlandırıyor? Bu kısım basında yer alan haberlerden pek anlaşılmıyor.

Türkiye’yi ilk 10’a sokacak özel sektör nerede?

18.08.2013, Murat Yülek, Zaman

Türk özel sektörünün bir açmazı var: Parası olan işadamı atılımcı değil; atılımcı olanın da parası yok.
Türkiye 2023’te, yani Cumhuriyet’in kuruluşunun 100. yılında dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına girecekse ve 500 milyar dolar ihracata ulaşacaksa bu sadece devletin ‘ittirmesiyle’ olmaz. Türkiye’de işadamlarının da bu sürecin içine girmesi gerekir. Ama dedik ya; parası olanın atılımcılığı, atılımcılığı olanın da parası olmayınca işadamlarını sürece sokmak bayağı zor olacak gibi görünüyor. Bu da ilk 10 hedefini riske sokuyor.
Evet KOBİ’ler ekonomi açısından önemli; ancak Türkiye’yi bir sonraki ekonomik eşiğe yükseltme sorumluluğunun büyük ölçüde büyük şirketlerimizin omzuna binmesi gerekiyor. Oysa, büyük şirketlerimiz gerek yapıları, gerek liderlik kademesi, gerek üst düzey insan kaynakları açısından bu ‘sorumluluğu’ alacak nitelikte değil henüz.
Neden böyle? Bence en temel cevaplar şu:
Parası olan işadamlarımızın (yani, kaynakları nispeten büyük şirket ve gruplarımızın), finansçıların daha sık kullandığı deyimiyle ‘risk iştahı’ yetersiz: Bu tür işadamlarımız birer yatırımcı olarak ‘düşük risk düşük getiri’ sınıflamasında yer alan alanlara yönelmek istiyorlar.
Yine aynı işadamlarımız / iş ailelerimiz / şirketlerimiz, yeteri kadar ‘sofistike değil’ ve vizyon problemi yaşıyorlar; bu yüzden risk alsalar da ancak gayrimenkul gibi daha harcıalem alanlarda risk alabiliyorlar. Riski yüksek / Ar-Ge yoğun sahalara girmeyi kendilerinden fersah fersah uzakta, uçuk alanlar olarak görüyorlar.
Öte yandan Türkiye’de Osmanlı’nın son dönemindeki ‘milli iktisat’ çalışmalarından itibaren gerçek mânâda bir ‘sanayici’ sınıfını yetiştiremediğimizi de fark etmemiz gerekir. Bir tipoloji olarak ‘sanayici’, ‘tüccardan’ daha farklı yapıya sahiptir. Sanayicilikte, profesyonel seviyede insan kaynaklarını yetiştirdiğimiz kesin, ancak işadamı seviyesinde yeteri kadar sayıya sahip ‘sanayici’ kesimi yetiştiremedik. Oysa, geçen 19. yüzyılda Almanlar, 20. yüzyılda Japon ve Koreliler sanayici yetiştirmeyi başardılar.
Japonya ve Kore
Japonya, sanayileşme sürecini ilk defa 19. yüzyılın sonlarında Meiji döneminde devlet desteği ve yönlendirmesiyle başardı. ‘Meiji restorasyonu’ temelde ilerlemeyi engelleyen askeri (samuray) kesiminin tasfiyesi olarak biliniyor; ülkenin de fakto hakimi olan askeri kesim Japonya’da güçlüydü ancak sadece kendi halkına karşı. Amerikalılar Japonya’yı, limanlarını Amerika’ya açmaya zorladıklarında Samuray’lar ülkelerini ve ülkelerinin onurunu koruyamamışlardı. Ancak, restorasyonun asıl önemli unsuru sanayileşme idi. Zira Japonlar, ekonomik zayıflığın ordunun zayıflığına bunun da ülkenin zayıflığına yol açtığını düşünüyorlardı.
Devlet, bu dönemde sanayileşmeyi stratejik olarak tanımladığı tekstil sektörüyle başlattı; örneğin yurtdışından tekstil makinesi ithal edip yerli tüccarlara dağıtmak gibi pek de alışık olunmayan şeyler yaptı. Sanayileşme politikalarına paralel olarak eğitim sistemi reforme edildi. En iyi öğrenciler devlet kademelerine alındı. Kısa sürede ekonomiyle birlikte Japon ordusu da reforme edildi ve güçlendirildi. 1905’te Japonların Rus donanmasını yenmesi Batı basınında, ‘ortaçağlardan beri ilk defa bir doğu gücünün bir batı gücünü yendiği’ şeklinde algılandı.
Japon sanayileşmesi, asıl tecrübesini İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yaşadı. Yirmi yıl boyunca çeşitli sanayi politikalarını tasarlayıp uygulayan Japonlar 1970’lerin başında dünyanın en büyük ve ileri ekonomileri arasına girdiler. Bu dönemde, Sony gibi firmalar da dünyanın en ileri sektörlerinde dünyanın en büyük firmaları arasında yerlerini aldılar.
Güney Kore de 1960’lı yıllardan sonra sanayileşme konusunda Japonya’yı takip etti. Güney Kore’de devlet, özel sektörü önemli sahalara girmesi için hem yönlendirdi hem destekledi. Kore bu politikalarla nereye mi geldi? McKinsel Global Institute’un yayınladığı verilere göre Kore:
Hafıza yongaları (DRAM) üretiminde küresel seviyede yüzde 66 pazar payı ile dünya birincisi
LCD ekran üretiminde yüzde 51 pay ile dünya birincisi
Akıllı telefon pazarında dünya birincisi
Gemi üretiminde yüzde 51 ile dünya birincisi
Otomobil üretiminde 5 milyona yakın araçla dünya beşincisi
Petrol rafinasyonunda dünya beşincisi
Çelik üretiminde dünya altıncısı
Çok önemli bir nokta; yukarıdaki alanlardan bazıları Kore’nin 1960-1970’lerdeki dönüşümünün eseri (çelik, gemicilik, otomobil); bir tanesi 1980’lerdeki dönüşümün eseri (DRAM). İkisi ise 2000’li yılların başındaki dönüşümün eseri (LCD ve akıllı telefonlar). Yani Kore 1960’lardaki politikaların ‘üzerine yatmadı.’ 2000’li yıllarda dahi dönüşümünü devam ettirdi. Nitekim bu dönüşüm sayesinde dünyanın en büyük elektronik firması artık Sony değil Samsung.
Ve Türkiye
Türkiye ilk ona girmek için benzer bir dönüşümü yaşayacaksa, özel sektör (özellikle büyük özel sektör), bu dönüşümün ana motoru olmak zorunda. Türkiye için üzücüdür ki, vizyon ve hedefler hâlâ devletten geliyor. Devlet ‘babayiğitleri’ aramaya devam ediyor!
Rahmi Koç ve Brooks Brothers
İtiraf edeyim benim de Amerika’da yaşadığım dönemden kalan birkaç Brooks Brothers ceketim var. Ama bu artık unutulmuş olan Amerikan markasını Rahmi Koç’un Türkiye’ye getireceğini açıklamasıyla pek de sevinmedim. Bir kere Brooks Brothers’ın bir marka olarak önemi (daha doğrusu önemsizliği) sevinmemi gerektirmiyor. Ama daha önemlisi, Rahmi Koç gibi bir sanayi duayeninden daha ‘temelci’ inisiyatifler bekliyorum. Mesela hiç değilse, Silk and Cashmere, Koton, İpekyol, LC Waikiki gibi Türk markalarını desteklemesini.
Koç Grubu tekstilde başarılı olamadı ama Türkiye’yi belli bir ölçüde de olsa yerli otomobille, yerli beyaz eşya ile tanıştıran dev sanayici gruptur. Şimdi bu grubun dünyaca tanınan en yaşlı ve saygıdeğer bireyinin eski bir Amerikan konfeksiyon markasını Türkiye’ye getirmesi beni de, başkalarını da heyecanlandıracağını iddia etsem mizah yaptığım sanılır. O yüzden doğrusunu söyleyeyim; Sayın Koç gibi bir duayenden mesela şunu beklerim ben: 20 tane zehir gibi tasarımcı (adayı) Türk gencini yanına alsın ve bir dünya tasarım markası üretsin. İstanbul Ticaret Odası buna benzer bir çalışmayı başarıyla yürüttü.

Rahmi Bey’den ben bunu bekliyorum ama yine dürüst olayım; çağrım daha çok Ali Koç gibi yeni nesil Koç’laradır. Samsung veya LG’nin yaptığını Koç neden yapamasın? Koç Grubu neden Ar-Ge temelli, katma değerli dünya devi markaları ortaya koyamasın? Aynı sorum Sabancı, Eczacıbaşı ve diğer dev gruplarımıza da.

KOBİ’lerin vergilerini düşürelim

19.08.2013, Murat Yülek, Dünya

Türkiye’de 2012′de 29 milyar TL seviyesinde kurumlar vergisi toplandı. Bu aynı yıldaki GSYH’nın yüzde 2,1′ine denk geliyor. 2006′da ise 11 milyar TL tutarında kurumlar vergisi toplanmıştı (GSYİH’nın yüzde 1,47’si). Oysa, 2007′de Kurumlar Vergisi oranı yüzde 30′iken sonraki yıllar için yüzde 20′ye indirildi. Yani 2007′den sonra, vergi oranları Türkiye’de üçte bir oranında düşürülürken vergi gelirleri nominal olarak iki buçuk kat, vergilerin GSYİH’ya oranı ise 0,5 puan artmış. Vergi oranları düşünce şirketler toplam cirolarına oranla daha çok kar beyan etmiş ve daha çok vergi vermiş. Kurumlar vergilerinin GSYİH’ya oranla artması aynı zamanda Türkiye’de kayıt içiliğin artması manasına geliyor.

Acaba vergi oranlarını kullanarak bu sürecin devam etmesini destekleyebilirmiyiz? Türkiye’de geçen yıl toplanan 29 milyar TL tutarındaki Kurumlar Vergisi gelirinin yarısı en büyük yüz firma tarafından ödeniyor. Kalan bir milyona yakın şirket de vergilerin diğer yarısını ödüyor. Tabi, şirketlerin ödediği vergi Kurumlar Vergisiyle sınırlı değil. Şirketler aynı zamanda çalışanlarının fiilen gelir vergilerini ve sosyal sigorta primlerini de ödüyor.

Çalışanların net ile brüt ücretleri arasındaki fark (vergi ve sosyal güvenlik makası) Türkiye’de oldukça yüksek; bu yük şirketlerin sırtında. Ancak, şirketlerin Türkiye asıl faydası ekonominin istihdam kaynağı olmalarında. Çalışanlar çalışıyolarsa, risk alan müteşebbislerin kurdukları işletmeler sayesinde oluyor. Daha çok işletme daha çok istihdam ve daha çok gelir manasına geliyor. Bu çarpan etkisiyle ekonomiyi büyütüyor. Öte yandan, Türkiye’de ve dünyanın diğer ülkelerinde istihdam üreten işletmelerin KOBİ’ler olduğu biliniyor. Büyük işletmeler şirket başına daha çok insana iş verse de toplamda KOBİ’ler büyük şirketlerden daha çok insane istihdam sağlıyor. KOBİ’ler küçük oldukları için finansmana erişimleri, vergi, bürokrasiyle ilgi konularda ihtiyacı olan danışmanlıklara erişimleri, pazara erişimleri, teknoloji edinimi ve kullanımı gibi pek çok konuda oransal olarak daha büyük maliyet ve engellerle karşı karşıyalar. Oysa, KOBİ’lerle büyük firmaları aynı oranda vergiye tabi tutuyoruz. Hem Kurumlar Vergisi açısından hem de ücretlilerin vergi makası ve diğer tüm vergiler açısından. Bu hem Türkiye’deki müteşebbisliği negative etkiliyor hem de küçük ve yeni kurulan şirketlerin hayatta kalma olasılığını düşürüyor. Bu da istihdamın yeterince hızlı büyümemesi olgusu olarak Türkiye ekonomisine geri dönüyor. Önerim basit; Kurumlar Vergisini cirolara ve çalıştırdıkları insan sayısına göre kademeli olarak düşürelim. Cirosu küçük işletmeler örneğin yüzde 5′lik Kurumlar vergisine tabi olsun. Ciro büyüdükçe oran artsın. 20 milyon TL’ye ulaştığında yüzde 20′de sabitlensin. Bu reform yapılırsa toplam Kurumlar Vergisi hasılatı düşmeyecek hatta belki artacaktır. Ayrıca, küçük şirketler vergi idaresiyle barışık hale gelip daha büyük ölçüde kayıt içine girecektir. Naylon fatura olgusu da düşecektir. Negatif sonuçlar da ortaya çıkabilir; vergi kaçırmak için şirket sahipleri tarafından cirolar üzerinde suni tavanlar konulması gibi. Daha önemlisi, ilave şirketler kurularak kar transferleri yapılabilir. Ancak, düşük vergi oranları belli bir istihdam (sayı ve ciro içindeki payı) şarta tabi tutulursa bu dezavantajlar azaltılabilir. KOBİ’lerin istihdam kaynağı olma rolünün güçlendirilmesi için, tasarı Meclis’deyken bu reform yapmak gerekiyor. Hele dünyada ekonomilerin büyüme sıkıntısı çektiği şu dönemde.

rara

When will Christian Amanpour call a duck a duck?

International media failed miserably in the Egyptian case. They failed miserably because the way they reflected the events showed they almost openly support a bloody coup. Sorry I should not have said a coup. I should not have listened to Mr. Mc Cain; a duck is (only sometimes) called a duck when it is politically right.

Amanpour is apparently in a long vacation when hundreds of civilian demonstrators are being killed by Egyptian military. She was unwilling even to air the Turkish officials trying to explain their position during June’s violant demonstrations in Turkey. Now she is silent for weeks when insistently peaceful demonstrators in Adawiyyah circle are being shot by military snipers.

Tags: , ,

Demir İpek Yolu bir yüzyıl projesinin temeli olabilir mi?

12 Ağustos 2013, Murat Yülek, Dünya

29 Ekim’de açılacak olan Marmaray ile tarihi ipek yolu ilk defa demiryolu ile tekrar birleştirilmiş olacak. Bunun sembolik önemi büyük. Hatta, bu yolun işler hale gelmesi yüzyılın projelerinden birisidir desek yanlış olmaz. Ancak Asya Avrupa arasında potansiyeli ve önemi en büyük bu yolun işler hale gelmesi kolay olmayacak.

Asya Avrupa arasındaki ticaret, hacim olarak dünya tarihinin zirvesinde. Bu da tabii bir şey. Hem Avrupa hem de Çin önemli üretim merkezleri. Avrupa aynı zamanda önemli bir talep ve ithalat merkezi. Böyle olunca özellikle Çin ile Avrupa ticaret hacimlerinin yakın zamanda trilyon dolara yaklaşması bekleniyor. Bu ticaret şu anda çok büyük ölçüde deniz yoluyla yapılıyor.

Asya Avrupa arasında demiryolu güzergahı çok daha kısa olduğu için daha ucuz nakliye maliyetleri doğurabilir. Ancak şu anda, hem gümrük geçişleri hem de ray açıklıklarının güzergah üzerindeki ülkelerin bazılarında dar bazılarında geniş (Rusya ve Türki Cumhuriyetler) olması sebebiyle demiryolu taşımacılığı maliyet açısından pek elverişli değil.

Öte yandan, Çin üzerinden İran ve Türkiye’yi aşarak Avrupa’ya yönelen güzergahın önemli bir rakibi var. Rusya topraklarından geçen, 1900’lü yılların başında tamamlanan Trans-Siberya güzergahı. Bu güzergahın kış aylarında kullanımı zorlaşıyor. Ayrıca güvenlik problemleri var. Ancak güney güzergahlarına göre daha avantajlı olduğu yanları da bulunuyor: büyük kısmı Rusya’dan geçtiği için gümrük geçişleri ve ray açıklığı farkları daha az.

Rusya, kendisi açısından haklı olarak, Asya-Avrupa ticaretinin kendi topraklarından akmasını sağlamak ve Trans-Siberya yolunu öne çıkartmak istiyor. Avrupa ise 1990’larda ortaya attığı TRACECA projesini temel alıyor. Bu projeye Türkiye de taraf; ancak, projenin temeli Rusya, İran ve Türkiye’nin dışlanması üzerine kurulmuş. Projenin ilk fikri, Orta Asya’daki özellikle Türki Cumhuriyetlerin Gürcistan ve Romanya üzerinden Avrupa’ya bağlanmasını hedefliyordu. Bu selektif/dışlayıcı güzergah ister istemez projenin güçlenmesini ve geniş destek bulmasını engelledi. Proje sonradan bir miktar şekil değiştirse de bir türlü “tutturamadı.”

Türkiye’nin Marmaray ve Bakü-Tiflis-Kars (BTK) projeleriyle bir avantaj sağladığı düşünülebilir. Ancak BTK’nın tamamlanması ve bir an önce devreye sokulması, Trabzon bağlantısının yapılarak Trabzon’nun İskenderun ile birlikte Ortadoğu’nun kara kütlesinin önemli bir limanı haline getirilmesi ve Van Gölü etrafını dolaşan hattın yapılarak Van Gölü’nden feribotlarla yapılan taşımacılığın ikame edilmesi gerekiyor.

BTK’nın bir an önce tamamlanması ve bu son iki projenin başlatılması son yıllarda havacılık sektörümüzü dünyanın en hızlı büyüyeni haline getiren, ancak bununla birlikte demiryollarına da çok önem veren Ulaştırma Bakanlığı’na yakışır. Gümrük ve Ticaret Bakanlığı da gümrük geçişleri konusunu İpek Yolu ülkeleri boyutunda ele alırsa 16. Yüzyılda Portekizliler eliyle kurulan “yenidünya (ticaret güzergahı) düzeniyle” önemini kaybeden Anadolu ve İpek Yolu’nun tekrar dünya gündemine oturmasına temel oluşturabilir. Bu yıl uluslar arası boyutta toplanacak olan 10. Ulaştırma Şurası’nda bu konu da mesafe alınmasını diliyoruz.

Erzin: Doğu Akdeniz ekonomik merkez haline geliyor

05 Ağustos 2013, Murat Yülek, Dünya

Ramazan ayının son haftasonunu atayurdumda, Hatay’ın Erzin ilçesinde, geçirdim; daha doğrusu Erzin’in sırtını yasladığı yeşil zengini Amanos dağlarındaki yaylalarında.

Erzin, Osmaniye ve Dörtyol ile birlikte, Almanya’nın Ruhr sanayi havzasındaki Essen, Duisburg, Bochum, Muelheim gibi kent ve kasabalar gibi, bir ekonomik, sosyal ve kültürel birliğin parçası. Bu bölgedeki Oğuz Türkleri, uzandıkları, bir uçları Azerbaycan’a diğer uçları ise Karadeniz’den Kerkük’e uzanan geniş havzanın parçası olan bu üçgende yüzyıllardır yaşıyorlar.

Erzin, bir ara Türkiye’nin kişi başına geliri en yüksek kasabalarındandı. Bunun sebebi ise narenciye üretimiydi. Buna rağmen, bölgenin portakalı Ankara, İstanbul gibi tüketim bölgelerine Finike portakalı adı altında gönderiliyor. Adana-Hatay bölgesinde portakalın ticari olarak ilk defa Dörtyol’da yetiştirildiği biliniyor; 1940’lı yıllarda, Dörtyol’da, Atatürk’ün de ziyaret ettiği ve “Atatürk’ün çiftliği” olarak bilinen çiftlikte (sonradan devlet üretme çiftliği haline gelmiş) yerli turunç ilk defa Washington-Thomson adlı bugün yediğimiz portakallarla aşılanarak portakal yetiştirilmiş. 1950’lerde bu portakal Erzin’e getirilmiş. Sonrasında, Erzin Türkiye’nin en önemli narenciye merkezi haline geldi; özellikle, Antalya civarındaki alanların seracılık, nar üretimi ve turizme dönmesiyle. Narenciye üretimi bölgeyi ihracatçı hale de getirdi. Türkiye de narenciyeye ihracat teşviği sağlıyor ancak bu teşvikler, Mısır gibi ülkelerin kendi narenciye ürünlerine sağladığı teşviklerin yükseliği sebebiyle bölge çiftçisini zorluyor.

Ancak bölgede asıl değişiklikler son on yılda yaşandı. Otoyol, hava ve deniz limanı ve boru hatları bağlantıları, üniversite ve üniversite altı eğitim yatırımları ve teşviklerin etkisiyle bölge ekonomisi enerji lojistiği, demir çelik, sanayi ve enerji gibi alanlarda çeşitleniyor. Bunun sayesinde Türkiye’nin en önemli ekonomik bölge adaylarından birisiyle karşı karşıyayız.

Bu değişikliğin ortaya çıkmasında son yıllardaki politikalara ek olarak, narenciye ve 1950’li yıllarda devlet tarafından kurulan gübre fabrikasının dışında, 1970’lerden itibaren alınan kararlar da temel oluşturmuş. 1970’lerin sonundan itibaren Erzin ile Yumurtalık arasındaki terminalin, Irak’tan (Kerkük) başlayarak Azerbaycan ve Rusya’dan gelen petrollerin Akdeniz’e açılan kapısı haline getirilmesi sağlandı (BOTAŞ terminal ile ilgili teşvik belgesini 1975 yılında aldı). 1960’larda İsdemir’in devreye alınmasıyla bölge haddecilerin dikkatini çekti.

Son yıllarda, İsdemir, Tosyalı ve Ekinciler grupları başta olmak üzere, demir çelik tesislerinin kapasitelerinin artırılması ve teknolojilerinin yenilenmesiyle bölge bir demir çelik merkezi haline geldi. Osmaniye’nin teşvik kapsamına alınmasıyla yine Erzin’in bitişiğindeki Tüysüz köyü ve Leçelik mahalinde kurulan organize sanayi bölgesi hızla gelişti. Bölgenin demiryolu, karayolu ve liman bağlantıları sanayinin bölgede daha da gelişeceğini gösteriyor. Nitekim bölgede Çalık Grubu’nun rafineri yatırımı, Gama ve diğer grupların büyük enerji yatırımları devam ediyor.

Ancak bölgenin potansiyeli daha da büyük ve yapılması gereken daha çok şey var. Erzin yakınlarındaki İsos harabeleri, Kültür Bakanlığı’nın küçük ama önemli bir yatırımıyla Türkiye’ye ikinci bir Efes kazandırabilir. Zamanının en önemli antik metropollerinden olan Isos Büyük İskender ile Pers kralı Dara’nın savaştığı yer olarak biliniyor. Yıllarca iyi korunamadığı için hem yakın kasabaların inşaat malzemesi kaynağı hem de define avcılarının favori mahallerinden oldu Isos. Ancak yine de büyük kısmı toprağın altında olduğu için korunan bu büyük tarihi hazine gün yüzüne çıkacağı ve Türkiye’ye yüzbinlerce turisti çekeceği günleri bekliyor. Yakındaki Toprakkale ve Yılan kale gibi eserler, bunları birleştiren tüneller, Hatay’ın zenginlikleriyle birleşince Erzin’i bir turistik merkez haline getirebilir.

Öte yandan, İsviçre’yi aratmayan Amanos dağları ve Erzin’in meşhur “İçmeleri” yeterli tanıtımla hem yerli hem yabancı (özellikle Arap turistlerin) akınına uğrayabilir. İçmeler şu anda hemen hemen sadece Gaziantep’ten turist çekiyor. Erzin’in sevilen Belediye Başkanı Kazım Şimşek İçmeler’e yapılan büyük sağlık turizmi yatırımının Erzin’İn görünümünü daha da değiştireceğini söylüyor. Bu arada, Erzin’in Burnaz plajı Türkiye’nin en iyi kumlarına sahip ancak zamanında bir turizm bölgesi olarak tanımlanmadığı için sahil enerji tesisleriyle dolmak üzere. Bu tesislerin hem tarım hem turizmi düşünerek çevresel etki analizlerinin sağlam ve güvenilir yapıldığını umuyor Erzin’likler. Yine, bu enerji tesislerinin filtreleme sistemlerinin kullanıldığını da Çevre Bakanlığı’nın iyi denetlediğine ve denetleyeceğine inanmak istiyor bölge halkı.

Bunlar, tarım, sanayi, enerji, lojistik ve turizmin destekleyeceği çeşitlendirilmiş ve güçlü Osmaniye-Dörtyol-Erzin ekonomisinin gündemimizde kalacağını gösteriyor. Bu potansiyelin gerçekleşmesinde müteşebbisler ve çiftçiler kadar hem Ankara’ya hem de bölge Kalkınma Ajansına çok iş düşüyor: bölge narenciye ürünlerinin yurt içi ve dışı markalaştırılması ve tanıtılarak değerini buldurulması, bölge turizminin (yaz/bungalow/tarih/sağlık) yurt içi ve dışında tanıtılması, sanayi sektörünün daha da geliştirilmesi gibi.

Ortadoğu yeniden şekilleniyor (mu?)

29 Temmuz 2013, Murat Yülek, Dünya

27 Temmuz 2013 tarihinin uluslararası basın tarihinde tarihine kara bir leke olarak geçeceği kesin gibi. Ancak, bu Ortadoğu’nun yeni şekillenme sürecinde koordineli bir hareketin parçası da olabilir; koordinasyonun aktörleri Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği ve bazı Arap ülkeleri. Yine de Türkiye’yi de yakından ilgilendirfen bu koordineli hareketin başarıya ulaşıp ulaşmayacağı o kadar kesin değil.

Önce basın tarafına bakalım. Mısır’da, bazı rivayetlere göre 130 diğerlerine göre ise 200’e yakın sivilin Mısır ordusu tarafından öldürüldüğü ve 5 bin civarında insanın da yaralandığı günden bahsediyorum. Aynı gün CNN ekranlarında ana tartışma konuları: Kaliforniya’da iki hafta önce düşen Asiana uçağının düşme sebepleri, İspanya’daki tren kazası vs… CNN mensubu ünlü gazeteci Christian Amanpour ise tatilde olsa gerek; 27 Temmuz günü blogunun değişmeyen manşeti “Boris Johnson’i dünyanın en renkli belediye başkanı mı?” Katliamın yapıldığı günün öğleden sonrasında İngiliz The Times gazetesi web sitesinde en üstlerde, ama Usain Bolt’un vergi problemleriyle ilgili haberinden daha küçük bir alanda, “Mursi taraftarları Mısır’da orduyla çarpıştı” haberi. Cümlenin öznesi siviller. Yani, sivil insanlar silahlı Mısır ordusuyla “çarpışıyormuş.” Le Monde’a göre de Mursi taraftarı siviller “çatışmalarlardan” sonra “ölülerini sayıyorlar.”

Uluslararası basının bu alışılmadık duyarsızlığını en açıklayıcı faktör, Ortadoğu’nun Arap Baharı’ndan itibaren aldığı şeklin batıda yarattığı rahatsızlık olmalı. Mısır’ın 4 bin 500 senelik bilinen tarihindeki ilk seçimleri Müslüman Kardeşler’in kazanması o kadar büyük bir sorun olmayabilirdi. Ancak asıl sorun, Mısır ve Tunus’taki seçimlerde aynı grubun türevlerinin kazanmasından sonra bunun siyasi ve sosyal etkilerinin tüm Arap ülkelerine yayılması riski. Bu, bazı çevrelerin alamayacağı bir risk.

Hem ABD hem de AB’nin darbeyi desteklemesi, Arap ülkelerinden darbe sonrası Mısır’a akan milyarlarca dolar da bu tezi güçlendiriyor. Türkiye’de 1980 ve 1990’larda alışık olduğumuz türden faili meçhullere benzeyen Tunus’taki suikast de.

Tüm bunlar Ortadoğu’da yeni bir post-Arap baharı bir dengenin oluşturulmaya çalışıldığını gösteriyor. Bu senaryoya göre, Kuzey Afrika’da, halkın suikast ve sabotajlarla demokratik sistemden uzaklaştırılıp diktatöryal ya da yarı diktatöryal sistemlere dönüş olacak. Bu sağlanabilirse, takip eden olası senaryo, Gazze’nin Mısır’a, Batı Şeriya’nın da Ürdün’e bağlanması (ve bu sayede bu iki ülkenin yeni bağlanan bölgelerde polislik görevini üzerine alması) ve Suriye’nin de iki ya da üçe bölünmesi.

Bu tür senaryoların gerçekleşmesinde en önemli engellerden birisi Türkiye. Zira, Türkiye kendi bağımsız politikasını izlemeye çalışıyor. Ortadoğu’da bağımsız politika izlemeye karşı toleransın olmadığını biliyoruz. Türkiye’nin son dönemde karıştırılmaya çalışılmasını bu çerçevede değerlendirebilirsiniz.

Ancak, bu tür senaryoların gerçekleşmesi veya uzun ömürlü olması çok zor. Bunun en önemli sebebi, Arap ülkelerinin büyük potansiyellerine rağmen ekonomik açıdan son derece başarısız olmaları ve doğal kaynak zengini olanlar hariç hemen hiç bir Arap ülkesinin istikrarlı bir ekonomik büyüme stratejisi oluşturamaması.

Arap ülkelerinin esasında en önemli zenginlik kaynağı olan genç nüfus işsiz ve mutsuz. Ekonomik yapının kalıcı istikrar alanları oluşturamaması bu kaynağın oluşturulmaya çalışılan istikrarı bozucu bir risk haline gelmesine sebep oluyor. Diktatöryal yönetimler ekonomik açıdan başarısız; demokratik yönetimler ise denenmiyor bile Arap dünyasında. Böyle olunca, Ortadoğu’daki bu yeni şekillenme senaryolarının kalıcı olması imkansız hale geliyor.

Eğitimi güçlendirme zamanı

11 Ağustos 2013, Murat Yülek, Zaman

Dünyanın ilk 10 ekonomisi arasına girmek için fiziksel ve beşeri altyapıları oluşturmamız gerekiyor. Zira ilk on ülkenin dahil olduğu “süper lig” çok farklı bir lig. Ayrıca, bu lige girmek zor olduğu gibi orada kalmak da zor.

Dünyanın en büyük ekonomileri arasına girmek büyük nüfuslu ülkeler için daha kolay. Örneğin bir milyarın üzerinde nüfusa sahip Çin ya da Hindistan için “süper lig”e çıkmak Türkiye’ye göre daha kolay. Bir buçuk milyar nüfusu olan, yani dünya nüfusunun neredeyse dörtte birini barındıran bir ülke kişi başına 1000 dolarlık bir hasıla sağlasa doğrudan ilk 10 ekonomi arasına giriyor. Çin’de kişi başına gelirin 100 dolar artması Çin ekonomisini 150 milyar dolar büyütüyor.

Nüfusu o kadar büyük olmayan Almanya, Fransa ya da Türkiye gibi ülkelerin ilk on içine girmesi ya da orada kalması için yüksek verimlilik gerekiyor. Nüfusunuz Çin’in yirmide biriyse, kişi başına hasılanız Çin’in on ya da yirmi katı olmazsa ‘süper lig’de olamazsınız. Ekonominiz bu kişi başına hasıla farkını üretebilmek için çok güçlü ve farklı bir altyapıya sahip olmalı. Örneğin,

  • Kurumsal yapınız ve devletiniz (hem merkez hem de yerel yönetimler) daha az hantal olmalı: bugün git, yarın gel olmamalı
  • Fiziksel altyapınız iyi olmalı,
  • Adalet sisteminiz güçlü olmalı
  • Finans sektörünüz gelişmiş ve erişilebilir olmalı
  • Sağlık sektörünüz gelişmiş ve kapsayıcı olmalı
  • Makroekonominiz, devlet bütçeniz sağlam olmalı.

Ancak bunlardan çok daha önemlisi insan gücünüzün kalitesi ya da beşeri sermayenizin gücü. Bu da eğitimle oluyor. Eğitimi sadece okul ile sınırlamak hatalı olabilir ama okulun eğitimin ve en azından teknik insan kalitesinin en önemli girdisini sağladığını söylemek muhtemelen yanlış olmaz. Eğitimin insan gücünüzün kalitesini artırdığını varsayacaksak bunu iki alt unsura ayırabiliriz. Bunlardan birincisi, eğitime ne kadar para harcadığınız, insanınızı ortalama kaç yıl eğittiğiniz gibi şekilsel girdilerdir. İkincisi ise müfredatınızın kalitesidir.

Eğitebiliyor muyuz?: Kaç yıl eğitim veriyoruz?

Birleşmiş Milletler verilerine göre Türkiye’de yetişkinlerin ortalama eğitim gördüğü yıl sayısı 6,5 yıl. Bu rakamı doğru kabul edersek Türkiye’nin orta seviyedeki insanî gelişmişlik seviyesindeki ülkelere eşdeğer olduğunu söyleyebiliriz. Ancak Güney Kore ve İran gibi ülkelerin yaptığı ataklarla başlangıçlarına göre geldikleri noktanın da gerisindeyiz. Örneğin Güney Kore 1980 ile 2000 yılları arasında ortalama eğitim süresini İsviçre seviyesine yükseltmiş. İran ise Türkiye’nin gerisindeyken ilerisine geçmiş.

Eğitim beklentisi süresinde Türkiye en hızlı gelişmeyi gösteren ülkeler arasında. 1980’lerde eğitimine başlayan bir çocuk, ortalama 8 yıl civarında eğitim almayı umarken bugün 13 yıla ulaşmış Türkiye. Bu olumlu bir gelişme ancak eğitim gerçekleşmesinin hâlâ düşük olması ve özellikle kızların okula gönderilmeyişi reel sonuçları düşürüyor.

İnsanların aldıkları eğitim yıllarını artırmanın yolu bir taraftan eğitime harcanan parayı artırmak (hem kamu hem özel) hem de eğitim konusundaki tercihleri olumlu yönde değiştirmek için aileleri ve çocuk ve gençleri yönlendirmek. Ekonomik zorlukların gençleri eğitimden çalışmaya yönlendirmesi bir vakıa ancak “aylaklık” da bir fenomen olarak karşımızda duruyor; yani eğitimine devam etmediği halde düzgün bir işte çalışmayan ve gittikçe yüksek ücretli iş bulma şansını yitiren gençler.

Ekonomik ve sosyal açıdan gelişmiş olan ülkelerin eğitime daha çok para harcayanlardan çıktığını biliyoruz. Örneğin Avrupa’da eğitime en çok para harcayan ülkeler Finlandiya, İsveç, Almanya gibi ülkeler. Tabii eğitime para harcama ile ekonomik gelişme arasında çift yönlü bir ilişki ya da bir tavuk-yumurta ilişkisinin olduğunu düşünmek mantıksız olmaz.

Eğitebiliyor muyuz?: Müfredatımız

Türkiye eğitime giderek daha fazla para harcıyor esasında. Bu hem devlet hem de özel sektör için geçerli. Milli Eğitim Bakanlığı, yıllardır Türkiye’nin en büyük bütçeli bakanlığı. Ancak harcanan para kadar önemli olan husus harcadığınız para karşılığında elde ettiğiniz sonuç. Bu konuda iyi olmadığımızı bu köşede daha evvel tartıştım. Pisa gibi bilgiye dayanmayan uluslararası karşılaştırma yöntemlerinde Türkiye’nin eğitim sonuçlarının hiç de iyi olmadığını biliyoruz. İnsanların okula gitmesi bir şey, okuldan fayda sağlayabilmesi ayrı bir şey.

Harcadığımız paranın karşılığını tam olarak alamayışımızın sebeplerinden bir tanesi müfredatımızın temellerinin “yanlış” olması. K-12 öğrencilerine gereğinden az şey öğretebiliyoruz. Çünkü, ironik olarak gereğinden çok yani gereksiz şey öğretmeye çalışıyoruz. Dahası herkese aynı şeyleri öğretmeye çalışıyoruz.

Örneğin, Ardahan’dan Çeşme’ye çocuklarımıza türev, integral, karmaşık sayıları öğretmeye çalışıyoruz. Çukurova’da tarım sektöründe çalışacak çocuğa da karmaşık sayıları öğretmeye çalışıyoruz, fen lisesinde okuyup kontrol mühendisi olacak çocuğa da. Dahası Çukurova’daki lise öğrencisine tarım ve bahçecilikle ilgili hiçbir şey öğretmiyoruz. Edebiyat kolu öğrencilerine edebiyatımızın detaylarını öğretmeye çalışıyoruz ama o öğrencilerin çoğu bir edebi çözümleme yapamıyor ya da divan edebiyatıyla ilgili birkaç dakika konuşabilecek yeteneğe sahip olamıyorlar liseyi bitirdiklerinde. Ortaokuldaki çocuklarımıza “Cebelitarık Boğazı”nı bilip bilmediklerini sormanızı isterim; evet yanılmadınız bilemeyecek çoğu. Yine, dikdörtgenin alanının nasıl hesaplandığını öğrenmiş olan aynı yaş grubuna bir bahçeyi işaret edin ve kaç metrekare alana sahip olduğunu tahmin etmesini isteyin. Şaşırmayacaksınız; hesaplayamayacak. Kısacası, müfredatın bir kez daha elden geçirilmesi gerekiyor. Çok şey öğretmeye çalışıp hiçbir şey öğretemediğimiz milyonlarca gencimiz var K-12 sıralarında.

Türkiye son yıllarda eğitime çok para harcıyor. Daha da para harcaması gerekecek. Dahası, harcadığı paranın verimliliğini yükseltmesi gerekecek.

indir

Aşırı Değerli Kur Kötüdür; Bağımlılık Yapar

04 Ağustos 2013, Murat Yülek, Zaman

ABD Merkez Bankası’nın (FED) tahvil alım programının kaldırılması ya da kaldırılma ihtimali Türkiye açısından altın bir fırsatı beraberinde getirdi: Senelerdir trend olarak reel değeri artan Türk Lirası’nın daha makul reel değerlere gerilemesine yol açtı.

Bu fırsattan yararlanılırsa Türkiye uzun vadeli ihracatçı pozisyonunu güçlendirir.

Türkiye’nin enflasyonunu yüzde 7, ABD ve Avrupa gibi pazarların enflasyonunu yüzde 2 kabul ederseniz, kuru nominal olarak istikrarlı hale getirdiğiniz anda kurunuz ayda yüzde 0,4, senede yüzde 5 oranında reel değer kazanacak demektir. Verimlilik kazancı farkları bu açığı kapatamaz. Siz de bu durumda ihracat gücünüzü kaybeder ithalata kapı aralamış olursunuz.

Paranın değerinin düşmesi: Bir tabu

Yerel paranın değerinin düşmesi birçok ülkede bir tabudur. Değer düşerse, yani örneğin Türkiye için bir dolar 1,80 TL yerine 1,95 olursa ülkenin ekonomik gücü düşmüş ve başarısız olunmuş gibi bir algı oluşuyor birçok ülkede. Batı basınında ve finansal çevrelerde kur “dayak yedi” cinsinden yorumlar yapılıyor.

Oysa Japonya gibi ihracatçı ülkelerde hükümetler kurun değer kazanmasına karşı çıkıyorlar. Abenomics buna en yeni örnek. Zira, kur değer kazanırsa ihracatçılarının rekabet gücünü kaybedeceğinin farkındalar. İhracatçı ihracat yapamazsa tasarrufçu Japon sosyolojisi iç talebi zayıflattığı için ülkenin ekonomik çarkları yavaşlıyor. Bu da istenmeyen bir şey.

Ancak Japonya gibi ülkelerle Türkiye gibi ülkeler arasında önemli bir fark var. Japon enflasyon oranları ABD, Avrupa gibi pazarlardaki enflasyon oranlarıyla aynı ya da daha düşük. Yani yen-dolar ya da yen-Euro gibi parite hareketleri doğrudan reel kura paralel hareket eder. Hatta yen enflasyonun dolar ya da Euro enflasyonundan düşük olduğu zamanlarda paritenin aynı kalması bile Japon Yeni’nin reel değerinin düşmesi manasına gelir.

Türkiye gibi enflasyonun ABD ve AB ülkelerinden yüksek olduğu ülkelerde ise nominal kur değişmediği zaman reel kur otomatik olarak değer kazanır. Bu değer kazanma, birikimli olarak devam ettikçe ihracatçının rekabet gücü düşer.

Türkiye’nin derdi: Aşırı değerli kur

Türkiye’nin sorunu aşırı değerli kur. Kur değerli olunca ihracatçı dış pazarlarda rekabet gücünü kaybediyor. İhracat olması gerekenden az olunca yerli şirketler yapmaları gerekenden daha düşük satış yapıyorlar. Bu da olması gerekenden daha düşük istihdam, işletme ve çalışan geliri ve tabii düşük vergi geliri demek. İthalat yapınca da vergi gelirleri artıyor; ancak bu sürdürülebilir değil.

Kurları zayıf tutarak ihracat sürekli artırılabilir mi? Hayır. Ancak kurlar değerli kaldıkça ihracat “denge seviyesine göre” düşük kalır, ithalat da yükselir. Yani, mesele kuru düşürmek değil; aşırı değerlenmesine engel olmak. İhracat düşük olursa dış ticaret açığı ve dolayısıyla cari açık artar. Bu, yurtdışındaki şirketlere Türk halkı ve şirketlerinin borçlanması demektir.

Bir ülke ilelebet cari açık veremez; ABD bile. Kısa vadede cari açık yurtdışından giren sermaye tarafından kapatılır; yani yabancılar tarafından satın alınan Türk tahvil, bono vs. gibi portföy ürünleriyle ya da doğrudan yabancı yatırımlarla. Ancak sonuçta yurtdışından aldığınız mal ve hizmetler sattıklarından fazlaysa (dış ticaret açığı/cari açık) karşılığında yurtdışına borç senetlerinizi verirsiniz, yani yurtdışına borçlanırsınız. Eğer cari açık doğrudan yatırımla finanse edilirse, bu kez de bir süre sonra yabancı yatırımcılar yurtdışına kârlarını çıkartacakları için yine döviz kaybedersiniz.

İşte bu yüzden aşırı değerli kur kötü bir şeydir.

Aşırı kur ihracatçıyı ithalatçı yapar

Aşırı değerli kur orta vadede daha da zararlı bir alışkanlıktır. Neden mi? Çünkü bağımlılık yapar ve ara mallarınızı da ithal etmeye başlarsınız.

Ara malı dediğiniz mal da sonuçta bir sanayi ürünüdür. Aynı nihai mallar gibi bu ürünler ithal ediliyor ve ülke içinde üretilmiyorsa bunun sebebi basittir. Sanayici bu ürünleri üretmeyi yeterince kârlı bulmuyordur. Ara malı ithalatının ölçek ya da teknoloji eksikliği gibi çeşitli sebepleri olabilir ancak en önemlisi kurdur.

Kur değerli olunca ithal ürünlerin fiyatları sanayicinin bu ürünleri üretmesi için gerekli kârı ortadan kaldırır. İhracatçı bu ara mallarını üretecek yerli üretici bulamaz. Zira, ilgili müteşebbis, bu malları üretmektense ithal etmeyi daha kârlı ve elverişli bulmuştur.

Kur aşırı değerli oldukça bu fasit daire derinleşir. Ara malı üreticisi ithalatçı hale gelir; ara malı ithalatı artar.

İhracatçı düşük kur ister mi?

Bir ihracatçı düşünelim; yabancı para cinsinden banka borcu ve ithal ettiği aramalı sıfır olsun. Örneğin Türkiye’de, böyle bir ihracatçı için 1,90 TL/dolar gibi bir kur mu iyidir yoksa 2,00 mı? Cevap basittir; 1 milyon dolarlık fatura kesen bu ihracatçımız kur 1,90 ise TL cinsinden 1,9 milyon TL; kur 2,00 ise 2 milyon TL girdi sağlayacaktır. Dolayısıyla 2,00’ı, “yüksek kuru”, istemesini bekleriz.

Tabii gerçek hayat bu örnekten daha karmaşık. Örneğin ara malı üreticisi yerli de olsa fiyatlarını uluslararası fiyatlardan belirleyeceği için yerli paranın değer kaybetmesi bu ihracatçıyı yine de bir ölçüde (ara malın toplam maliyetlerdeki onayı kadar) olumsuz etkileyecektir.

Eğer tersi oluyorsa, ihracatı nispeten düşük kuru tercih ediyorsa bunun sebebi ithal malın bağımlılık yapmış olmasıdır. İthal mala bağımlılık (ve yabancı para borçlanma) arttıkça ihracatçının kafası karışacak ve kurun aşırı değerli kalmaması yönünde gerekli baskıyı yapamayacaktır.

Aşırı değerli kur kötüdür

Genel prensip şudur: aşırı değerli kur ihracatı hem kısa hem uzun vadede baltalar ve ithalatı özendirir. Aşırı değerli kur, ekonomik büyümenin düşük olduğu yıllarda bile aşırı büyük ticaret açıklarına sebep olur. Aşırı değerli kur, ülke içindeki değil yurtdışındaki istihdama destek olur.

Her ekonomide karar alıcıların yapması gereken şey şudur:

1. Kısa, orta ve uzun vadede kurun aşırı değerlenmesine mümkün olduğu kadar engel olun.

2. Aynı zamanda, uzun vadede ekonominizin yapısını değiştirin; katma değerli, Ar-Ge yoğun, markalı, rakiplerin yapamadığı, fiyatlarını sizin belirlediğiniz ürünleri üretmeye çalışın. Bu dönüşümü gerçekleştirebilirseniz aşırı değerli kurun zararlarını tazmin edebilirsiniz.