Archive for November, 2013

Abe yönetiminde Japon ekonomisi: Bir ara değerlendirme

25.11,2013, Murat Yülek, Dünya

2012 yılı Aralık ayında göreve gelen Japonya’nın yeni Başbakanı Abe’nin seçimleri kazanmasında agresif politikalarla Japonya’nın deflasyondan kurtulması önemli rol oynadı. Japonya 1990’lardan itibaren içine düştüğü ve literatüre kazandırdığı “Japon tipi durgunluktan” muzdaripti. Dünyadaki finansal kriz de, Almanya gibi ihracata bağımlı bir ekonomi olan Japonya’ya büyük zarar vermişti. Japon ekonomisi 2008 yılında yüzde 1, 2009 yılında ise yüzde 5,5 oranında küçüldü. 2010 yılında yüzde 4,7 büyüse de, 2011’de tekrar daraldı (yüzde 0,6). 2012 yılında yüzde 2’lik büyüme kaydetse de Japon ekonomisinin büyüklüğü hala 2007 GSYH’sinin altındaydı. Dahası, 2012’nin iki ve üçüncü çeyreklerinde ekonomi teknik olarak durgunluğa girdi (iki çeyrek üstüste daraldı).
Başbakan Abe, danışmanı Yale Üniversitesi eski hocalarından Koichi Hamada eliyle “üç ok” politikasını uygulamaya koyarak Japonya’yı deflasyon riskinden uzaklaştırmayı hedefliyordu. Bu oklar, (1) genişleyici para ve (2) maliye politikaları ve (3) yapısal reformları kapsıyordu. Seçimden önce yen, 2008 ortalarındaki 105 yen = 1 dolar seviyelerinden kademeli olarak 2011 sonlarında 75’lere kadar gerilemişti (değer kazanmıştı). Abe’nin seçimlerei kazanacağının belli olması ve Japon Merkez Bankası Başkanı’nın değişmesiyle dolar-yen’de hızla düzeltme yaşandı ve kur 100’lü seviyelere yükseldi (değer kaybetti).

Abe Başbakan olduktan sonra üç ok programının ilk iki okunu fırlattı; önce Japon tarihinin bir kerede en büyük parasal genişleme programını başlattı. Mekez Bankasına verilen görev enflasyonu yüzde 2’ye yükseltmekti. İkinci ok da yılın hemen başında atıldı: 110 milyar doların üzerinde bir maliye paketi açıklandı. Üçüncü ok olan yapısal reformlar konusundan henüz bir gelişme yok.

Japonya’nın genişlemeci politikalarının sonuçlarını neredeyse tüm dünya yakından izliyor. Bunun tek sebebi Japonya’nın büyük ekonomi olması değil. Dünyanın büyük ekonomilerinden birisi 20 yıldır yavaş giden ekonomisini agresif bir planla büyüme rayına sokmak isterken Avrupa’da “Japon tipi” (uzun dönemli) durgunluk tartışmaları yaşanıyor. Amerika’da ise, Fed parasal genişlemeyi düzeltmek istiyor ama bir taraftan kendi ekonomisine güvenemiyor, diğer taraftan ise artık Amerikan ekonomisi, daha doğrusu likiditesine, bağımlı hale gelen dünyanın kalan ülkeleri buna karşı çıkıyor. Dolayısıyla, ihracata dayalı (büyük) ekonomi olan Japonya’nın seyri yakından izleniliyor.
Abe politikalarının sonuçlarını değerlendirmek için henüz erken ancak, ara bir değerlendirme şunları gösteriyor. Aydan aya farklılık gösterse de, Japon ekonomisi için kritik değişken olan ihracatın ortalama olarak güçlendiği görülüyor. Ekonomik büyüme de buna bağlı olarak beklenen kadar olmasa da hızlanıyor; Japon ekonomisi dört çeyrektir pozitif büyüme kaydediyor. Kısa vadede bu kaznaımların sürmesi muhtemel.
Tabi bu arada parasal genişleme rekor hızla devam ediyor ve zaten kötü olan bütçe ve kamu borcu da başını almış gidiyor. Deregülasyona dayalı yapısal reformlar uzun vadede Japonya’nın sıkıntısı olan verimliliği yükseltebilirse kısa vadeli büyüme kazanımları daha sağlam bir baza oturacak. Tabi, eğer bu gerçekleşirse, bu kez maliy eve para politikalarının nasıl normale geri döneceğini konuşacak Japonya. Ancak bunu bizler muhtemelen göremeyeceğiz. Keynes’in dediği gibi, uzun vadede hiç birimiz bu dünyada olmayacağız.

‘Klasik’ ve ‘yeni’ sanayi politikaları ve Türkiye

24.11.2013, Murat Yülek, Zaman

Üçüncü Sanayi Şûrası geçen hafta gerçekleşti. Şûra bünyesinde iki ana faaliyet serisi düzenlendi.Birincisinde, 6 ana oturumda, önce bir giriş sunumu yapıldı; sonrasında, şûra üyeleri, daha önceden hazırlanan komisyon rapor ve tavsiyelerini tartıştı. Bunların ışığında tavsiyeleri nihaileştirildi. Ele alınan altı ana başlık şunlardı: Bilimsel ve teknolojik gelişim-Ar-Ge ve inovasyon oturumu, kamu destekleri, etkileri, izlenmesi ve değerlendirilmesi oturumu, sanayide sürdürülebilir üretim, sanayide insan kaynakları ve istihdam, sanayi yatırım bölgeleri ve kümelenme, sanayi politikaları ve uluslararası rekabet. Bilimsel oturumlardan oluşan ikincisinde, yine aynı 6 ana eksen etrafında sanayi profesyonelleri ve akademisyenlerin sunduğu bildiriler tartışıldı. Birinci seride, sanayi politikaları ve uluslararası rekabet oturumunun giriş sunumunu Sanayi Bakanlığı benden istemişti. Sunum “klasik” sanayi politikası çerçevesi olarak sınıflayabileceğimiz “Japon modeli” üzerine kurulmuştu. Ben de, “klasik” ve “yeni” sanayi politikalarını ele aldım bu sunumda.

Geçen hafta, sanayi sektörünün birkaç önemli sebepten dolayı Türkiye ve Türkiye ölçeğindeki diğer gelişmekte olan ülkeler açısından vazgeçilmez sektör olduğu üzerinde durulmuştu bu köşede. Bugün, sanayi politikaları tartışılırken o sebeplere sektörler arası öğrenme etkisi, bağlantılar, taşma, yayılma gibi etkileri de ekleyeceğiz. Hem Japon modeli, hem de bu etkiler daha önce bu köşede çeşitli vesilelerle ele alınmıştı. Sanayi, diğer sektörlerle kendi alt sektörleri arasında birçok bağlantıyı ve geniş bir öğrenme potansiyelini kapsıyor. Bugün Türkiye otomobil, hava araçları ya da nükleer reaktörleri yapıp yapmamayı tartışıyorsa, bu durum henüz tam olarak sanayileşemediği ve bu öğrenme etkilerini tam olarak kullanamadığı için oluyor. Sanayi politikaları işte bu öğrenme etkilerini, yayılma, taşma gibi etkileri etkin olarak kullanmayı sağlayan politikalardır.

“Klasik” sanayi politikası ne değildir?

Klasik sanayi politikasının “ne olmadığını” anlatmak oldukça kolay; “sanayi” politikası sanayileşmeyi kapsıyor ancak “sanayileşme” politikası değil. Yani, “herhangi”, ya da “her” sanayi alt sektörünün gelişmesini sağlamayı hedefleyen politikaların “sanayi politikası” olarak adlandırılmaması gerekiyor. Bu tip “genel” politikalar zararlı değil; ama “kaynak” etkin de değil. Kamunun kaynakları sınırlı olduğu için “her” sanayiyi desteklemeye çalışması büyük ihtimalle pek işe yaramayacaktır. Bunun yerine “klasik” sanayi politikalarının daha farklı bir “ruhu” var. Bu “ruh”, “önceliklendirmeye” dayanıyor: kaynaklarınızı hangi sektörlere odaklayarak “selektif” bir kapasite geliştirilmesini hedefliyorsunuz? ların belirlenmesiyle sonuçlanan dinamik bir süreci gerektiriyor. Bu durumda, tabii olarak “önceliklendirmeyi nasıl yapacaksınız?” sorusu öne çıkıyor. Sanayi politikası açısından, “stratejik” “alt-sektörlerin” belirlenmesi / önceliklendirilmesi bazı temel kriterler etrafında yapılabilir:

Alt sektörün bağlantı yelpazesi: Alt-sektör hangi diğer sektörlerle girdi/çıktı ve “bilgi alış/verişi” sağlıyor. Bunlardan ikincisi daha önemlidir. Örneğin tersanecilik, malzemeden enerji mühendisliğine kadar çok sayıda alanla bilgi alışverişine sahiptir. Oysa, örneğin içecek sektörünün bu tür bağlantıları çok daha sınırlı. “Öğrenme derinliği”: Her alt-sektör aynı seviyede öğrenme fırsatı vermez. Örneğin bağlantı yelpazesi tersanecilik gibi çok geniş olan havacılık (ya da motor ya da otomotiv) alt-sektöründe insanoğlu olarak daha neredeyse hiçbir şey bilmiyoruz: uçaklar “ağır,” yavaş ve hantal, motorlar verimsiz vs. Bu iyi bir şey; uçak mühendislerine yüzyıllarca yetecek araştırma gündemi sunuyor havacılık. Yani havacılık sektörü öğrenme derinliği sunuyor bizlere. Dışsallıklar: Bağlantı yelpazesi ve öğrenme derinliğine ilave olarak alt-sektörün kendi öğrendiklerini bağlı olduğu diğerlerine müsbet dışsallık sağlama kapasitesi de o sektörün “stratejiklik” katsayısını artırıyor. Bu tür dışsallıklar, diğerleri yanında, eleman ya da doğrudan ürün taşınması şeklinde tezahür edebiliyor.

Gelişme etapları, yeni sanayi politikaları

Sanayi politikaları, Batıülkelerinde tekrar gündeme geliyor. Bizde de eş zamanlı olarak sanayi politikaları gündemde. Bu açıdan, Sanayi bakanlığı’nın son yıllardaki arayışları takdire şayan. Şûra’da divan Başkanlığı yapan Bakan Yardımcısı Prof. Dr. Davut Kavranoğlu’nun altını çizdiği gibi, bakanlığın isminin “Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı” haline getirilmesi ve TÜBİTAK’ın da bağlanması da bir vizyonun oluşmaya başladığının göstergesi. Nitekim, hem Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ve TÜBİTAK, KOSGEB gibi bağlı birimleri hem Kalkınma Bakanlığı ve Kalkınma Ajansları yenilikçilik, teknoloji gibi konulara ciddi kaynak ayırıyor artık Türkiye’de. Ancak, bugünlerde, Batıda tartışılan “sanayi politikaları” (bunları “yeni” sanayi politikaları olarak adlandırabiliriz) daha çok “teknoloji” politikalarını kapsıyor. Bu tip politikalar sınai yetkinliklerini belli bir seviyeye getirmiş ülkelerde daha iyi sonuç veriyor. Türkiye gibi temel sınai yetkinliklerini geliştirmesi gereken ülkelerde bu politikalar “klasik” sanayi politikası prensipleriyle harmanlanması gerekiyor. Dahası, sanayi politikalarının oluşma döneminde ülkemizdeki önemli problemlerden birisi de “koordinasyon.” TÜBİTAK gibi kuruluşları bir tarafa bırakın, kamu alımları yapan Devlet Malzeme Ofisi’nden Sağlık, Enerji ve Ulaştırma bakanlıklarına, yerel yönetimlere kadar birçok birim sanayi politikalarının tarafı esasında ancak bu farkındalık ve bunlar arasında bir koordinasyon yok denecek kadar az.

Ticaret Açığı Dinamikleri

18.11.2013, Murat Yülek, Dünya

Eylül ayı cari dengesinin 3.3 milyar dolar gelmesiyle 12 aylık cari açık 59.1 milyar dolarolarak gerçekleşti. Geçen yılın eylül ayındaaynı rakamlar 2.7 ve 58.5 milyar dolardı. Cariaçık toplam olarak yükseliyor. 12 aylık cariaçık Aralık 2012’de 50.1, Haziran 2013’de ise54.5 milyar dolardı. Cari açıktaki bu yükselmeenerji ve altın kalemlerinden kaynaklanmayadevam ediyor. Önce toplam dış ticaret rakamlarına bakalım. 12 aylık dış ticaret açığı 2012 sonunda 85.0 milyar dolarken, Haziran 2013’de 90.3milyar dolara, eylülde ise 94.6 milyar dolaraçıktı.

Yani, dış ticaret açığı 9 ayda yüzde 11’inüzerinde artış gösterdi. Aynı dönemde enerji ve altın dışı ticaretaçığı 34-35 milyar dolar arasında gezindi. Enerjive altın dışı dış ticaretdengesini “temel dışticaret dengesi” olarakadlandırabiliriz. Ticaret açığı bu sene eylülayında temel dış ticaret açığı 3.1 milyar dolardı. Aynı rakam geçen sene eylül ayında3.4 milyar dolar, geçen sene aralık ayındaise 2.9 milyar dolar olmuştu.

Bu durum kötühaber olmasa da iyihaber de değil. Bu sene yüzde 3 civarında büyüyeceksek, bu düşükbüyüme oranında dahi sadece temel dış ticaretaçığımız bile GSYİH’nın yüzde 4.5’u civarındadış ticaret açığı veriyoruz demektir. Oysa, Türkiye ciddi boyutta enerji açığı olan bir ülke.Bugünkü enerji fiyatlarıyla 50 milyar dolar civarında enerji açığı veriyoruz. Bu da GSYİH’nınkabaca yüzde 6’sına tekabül ediyor. Dolayısıyla,net altın ihracatındaki hareketleri bir tarafa bıraktığımızda GSYH’nın yüzde 1011’i oranındadış ticaret açığı vermeye devam edeceğiz. Bu açık turizm başta olmak üzere net hizmet gelirleriyle kapanıyor. Kısa dönemde bukalemlerde büyük artış gerçekleştirmek zor.

Eğer bu reel kur seviyelerinde büyüme hızlanırsa “temel” dış ticaret açığı en az 12 puancivarında yukarı çıkıyor. Net altın ithalatınınolduğu yıllarda da cari denge daha da kötüleşecek. Bu durumda, cari açık Türkiye’nın başınabela olmaya devam edecek. Cari açıktan kalıcıolarak kurtulmanın üç yolu var. Birincisi, yerli,enerji kaynaklarının bulunması. Bu konuda bazıçalışmalar yapılıyor ancak henüz sevindiricibir sonuç yok. İkincisi, ihracatın motoru olansanayi sektörünün dönüştürülmesi ve güçlendirilmesi. Bu konuda da çalışılıyor ancak bukonuda da henüz güçlü sonuçlar yok. Üçüncüsü, kurun aşırı değerlenmesinin önüne geçilmesi. Bu konuda çalışma yok.

Sanayi Şûrası ve Sanayi Politikaları

17.11.2013, Murat Yülek, Zaman

Üçüncü Sanayi Şûrası önümüzdeki hafta toplanıyor. Şûra, ‘bakanlıkların, diğer kamu kurum ve kuruluşlarının, meslek odalarının, işçi ve işveren sendikalarının, sivil toplum kuruluşlarının, sanayiciler ile ilim ve ihtisas sahiplerinin fikir, bilgi ve tecrübelerinden’ faydalanmayı amaçlıyor.

Sanayi Bakanlığı son dönemde genel sanayi stratejisinden başlayarak çeşitli alt alanlarda çeşitli strateji belgeleri yayınlamıştı. Sanayi strateji belgesinin ana teması ‘2023’e 10 Kala Orta ve Yüksek Teknolojili Ürünlerde Avrasya’nın Üretim Üssü Türkiye’ olarak belirlenmişti. Şûrada, hem stratejiler hem de bunların uygulamaları tartışılacak.

Sanayi, kaybedilmemesi gereken bir sektör. Sanayi kaybetme (deindustrialization) tartışmalarının en yoğun yaşandığı ülkelerden olan Amerika şu anda dünyanın en büyük sanayi katma değerini üreten ülke. Amerika Birleşik Devletleri senede iki trilyon dolarlık sanayi katma değeri üretiyor. Bu rakam, Türkiye’nin GSYH’sının iki buçuk katına denk geliyor ve Çin’den sonra dünyanın ikinci büyük sanayi üretimi rakamı. Buna karşılık yüzölçümü 700 kilometrekare olan Singapur dahi sanayi üretimini devam ettirmeyi bir stratejik hedef olarak kabul ediyor.

Dahası, sanayi ürünleri, dünya ticaretinin en önemli kalemlerini oluşturuyor. On sekiz trilyon dolar seviyesindeki dünya ihracatının 3,3 trilyon doları petrol ve gaz başta olmak üzere enerji ile ilgili kalemlerde, 550 milyar dolardan daha az kısmı birincil tarım ürünlerinde oluşuyor. Dünya ticaretinin kalan yüzde 80’i sanayi ürünlerinden oluşuyor. Bunun içinde tarımsal sanayiye dayalı olan ürünler de var.

Sanayi üretimi ve bundan doğan sanayi ihracatı o kadar önemli ki, Allah vergisi petrol ve gazı satan ülkelerin toplam enerji ihracat gelirleri 3,3 trilyon dolarken, tabii kaynaklara dayanmayan elektronik ürünlerin ihracatçıları çok daha düşük tonajla toplam 2,1 trilyon dolarlık ihracat geliri elde ediyorlar. Rakamı tekrarlayalım; 2,1 trilyon dolar. Tasarrufçu Alman ve Japon ekonomileri ihracat, yani sanayi ihracatı, sayesinde ayakta duruyor. Her ikisi de aşırı ihracat temayülleri yüzünden özellikle Amerika’nın hedef tahtasında. Çin ekonomisinde ise sosyal ve ekonomik dönüşüm 25 yıldır sanayi ihracatı tarafından finanse ediliyor.

Türkiye bu konuda fakir olmasa da tabii kaynak zengini bir ülke değil. Dolayısıyla, Türkiye’nin istihdam, üretim ve ihracat yapabilmesi için iki alternatifi var. Sanayi ve hizmetler. Ancak, hizmet ihracatı, mal ihracatına göre hacim olarak oldukça düşük. Hızlı büyümesine rağmen, dört trilyon dolarlık dünya hizmet ihracatı şu anda mal ihracatının yüzde 25’inin altında. Bunun da yarısı lojistik (navlun) ve seyahatten (turizm) oluşuyor.

Bunlar göz önüne alındığında sanayinin ülke açısından istihdam, üretim, gelir (hem hanehalkı hem de devlete) ve döviz kaynağı olduğu daha kolay görülüyor. Türkiye’de sağlıklı sanayi stratejileri tasarlanması ve uygulanması bu yüzden önemli. Sanayinin rekabetçiliğini devam ettirebilmesi için hem verimliliğini, hem yenilikçiliğini hem de markalaşmasını güçlendirmesi gerekiyor. Sanayi kesiminin üniversitelerle ilişkiler hem öğretim hem araştırma-geliştirme açısından güçlendirilmesi gerektiği zaten biliniyor. Ancak ne sanayi ne de üniversite bu konuda mesafe almış değil. Kamu kesimi, yenilikçiliğe verdiği destekleri son yıllarda çok artırdı. Özel sektörde, özellikle büyük özel sektörde ise Ar-Ge temelli büyüme anlayışı yerleşmiş değil. Şirketlerimiz Ar-Ge’yi tanımıyor, kullanmıyor. Kamu kesiminin de verdiği destekleri bürokratik gereksizliklerden arındırıp, özel sektörün doğru projelerine yönlendirmesi ve daha kolay erişilebilir hale getirmesi gerekiyor. Tabii bunun kadar önemli olan da bu desteklerin etkilerinin izlenmesi, değerlendirilmesi ve sonraki politikaların tasarlanmasında kullanılması.

Sanayi Şûrası’nda bunlar tartışılacak.

THY ve Türkiye’nin havacılık sektörü dünya gündeminde

İstanbul Atatürk Havaalanı 2007-2013 arasında küçük Abu Dhabi Havaalanı bir tarafa bırakılırsa Avrupa ve Ortadoğu’nun en hızlı büyüyen havaalanı oldu. Sabiha Gökçen de pek geride kalmıyor. Son dönemde Türkiye, havacılık alanında dünyanın en hızlı büyüyen ülkesi. Dünyada en çok ülkeye uçan havayolu olan THY, son on senede yolcu sayısını dört katına, uçtuğu şehir sayısını yaklaşık iki katına çıkardı. Financial Times, geçen hafta Türk havacılığının bu gelişmesinin Türkiye’nin siyasi ve diplomatik hedeflerine paralel gittiğinin altını çizmiş. Yazıda Kadir Has Üniversitesi’nden Doç. Dr. Serhat Güvenç’in “THY, Türkiye’nin okulları, yatırımları ve menfaatleri olan yerlere uçtuğu” görüşüne yer vermiş. Yani, Türkiye’nin vizyonu ve hedefleri büyüdükçe THY de büyüyor; THY Türkiye’yi, Türkiye de THY’yi güçlendiriyor. Financial Times, bu hızlı büyümeye rağmen, THY’nin Avrupa’nın üçüncü en kârlı havayolu olduğunun da altını çizmiş. Yeni açılan hatların geri dönüşünün bu kadar hızlı olması büyük bir başarı. Tüm bunlara paralel olarak THY, kalite olarak da Avrupa’nın en iyi havayolları arasında. Hem hizmet hem yemek kalitesi açısından THY kendini rakiplerinden ayrıştırıyor.

Avrupa – Amerika (ekonomik) ayrışması

11.11.2013, Murat Yülek, Dünya

Son dönemde Amerika ile Avrupa, özellikle Almanya, arasındaki ayrışma sadece casus skandalı merkezindeki siyasi alanla sınırlı değil. Makroekonomik alanda da ayrışma giderek bariz bir hal alıyor. Geçen hafta, Amerika’dan gelen olumlu tarım dışı istihdam verileri, tüm dünyayı mutsuz etse de Avrupa gibi büyük bir ekonomide yaptığı etki ihmal edilecek gibi değil.

Amerika’da, olumlu üçüncü çeyrek GSYİH rakamlarından sonra geçen Cuma Ekim ayı tarım dışı istihdam rakamları da güçlü gelince dünya borsaları genelde geriledi. Olumlu Amerikan rakamlarının Avrupa borsalarında sebep olduğu düşüşün Amerikan borsalarındaki gerilemeden daha güçlü olması, Avrupa hakkındaki zayıf algının bir sonucu olsa gerek.

Nitekim, Draghi liderliğindeki Avrupa Merkez Bankası’nın nerdeyse oybirliğiyle aldığı faiz indirim kararı Avrupa ekonomisinin büyüme performansı hakkındaki endişelerin en açık göstergesi. Avrupa’da enflasyon oranlarının hızla gerilemesi deflasyon riski ve korkusunun gündemin ilk maddesi yapıyor. Bu yüzden, Avrupa Merkez Bankası faiz indirimi kararı piyasalar tarafından alkışlandı ve, sonradan silinse de, ilk başlarda Avrupa borsalarında rekor yükselişleri doğurdu.

Öte yandan, Avrupa-Amerika arasındaki açılmanın Avrupa’daki ana aktörü Almanya. Telefon dinleme skandalının ardından Almanya’dan yükselen sesler, Amerika’ya da Alman cari fazlalarını gündeme getirme fırsatı verdi. Amerika Birleşik Devletleri şu anda Almanya’ya, Çin ve Japonya’yı maruz bıraktığı standart muameleyi yaşatıyor. Zira Almanya, bu sene neredeyse Çin kadar ticaret fazlası verecek. Petrol ve kaynak üreten ülkeleri bir taraf bırakırsanız, dünya ekonomisinde şu anda Almanya, Çin ve Japonya büyük ticaret (ve cari denge) fazlaları, kalan ülkelerin de, İsviçre gibi birkaç istisna hariç neredeyse tamamı ticaret açıkları veriyor.

Amerika, casus krizinde, Almanya’nın takındığı sert tavırı fırsat bilerek bu Almanya’yı uyardı. Almanya ise, iktisaden pek de mantığı olmayan bir cevap verdi; “Almanya ticaret fazlası vererek ve dolayısıyla girdi ithal ederek esasında dünya ekonomisinin büyümesine katkı yapıyor.” İşin doğrusu, Alman sanayi devleri çok başarılı ve rekabetçi. Bu sebeple, güçlü euro ve Avrupa pazarlarına göre olmasa da en azından dünya pazaralrına göre nisbeten yüksek işçilik ücretlerine rağmen Alman ihracat motorlorı, Alman panzerleri gibi, rakiplerini rahatlıkla ezerek ihraç pazarlarından büyük pay alıyor. Buna karşılık, Almanlar tüketmek yerine tasarrufu tercih ediyorlar. Bu da Almanya’nın servet birikimini artırıyor.

Buna karşılık, Amerika’da canlanma alametleri güçlenmeye devam ettikçe, özellikle hanehalkı borçlarının geri ödenmesi arttıkça, tüketim de canlanacak dış ticaret dengesi düzelmese de en azından yatay seyredecek. Fed parasal genişlemeyi daraltmaya başladığında, Amerikan borsaları ve diğer varlık pazarları darbe yiyecek ancak dünyadakiler daha büyük zarar görecek. Bu durum, Amerikan ekonomisindeki düzelme alametleri hakikaten güçlü bir baza dayanmadan gerçekleşirse prematüre parasal daralma kararının büyük zararları olabilir.

Ortadoğu’da karışıklık devam edecek

10.11.2013, Murat Yülek, Zaman

Azerbaycan’da son dönemde think-tank’ler (“beyin merkezleri”) ve bunlara sağlanan kaynaklar giderek artıyor.

Bunların en önemlisi sayılabilecek “Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin” düzenlediği uluslararası konferans için Bakü’deyiz. Konferans “son dönüşümlerden sonra Arap ülkelerindeki siyasi, ekonomik ve sosyal değişiklikleri” tartışmak üzere Arap ülkeleri, Amerika, İsrail, İspanya ve Türkiye gibi ülkelerden davet edilen akademisyen ve hariciyecileri bir araya getiriyor.

Azerbaycan yönetimi bir taraftan Ortadoğu ile ilgili büyük çaplı bir konferansı organize ederek Bakü’nün bir platform haline gelmesine katkıda bulunuyor hem de Ortadoğu’daki gelişmeleri, neredeyse bütün önemli taraflardan konuşmacıları bir araya getirerek birinci ağızlardan dinlemiş oluyor. Tabii bütün tarafları bir araya getirince, tartışma da eksik olmuyor.

Görünen o ki, Arap Baharı’nın değdiği ölçek olarak en önemli ülke olan Mısır’da, 25 Ocak devrimini geriye döndüren 30 Haziran darbesi Ortadoğu’daki dengeleri daha uzun süre etkileyecek boyutta bir etki yaptı. Askerî bir darbe gibi gözükse de esasında siviller tarafından “azmettirildiği” artık aşikâr. Zira, binlerce yıllık şaşaalı Mısır tarihinin özellikle son yüzyılları büyük fakirlik içinde geçti. 20. yüzyıldaki milli diktatöryal yönetimler çok gerekli olan kalkınma süreci yerine ranta odaklandılar. Bu da Mısır’da gelir dağılımını bozdu. Çok zenginler ve çok fakirler; çok eğitimliler ve çok az eğitimliler ortaya çıktı. Bir başka deyişle diktatoryal rejimlerden faydalanan bir azınlık ve faydalanamayan bir çoğunluk üretildi 85 milyonluk ülkede.

Bu yüzden, Müslüman Kardeşler’in darbeyle devrilmesinin temel sebebinin, din etrafında konuşulanlar değil, eski sistemin güçlü kesimlerinin yeni Mısır’da güçlerini diğer kesimlerle paylaşmak konusundaki isteksizlikleri olduğunu söylemek yanlış olmayabilir. Bu kesimin, darbe öncesinde Mısır ordusunu “göreve çağırması” ve göreve gelen askerî yönetimi (içinde bu kesimden gelen sivillere de görev verildi) cansiperane savunuşu bundan olabilir.

Mısır’daki gelişmelerin, büyük güçlerin Ortadoğu politikalarını ve rekabet eksenlerini etkilemesi de olası. Eğer bu çıkarım doğruysa, Mısır, salt Mısır değil. Bölgedeki yeni dönem satranç tahtası oluşma sürecinde.

Herkes Amerikalıları suçluyor ama…

Büyük güç olmak zor; herkes tarafından suçlanırsınız. Konferansta Mısır’daki darbeyi destekleyen bazı Mısırlı konuşmacılar, Amerika’yı Müslüman Kardeşler’i desteklemek, darbeye destek vermemekle suçladılar. Bu konuşmacılara göre, Amerika, Müslüman Kardeşler’in yaptığı kötülükleri göremiyor ve yeni yönetime yardımcı olmuyordu. Bu konuşmacılara göre, Mısır ordusu “halk” tarafından göreve çağrılmıştı; 30 Haziran’da yapılan şey, bir askerî darbe değil 25 Ocak devrimi gibi bir devrimdi.

Diğer konuşmacılar ise Amerika Birleşik Devletleri’ni, darbeye verilmesi gereken tepkiyi vermemekle suçladılar. Liseden doktora eğitiminin sonuna kadar Amerika’da okumuş olan Müslüman Kardeşler temsilcisi de bunlardan birisiydi.

Amerika Birleşik Devletleri adına konuşmasa da oradaki düşünce tarzını konferansa taşıyan eski ve önemli bir Amerikalı hariciyeci, oldukça mütevazı ve dengeli bir görüşü ortaya koydu; Amerika Birleşik Devletleri bazılarının zannettiği sonsuz maddî ve bilgi imkânlarına sahip bir güç değil. ABD’nin ilerideki siyasi olayları önceden görebileceğini düşünmek gerçekçi değil. Dolayısıyla, ABD de, diğer ülkeler gibi, dünya olaylarını büyük ölçüde dikiz aynasından izleyerek tepki veriyor. Büyükelçi, ABD’nin Mısır’daki darbeye önemli bir kredi açtığını da gizlemedi; ABD’nin Mısır’da olanları “darbe” olarak nitelememesinin sebebinin Mısır’daki yeni yönetimle ilişkilerini devam ettirebilme isteği olduğu görüşündeydi. Zira Amerikan kanunları, darbeyle gelen yönetimlere askerî yardım yapılmasına engel oluyor.

Şu anda görülen o ki, Körfez bölgesi de dahil olmak üzere Ortadoğu’nun geleneksel olarak ABD’ye yakın yönetimlerinin ABD hakkındaki bu şikayetleri artıyor. Hatta, Mısır gibi uç yönetimler, Rusya ile flört etmeye başlıyor.

Ne olur?

Toplantıda, Müslüman Kardeşler temsilcisinin altını çizdiği fikri alıntılayalım: “Mısır ve bölgeyi 20 senelik bir siyasi karışıklık bekliyor, sonrasında ise Müslüman Kardeşler’in Mısır’da yönetime geleceği kesin.” Zira, eski yönetimler gibi yeni yönetimlerin de Mısır’da gerekli kalkınma sürecini başlatması imkânsız. Sadece Körfez bölgesi ya da diğer kaynaklardan gelen mali desteklerin de ülke ekonomisine uzun dönemli bir faydası olması zor.

Bölge zaten karışıklık konusunda on yıllardır oldukça cömert. Ancak ana başarısızlık demokratik alandan çok ekonomik alanda. Daron Acemoğlu ve James Robinson’ın bu köşede daha önce aktarılan analizlerini bölgeye uygulayabiliriz. Bölgedeki yönetimlerin çökmesi diktatoryal / tiranik olmalarından çok ekonomik olarak “kapsayıcı” (ya da “toparlayıcı”) değil “sömürücü” olmalarından kaynaklandığını düşünebiliriz. Bu iki iktisatçıya göre, “sömürücü” yönetimler, ülkedeki ekonomik pastanın azınlık bir kesime yönlendiren ülkenin kurumsal yapılarını oluşturuyorlar. Bu da kalkınmayı, yani pastanın daha da büyümesini engelliyor. “Kapsayıcı” yönetimler ise geniş halk kitlelerini, onların müteşebbisliklerini ve çalışma azimlerini, sisteme bütünleştiren ve pastadan hak ettikleri payı almalarına izin veren kurumsal yapılara izin veriyor. Basit ama halklarının büyük kısmı genç olan Ortadoğu’daki başarısızlığı açıklayıcı bir analiz.

Orta vadeli program ve cari açık

04.11.2013, Murat Yülek, Dünya

Orta vadeli program, cari açığın en önemli hedef ilan edildiği belki de ilk politika metni. Ekonomi yönetimi, 2010 yılı sonunda bir strateji değişikliği gerçekleştirmiş ve cari dengeyi önemsediğini ilk defa o zaman resmi hale getirmişti. Cari açığın temeli aşırı kredi büyümesi olarak teşhis edilmiş ve bankaların kredi büyümesini yavaşlatması istenmişti. Bu yönlendirmeye ilk olarak kamu bankaları uymuş; ardından diğer bankaların da katılmasıyla kredi büyümesi gerilemişti. Sonradan, kredi büyüme hızları tekrar hızlandı. Ancak, kredi büyümesinin düştüğü dönemlerde dahi cari açık, özellikle GSYH büyümesine paralel olarak düşmesi gereken seviyelere düşmedi.

Hükümet son Orta Vadeli Program’da tasarruf oranının belli bir hızla yükselmesi, yani tüketim meylinin düşürülmesini ve büyümenin önceki hedeflere göre daha da düşürülmesini hedefliyor. Böylece, ithalatın da gevşetilerek cari dengenin düşürülmesini hedefliyor.

Bu, bir manada “kemer sıkma” politikası olarak düşünülebilir. Kamu açığının büyük olduğu dönem ve ülkelerde “kemer sıkma” hükümetin harcamalarını düşürerek iç dengeyi (bütçe dengesini) düzeltmeye çalışması manasına gelir. Bugün Yunanistan’dan Fransa’ya neredeyse bütün Avrupa ne kadar icra edip etmediği tartışma konusu olsa da kemer sıkma sözlerini ediyor.

Türkiye ise, kamu dengeleri çok daha düzgün ancak özel sektörü fazla tüketim yaptığı için dolaylı bir kemer sıkma politikası izliyor. Yani, kamu kesimi özel kesime kemer sıktırmaya, ayağını yorganına göre uzattırmaya çalışıyor. Amaç ülkenin, dış dengesini düzeltmek.

Her şeyden önce, seçimlerin yaklaştığı bir ülkede hükümetin gaza değil frene basması uzun vadeli düşündüğünü, “tribünlere oynamadığını” gösteriyor.

Ancak, bu dönemde bu tür bir kemer sıkma cari dengeyi düzeltir mi? Ne kadar düzeltir? Benim kuşkularım var.

Zira, kur “dengede” değil. Kur dengede değilken kemer sıkma bizi diğer parametrelerde “doğru” değil “yanlış” dengeye götürebilir. O denge de “istikrarlı” bir denge olmayabilir. Neden mi? İktisat bir “genel denge” bilimidir. Eğer değişkenlerden birisi “yanlış” bir dengedeyse mutlaka en az bir diğer değişken daha “yanlış” bir dengede olmalıdır. Yani kur dengede değilse, o dengesizliği cari açık adlı bir diğer dengesizlik dengeleyebilir ancak.

Bu şu manaya geliyor: Büyüme 2014’de OVP’ye paralel olarak yavaşlasa da cari dengede istenen seviyede düzelme sağlanamayabilir. Ayrıca, büyüme düşüp cari denge yeteri kadardüzelmezse, muhasebesel olarak iç üretici bu durumdan zarar görebilir. Zira, talep gerileyecek ancak daha büyük talep gerilemesi iç üreticiye değil, aşırı değerli kur sebebiyle nispeten ucuz kalan ithalata yönelecektir.

Yukarıdaki sadece bir senaryo.

İzmir İktisat Kongresi ve dış yatırımlar

03.11.2013, Murat Yülek, Zaman

Bu yıl beşincisi toplanan İzmir İktisat Kongresi artık bir gelenek haline geldi. Birincisi Atatürk tarafından 1923 yılında toplanan Kongre, önce Devlet Planlama Teşkilatı ve ardından, isminin değişmesiyle Kalkınma Bakanlığı tarafından düzenleniyor. Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz ve ekibi, gittikçe genişleyen ve bu yıl benim gözlemlerime göre oldukça yüksek olan bir katılıma ev sahipliği yaptılar.

Kongre’de Türkiye’nin makroekonomik ve sektörel konuları dışında İzmir’e oldukça önem verilmiş. Sadece akademisyenler ve bürokratlar değil, işadamları, öğrenciler ve gazetecilerin de değerlendirme yaptığı oturumlar düzenlenmiş.

İlk oturumda ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Ali Babacan ve Dünya Bankası Başkanı Jim Yong Kim, Deniz Gökçe’nin moderatörlüğünde hem Türkiye hem de dünya makroekonomisini konuştular. Dünya Bankası Başkanı’nın, konuşmasında sık sık Türkiye ekonomisine ve yönetimine övgüler yapması dinleyicilerin dikkatinden kaçmadı.

Benim de başlangıç sunumunu yaptığım ikinci oturum ise “Türkiye Yatırım Zirvesi” adını taşıyordu. Doğrudan dış yatırımlar konusunu bu köşede birkaç kez ele aldım. Kongre’deki sunumunda da bu fikirlerin bir kısmı tekrarlandı. Diğerlerini aşağıda özetlemek faydalı olabilir.

Türkiye’de doğrudan dış yatırımlar

Türkiye, 2002 yılına kadar ekonomisinin boyutu ve diğer avantajlarına kıyasla çok düşük, sıfıra yakın, dış yatırım çekiyordu. 2002 yılından sonra politik ve ekonomik istikrar, hızlı büyüme, Türkiye’nin dış dünyadaki algısı ve öneminin artmasıyla birlikte çektiği dış yatırım miktarını çok yükseltti. Doğrudan dış yatırımlar senede bir milyar doların altından 2007 yılında 20 milyar dolara kadar yükseldi. Krizden sonra rakamlar dünyaya paralel olarak düştü ve sonrasında kısmi bir çıkış görüldü. Dünyadaki toplam dış yatırımlarda Türkiye’nin payı sıfırlardan yüzde birlere yükseldi ve dünyanın en çok yatırım çeken 25 ülkesinden birisi oldu. Bu dönemde dış yatırımların üçte ikisi hizmet sektörüne yöneldi.

Bu önemli bir dönüşüm ve bir başarı. Ancak, Türkiye daha fazla yatırım çekebilir. Bir mikyas olarak, dünyanın en çok yatırım çeken ülkesi olan Çin ile karşılaştırırsak, dünyanın en yüksek dış yatırım alıcısı olan Çin (250 milyar dolar), 2012 yılında 1000 dolarlık GSYH başına 30 dolar dış yatırım çekerken Türkiye 15 dolar çekiyor. Demek ki, yüksek olsa da rakamlarımızı daha da yükseltme potansiyelimiz var. Türkiye’nin iç pazarının büyüklüğü, lokasyonu, nitelikli işgücü gibi faktörler ve dış dünyayla “bağlantıları” (bu köşede “connectivity” konusunu ele almıştık) bu potansiyele sahip olduğunu gösteriyor Türkiye’nin.

Akıllı dış yatırım politikalarına doğru

Türkiye daha fazla yatırım çekebilir. Çekmeli mi? Ne kadar yatırım çekmeli? Hangi yatırımı çekmeli?

Türkiye’nin ulaştığı sadece niceliksel değil niteliksel göstergeleri de göz önünde tuttuğumuz zaman, daha karmaşık yatırım politikalarının tasarlanması ve uygulamamız gerektiğini görüyoruz. “Gel de ne olursan ol gel” gelişmekte olan ülkelerin bir bölümü için geçerli olsa da Türkiye gibi daha ileri ve önemli ülkeler için yeterli değil. Nitekim, aynı oturumda konuşan Yatırım Ajansı Başkanı İlker Aycı, ajansın katma değeri yüksek sektörlerdeki yatırımları çekmeye çalıştığının altını çizdi.

Öncelikle, dışarıdan Türkiye’ye (ve diğer gelişmekte olan ve gelişmiş ülkelere) giren dış yatırımlar netice itibarıyla bir “yükümlülüktür.” Bu yatırımlar, en azından nemalarını geri götürmek isterler.

Zira, yatırım hesaplarını yaparken “ne yatırdım-ne aldım” diye düşünürler tabii olarak. Ana yatırım uzun süre alıcı ülkede kalabilir ve varlık değeri olarak büyüyebilir ama dış yatırım yurtdışına her hâlükârda uzun dönemde yüklü miktarda kaynak transferine sebep olur.

Bu durumda, Türkiye gibi, önemli miktarda yatırım çeken ülkeler bir süre sonra bu birikimli yatırımların nemalarının çıkmasıyla cari dengelerindeki negatif etkisini görmeye başlarlar. Türkiye bu sürece başladı çoktan.

En azından bu yüzden, Türkiye “akıllı yatırım politikalarıyla” hangi nitelikteki yatırımları çekmek istediğine ve bunları nasıl çekmesi gerektiğine karar vermeli.

Türkiye “akıllı yatırım politikası” tasarlamak için doğrudan dış yatırımlardan hangi faydaları beklediğini belirlemeli. Öyle ya, dünyada Amerika Birleşik Devletleri de, Makedonya da, İngiltere de ve Andorra da yatırım çekmek istiyor. Bu kadar geniş yelpazedeki ülkeler aynı tip veya aynı sektördeki yatırımları çekmeye çalışmıyorlar tabii olarak. Teknoloji ve beceri seviyesi düşük, sermaye birikimi yetersiz bir ülkenin, istihdam ve üretimini hızlandırmak için her türlü yatırıma açık olması normaldir.

Yelpazenin öteki ucunda, İngiltere gibi, ücretlerin ve beceri seviyesi yüksek bir ülke, tabii olarak (yani özel bir politika tasarımına büyük ihtiyaç duymadan) daha nitelikli yatırımları çekiyor. Türkiye gibi “ortadaki” ülkeler ise sosyal ya da “genelleştirilmiş” faydası yüksek yatırımları çekmek için özel politikalar geliştirmek zorunda.

Tanıtım, teşvik vs. gibi tek tek güdülen politikalar önemli, ancak, bunların bir dış yatırım çatı stratejisi altında iyi tasarlanması ve koordine edilmesi çok daha önemli. Dahası, bu politikanın Türkiye’nin 2023 ve ötesi için hedeflediği kabiliyetlerin oluşumuna katkı yapması gerekiyor. Bu strateji oluşturulurken sıradan esaslar temel alınmaz; bunun yerine, “kutunun dışına çıkarak” düşünmek gerekiyor. Örneğin, enerji verimliliği düşük bir ülkede yüksek enerji tüketen ve sadece iç pazarı hedefleyen yatırımları neden desteklesin Türkiye?