Archive for September, 2013

Türkiye tıp bilimlerinde neden ileri (ve diğerlerinde neden öyle değil)?

29.09.2013, Murat Yülek, Zaman

Akdeniz Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ömer Özkan ve ekibi, dünyanın ilk yüz naklini gerçekleştirdi. Nakillerin sayısı artıyor.

Türkiye yakında bu alanda ciddi bir ‘yetenek’ oluşturacak; Türkiye belki de dünyanın önemli merkezlerinden birisi olarak hem kendi halkına hizmet verecek hem de önemli bir ihraç kaynağı elde etmiş olacak. Doktorlarımızı darp edip bıçaklıyor olsak da Türkiye, tıp alanında dünyanın muhtemelen en iyi birkaç ülkesi arasında. Neden böyle?

Neden mühendislik dahil diğer alanlarda (iktisat, sosyoloji, felsefe vs.) dünya sıralamalarında tıp alanında olduğumuz noktada değiliz? Bu sorunun cevabı eğitim sistemimiz ve ekonomimizi doğrudan ilgilendiriyor. Zira, tıpta geldiğimiz noktaya diğer alanlarda gelebilmiş olsak belki de ilk on ekonomi hedefini 2023’e bırakmamıza gerek kalmayacaktı.

Türkiye’nin tıpta diğer alanlardan daha ileri olmasının üç ana cevabı olabilir:

Kaliteli insan kaynakları: Tıp okumaya hak kazanması için, bir öğrencinin milli seviyedeki sınavlarda en üst sıralarda yer alması gerekiyor. Bir başka deyişle, doktorlarımız en başarılı, potansiyeli yüksek öğrencilerden seçiliyor.

Kaliteli öğretim üyeleri: Tabii olarak, tıp fakültelerindeki akademisyenler de aynı seçme kaynaklardan geliyor.

Üniversite-sanayi işbirliği: Doktorlar devamlı surette hasta üzerinde çalışıyorlar. Pratikle iç içeler. Bir doktor, edindiği bilgileri her an uygulamak, denemek, geliştirmek zorunda. Akademisyen doktorlar da öyle; akademisyen doktorlar bir taraftan makale yazmak, diğer taraftan da bizzat muayenelerde bulunmak zorunda.

Eğer tıp alanında Türkiye başarılıysa bu üç faktörün aynı anda geçerli olmasından kaynaklanıyor olsa gerek. Nitelikli insan gücü, nitelikli insan gücünden eğitim alıyor ve bilgisini her an uygulamaya koymak zorunda.

Bunu tıbba nispeten yakın sayılabilecek ve yine nispeten başarılı olan mühendislik fakülteleriyle karşılaştıralım. Öğrenci ve öğretim üyesi kalitesi tıpla aynı olsa dahi mühendisliklerde uygulama (sanayi-üniversite işbirliği) imkânı çok daha düşük ülkemizde. Mühendislik öğrencileri de öğretim üyeleri de sanayi kuruluşları ve uygulamadan oldukça uzaklar.

Bilgi var bilgi var

Bu köşede daha önce de verilen bir örneği hatırlayalım. Türkiye’nin en iyi motor kürsüsünün olduğu mühendislik fakültesindeki öğretim üyelerinden birinden, bozulmuş Murat 131’inizin motorunu tamir etmesini isteyin. Hoca, en iyi ihtimalle, motorun arızasının nerede olabileceğini ve nasıl tamir edilebileceğini ‘teorik’ olarak söyleyebilecektir. Türkiye’nin sayılı zekâlarından olan profesöre arabanızı tamir ettirmeniz pek de kolay olmayacaktır. Üniversite hocalarına yeni bir modeli tasarlatıp çalışır bir prototip elde ettirmeniz de zor olabilir.

Ancak aynı otomobilinizi, sanayide ilkokul mezunu ustanıza götürürseniz; ustanın arabanız daha atölyeye girerken sesinden arızayı anlayıp kısa sürede tamir etmesi muhtemeldir.

Bu durum, üniversitedeki bilginin değersiz olduğu manasına gelmiyor. Ancak pratiğe indirgenmediği sürece faydasının kısıtlı olduğunu gösteriyor. Dahası, pratikte elde edilen bilginin akademik bilgi kadar, hatta bazen daha değerli olabileceğini de söylüyor bize.

Ve diğerlerinde neden o kadar başarılı değil?

Tıp dışındaki teknoloji alanlarında geride kalmamızın en önemli sebebi, pratik ile teori arasında yer alan ‘Çin Seddi’ olabilir mi?

Muhtemelen evet. Ülkemizde, siyasi iradenin yerli otomobil çağrısına bir babayiğidin cevap veremeyişinin sebebi sadece ölçek, pazar erişimi ve markanın kabulü gibi faktörler olmasa gerek.

Havacılık sektörünü hatırlayalım. Türkiye 1970’lerden beri uçak mühendisi yetiştiriyor. Ancak Nuri Demirağ’ın 1940’lı yıllardaki tecrübesinden sonra hâlâ kendi tasarladığı ve uçurduğu uçakları yok.

Sanayi ve eğitim sistemi

Eğitim sistemi ve sanayileşme düzeyi arasında bir ilişki var mıdır? Muhtemelen evet. Örneğin uygulamanın önemli yer tuttuğu Alman eğitim sistemini sanayileşme dönemindeki ekonomik zorunlulukların şekillendirdiği söylenebilir.

Alman sisteminde, tasarlandığı 19. yüzyıldan beri gençlere tek değil çoklu eğitim patikaları sunuluyor. Bununla birlikte patikalar tamamen kişisel tercihe bırakılmadı. Bunun yerine kabiliyetlere dayalı bir yönlendirme sistemi kuruldu. En önemli yanı ise sanayi ya da diğer sektörlerdeki pratik tecrübe K-12 eğitim sürecinin neredeyse tüm patikalarına yerleştirilmiş. Bu sistemin kökleri Alman sanayileşme sürecinde, Alman sanayisinin insan kaynağı ihtiyaçlarının Alman Eğitim Bakanlığı ve ticaret odalarının işbirliğine dayanıyor. Ayrıntıları ayrı bir yazının konusu olsa da burada, eğitim sisteminin hayatın içinden şekillendiği bir ülkenin ekonomik başarısının altını çizmek gerekiyor.

Yerli Malı

30.09.2013, Murat Yülek, Dünya

Okullar açıldı. Ailelerin mutad okul alışverişleri yapıldı; yapılıyor. Türkiye’de K-12 okul sisteminde 12 milyona yakın çocuğumuz eğitim görüyor. Basit bir hesapla, öğrencilerimiz için sene başında yaptığımız kitap, kırtasiye, elbise harcamaları 5 milyar TL’yi buluyor. Sene içindekileri de eklediğiniz zaman bu rakam en az iki katına çıkıyor.

Geçen hafta elime geçen, Orta Anadolu İhracatçılar Birliği Genel Sekreteri Özkan Aydın’ın “İhracat Tacirleri” adlı kitabında, Türkiye’nin ihracat serüveni, ciddi bir gazete taramasıyla anlatılıyor. Türkiye İhracatçılar Meclisi tarafından bastırılan kitabın 160. sayfasında 23 Teşrinisani (Kasım) 1934 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nden alınan bir reklam spotu yer alıyor.

Spotta “Kurşunkalemlerimizi artık kendimiz yapıyoruz. Ecnebi kalemleri nefasetinde, kurluni kopya ve renkli kalemlerimiz… Nurkalem piyasaya çıkmıştır” deniyor. Reklamda bir kurşun kalem ve altına büyükçe bir fabrika resmi de çizilmiş. Fabrikanın İstanbul Ayvansaray’da yer aldığı anlaşılıyor. Toptan satış yeri ise Sirkeci.

Bugün, okul ve kırtasiye malları pazarında ciddi bir ithalat bağımlılığımız var. Kırtasiyelerden satın alınan kalem, dosya, delgeç vs. ürünlerin hatta kağıt hammaddelerinin çok büyük kısmını ithal ediyoruz. Sanayi Bakanlığı tarafından yaptığı bir çalışma bu durumu geçen sene ortaya koymuştu.

Bu alandaki aşırı ithalatın üç sebebi olabilir. Birisi ürünün kalite ve marka algısı (algı diyorum çünkü gerçekle örtüşmeyebilir). İkincisi, üreticinin ulaştığı ölçek (çok ürettiği için düşük fiyatla satabilmesi) ve kapsam ekonomileri (ürün gamı). Üçüncüsü değerli kurun ortaya çıkardığı yerli ürünlere göre ilave ve haksız fiyat avantajı.

Dahası, özellikle yabancı dil kitaplarında aşırı fiyatlar uygulanıyor. Bu tür kitaplar “yeni metod” adı altında her yıl değiştiriliyor ve bunun sayesinde büyük çocuğunuz için aldığınız İngilizce kitabını küçük çocuğunuz kullanamıyor. Her çocuğunuz için yabancı basımevine kucak dolusu para ödüyorsunuz. Oysa, Almanya’da dahi yakın zamana kadar pahalı bir ders kitabı bir düzenlemeyle her yıl ayrı bir öğrenci nesline kullanılmış kitap olarak devrediliyordu. Amerikan Üniversiteleri’nde de “used book” satan resmi üniversite idareleri bulunuyor.

Sanayi Bakanlığı’nın araştırmasında, öğretmenlerimizin öğrencilerden istedikleri malzemelere maalesef marka belirttikleri de görülmüş.

Kitapta aynı yıllardan bu güne kadar bu tür çok sayıda haber alıntılanmış. 1 Ocak 1952 tarihli Hürriyet Gazetesi’ndeki haber: “Dış Memleketlere Portakal İhraç etmeye başladık”. Haber metni kısaca şöyle: ” Mersin’den Almanya’ya portakal sevkiyatına başlanmış ve bir şilep Hamburg’da bir firma için 1.000 sandık mal almıştır. Portakalın yabancı memleketlere sevkini Mersin’de yeni bir iktisadi hareketin başlangıcı addeden alakalılar, memleket namına bundan derin bir memnuniyet duyduklarını beyan etmişlerdir.”

Doğu Akdeniz’de narenciyenin ekonomik olarak ne manaya geldiği bu köşede Erzin ile ilgili makalede de kısmen tartışılmıştı. Şu anda tabii ihraç ürünümüz olarak gördüğümüz bu tür ürünlerin arkasında hep bir başlangıç hikayesi, gayreti olduğunu bilmek gerekiyor ki yeni hikayeleri yazabilelim.

Bu örnekler uzatılabilir. Sonuç şudur. Türkiye’nin ihracat ve yerli üretim kapasitesi oluşturmada “mikro” analiz ve politikalara ihtiyacı bulunmaktadır. Kamu ihalelerinde de. Bu da ayrı bir yazının konusu.

Dünyada kaç merkez bankası kaldı?

22.09.2013, Murat Yülek, Zaman

Merkez bankaları günümüzde enflasyonu düşürmede “iletişimi” bir para politikası aracı olarak kullanıyorlar. Bunu “masrafsız” bir politika aracı olarak da düşünebilirsiniz. Enflasyon hedefleme adı verilen yaklaşımda, merkez bankaları piyasalara ulaşmayı istediğiniz sonucu anlatarak iletişim aracını faiz aracının etkilerini güçlendirici bir araç olarak düşünüyorlar. Ama bazen iletişim aracı faiz kadar etkili hale gelebiliyor.

Dahası, eğer büyük iktisatsanız sizin merkez bankanızın iletişim politikası diğer ülkeleri etkileyebiliyor ve büyük zararlara da yol açabiliyor. FED’in 22 Mayıs’ta dünyayı sarsan açıklamasından sonra bu hafta “mayıs ayında şaka yaptım” demesi buna bir örnek. Birkaç açıklamayla piyasalar allak bullak olurken diğer bir açıklamayla ortalık büyük ölçüde duruldu. Dolayısıyla, enflasyon hedefleme adlı yaklaşımın diğer yönleri olduğu gibi en önemli ayaklarından olan iletişim aracının kullanımının da gözden geçirilmesi elzem. Özellikle, merkez bankalarının 3 ayda pozisyonlarında 180 derece dönüş yaptığı şeklinde algılanabildiği bir dönemde.

Esasında, Bernanke tarafından yapılan ilk açıklamanın piyasaları allak bullak etmemesi gerekirdi; son açıklamanın da bu kadar hızlı bir düzelmeye sebep olmaması. İlk açıklamada Bernanke, Amerikan ekonomisinin canlanma emareleri gösterdiğini ve eğer işsizlik rakamları düzelmeye devam ederse buna bağlı olarak tahvil alımlarının yavaşlatılabileceğinden bahsetmişti. Bu gayet normal bir politika idi. Amerikan Merkez Bankası’nın bilançosu 2008 yılından sonra oldukça şişmişti.

Dünya ekonomisini saran aşırı likidite, enflasyonu artırmasa da (Amerikan hanehalkının tüketimi artırmasına, şirketlerin de yatırımları artırmasına sebep olmuyordu) eninde sonunda aşırı genişleyici para politikalarından çıkış süreci başlayacaktı. Bu aşırı likidite, tüketim ve konut inşaatı sektörlerini canlandırmasa da finansal varlık piyasalarını yukarıda tutuyordu. Yani borsalar yüksek, borçlanma faizleri düşük seyrediyordu. Ancak krizin başlangıcını 2008 olarak alırsak, 5 yıl sonra, canlanma emareleri görünmeye başladığında bu durum “normale” dönüş olarak yorumlanarak politikaların da normale dönmesinin konuşulması pek de beklenmedik bir şey gibi algılanmamalıydı.

22 Mayıs açıklamasından sonra Amerika’da tahvil faizleri kısa sürede 130 baz puan kadar yükseldi. Yeni yeni hareketlenmeye başlayan ipotek kredileri piyasasının yükselen faizlerle tekrar çökebileceği ortaya çıktı. Dahası, Amerikan ekonomisindeki canlanma henüz garanti değil. Sonuçta, Bernanke, 2004 yılında Greenspan ile başlayarak 2006’da kendisiyle devam eden faiz artırımı kararının ortaya çıkardığı yıkımı, görevinin sonuna gelmişken tekrar etmekten çekindi.

Ancak yapılan açıklama asıl etkisini Amerika’da değil, bu likidite bolluğundan nasibini alan “gelişmekte olan” piyasalarda gösterdi. Ucuz ve bol paranın beslediği “parti bitiyordu.” Kurlar değer kaybetti; borsalar düştü; faizler yükseldi. Türkiye de bundan nasibini aldı.

Dinleyen söyleyenden arif değilse…

Esasında likiditenin yavaşlaması kararı tüm bu ülkelerin hayrınaydı. Mayıs ayından sonra, aşırı değerlenen kurlar normale erişemese de doğru yönde hareket etmişti. Faizlerin bir miktar yükselmesi zararlı olsa da aşırı likidite eninde sonunda ortadan kalkacağına göre bu sadece bir zamanlama problemi ortaya çıkarmıştı. Borsaların ise artık temellere dönerek aşırı likiditenin olmayacağı yeni dünyaya ayak uydurması gerekiyordu. Piyasalar böyle düşünmedi tabii; daha çok “kaçak” ve “beleş” parti sona erdi diye düşündü.

Geçen çarşamba günü yapılan açıklama durumu hızla tersine çevirdi. Sonraki açıklamaları bir tarafa bırakırsak, FED bir dolar yeni para basmadan piyasaları 180 derece geri çevirmeyi başardı. Ne oluyordu?

Böyle bir dünyada bağımsız para politikasından bahsedilebilir mi?

Tartışma şu: bugünün dünyasında özellikle kendi yerel paraları uluslararası paralar gibi (dolar, Euro, yen) kabul görmemiş olan küçük ekonomiler kendi bağımsız para politikalarını oluşturabilir mi? Bir zamanlar moda olan “para kurulu” yaklaşımında da buna benzer bir mantık vardı; merkez bankasının bağımsızca enflasyonist para basımının engellenmesi için para politikasının otomatiğe alınması.

Bugünün dünyasında küçük ekonomilerin merkez bankalarını suda yüzen bir otomobilin şoförlerine benzetebilirsiniz. Ellerinde bir direksiyon olsa da pek işe yaramıyor. Amerikan ve diğer büyük merkez bankalarının ürettiği likidite diğer merkez bankalarının hükümranlığını sınırlıyor. Hatta geçen haziran ayı ve geçen haftaki “iletişim” aracının gösterdiği gibi, aşırı likidite dönemlerinde, artık büyük merkez bankalarının “sözleri” bile piyasaları yönlendirmede küçük merkez bankalarının tüm araçlarından daha güçlü olabiliyor.

İşte bu yüzdendir ki, Türkiye dahil bazı ülkeler farklı araçları da devreye sokarak kontrol ve etkileme güçlerini artırmaya çalışıyorlar. İstanbul Finans Zirvesi’nde konuşan Polonya Merkez Bankası Yönetim Kurulu üyesi Katarzyna Zajdel-Kurowska’nın “esnek enflasyon hedefleme” diye bahsettiği ve temel enflasyon hedefleme mantığını bir tarafa bırakan daha “aktivist” para politikası yaklaşımı da bunun bir örneği.

Sonuç olarak bugünün aşırı likidite ortamında dünyada kaç merkez bankası var dersiniz?

İkinci çeyrek büyümesi

23.09.2013, Murat Yülek, Dünya

2013 ikinci çeyreğindeki büyüme rakamlarına bakalım.Bu rakamlar tartışılırken kamunun harcamalarının ve sektörel olarak da inşaatın etkisi öne çıkartıldı. Oysa daha önemli noktalar var. Aşağıdaki tabloda iç talep, dış talep ve stok değişmelerinin etkileri gösteriliyor. Yuvarlamadan dolayı bazı toplamlarda ondalık seviyede farklar var.

İkinci çeyrekle ilgili görünen durum en kısa şekliyle iç talep tarafından güdülen bir büyüme yaşanmış. İç talep büyümeye yüzde 5.2 oranında katkı yapmış. Bu, eğer diğer kalemler sıfır katkı yapmış olsaydı ikinci çeyrek büyümesi yüzde 5.2 olacaktı manasına geliyor. İç talep arttığı için üretim artmış.

Üretimi artıran ikinci bir talep unsuru daha varmış ikinci çeyrekte: Stok artışları. Yani, şirketler önceki dönemlerde düşen stoklarını artırmak için ilave üretim yapmışlar. Bundan doğan büyüme katkısı yüzde 2.3 olmuş. Bir başka deyişle, eğer diğer unsurlar (dış talep) negatif etki yapmasa, iç talep ve stok tamamlama süreci ile Türk ekonomisi geçen sene yüzde 7.5 artacaktı.

Böyle olmamış. Türkiye bu artan talebin ciddi bir miktarını içeride üretimyapmak yerine dışarıdan ithal etmiş. Yani, Türkiye’deki iç talep artışı diğer ülkelerdeki üreticilere yönelmiş. Toplamda, “dış talep” üretim ve büyüme üzerinde yüzde 3’lük bir gerilemeye sebep olmuş.

Böyle olunca, Türk ekonomisi geçen dönem yüzde 7.5 büyüyeceğine yüzde 4.5 (yuvarlama sebebiyle 4.4) büyüyebilmiş. Geçen çeyreğin ana hikayesi bu.

Gelelim eğilimlere. İç tüketim büyümeye son üç çeyrektir olumlu etki yapıyor. İç talep yükseliyor. Geçen sene ilk yarıda iç tüketim yüzde 1 civarında düşmüştü. Üçüncü çeyrekte de düşmeye devam etti. Dördüncü çeyrekte ise bir miktar canlanma göstererek sıfırın üzerine çıktı. 2013 yılının birinci ve ikinci çeyreğinde iç talepteki büyüme artarak devam etti. Şu an içinde olduğumuz üçüncü çeyrekte zayıflamış ancak yine de fena sayılmayacak şekilde devam ediyor.

İç talepte kamunun etkisi de olmuş. Bu etki özellikle tüketimde ihmal edilebilecek seviyede. Ancak, yatırımcılar açısından ikinci yarıda kamunun yadsınamaz bir olumlu etkisi olmuş iç tüketime. Bu üç çeyrektir böyle zaten. Özel sektör ise 2012 yılının ilk çeyreğinden beri yatırımlarında negatif büyüme kaydediyor. Bunun sebeplerinden birisi 2010 ve 2011 yıllarındaki aşırı hızlı büyüme. Ancak yine de son birkaç yıla baktığımız zaman özel sektör yatırımlarında krizden önce başlayan yavaşmala, krizdeki gerileme, kriz sonrasındaki hızlı büyüme ve sonrasında tekrar yavaşlama/daralma sürecinden sonra artık özel sektör yatırımlarının tekrar yükselişe geçmesi gerekiyor. Geçememesinin bir sebebi de dünya ekonomisindeki yavaşlama. Özel sektör, dünyanın durumunu anlamadan yatırımlarını hızlandırmaya cesaret edemiyor. Buna karşılık, özel sektörün yatırım düşüşünü kamu tazmin ediyor ve 2012 başlarına kadar yavaşlattığı yatırım büyümesini son beş çeyrektir artırıyor. Önümüzdeki birkaç çeyrekte yavaşlayarak da olsa kamu yatırımlarının artması muhtemel.

Stok değişmeleri ise büyümeye bu senenin kalan iki çeyreğinde de küçük de olsa olumlu etki yapacak gibi görünüyor.

Cari açık ve dış ticaret rakamları

16.09.2013, Murat Yülek, Dünya
Temmuz ayı cari açık rakamı geçen hafta 5.8 milyar dolar olarak açıklandı. Önemli olan temel eğilimlerin (özellikle dış ticaret rakamları) tartışılması iken, beklenenin biraz üzerinde gelen rakamlar, “net hata ve noksan,” yani istatistiki hata üzerinden tartışıldı. Bu “net hata noksan” tartışmaları, genellikle siyasi amaçla yapılmaları ve tartışanların dış denge istatistiklerinin nasıl hazırlandığı konusunda fikri olmaması sebebiyle doğru mecraından kayıyor.

Bu köşede daha onceleri de üzerinde duruldu; net hata noksan kaleminin yüksek çıkmasının siyasi malzeme yapılabilmesi dışında hiç bir önemi yok. Önemli olan uzun vadeli ticaret rakamlarındaki eğilimler. Net hata noksan kalemi, Amerika Birleşik Devletleri gibi, Türkiye’ye göre nispeten daha kayıt içinde olan ekonomilerde de olur; adı üzerinde istatistiki hata. Merak ediyorsanız; 2012 ilk çeyreğinde ABD ödemeler dengesi rakamlarındaki istatistiki hata eksi 143 milyar dolar idi. Sonraki çeyrekte artı 92 milyar dolar oldu.

Dedik ya; net hata noksan üzerine zaman harcamanın bir manası yok. Bu kalemler neden ortaya çıkar sebepleri belli. Biz asıl konuya dış ticaretimizdeki trendlere gelelim. Zira cari açık büyük ölçüde dış ticaret tarafından belirleniyor.

Dış ticaret dengesi 2008 sonrasında gerilemişti. Sonrasında iç talebin hızlı yükselişi ve kurdaki değerlenme neticesinde hızla kötüleşmeye döndü. Her iki faktörün tersine hareket etmesiyle 2011 ortalarından itibaren bu kez ticaret dengesi düzelme yönünde hareket etti. Sonrasında, iç talep yavaşlasa da reel kurdaki değerlenmeye paralel olarak tekrar kötüleşti. Bu arada, Türkiye 2011 yılında net altın ithalatı yaptı. Bu depolar 2012 yılında ihracata yönlendirildi. 2013′de ise Türkiye tekrar net altın ithalatı yapıyor.

Bizim için kısa vadede en önemli değişken altın ve enerji dışı ithalat. Bu rakam bir taraftan iç ekonominin ihtiyaçlarının ne kadarını ithalatla karşılandığı, diğer yandan ise ihracatın ithalata ne kadar bağımlı olduğu değişkenleri tarafından belirleniyor. Her ikisi de “kısa vadeli” değişkenler. Uzun vadede bu değişkenlerin yönü, ekonomi politikaları tarafından belirleniyor. Başarılı ekonomi politikaları, hem iç talebin hem de ihracatın ithalata bağımlılığını makul düzeylere indiriyor. Bu bağımlılığı sıfıra indirmek işinize gelmez; ancak orta vadede sağlıklı bir ticaret dengesi patikası oluşturursanız, net ihracatınız artıya döner ve net dış yatırım pozisyonu denilen şey (ülkenin yurt dışındaki net varlık pozisyonu) düzelir.

yulek160913.jpg

Altın ve enerji dışı ithalat ve ihracata baktığımız zaman, son aylarda ihracatın büyüme hızının ithalatınkinden hafif yukarıda seyrettiğini görüyoruz. Ancak ithalatın bazı ihracattan daha büyük olduğu için dış ticaret dengesinde iyileşme sağlanmıyor. Eğer büyüme olması gereken daha yüksek seviyelerde olsa dış denge daha da kötüleşecekti. Bu durumun sebebi reel kurlardaki aşırı değerlilik. Son aylarda reel kurun düşmesinin olumlu etkilerini önümüzdeki aylarda göreceğiz. Tabi kurlar yeniden değer kazanırsa bu süreç yine duracak.

yulek160913a.jpg

Yeni dönemde yeni makroekonomik yönetim çerçevesi gerekli

15.09.2013, Murat Yülek, Zaman

FED tahvil kararları tüm önemli gelişmekte olan ülkelerle birlikte Türkiye’yi de etkiliyor. Bu yılın sonuna kadar belirsizlikler ve kafa karışıklıkları dönemi yaşayabiliriz. Ocak ayında yeni FED başkanının atanmasını müteakiben yine bir ara dönem yaşayacağız. Ancak bundan sonra, FED politikalarındaki belirsizlik ortadan kalktığı zaman çok daha farklı bir döneme girebiliriz: Likiditenin yine de bol olduğu ve getiri aradığı bir dönem.

Şu anda belirgin olan şey şu: (1) FED tahvil alımlarını bir vade içinde azaltacak. (2) Dikkat, bu durum, FED’in şişkin bilançosunu, yani dünyaya sağladığı dolar likiditesi stokunu kısmayacak; büyümeyi yavaşlatacak veya duracak. (3) FED, bilançosunu küçültme sürecini 2014 yılında başlatabilir ama öyle de olsa hızlı bir küçülme süreci olmayacağı kesin gibi. (4) Avrupa/Euro ve Japonya/yen likiditesinin kısılmaya başlaması şu anda öngörülemeyen bir tarihte başlayabilir; bu başlangıç en erken 2015’te olabilir. Ancak Japon likiditesinin daralması çok daha geç başlayıp çok daha uzun da sürebilir.

Yani, içinde olduğumuz durum şu: Dolar likiditesi kısılsa da önümüzdeki birkaç yılda toplam dünya aşırı likiditesinin azalmasını beklemiyoruz.

Likidite kısılırsa ne olur?

Dünya krize, aşırı Amerikan ve Japon likiditesinin şişirdiği balondan dolayı girdi. Sonra balon patladı. ABD ve Avrupa bu duruma Japonların 1990’larda verdiği cevabı verdi: Ekonomiyi canlandırmak ve varlık piyasalarını ayakta tutmak için likiditeyi yükseltmeye devam etmek. Yani, patlayan balonu şişkin tutmak için hava basmaya devam etmek.

Dolayısıyla, kriz öncesinde olduğu gibi kriz sonrasında da dünya ülkelerine ve Türkiye’ye likidite yağmaya devam etti.

Likidite ne zaman kısılacak belli değil ama kısılırsa dünya “normale” döner. Ne Amerika ve ne de başka ülkeler “enerji içeceğiyle” hayatlarını devam ettiremeyeceğine göre günün birinde normal hayatına dönerek sağlıklı beslenme ve spora başlamaları gerekir.

Türkiye ve diğer gelişmekte olan ülkeler açısından bakıldığında bu durum kolay olmasa da bir “normalizasyon” sürecinin yaşanması gerektiğine işaret ediyor. Şuna hiç şüpheniz olmasın, “normalizasyon” Türkiye ve tüm diğer gelişmekte olan ülkelerin lehine. Dahası Türkiye, cari açık problemine rağmen, bu normalleşme sürecine en hazır ülkeler arasında. Ama yapması gereken önemli düzenlemeler var. En önemlisi ne mi: Yeni dönemde yeni makroekonomik yönetim çerçevesi oluşturması gerekiyor.

Yeni dönemde yeni makroekonomik çerçeve

Geçtiğimiz dönemde Türkiye, makroekonomisinde çok önemli düzeltmeleri gerçekleştirdi. Enflasyonu ve iç dengesini (bütçe açığı) büyük fedakârlıklarla düzeltti ve büyüme oranları yüksek seyretti. Bu, mutlu sona erdik manasına gelmiyor. Enflasyonda daha kat etmesi gereken biraz daha mesafesi var: Enflasyonu yüzde 5-10 aralığından yüzde 2-5 aralığına çekmek. İç denge de, bütçe açığını düşürdüğü seviyelerde tutarken harcama ve gelir kalitesini yükseltmesi, vergi düzenlemelerini basitleştirmesi gerekiyor.

Türkiye makroekonomisinde büyük düzeltmeler yaptı ancak bu arada cari dengesi bozuldu. Bir ekonominin üç temel dengesinden birisi cari denge. Diğer ikisi fiyat istikrarı ve iç denge (bütçe). Bir başka deyişle, Türkiye iki dengeyi büyük ölçüde halletti; ancak üçüncüsünü henüz çözemedi.

Bu durum, ekonomi yönetimi çerçevesini tamamen değiştirmemizi gerektiriyor. Ekonomi yönetiminden sorumlu karar alıcı bakanların “gösterge tablosunda (dashboard)” yukarıda bahsedilen üç gösterge yer almalı. Oysa şu anda bunlardan ikisi var: Fiyat istikrarı ve bütçe. Her ikisinin de hesap verilebilirlik kriterleri çerçevesinde sahipleri var: Enflasyon hedeflenenden şaşarsa Merkez Bankası Başkanı hükümete mektup yazmak zorunda. Bütçe dengeleri şaşarsa Maliye Bakanı hesap veriyor.

Yenilenmesi gereken makroiktisadi yönetim çerçevesinde bu iki göstergeye cari denge de eklenmeli ve bir hesap vereni olmalı. Tabii hesap verebilmesi için sorumluluk verdiğiniz aktöre araçlar ve yetki de vermeniz gerekiyor. Kısa vadede cari denge dış faktörler (enerji fiyatları, ithalat talebindeki daralmalar vs.) kadar içeride reel kurdan etkileniyor. Reel kur değer kaybetmeye devam ederse bir karar alıcının cari dengeden sorumlu olması zor. Çözümlerden birisi cari dengenin sürdürülebilir devam ettirilmesinin sorumluluğunu Merkez Bankası’na vermek. Fazla açıldın diyorsanız başka çözümleri konuşalım.

Büyümenin artırılması da reform gerektiriyor

Büyüme oranlarını da orta vadede yüzde 5’lerin üzerine çıkartması gerekiyor Türkiye’nin. Bu, ciddi bir kamu reform ve teknoloji politikası gerektiriyor. Teknoloji tarafında bireysel yatırımcı lisanslarından teknoloji fonlarına katkıya kadar Sanayi Bakanlığı ve TÜBİTAK’tan Hazine Müsteşarlığı’na kadar çok köktenci çalışmalar yapılıyor şu anda. Kamu reformu ise pek ilerlemiyor. Türkiye, İş Yapma Kolaylığı listesinde 71. sırada yer alıyor. 2013’te ilk ona girecekse, Türkiye’nin, İş Yapma Kolaylığı ya da Rekabet Gücü endekslerinde şimdiden ilk ona girmesi gerekiyor.

Güney Kore’nin yeni dönüşüm hikâyesi ve TİM

08.09.2013, Murat Yülek, Zaman

Dünya Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hakan Güldağ, geçen hafta bir köşe yazısında Güney Kore deneyimini ele aldı. Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin Güney Kore deneyimini araştırmaya başladığını da yine Güldağ’dan öğrendik.

Güzel haber, Güney Kore ve genelde Doğu Asya tecrübesi, Türkiye’de son 25 senede çok ele alındı ve araştırıldı. Bu araştırmaları yapan ve neredeyse yetişkin hayatını bu model üzerine çalışmakla geçiren birisi de bu köşenin yazarı. 1991 yılında Devlet Planlama Teşkilatı’ndan çıkan Singapur isimli kitabımda bu minik ülkenin makro ve yapısal politikalarının bir özeti yer almıştı. Ardından 1998 yılında Alfa Yayınları’ndan çıkan “Asya Kaplanları: Sanayi Politikaları ve Kalkınma” adlı kitabım dört Asya kaplanının (Kore, Tayvan, Singapur Hong Kong) kalkınma politiklarının “sanayi politikası” adlı alt alanına rastlayan kısmını inceledi. Çin’in geleceği ve dört kaplandan önceki ilk kaplan olan Japonya’daki politikalar da bu kitapta özetlendi. Aradan geçen yıllarda, sanayi politikalarının finansmandan kamu satın alım politikaları boyutuna kadar çeşitli yönlerini araştırabildik, bu konuda çalışan az sayıda insanla birlikte. En son Kadir Has Üniversitesi’nden Doç. Dr. Ali Akkemik’in derlediği, Doğu Asya’nın ekonomi politiğini inceleyen bir kitap hazırlanıyor şu sıralarda.

Literatürde Kore de dahil olmak üzere yukarıdaki dört kaplana ‘geç-geç kalkınan’ ekonomiler deniyor. İlk sanayileşen ülkeler İngiltere, Fransa gibilerken geç-kalkınanlar Almanya-Japonya gibi ülkeler. Geç-geç kalkınanlar ise bu dört kaplan. Sonradan hızlanan Doğu Asya ekonomileri (Malezya, Tayland gibi) ayrı bir sınıflamaya tabi tutulmuyor.

Bu geç ve geç-geç kalkınan ülkelerin tecrübelerinde benim 25 senelik çalışmalarım sonucunda gördüğüm önemli bazı ortak yönler şunlar:

Kaynak zengini değiller.

Başlangıç koşulları zayıf. (Fiziksel ve beşeri altyapısı)

Gelişmiş ekonomi haline gelmek için kapsamlı kalkınma politikaları geliştirdiler ve yürüttüler.

Bu kapsamın içinde sanayi politikaları (Benim sevdiğim tanım: ‘big bang’ politikaları) en önemli yeri tuttu. Ama eğitimden altyapıya çok değişik bir alanı da kapsadı.

Mali disipline ve enflasyon kontrolüne çok önem verdiler.

Aşamalı kalkındılar. (Bu ayrı bir yazı konusu)

Yüksek tasarruf oranlarına sahip oldular. Dış yatırımları sihirli çözüm gibi görmediler; dış yatırımlara bağlı kalmadılar. Hatta Japonya yabancı yatırımları engellemeye bile çalıştı.

Dışa açık büyüdüler.

Dışa açık büyüme

Rahmetli Özal döneminde Türk ekonomisi dışa açıldı. O dönemde ‘dışa açık büyüme’ sihirli kelimeydi. Doğu Asya tecrübesi ‘dışa açık’ büyüme tecrübesi olarak tanımlanırdı Türkiye’de (ve dünyada). Bu bakış açısının yanlış veya en azından ‘sınırlı’ olduğunu biliyoruz bugün.

Kore tecrübesinin sistemik olarak can alıcı noktası ‘dışa açıklık’ değil ‘sanayi politikalarıydı.’ Dışa açıklık sanayi politikalarının önemli ve temel bir unsuruydu. Ancak tek unsuru değildi. Bununla birlikte, Türkiye’nin 1960-1980’li yıllardaki ithal ikameci (ve plancı) dönemindeki en önemli eksikliğin dışa açıklık olduğunu güvenle söyleyebiliriz. Örneğin o yıllarda hem Türkiye, hem Kore otomobil üretimi yapmaya başladı. Bugüne gelindiğinde iki ülkenin otomobil üretimi konusunda aralarında ciddi gelişmişlik farkı olduğunu görüyoruz. Türkiye’de bu sektör büyük ölçüde dışa bağımlı, özgün tasarım kabiliyeti sınırlı, kendi sertifikasyonları olmayan ve net ihracatı (yan sanayiyi dışarıda bırakıyorum) sıfıra yakın veya sıfırın altında iken Kore’de durum tam tersi.

Otomobil sektörü özelinde ‘neden böyle oldu?’ sorusunun cevaplarından birisi Güney Kore’nin Pony’i imal etmesinden itibaren neredeyse ertesi gün ihracata yönelmesi, yani dışa açıklık olsa gerek. Türkiye’deki üreticiler 1970’li yıllarda lisans altında ürettikleri otomobilleri koruma duvarları arasında iç pazarda satarken, Koreli üreticiler dünya pazarlarını arşınlıyordu. Bu sayede bir taraftan rekabet güçlerini yükseltirken, diğer taraftan da dış pazarlardaki dağıtım ağlarını geliştirdiler.

Ancak export orientation/dışa açıklık, Kore ‘harikasının’ tek ve bağımsız açıklayıcısı değil; kapsamlı bir kamu sanayi politikası ve özel sektör gayretinin tümleyicisiydi. Dışa açıklık politikası altında dış pazarları ele geçirmeye çalışırken, içeride de tasarımdan Ar-Ge’ye kamunun uyguladığı sanayi politikaları altında otomobil tasarım ve üretim yeteneğini geliştirdi Güney Kore.

TİM’in Kore çalışması

Hakan Güldağ’ın bahsettiği üzere TİM’in Güney Kore’yi incelemesi iyi haber. Türkiye’de uzun süredir yapılan Doğu Asya çalışmalarının tekrar edilmeyeceğine eminim. Bunun yerine Kore’nin bu köşede daha önce üzerinde durulan ve bazı ayrıntıları verilen 2000’li yıllardaki ‘dönüşümüne’ yoğunlaşılır herhalde. Kore’nin 2000’li yıllardan sonraki dönüşümü ise bir ihracat hikâyesi değil yeni nesil sanayi politikası ve teknoloji yönetimi; daha doğrusu bir ‘yeni nesil dönüşüm’ hikâyesidir.

BMC yabancı yatırımcılara satılıyor

09.09.2013, Murat Yülek, Dünya

Basına yansıyan haberlere göre Türkiye’deki çok az sayıdaki yüzde yüz yerli otomotiv firmalarından olan BMC yabancı yatırımcılara satılıyor. Oysa Türkiye’de Sayın Başbakan ve hükümet yerli otomotiv sanayi kurma konusunda çabalıyordu. O çaba ve stratejilerle bu satış haberi taban tabana zıt. Acaba haber mi yanlış? Yoksa haber doğru da yerli otomotiv politikasında mı bir değişiklik var?

BMC Çukurova Grubu’na ait bir firma. Kamyon ve zırhlı araç imal ediyor. Yakın zamanda Savunma Sanayi Müsteşarlığı’nın bir ihalesini alarak kendi sınıfının en güçlü zırhlı araç ürünlerinden birisi olan Kirpi isimli ürününü, sözleşme dahilinde Türk Ordusu’na satmaya başladı. Yanlış yönetimden olsa gerek şirket sıkıntıya girdi. Bu sırada Çukurova Grubu varlıklarını Pamukbank borçlarından dolayı TMSF’ye devretmek zorunda kaldı. TMSF Çukurova Grubu’nun varlıklarını satarak borçlarını tahsil etmeye başladı.

BMC işte bu süreçte, TMSF tarafından satışa çıkartıldı ve basına yansıyan bazı haberlere göre yabancı yatırımcılarla görüşmeler sürüyor.

TMSF, görev tanımı itibariyle BMC’yi en iyi fiyata veren yatırımcıya satmakta haklı. Fakat BMC sıradan bir şirket değil. Türkiye kendi, yerli, otomotiv sektörünü geliştirmeye çalışıyor. Milyonlarca vatandaşımızın ilerideki geliri, refahı, kritik sanayilerde yerli kabiliyetlerin oluşmasını gerektiriyor. Bu da bir kamu politikası; ya da öyle olmalı.

Dolayısıyla, BMC, herhangi bir şirket gibi, satılmamalı. Yabancı yatırımcının BMC’ye ortak olmasında temel olarak bir sorun yok; özellikle “finansal yatırımcı” ise (yani, şirketin büyümesini müteakiben hisselerini satarak çıkacak yatırımcı ise). Ancak şirketin çoğunluk hisseleri yerli üreticilerde kalmalı ve bu durum ilerisi için de garanti altına alınmalı.

Tabi burada asıl sorun yerli sanayici, üretici ve yatırımcıda. BMC’ye neden yerli bir yatırımcı talip olmuyor?

Bunun sebepleri çeşitli olsa gerek. Sanayicilik, popüler hale gelen deyimiyle “babayiğit” olmayı gerektiriyor. Sanayiciler, eğer yetiştirilebildilerse varlar. Bu konuda Türkiye çok velud bir toprak değil maalesef. Gayrimenkulcü babayiğitleri her gün televizyonlarda, gazetelerde görüyoruz. Sanayicileri göremiyoruz. Çünkü, hem sayıları çok az hem de onlara gereken önemi ve ”yeri” vermiyoruz.

Kaç nesilde sanayici olunur? İki? Üç? Sanayici olmayınca da teknoloji, ihracat, kaliteli istihdam yeteri kadar olmuyor. Ara malı ithalatçısıysak, sanayicileri yetiştiremediğimizden öyleyiz. Değerli kur, yetersiz mesleki eğitim, tamamlanamamış fiziksel altyapı, hantal bürokrasi sanayiciliği zorlaştırıyor ve gerçek sanayicilerimizin sayısını düşürüyor. Ortaya ithalata dayalı, Ar-Ge’si, yenilikçiliği, markalaşmamış sanayi çıkıyor.

İmkânsız üçlüden zorunlu üçlüye

01.09.2013, Murat Yülek, Zaman

Kansas’ın Jackson Hole kasabasındaki FED (Amerikan Merkez Bankası) toplantısı ve buna eşlik eden bilimsel konferans son yıllarda en yakından izlenen organizasyonlardan oldu.

Sebebi, FED Başkanı’nın FED para politikası konusunda verebileceği ipuçlarıydı. Geçen sene 31 Ağustos’ta yapılan toplantı da merakla izlendi. Bernanke, “2007 yılından itibaren yaptığımız gibi gerekirse daha da genişletici para politikalarını uygulamaya devam ederiz.” deyince dünya piyasaları rahatladı; parti devam edecekti.

Bu yıl Jackson Hole toplantısı çok daha farklı bir ortamda yapıldı. Mayıs ayından itibaren FED’den verilen mesajlar Amerikan ekonomisinin iyileşme sürecinde olduğu, parasal genişlemenin yavaş yavaş azaltılacağı yönünde olunca özellikle gelişmekte olan ülkelerde büyük bir şok yaşandı. Brezilya, Rusya, Çin, Hindistan, Endonezya gibi ülkelerle birlikte borsalar düştü, yerel paralar değer kaybetti.

Piyasa, parasal genişlemedeki düşüşe aşırı tepki veriyor; bunu daha evvel bu köşede tartışmıştık. Enerji içeceğiyle hayat devam ettirilemez; ne gelişmiş ne de gelişmekte olan ülkelerde. Öyle veya böyle dünya bir normalizasyon sürecinden geçecek. Amerikan ekonomisi sanıldığı kadar güçlenme yolunda mı tartışılır; dolayısıyla parasal yavaşlama zannedildiği kadar hızlı ve güçlü olur mu sorusu hâlâ çok geçerli. Ancak, eğer Amerikan ekonomisi hakikaten düzlüğe çıktıysa bunun olumlu etkilerini de yakında görmeye başlamamız gerekir (ki zor.) Her halükârda parasal genişlemenin yavaşlamasının dünya ekonomisindeki düzelmeye paralel gitmesi gerekecek. FED 2004 yılında yaptığı faiz artırımı hatası gibi hataları her zaman yapabilir, ama kısa sürede hata yaptığını anlamasını sağlayacak politik ve ekonomik baskılarla karşı karşıya kalacak.

Öte yandan, Jackson Hole’da tartışmaların ana noktalarından birisini gelişmekte olan piyasaların oluşturması önemli. ABD (ve AB ve Japonya) parasal genişlemesinin gelişmekte olan ülkelerde ciddi canlandırıcı etkiler oluşturduğu belli. Şimdi normale dönüş yönünde atılan adımlar bu ülkelerde sert hareketleri beraberinde getiriyor.

Ancak konuyla ilgili başka önemli bir tartışma daha doğuyor. Gelişmekte olan ekonomilerdeki ekonomi politikalarının ABD’den ne kadar bağımsız olabileceği. Tartışma Jackson Hole’da London Business School’dan Helene Rey’in sunduğu bildiri ile tekrar canlandı ve basına kadar yansıdı.

İmkânsız üçlü

1970’lerde sabit kura dayalı Bretton Woods sisteminin çöküşüyle, açık ekonomi makro iktisadındaki popüler ‘kanunlardan’ birisi ortaya atıldı. Buna göre, uluslararası sermaye akımlarının serbest olduğu bir ortamda, sabit kur sistemi uygulayan bir ülke aynı zamanda bağımsız para politikası (yani kısaca, faiz ve diğer para politikalarını) güdemezdi. Bu üç değişkenin en fazla ikisi bir arada tutulabilirdi.

Uygulanan çözüm, sabit kurlardan dalgalı kura geçmek oldu. Özellikle 1980’lerden sonra neredeyse tüm dünyada sermaye hareketleri serbestleşmişti. Ülkeler açısından para politikasını kendileri çizmek önemli olduğu için feda edilen unsur sabit kur oldu.

Türkiye’de IMF’nin 2000 yılında uygulamaya çalışıp da kısa sürede çöken program da sabit (patikalı) kura dayanıyordu. Kısa sürede çökmesi bu kanunun işlediğine örnek gösterilebilirdi. Malezya, Asya Krizi’nden sonra faizlerin yükseltilerek sermaye çıkışının durdurulmasına dayalı IMF programını izlemeyip, faizleri (ihracatçılarının rekabetçi gücünün korunması için) düşük tutarak sermaye hareketlerini izlediği zaman kurala saygı göstermiş, ancak feda ettiği unsuru değiştirmiş oluyordu. Paul Krugman’dan başlayarak sonradan IMF Başkanı Koehler’den de övgü almıştı bu yaklaşım.

Jackson Hole’da Helene Rey’in sunduğu bildiri, imkansız üçlünün imkansız ikiliye dönüştüğünü ima ediyor. Financial Times’dan Robin Harding şöyle diyor: “Amerikan ekonomisinin bastığı para sayesinde ortaya çıkan küresel kredi-sermaye döngüsü, artık dalgalı kur sisteminin de merkez bankalarına bağımsız para politikası uygulama gücünü vermiyor. İmkansız üçlü esasında bir açmaz: Sermaye hareketlerini kontrol et ya da kendi ülkenin para politikasının kontrolünü FED’e bırak.”

Yakın zamana kadar moda olan ‘enflasyon hedefleme’ yaklaşımı (en azından en ilkel şekliyle) neredeyse tüm dünyada çoktan ortadan kalktı. Diğer sihirli çubuk olarak görünen dalgalı kurların sığ, özellikle döviz piyasalarının olduğu gelişmekte olan ülkeler açısından hep aşırı değerlenme yönünde sonuç verdiğini de artık tecrübeyle anlamış bulunuyoruz. Türkiye gibi ülkelerde bu durum 2-3 senelik döngüler altında nominal kur ‘düzeltmelerine’ sebep oluyor. Bu düzeltmeler merkez bankasının başarısızlığı olarak yorumlanıyor. Bu yanlış bir algı; ancak hem merkez bankası tarafı hem de piyasa aynı varsayım üzerinde anlaşınca yapılacak bir şey kalmıyor.

Problemin çözümü, bir taraftan Rey’in önerdiği makro ihtiyati tedbirler eliyle sermaye hareketlerinin kontrol altına alınması (ki TCMB bunu iki-üç senedir uygulamaya çalışıyor ve bu konuda bir öncü), diğer taraftan da enflasyonu, dalgalı kur kisvesi altında, aşırı değerli kur ile düşürme alışkanlığının ortadan kaldırılarak uzun dönemli istikrara yoğunlaşılması. Uzun dönemli istikrardan kasıt, sadece enflasyon ya da iç denge (bütçe) değil; aynı zamanda dış (cari) denge.

İmkansız üçlüden ‘zorunlu üçlüye’ geçelim: Fiyat, iç denge ve dış denge istikrarı. Zorunlu üçlü uzun vadede birbiriyle uyumlu ve mümkün (Örnek: Almanya). Kısa vadede ise zorlu ‘ince ayarlar’ gerektiriyor.

Gelişmekte olan ülkelerin negative ayrışması ne kadar sürecek?

02.09.2013, Murat Yülek, Dünya

Piyasalar Fed çıkış kararlarına aşırı tepki veriyor. Bunun en önemli etkisi gelişmekte olan ülkeler ve bu arada Türkiye üzerinde görülüyor; gelişme olan ülkeler finansal göstergeler açısından gelişmekte olanlara göre negative ayrışıyor. Yıllardır süregelen pozitif ayrışmadan sonra negative ayrışmadan kaynaklanan “düzeltme” normal sayılabilir. Ancak şu ana kadar Fed’den pek de etklenmeyen gelişmiş ekonomiler de bazı etkiler görecekler. Sonra yeni bir dengeye doğru gidilecek; önemli olan bu yeni dengenin sürdürülebilir olması.

Önce gelişmiş ekonomilere bakalım. Avrupa’da reel ekonomi son gelen nisbeten iyi haberlere rağmen sıkıntılı. Buna karşılık, Avrupa’nın reel ve uzun sürecek yapısal ve perfirerik problemlerini bir tarafa bırakırsak, son fırtınada yoluna pek zarar görmeden devam ettiğini söylüyoruz. Ancak altının çizilmesi gereken şey, Fed açıklamalarından sonra ABD-Avrupa faiz spreadlerindeki şiddetli yükselişe rağmen artmasına ragmen paritenin parallel eğilimle değişmemesi. Bu durum farklı şekillerde yorumlanabilir. Ancak, şu an söylenebilecek temel şey, piyasanın faiz farklarını geçici görüyor olması. Yani, ya Amerikan faizleri aşağı yönelecek, ya da Avrupa’da da faizler yukarı doğru yönelecek. Her ikisi de zor görünüyor. Dolayısıyla, yakın gelecekte paritede aşağı yönlü hareketlerin başlaması muhtemel senaryolar içinde.

Japonya, para politikası sayesinde değersizleştiği kuru ve yükseltiği enflasyon beklentileriye şimdilik umutlu duruşunu devam ettiriyor. Avrupa’nın da Japonya’nın da yakın gelecekte parasal daralma konusunu tartışması zor görünüyor. Dolayısıyla, euronun aksine, yende, dolara karşı yükseldiği seviyelerden yeni bir eğilime geçilmesi kısa vadede beklenmez.

Gelişmekte olan ülkelerde ise kısa vadede zorlu bir uyum süreci yaşanıyor ve yaşanmaya devam edecek. Asıl mesele kur ve borsalardaki hareketler değil. Önemli olan bu ülkelerin batıdaki ihraç pazarlarında yaşayacakları sıkıntıların derecesi ve siyasi sebeplerle hareketlenen petrol ve enerji fiyatlarındaki artisan ne kadar kalıcı olduğu.

Ne Amerika ne de Avrupa pazarları kısa sürede düzelmeyecek. Ancak bu pazarlar şu anda olduklarından daha kötüye de gitmeyecekler muhtemelen. Bu durumda reel sektör açısından Pazar durumu bir süre istikrarlı şekilde zayıf gidecek. Bu rekabetin artması demek. Hem gelişmekte olan ülke şirketleri arasında hem de gelişmiş ile gelişmekte olan ülke şirketleri arasında. Örneğin otomotivde, zayıflayan Avrupa üreticileri Türkiye de dahil olmak üzere giderek dış pazarlara yönelmek zorunda kalıyorlar. Oysa aynı pazarlar Çin, Hindistan, Kore gibi ülkelerin de tabii gelişme alanları.

9879871657.jpg

Öte yandan, gelişmekte olan ekonomiler kur ve borsa hareketleri sebebiyle oldukça endişeli günler geçiriyorlar. Bu durum yeni Fed gerçekliğine uyum sürecinin tabii sonucu ve büyük ihtimalle kalıcı olmayacak. Dünyanın Fed’in ürettiği enerji içeceğiyle devam etmeyeceği ve bir gün çıkışın geleceği belli; esasında 2009-2010’da dahi çıkış konuşuyordu.

Dikkat edelim, çıkış süreci Amerika’dan dünyaya salanan aşırı likiditenin azaltılması manasına gelmiyor henüz; yapılan şey paranın büyüme hızının yavaşlatılması. Buna dayalı olarak, uyum sürecinin, Fed’in tahvil alımlarınının sınırlandığı, yani belirsizliğin ortadan kalktığı tarihe kadar sürüp sonrasında durgunlaşması beklenir. Bunun da, şu anki sinyallere göre bu sene sonuna kadar gerçekleşmesi muhtemel.

Ancak, 2009-2010’da olduğu gibi, bugün de Amerika veya Avrupa’nın durumu hızlı bir çıkış politikasını haklı çıkartmayabilir. Amerika’da yeni kafa karşıklıkları ve bunun getirdiği politika ve söylem değişiklikleri görebiliriz; özellikle yeni Fed başkanının atanmasından sonra. Bu teori doğru çıkarsa, uyum sürecinin uzaması ve gelişmekte olan ülkeler açısından yeni çalkantılar beklenebilir. Bu da 2014’ün belirsizlikle başlaması manasına geliyor.