Archive for October, 2013

Türkiye yenilikçiliğin finansmanı konusunda hızlı ilerliyor

28.10 2013, Murat Yülek, Dünya

Geçen hafta gerçekleşen CEBIT Eurasia Global Conference ve Sinerji Zirvesi’nde teknoloji konularıyla birlikte girişim sermayesi konusu da ele alındı. Endeavor Türkiye temsilcisi Didem Altop’un yönettiği “Yenilikçilik ve Girişimcilik” oturumundaki yatırım tarafından gelen konuşmacılar (KOBİ A.Ş.’den Süleyman Yılmaz, Revo Capital’den Bora Yılmaz, TRPE Capital’den Mehmet Yazıcı, 3TS Capital’den Elbruz Yılmaz) ve Türkiye’de melek yatırımcılığı lisanslı bir faaliyet haline getiren Mali Sektörle İlişkiler ve Kambiyo Genel Müdürlüğü’nün başındaki Ali Arslan’ı dinleyince Türkiye’nin bu alanda önemli bir dönüşümün içinde olduğu konusundaki inancım daha da güçlendi.

Neden mi? Öncelikle, Süleyman Yılmaz’ın altını çizdiği ve tüm konuşmacıların onayladığı bir konu: Türkiye’de iş adamları artık özellikle yenilikçi alanlara yatırım yapan fonlara sermaye sağlamaya başladı. Bu önemli bir gelişme; Türk işadamları bu tip konularda oldukça bilgisiz ve muhafazakardı yakın zamana kadar. “Kendi bildiği işi yapardı.” Yeni teknolojilere yatırım yapmayı pek düşünmezdi. Eğer yatırım yapacaksa da kendi kontrolünde, kendi eliyle, kendi usülleriyle yapmak isterdi. Bir “fon yöneticisine” sermaye teslim edip o fon yöneticisinin karar verdiği yatırımlara girmek Türk işadamı için düşünülmeyecek bir şeydi. Türk Telekom gibi büyük ve kompleks şirketler bile bir dönem bazı şirketlere doğrudan iştirakler yapabilmişti. Tabi böyle olunca, o iştiraklerin performansını izlemek bile kolay olmuyor.

Yakın zamanda Doğuş Holding’in hamleleri ayrı bir fon eliyle yapılıyor. Bu Doğuş Holding açısından bir sofistikasyon göstergesi. Doğuş Holding’in yatırımlarını profesyonel bir ekip, ayrı bir tüzel kişilik altında yapıyor. Buna karşılık daha geleneksel yatırım yapıları da var Türkiye’de; örneğin Esas Holding ya da Özyeğin gurubu.

Kamu bu alanda özel sektörün çok daha ilerisinde. Yakın zamanda Hazine Müsteşarlığı, yukarıda bahsedilen Mali Sektörle İlişkiler ve Kambiyo Genel Müdürlüğü eliyle, benim bildiğim kadarıyla dünyada ilk defa melek yatırımcılığı lisanslı hale getirdi. Bir melek yatırımcı neden lisans alsın? Cevabı, vergi avantajları. Yeni mevzuatla lisanslı melek yatırımcıların özellikle yenilikçi alanlara yaptıkları yatırımlar, yatırımcının şahsi gelir vergisi matrahından düşülüyor. Bu mevzuatın oluşturulabilmesi için Maliye Bakanlığı’nın da önemli rol oynadığının da altını çizelim. Maliye Bakanlığı ve Hazine Müsteşarlığı Türkiye’de özel tasarrufların yenilikçi müteşebbislere akması için önemli bir hizmete imza atmış oldular.

Maliye Bakanlığı’nın bu kez Sermaye Piyasası Kurulu ile birlikte mayıs ayında bir başka çok önemli hizmeti gerçekleştirdi; şirketlerin girişim sermayesine katkıda bulunmasına önemli teşvikler getirildi.Vergi Usul Kanunu’nun 325/A maddesine eklenen metinle şirketlerin karlarından (karın yüzde 10′unu, öz sermayenin ise yüzde 20′sini aşmamak kaydıyla) girişim sermayesi yatırım fonlarına yatırım yapmalarının yolu açıldı. Gelir Vergisi Kanunu’nun 89. Maddesinde yapılan değişiklikle de bu yatırımların şirketin vergi matrahından düşürüşebilmesinin yolu açıldı. Dahası, Kurumlar Vergisi Kanunu’nun beşinci maddesindeki değişikle de bu yatırımlardan elde edilen kazançların kurumlar vergisinden müstesna tutuldu. Sermaye Piyasası Kurulu bu amaçla, Girişim Sermayesi Yatırım Fonlarının kurulmasıyla ilgili çalışma yapıyor. Bu fonlar Girişim Sermayesi Yatırım Ortaklıklarına ilave olarak faaliyet gösterecek ve “Portföy Yönetim Şirketleri” tarafından yönetilecek.

TÜBİTAK, yeni kurduğu Girişim Sermayesi Destekleme Grubu eliyle, kritik yenilikçi alanlara yatırım yapacak olan fonlara ve benzeri tüzel kişiliklere, hibe verecek. İlk çağrı yapıldı ve Aralık ayı sonuna kadar geçerli. TÜBİTAK’ın TEYDEB isimli programı özel sektör şirketleri (KOBİ ve büyükler) doğrudan yenilikçilik destekleri veriyor. ARDEB gibi programlar ise akademideki yenilikçi projeleri destekliyor.

KOSGEB ve Sanayi Bakanlığı yenilikçiliği SANTEZ gibi hibe programları aracılığıyla destekliyor. Ulaştırma Bakanlığı ve Kalkınma Ajansları da sık sık yenilikçilik konusunda hibe programları gerçekleştiriyor.

Kamu kesimi, yenilikçiliğin finansmanı konusunu ciddiye alıyor ve özel sektörün ilerisinde gidiyor. Türkiye’nin yenilikçilik alanında ilerlemesi, özel yatırımcıların (şirket ve şahıs) ve müteşebbislerin hareketlenmesine, nitelik ve nicelik olarak artmasına bağlı. Eskiden Türkiye’de bu konuda kamu insiyatifleri ve fonları neredeyse yoktu. Finans sektörümüz de yenilikçilik finansmanı konusundan çok eski usul ipotek temelli krediler temelinde ilerliyordu. TÜBİTAK tarafından akademisyenlere sağlanan proje destekleri de çok sınırlıydı. Dolayısıyla, yenilikçi akademisyen, şirket ve projelerin finansmana erişimi çok zordu. Şimdi ise kamu tarafı çok ileri bir noktaya geldi. Özel kesimin kamuya yetişmesi gerekiyor.

Çin’in uluslararasılaşması

27.10.2013, Murat Yülek, Zaman

Bu hafta Orta Vadeli Program’ı ele almayı planlıyordum; ancak, son iki köşenin devamı olarak yine Çin ile ilgili ele almak istediğim konuları işleyerek Çin dosyasını bir süre için kapamanın daha doğru olacağını düşündüm.

Çin hem önemli büyüklükte dış yatırım alıyor; öyle ki, geçen yıl 250 milyar dolar seviyesiyle dünyanın en çok dış yatırım alan ülkesiydi (ikinci sıradaki Amerika Birleşik Devletleri “sadece” 175 milyar dolar çekebilmişti).

Çin’in 1978 sonrası kalkınma politikasının temellerinden birisi, tasarruf eksikliğinin yatırım ve dolayısıyla istihdam artışını kısıtlamaması için yabancı yatırımcılara kucak açtı. Resmî olarak sosyalizmi temel alan bir ülkenin kapitalist yabancı yatırımcıyı çekmesi pek kolay olmadı. Düşük ücretli yüz milyonlarca kişilik çalışkan işçi havuzu, tek başına yatırım çekmek için her zaman için yeterli olmayabilir.

Nitekim, Çin bürokrasisi ve devlet adamları bunun farkında. Dünyanın en büyük yatırım alıcısı ve kalkınan ekonomisi nasıl oldunuz sorusuna “düşük işçilikle” cevabını vermiyorlar. Aksine Çin hükümeti yatırım çekebilmek için oldukça proaktif davrandı. Bürokrasinin düşürüldüğü, altyapının güçlendirildiği Şincın (Shenzen) gibi dev şehirler, bölgeler oluşturuldu. Dahası, bazı eyalet ve şehirlerde, yabancı yatırımcıların kendilerinin ve yöneticilerinin hayat kurabilecekleri bölgeler oluşturuldu. Bu “expatriate”ların çocuklarını gönderecekleri özel okullar kuruldu ve kurulmasına ortam sağlandı. Dahası, bu yabancı yatırımcılara, bu bölgelerde kurdukları fabrikalardan yaptıkları ihracata parasal teşvikler sunuldu. Çin ihracat mucizesinin temelinde bir ölçüde, sosyalist bir ülkede oluşturulan bu tip ortamlar yatıyordu.

Kendi ülkemize baktığımız zaman, Çin’de yatırım yapan şirketler arasında küçükler de var. Bu da, Çin’in yatırımcıya sunduğu ortamın ve yukarıda bahsedilen “tamamlayıcı” politikalarının etkili olduğunu gösteriyor.

Bu köşede daha önce Çin’in “birinci” ve “ikinci” nesil uluslararasılaşması fikri ortaya atılmıştı. Birinci nesil uluslararasılaşma, 1978’den sonra, mal üreterek ve dünyaya satarak sağlanan ticari bir süreçti. Bu aşamada Çin pek para kazanamadı ve önemli bir cari fazla üretemedi. Zira satılan mallar birim fiyatları çok düşük olan, ya yabancı yatırımcı şirketlerin ya da yeni kurulan Çinli şirketlerin ürettiği mallardı. Buna karşılık, bu dönemde Çin’de sanayi istihdamı arttı. Sanayi ücretleri her şeye rağmen, aynı işçilerin kırsal kesimde kazandıklarından daha yüksekti.

İkinci aşamada ise Çin şirketleri Brezilya’dan Afrika’ya ve Avustralya’ya tedarik zincirlerini kurdular. Birincisini tümleyen, kârlılığı artıran ve Çin üreticilerini güçlendiren bir süreçti. Bu dönem, özellikle cari fazlanın yükseldiği 2000 sonrasına rastladı.

Şu anda bu dönemde olduğumuzu düşünebiliriz. Ancak bu dönem için ayırt edilmesi gereken bir eğilimi daha not edelim. Çinli yetkililer Renminbi’nin uluslararası para olmasını istiyorlar. Bunu pek de çekingen olmayan bir dille de ifade etmeye başlıyorlar. Örneğin, İstanbul Finans Zirvesi’nde konuşan Bank of China Londra Genel Müdürü Wenjian Fang konuşmasının büyük kısmını Ren-minbi’nin uluslararasılaşmasına ayırmıştı.

10 Ekim’de Çin Merkez Bankası ile Avrupa Merkez Bankası arasında imzalanan 45 milyar Euro’luk değişim (swap) anlaşması bu zincirin en son halkası oldu. Renminbi’nin tam ‘konvertibiliteye’ geçmesinin daha zaman alacağı belli ancak Çinli yetkililerin yavaş ama emin adımlarla o noktaya ilerledikleri kesin. O zaman da Renminbi’nin bir rezerv para haline gelmesi kaçınılmaz görünüyor.

Dış yatırımcı Çin

Çin aynı zamanda önemli bir dış yatırımcı. Geçen sene, yurtdışına en çok yatırım yapan ülke 350 milyar dolar ile Amerika Birleşik Devletleri’ydi. Çin, 62 milyar dolar ile dünyanın en çok dış yatırım yapan altıncı ülkesi oldu.

Bunda, Çin şirketlerinin birinci ve ikinci nesil dışa açılma süreçleri kadar, bunu destekleyen sermaye/servet biriktirme süreci de önemli rol oynuyor. Sermaye birikimi olmadan yurtdışına açılma zaten mümkün değil. Credit Suisse tarafından geçenlerde yayınlanan Dünya Servet Raporu’na göre, Çin hanehalkı, Amerikalılardan sonra, 22 trilyon dolar ile dünyadaki ikinci büyük servet stokuna sahipler. Amerika için hesap edilen rakam 72 trilyon dolar, tüm dünya için ise 241 trilyon dolar. Aynı rakama göre, Çin’de 2 milyonun üzerinde dolar milyoneri bulunuyor. Diğer kaynaklara göre Çin’de 2010 yılı itibarıyla 64 dolar milyarderi bulunuyor.

Öte yandan, farklı hesaplamalar yapan Alman Allianz şirketine göre, Çin’de orta gelirli kesim 413 milyon kişiden oluşuyor.

Çin’le ilgili bu gelişmeler, bunlardan Türkiye’nin pek yararlanamadığını gösteriyor. Türkiye Çin’den yeterli yatırım alamıyor; Çin’e yeterli seviyede ihracat yapamıyor; Çin’den yeteri kadar turist çekemiyor. Kısacası Türkiye Çin’in pek farkında değil. Türk-Çin ekonomik, sosyal ve siyasi ilişkileri büyük ölçüde Türkiye’nin Çin’den bir şeyler ithal etmesiyle sınırlı kalıyor.

Çin politikamız, Çin usulü sanayi politikaları ve AVIC

20.10.2013, Murat Yülek, Zaman

Türkiye’nin Çin’de ciddi tanıtıma ihtiyacı var. Ancak iyi haber; başarılı bir tanıtımın Çin’den Türkiye’ye ciddi bir ekonomik fayda sağlayacağı da kesin gibi. Çin hızla büyüyor. Resmi rakamlara göre dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olsa da, hesaplama sorunlarını aşarsanız muhtemelen dünyanın en büyük ekonomisi oldu bile.

Çin’de çok az yerde çok az Türk marka ve ürünlerine rastlıyorsunuz. Spesifik konuşmak gerekirse; benim alışveriş mekânlarında görebildiğim tek Türk marka Beko. Tabii bir de THY’nin reklamları var. Komagene’nin ciddi bir pazarlama planıyla Çin’e girmeye çalıştığını Turkuaz Festivali’nde öğreniyorum. Türk-Çin İşadamı ve Sanayicileri Derneği’nin (TÜÇSİAD) düzenlediği ve Ankara Ticaret Odası ve Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin de katkı verdiği bu festivalde çok sayıda Türk markası stant açmış. Kurukahveci Mehmet Efendi dahil. Daha ilk günden başlayan kalabalık ve stantların önündeki kuyruklar Türkiye’nin Çin’de tanıtım yapmada ne kadar geç kaldığını gösteriyor. TÜÇSİAD’ın Türkiye adına önemli bir işe imza attığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

TÜÇSİAD Başkanı Murat Sungurlu, Çin’in geçen yıl yurtdışına 83 milyonun üzerinde turist gönderdiğini hatırlatıyor. Türkiye’nin ise bundan aldığı pay on bin civarında. Turkuaz festivalinde gördüğümüz manzara, Türkiye’nin ciddi bir tanıtım ve altyapıyla daha çok kendi bölgelerinde ve biraz da Avrupa/Amerika’da seyahat eden Çinli turistleri Türkiye’ye çekebileceğimizi gösteriyor. Ziyaret ettiğimiz Çin Dışişleri Bakan Yardımcısı ve Ticaret Bakanlığı üst düzey yetkilileri de bu durumu teyit ediyor.

Ancak şu anda Çin’e gösterdiğimiz ilgisizlikle bu maalesef pek mümkün değil. Çin’e ne kamu ne özel sektörümüz ilgi gösteriyor. Bunun belki de iki istisnası TÜÇSİAD ve bir de Çin’den ithalat yapan işadamlarımız. Bu köşede daha önce de söylediğimiz gibi Türkiye’nin iyi düşünülmüş (ve değişik çevrelerle tartışılmış), kapsamlı (ekonomik, siyasi), iyi koordine edilen (bakanlıklar ve kuruluşlar arası) uzun dönemli (10 ya da 20 yıl) ve dinamik (değişen şartlara uyum sağlama yeteneğine sahip) bir Çin politikasına ihtiyacı var. Geciktik ama Anglosaksonların dediği gibi, geç olması hiç olmamasından daha iyi.

Çin’de havacılık sanayii Mao döneminden beri geliştirilmeye çalışılıyor

Çin’in sivil ve askeri havacılık alanına çok önem verdiğini biliyoruz. Öyle ki, uluslararası basında, Çin’in uzun dönemde, büyük gövdeli yolcu uçağı pazarındaki Airbus ve Boeing duopolüne karşı yetenek geliştirmeye çalıştığı sık sık işlenir. Dünyada sivil uçak piyasası, önümüzdeki on yıllarda yenilemelerle birlikte birkaç kat büyüyecek. Dahası, sivil uçak teknolojisi, özellikle enerji açısından daha emekleme döneminde. Dolayısıyla, uçak sanayiine giriş yapan ülkelerin “öğrenme” süreçleri düşünüldüğünde önleri açık; girmeyenler ise yaya kalacak. Çin, sektörün bu niteliklerinin farkında diye düşünebiliriz.

Çin’de, 1949 yılındaki devrimden sonra, 1951 yılında “Makine Sanayi Bakanlığı” kurulmuş. Hemen ardından ise bu bakanlık makine sanayii ile ilgili yedi bakanlığa ayrılmış. Bu, Çin’in adı konulmamış sanayi politikalarının belki de en ilginç göstergesi. Bugünün Çin’indeki dev sanayi kuruluşları da kendi varlıklarını aynı sanayi politikalarına borçlu muhtemelen.

Yedi sanayi bakanlığı hangileri miydi? Birinci sanayi bakanlığı olan Makine Sanayi Bakanlığı sivil makinelerin üretimi ve geliştirilmesinden sorumluyken, ikincisi nükleer sanayiden, üçüncüsü havacılık, dördüncüsü elektrik, beşincisi silah/savunma, altıncısı gemicilik, yedincisi ise “füze” sektöründen sorumlu tutulmuş. Bu sayede seçilen bu sanayi alanlarının gelişmesi mikro seviyede yönetilmiş.

Havacılıktan sorumlu “İkinci Sanayi Bakanlığı” ismi, 1982 yılında “Havacılık Sanayii Bakanlığı” olarak değiştirilmiş. 1993 yılında Aviation Industry Corporation of China (AVIC) adlı holding şeklindeki kamu iktisadi teşebbüsü haline dönüştürülmüş. 1979 yılında ise bağımsız olarak savunma havacılığı şirketi olan CATIC kurulmuş ve 2008 yılında AVIC ile birleştirilmiş. Bu holding altındaki AVIC International şirketi sivil, yine aynı gruba bağlı CATIC ise askeri uçakları üretiyor. Çin’in bugünkü havacılık sanayii, kökenlerini bu politikalara borçlu.

AVIC grubu bugün lojistikten gayrimenkul ve tersaneciliğe kadar çok çeşitli alanlarda faaliyet gösteriyor. AVIC International’ın satış gelirleri holdingin yüzde 40’ına denk geliyor; 70 bin çalışanı var. 50 milyar dolar ciroya sahip AVIC holding, dünyanın en büyük 500 şirketi içinde 212. sırada yer alıyor. Askeri uçak üretimi yapan CATIC’in cirosu ise 1 milyar dolar seviyesinde. AVIC International şirketinin toplam cirosunun yüzde 20 civarındaki kısmı AVIC’in yurtdışı iş hacmi giderek büyüyor. Hedefleri yüzde 30’a çıkarmak. AVIC International şirketinin büyüme hızı yılda yüzde 30 civarında. Bünyesinde 8 adet Borsa’da işlem gören şirket var. AVIC bünyesinde dört de üniversite var. Bu üniversiteler sosyalist dönemde grubun bir nevi Ar-Ge hizmetlerini yerine getirmek için kurulmuş. Dedik ya; Çin usulü sanayi politikaları. Aynı gruptaki proje ve mühendislik şirketi ise dünyanın değişik ülkelerinde faaliyet gösteriyor. En yoğun olduğu kıta olan Afrika’da taşınabilir hastane tesislerinde, enerji, havaalanı, lojistik ve altyapı inşaatı projelerine kadar işleri var. İran, Mısır ve Türkiye gibi ülkelerde EPC müteahhidi olarak 1000 MW’ın üzerinde tesisler kuruyor. Yine çeşitli ülkelere iş makineleri, otobüsler, traktör, uçak gibi ürünler satmış şirket. Çin’in teknolojik alanda bağımsızlaşma ve ihracat öyküsü, Huawei ve AVIC gibi gruplarla şekilleniyor. Bu “vakaları” tanımak ve analiz etmek karar alıcılarımız ve işadamlarımıza fayda sağlar.

Huawei ve Şincın’ın hikâyesi

13.10.2013, Murat Yülek, Zaman

Bugünün dünyasında iktisadi kalkınma ve gelişme süreci kamu politikalarının tasarım ve uygulama kalitesi kadar şirketlerin yenilikçiliği ve başarısından geçiyor.

Sonuçta şirketlerine aynı ortamı sağlayan her ülke aynı kalkınma ya da gelişme performansını gösteremeyebiliyor. Amerika’nın 20. yüzyıl başlarındaki “kalkınma” olmasa da “gelişiminde” Ford ya da General Motors gibi otomotiv şirketlerinin rolü yadsınabilir mi? Bu şirketlerden Ford, sadece ürettiği ürün değil üretme şeklinde yaptığı devrimsel yeniliklerle işletme literatürüne geçmişti. Bunu yaparken de Amerika’nın dünyanın en önemli ekonomik gücü haline gelmesinde ya da bunu tescil etmesinde önemli rol oynadı.

Almanya’nın 19. yüzyılın ikinci yarısında “geç” kalkınıp bir dünya ekonomik ve askeri gücü olmasında Siemens ve Krupp gibi firmaların rolü de iyi bilinir. Werner Siemens sadece bir sanayici değil aynı zamanda Edison gibi profesyonel bir mucitti de. Krupp ise yine sanayiciliği bir tarafa, icat ettiği döküm teknikleri sayesinde yeni doğan Alman Birliği ekonomisi ve askeri gücünün en önemli ekonomik güç kaynaklarından birisiydi.

Çin hükümetinin misafiri olarak geldiğimiz bu ülkede iki önemli şirketi ziyaret ettik. Geçmişte Ford, Krupp gibi şirketlerin Almanya ve Amerika’da oynadıkları rolü bugünkü Kore ekonomisinde Samsung, Hyundai ve LG gibi şirketler oynuyorsa, bunların muadilleri olan bu tip şirketler de bugün Çin’in baş döndürücü ekonomik yükselişinin aktörlerinden sayılabilir. Bunlardan bugün bir dünya devi olan Huawei’e bakacağız.

Şincın (Shenzen)…

Çin, Deng Xiaoping liderliğinde 1978 yılından itibaren dünya ekonomisiyle entegre olmaya başladı. Bu süreç hızlı, uzun, ancak büyük ölçüde gözden ırak bir kuluçka döneminden sonra 2000’li yıllarda bir patlama yaşadı. Çin malları, dünyada Afrika’dan Kuzey Amerika’ya hemen hemen tüm ülkelerde evlere girdi. Dünya ülkelerinin hanehalklarının gelirlerinin (yani satın alma güçleri) yükselişinden çok daha hızlı bir tüketim artışının yaşanmasının sebebi, Çin’de düşük ücret yüksek verimlilikle çalışarak, diğer ülkelerdeki halkların alım gücünü yükselten üretim sistemiydi.

İşte bu üretim sisteminin belki de en önemli yerlerinden birisi Çin’in doğu kıyısındaki Guangdong eyaletindeki Şincın isimli kasabasıydı. Çin yönetimi tarafından ana üretim mevkilerinden biri olması için seçilen Şincın, 1978’de küçük bir kasabayken bugün gökdelenler ve fabrikalarla donatılmış olan 13 milyon nüfusa sahip. Bu kadar hızlı büyümesinin sebebi Washington ya da Ankara gibi başkent olması ya da insanların burayı tabii olarak bir yerleşim merkezi seçmesi değil. Şincın, dünyaya üretim yaparak gelirini yükseltmeye çalışan Çin hükümetinin belirlediği “özel ekonomik bölge” statüsü; Shenzen kendisine tanınan Çin kanun ve bürokrasisinden uzak yatırımcı dostu bir ortam sayesinde dünyanın belki de en önemli üretim kenti haline geldi.

… ve Huawei

Tasarrufları yetersiz olan ülkelerde yurtdışından yatırım çekilmesi, ülkede istihdamın hızla artırılması, işsizliğin hızla düşürülmesi ve dolayısıyla gelirin daha hızlı yükseltilmesinde faydalı bir kalkınma aracı. Ancak dış yatırımlar ülkedeki tasarruf açığını kapatarak, istihdamın artmasını hızlandırırken bir süre sonra önemli kaynak ve döviz çıkışlarına da sebep olabiliyor.

Çin hükümeti (ve şirketleri) sadece yabancı yatırım çekerek zengin olunamayacağının farkındaydılar. Bu yüzden ilk dönemlerden itibaren Şincın’a yerli müteşebbislerin de akın etmesi desteklendi. Bu desteklerin arasında işçiler için ucuz konutlar, düşük vergiler, hantal olmayan bürokrasi gibi unsurlar da vardı. Hong Kong ve limanına yakın olan Shenzen, üretilen malın dünya piyasalarına sunulması için de elverişli bir mevkiye sahipti.

Şincın’a 1987 yılında 43 yaşındayken gelen Ren Zhengfei de bunlardan biriydi. 3.000 dolar sermaye ile kurduğu Huawei, bugün dünyanın en önemli haberleşme teknolojisi şirketlerinden birisi haline geldi. Huawei (Huawei “Çin başarısı” manasına geliyor) 1987 ile 2012 yılı arasındaki 25 yılda sıfırdan 35 milyar dolar ciro, 2,5 milyar dolar kâra ulaştı.

Buna rağmen, maceralarını daha yeni başlamış görüyor Huawei yöneticileri. Hızla gelişen temel alanlarında sürekli yeni ürünler geliştirirken yeni teknoloji alanlarına da giriyor şirket. Örneğin, temel alanı olan ve bir B2B sektörü olan GSM haberleşme altyapısı ürünlerinde Avrupa’daki birçok operatörün tercih edilen partneri iken bugün akıllı telefon piyasasında Samsung ve Apple ile yarışır ürünleri tasarladı, geliştirdi ve piyasalara sundu.

Huawei, dünyada 140 ülkede faaliyet gösteriyor. 150.000 kişiye istihdam sağlıyor. Şincın’daki merkez “kampüsü” 30.000 çalışana ev sahipliği yapıyor. Sekiz “mahalleye” ayrılan geniş caddeli kampüse girdiğinizde kendinizi silikon vadisinde hissedebilirsiniz. Zira, kampüste üst düzey yönetim binaları, eğitim tesisleri (“Huawei Üniversitesi”), 3.000 kişilik “yurt” dışında Huawei’in en önemli Ar-Ge merkezlerinden birisi yer alıyor. Çin’i büyük bir ucuz oyuncak üreticisi ülke olarak tanımlayanlara sürpriz olabilir bu.

O zaman daha büyük bir sürpriz; Huawei’in kendi alanında dünyanın en önemli teknoloji firmalarından birisi haline gelmesi, 150.000 çalışanın yarısına yakınının (70.000) Ar-Ge çalışanı olmasından kaynaklanıyor. Huawei faaliyet raporuna göre, yukarıda bahsedilen 2012 cirosunun yüzde 14’ten fazlası, 4,8 milyar doları, Ar-Ge’ye harcanmış. Bu rakam tüm Türkiye Cumhuriyeti’nde çoğu devlet tarafından harcanan toplam 7 milyar dolarlık harcamanın üçte ikisine tekabül ediyor. Türkiye’nin en büyük grubunun yaptığı yıllık Ar-Ge harcamasının 180 milyon dolar civarında olduğunu da tekrar hatırlatalım. Shenzen’de yaşayan Huawei Kurumsal İlişkiler Başkanı Roland Sladek, Huawei’in bugüne kadar Ar-Ge’ye toplam 19,3 milyar dolar para harcadığını da hatırlatıyor.

Huawei, teknolojideki gelişmişliği dışında iki şeyle daha övünüyor. Birincisi, halka açılmaya gerek duymayıp bunun yerine çalışanlarını şirkete ortak etmiş; bunu yaparak hem çalışanlarına para kazandırmış hem de çalışan aidiyetini artırmış. İkincisi ise danışmanlık şirketlerine şu ana kadar 500 milyon dolarlık para ödemiş. Huawei, dünya ekonomisinin birinci liginde oynayan bir şirket. Danışmanlara harcadığı parayla birinci lig şirketleri övünür.

Son olarak, Huawei’in dünyada Hindistan ve ABD’den sonraki üçüncü büyük Ar-Ge merkezini Türkiye’de kurduğunu da söyleyelim. Ame-rika’daki merkezde 450, Türkiye’de ise 350 Ar-Ge çalışanı var şirketin.

Mühendislik ve tıbbın hikâyesi

06.10.2013, Murat Yülek, Zaman

Türkiye, kendi otomobilini tasarlayan veya büyük ölçüde yerli tedarikçiler eliyle üreten ya da en azından üretimde yerli, yabancı tedarik zincirini kontrol eden bir ülke değil.

Türk sanayisi, flat panel de üretemiyor. Cep telefonu da. Türk sanayisi, MR cihazı üretemiyor. Böyle bir planı da yok. TEMSAN’ı bir tarafa bırakırsanız yerli muhtevası yüksek türbin üretemiyoruz. Dünyaya CNC takım tezgâhları ihraç edemiyoruz. Hava araçları tasarımı ve imalatı yeteneğimiz bebeklik aşamasında.

Oysa, örneğin, yüz nakli yapabiliyoruz. Tıpta, yöntemi kendimizin geliştirmediği birçok alanda da yurtdışındaki gelişmeleri yakından takip edebiliyor ve uygulayabiliyoruz. Dünyanın diğer ülkelerinde gerçekleştirilen teşhis ve tedavilerin, yerli doktorlar eliyle uygulanabildiği bir ülke Türkiye.

Geçen hafta bu köşede yazılanlarla ilgili e-mail gönderen ve arayan değerli okuyucularımdan bazılarının kanılarının aksine, severek mühendislik tahsili almış birisi olarak tüm bunları yazma amacım tıp adamlarımız ile mühendislerimizi anlamsız bir karşılaştırmaya tabi tutmak değil. Tıp adamlarımız ve sistemimiz harika gibi yargıya vararak mutlu olmak gibi amacım da yok. Amacım ne mi(ydi)? Türkiye, lafını çok ettiğimiz ama gerçekleştirmekte sıkıntı yaşadığımız sanayi-üniversite işbirliğini bir türlü olması gerektiği şekil ve seviyede gerçekleştiremedi yıllardır.

Üniversitelerimiz fildişi kule benzeri bir mevkide öğrenci yetiştirmeye çabalıyor. Ancak bunu yaparken, sanayi ile ilişkileri yeterince yakın olmadığı için pazara uygun mühendis yetiştirmekte zorlanıyor. Dahası, üniversitelerde mühendislik fakültelerindeki akademik kadro, ki bunların çok seçme insanlardan oluştuğunu biliyoruz– sanayi ile yakın çalışmadığı için sanayi şirketleri bu beyin gücünden ancak asgari seviyelerde faydalanabiliyor. Aynı şirketlerin çoğu bir Ar-Ge ya da tasarım kültürü oluşturmadıkları ve zaten büyük kısmının buna imkânları da olmadığı için, sanayimiz katma değerde ‘orta gelir tuzağına’ düşüyor.

Yine de dünya ile belirli bir ölçüde rekabet ettiklerini de burada söyleyelim. Avrupa ülkelerine o kadar olmasa da Azerbaycan’dan Ortadoğu ülkelerine ya da Afrika’ya Türkiye’nin yerli muhtevası yüksek makine ihracatı yapıyor. Türk beyaz veya kahverengi eşyaları Avrupa dahil birçok ülkede başa güreşebiliyor. Otomobil yan sanayi yine benzer ülkelere ihracat yapabiliyor. Ancak, tekrar edelim, sanayi sektörümüzün katma değeri ya da teknoloji muhtevası olması gereken yerden uzak. Türkiye’nin ihracatının ortalama teknoloji muhtevasının düşüklüğü bunun sonucu ortaya çıkan bir olgu.

İşte bu durum, yukarıda bahsedildiği gibi, sanayinin kendi Ar-Ge istek, yetenek ve imkânları sınırlıyken üniversiteyi bir beyin gibi de kullanamamasından kaynaklanıyor. Türkiye bir taraftan mühendislik fakültelerine belli kaynakları ayırıyor, ancak bundan elde edebileceği sosyal faydaların bir kısmını elde edemiyor. Tıpta ise uygulamayla akademi arasındaki ‘Çin seddi’ sanayiye göre daha az.

Hem mühendislik hem tıp fakültelerine Türkiye’nin en iyi öğrencileri gidiyor. Türkiye’de iyi bir tıp ya da mühendislik fakültesini kazanan öğrencilerin yetenekleri Amerika’da bir MIT’ye gidenlerden daha düşük değil. Türkiye’de tıp ve mühendislik fakültelerinde okuyan öğrencilerin ortalama kaliteleri de Amerika Birleşik Devletleri, Japonya ya da Almanya’daki ortalama tıp ya da mühendislik öğrenci kalitesinin altında değil. Ancak, Türk sanayisinin ortalama katma değeri bir Almanya’nın çok altında. Bir rakam vereyim; benim hesaplarıma göre, Türkiye’de sanayi sektöründe çalışan kişi başına elde edilen sanayi hasılası (yani, GSYH içindeki sanayi katma değeri) Almanya’dakinin üçte biri seviyesinde.

Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın sık sık Ekonomi Bakanlığı’nın hesapladığı, Türkiye ihracatının ortalama kg fiyatının Almanya’nınkinin yarısından az olduğu üzerinde duruyor. Nüfusu Türkiye’ye yakın olan Almanya’nın ihracatı Türkiye’nin on katı seviyesinde olsa da her iki ülkenin ihracatının çok büyük bölümü sanayi ürünlerinden oluşuyor. Almanya’nın ihracatıyla Türkiye’ninki arasındaki fark sadece hacimden değil sanayi ürünleri arasındaki büyük katma değer farkından da kaynaklanıyor.

Türkiye’nin mevcut şartlarda temel bilimlerde alabileceği mesafe ve fayda sınırlı ancak mühendislikten çok ciddi fayda sağlayabilir. Türkiye’nin ihracatını artırarak daha sürdürülebilir bir büyüme patikasına oturması sanayi katma değerinin artmasından geçiyor. Katma değerin artışı Ar-Ge, tasarım, markalaşma ile mümkün ise bunlar da üniversitenin sanayinin hemen yanında, hatta içinde yer almasından geçiyor. Yani, mühendislik fakültelerindeki beyinlerin Türk sanayinin Ar-Ge uzmanları gibi çalışmasından.

Tekrar Almanya

Bu sorunlar sadece Türkiye’ye ait sorunlar değil. Hem Alman sanayileşmesi hem de Japon sanayileşmesinin temelinde eğitim sistemi reformu yatıyor. Almanların 19. yüzyılın ikinci yarısında fark ettikleri sorun, eğitimin sanayileşme etrafında şekillenmesi sonucunu doğurdu. Bir bakıma, eğitim Alman sanayisi başta olmak üzere iş kesimine hizmet edecek insanları yetiştirmek üzere tanzim edildi.

Bu, nispeten geç kapitalistleşen bir ülkenin şartlarının ortaya çıkardığı ve insani açıdan oldukça eleştirilebilecek bir sonuç olarak da görülebilir. Ama sanayi-üniversite işbirliği fikri etrafında şekillenen Alman eğitim sistemi en azından insanlara hayatlarını kabul edilebilir, maddi boyutlarda idame ettirebilmeleri sağlayacak mesleki formasyonu sağladı. Bu insan kaynağıyla mücehhez olan Alman sanayisi de dünya nüfusunun yüzde 1 civarına sahip bir ülkeden dünya ihracatının yüzde 10’unu üretiyor bugün.

Çin’i fark etmek

07.10.2013, Murat Yülek, Dünya

Çin Hükümeti’nin davetlisi olarak Şangay’dayız. Burada Kültür Bakanlığı ile Türk-Çin Sanayici ve İşadamları Derneği’nin (TÜÇSİAD) düzenlediği Turkuaz Türk Kültürü ve Yemekleri Festivaline katılacağız. Festivale Pasifik Ülkeleri Sosyal ve Ekonomik Dayanışma Derneği de (PASİAD) destek veriyor. Programımız Pekin’de Dışişleri ve Ekonomi Bakanlarıyla görüşmeleri ve sonrasında Çin’in önemli sanayi bölgelerinden Şenzen’de Çin telekom teknlojisi şirketi Huawei ve havacılık şirketi Avic ziyaretlerini de kapsıyor.

Yeni Çin Cumhurbaşkanı Xi Jinping Çin’in uluslararası ilişkilerine önem veriyor. Şu sıralarda ASEAN ülkelerini ziyaret eden Jinping Çin’in kendi bölgesindeki artırmak istediği işbirliğini “İpekyolu” kavramı üzerinden kurguluyor. Örneğin, Jinping Asya-Avrupa ve Amerika ticaretinin neredeyse tamamının aktığı denizyolunu ASEAN’ın kendi içinde yetersiz buluyor ve “deniz ipek yolunun” kurulması ve güçlendirilmesinden bahsediyor.

İpek yolunun öteki ucundaki Türkiye ise 29 Ekim’de Marmaray’ı faaliyete açmayı planlıyor. Böylece, Başbakan Erdoğan ve Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın sık sık vurguladığı Şangay’dan Londra’ya kesintisiz demiryolu hattı gerçekleşmiş olacak. Bu altyapı üzerinden yük trafiğinin akması için şu ana kadarki ulaştırma politikaların aynı önemde ve güçte devam ettirilmesi gerekiyor.

Çin resmi rakamlara göre dünyanın ikinci büyük ekonomisi. Gerçekteyse muhtemelen dünyanın en büyük ekonomisi oldu bile. 800 milyonun üzerindeki işgücü Amerika’nınkinin beş Türkiye’nin ise 30 katının üzerinde. Çin ekonomisi ucuz oyuncakların değil, telekom, uzay ve uçak, kimya, çelik, otomobil teknolojilerinin ekonomisi. Dünyanın neredeyse tüm pazarlarında hem tedarik hem dağıtım ağlarını kurmuş bir şirketler kesimine sahip Çin. Dünyanın en iyi üniversiteleri arasında Çin üniversiteleri de yer alıyor.

Çin şirketleri artık önemli miktarlarda dış yatırım yapıyorlar. Türkiye’ye de Çin yatırımları reel alanlarda girmeye başladı. Örneğin lojistik ve telekom. Huawei’in Türkiye’de 350 kişilik bir Ar-Ge merkezi yatırımı yapmış olması da bunun bir göstergesi.

Çin ile Türkiye ilişkileri kapsam ve yoğunluk olarak oldukça sınırlı ve oldukça tek taraflı. Şunu kastediyorum. Çin Türkiye’yi, Türkiye’nin Çin’i tanıdığından daha fazla tanıyor. Ancak esasında her iki taraf da diğer tarafı pek az tanıyor. İşadamları tarafında Türkiye Çin’i tanıyor ancak kamu tarafında o kadar değil; Türk iş adamları Çin’den ciddi ithalat yapıyorlar; Çin’de üretim tesisleri açıyorlar. Dolayısıyla işadamlarımız Çin’i belli ölçüde tanıyorlar. Ancak, bu da tek taraflı bir tanıma esasında. Çünkü ithalatçılarımız tanısa da ihracatçılarımız o kadar tanımıyor Çin’i.

Kamu kesimimiz de öyle. Basit bir gösterge; Çin büyükelçiliğinde Türkçe’yi oldukça iyi derecede bilen senelerce Türkiye tecrübesine sahip diplomatlar yer alıyor. Bu, Çin’in sağlam bir Türkiye politikası oluşturmaya çalıştığının bir göstergesi. Türkiye açısından ise şu saptamayı rahatlıkla yapabiliriz: Türkiye’de ise sağlam bir Çin politikası henüz oluşturulmuş değil; siyasi yönleriyle de ekonomik yönleriyle de.

Dünyanın en büyük bir ya da ikinci ekonomisi konusunda sağlam bir politika oluşturmamış olmak önemli bir eksiklik. En basit neticesi ise Çin’e karşı Türkiye’nin verdiği ticari açık.

En az ticari açık kadar “bilgi” açığı da önemli. Katıldığımız Turkuaz Festivali gibi organizasyonlar bu açıdan önemli. TÜÇSİAD’ın organize ettiği ve benim de yeni haberdar olduğum bir başka organizasyon daha da önemli; “Çin’den Türkiye’ye 100 Entelektüel” projesi. Bu projede şu ana kadar Türkiye’yi ziyaret edenlerden Profesör Tang Hizeng samimi bir demeç vermiş ziyaretinden sonra: “Arap Baharı, bomba sesleri, derken, üzücü olan, Türkiye’yi gözden kaçırdım. Tozlu gözlüklerimi sildim ve artık Türkiye’yi izliyorum.”