Archive for December, 2013

2014 ekonomisi

30.12.2013, Murat Yülek, Dünya

2014 yılı için öngörülen ekonomik değerlendirmeler son siyasi gelişmelerle şimdiden gözden geçirilme durumuna geldi. Bu köşede henüz 2014 öngörüleri yapılmamıştı; o halde 2013’ün son haftasında, 2014’e bakmak için yeterli sebep var.
Önce bir “geçiş dönemindeki” dünyaya bakalım. Dünya ekonomisine bakarken, en önemli unsurun Amerika’daki para politikası değişimi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Fed bilançosunun büyüme hızının düşürülmesi ve belki de küçülmeye başladığı bir yıl olabilir 2014. Bu yüzden işsizlik rakamları en önemli gösterge olacak; faizler sene boyunca sıfıra yakın kalacak gibi görünse de parasal büyüklükler en azından daha yavaş büyüyecek. Amerikan ekonomisinin bu yıl yüzde 2.5 civarında büyümesi olası. Bu olumlu bir şey ve Fed kararlarının dünya ekonomisi üzerindeki yavaşlatıcı etkisinin tersine işleyecek.
Bu yıl gerileyen euro ülkeleri hasılası 2014 yılında büyümeye başlamasını ve yüzde 1 civarında büyüme gerçekleştirmesini temel varsayım olarak alıyoruz. İngiltere gibi euro dışı ülkeler de tüm negatifliklere rağmen yüzde 1 veya üzerinde büyüyecekler gibi gözüküyor.
Japonya, Abe’ci politikalarla enflasyon üretmeye ve nispeten yüksek büyümeye başladı. Eğer Abe’ci politikalar, hem iç talep hem de zayıflayan yen sayesinde dış talep (ihracat) üzerinden genişleme sağlarsa, sanılanın aksine Japon ekonomisi 2014 yılında 2013’e yakın büyüme seviyeleri (yüzde 2) yakalayabilir.
Kısacası, gelişmiş ekonomiler açısından temel varsayımlarımız olumlu. Bu Türkiye açısından olumlu bir dış konjonktür oluşturuyor. Güçlenen doların (Euroya karşı olmasa da diğer kurlara karşı) enerji ve meta fiyatları üzerindeki etkileri ise bizim üzerimizde olumsuz etki yapabilir.
Türkiye’ye gelince… Türkiye 2014 yılında, seçimlere “operasyonlara” rağmen yüzde 3 ile 4 arasında bir büyümeyi gerçekleştirir. Stok hareketleri (senenin ilk iki çeyreğinde) ve aşırı değerinden bir miktar kurtulan TL’nin de etkisiyle dış talep (ihracat) büyüme üzerinde olumlu etki yapacak. Buna karşılık, iç talep ve şirket yatırımları özellikle sene başında canlı olmayacaktır. Dolayısıyla en azından çeyreksel olarak kamu harcamaları ve yatırımları önemli hale gelecek.
“Operasyon” süreçlerinin eskale edilmeye çalışıldığı bir ortamın ekonomi açısından önemli bir risk doğurduğu belli. 2014 yılında Türkiye’den sermaye kaçışı yaşanabilir. Küçük olsun, büyük olsun, yerli sermaye sahipleri sermayelerini istikrarlı, güvenli yerlerde tutmak isterler. Ancak, Türkiye’de fiili borçlanma maliyetlerinin yükselmesi, 2014 yılında Türkiye’ye dışarıdan kısa vadeli sermaye girişlerinin olabileceğini gösteriyor.
İran ile batı dünyasının ilişkilerinin düzelmesi Türkiye ekonomisi açısından pozitif rol oynayacak. İran ile ilişkilerinde bir süre önce sıkıntı yaşamış olan Osmanbey tekstilcisinden, mobilyacı ve diğer sanayicilere kadar İran pazarından Türkiye’nin faydalanması gerekiyor. Çözüm süreci ve Irak’la sürdürülen enerji müzakerelerine kadar orta vadede daha çok olumlu etkisini göreceğimiz önemli projelerin 2014 yılında da bir miktar faydasını görecek Türkiye ekonomisi.
Son aylarda önemli darbe yiyen Borsa İstanbul ise 2014’de hızlı bir çıkış yapabilir. Siyasi ortam bundan zarar görürse bu kez 2015’de çok daha hızlı bir çıkış göreceğiz. Sebebi basit; Bist değerlemeleri gelişmekte olan ülkelerin oldukça gerisinde kaldı. Kar gerçekleşmeleri ve ileriye dönük beklentileri ise fena değil. Dolayısıyla, Borsa İstanbul sıkıştırılmış bir yay görünümü veriyor. Serbest kaldığı anda, yani istikrar havası güçlendiği zaman patlayacak.
Sonuç; kötümser olmak için sebepler yok değilse de ben 2014’den umutluyum.

Türkiye karıştırılıyor mu?

29.12.2013, Murat Yülek, Zaman

Türkiye, FED’in son tapering kararından zarar görmedi. Buna karşılık, son olaylar Türk ekonomisine önemli maliyet getiriyor.
Türk ekonomisinin son on yıldaki kazanımları ve kazandığı direnç, zararın büyümesini engelliyor. Ancak yine de dikkatli olunması gerekiyor.

2001’de Türkiye

Türk ekonomisi 2001 yılında resmen olmasa da fiilen iflas durumundaydı. TC Hazine’si, her 100 TL’lik vergi gelirine karşılık 94 TL borç faizi ödemek zorundaydı. Zira, her 100 TL’lik vergi gelirine karşılık 430 TL’lik brüt borcu vardı ülkemizin.

Bu durumda olan bir şirketi düşünün; her 100 TL’lik satış gelirinin 94 lirasını eski dönemden kalan borçlarının faizlerine harcıyor. O satışı yapabilmek için gerekli girdilerin satın alınması, makine, bina yatırımları, çalışanlarının ücretleri için sadece 10 TL’si kalıyor elinde. Dolayısıyla, varını yoğunu ipotek edip borçlanarak hayatiyetini devam ettirmeye çalışan, tefeci eline düşmüş bir şirket.

Türkiye Cumhuriyeti, 2001 yılında, vergi gelirlerinin yaklaşık üçte biri seviyesindeki vergi dışı gelirleriyle de memur maaşlarını ödeyebiliyordu. Dolayısıyla, ülkemiz, devlet bütçelerinin kalan tüm harcamalarını (okul, havaalanı, yol inşaatı ya da tamiri, Türk ordusunun ihtiyaçları, üniversite ve kamu Ar-Ge ihtiyaçları, afetlerle ilgili harcamaları, vb.) yeni borç alarak karşılamak durumundaydı. Dahası, gelirinin dört katı seviyesindeki borcunun ana parasının vadesi gelen kısımlarını da yine ancak borç alarak çevirebiliyordu.

Türk ekonomisi 2001 yılında, demiryolu, karayolu, havaalanı yapmayı düşünecek durumda değildi. En büyük mesele, bu ay içindeki harcamalarının gerektirdiği nakiti bir şekilde temin edebilmekti. Bunun için, yıl boyunca ortalama yüzde 75 seviyesindeki faizlerden borçlanmıştı. Hazine’nin bu borçlanmasının vadesi 49 gün; yani, bir buçuk aydı. Özel sektörün durumu, tabii çok daha kötüydü; teoride “risksiz” faiz saydığımız kamu borçlanması faizlerinin çok daha üzerinde ve daha da kısa vadelerde borçlanabiliyordu. Buna iflas demezseniz, bitkisel hayat (vegetation) da diyebilirsiniz.

Rahmetli Özal, Türkiye’yi ihracatla tanıştırmıştı; ancak 2000’li yılların başında 30 milyar dolarlık ihracata sahip Türkiye neredeyse sadece yanıbaşındaki Avrupa’ya ihracat yapmaya çalışıyordu.

Bugün

Türkiye, 2012 yılında, topladığı vergi gelirlerinin yüzde 15’i civarında faiz ödüyor. Topladığı vergi gelirleriyle, 2001 yılında beş senede borcunun ana parasını ödeyebilirken bugün iki yılda ödüyor. Bu rakam, Avrupa’nın en iyileri arasında. Ortalama Hazine borcu maliyetleri 2001’de yüzde 75’lerden 2012’de yüzde 8,8’e indi. Vadeler ise 49 günden bin 400 günün üzerine çıktı. Yani, bir buçuk aydan dört seneye çıktı. İhracat 2001’deki 30 milyar dolar seviyesinden 2012’de 150 milyar dolar seviyelerine yükseldi.

Türkiye bu dönemde dünyanın en önemli turizm merkezlerinden, en önemli hava ulaşım merkezlerinden birisi oldu. Demiryolu, havayolu, karayolu altyapısı katlandı. Sağlık altyapısı da öyle. Milli Eğitim Bakanlığı’nın bütçesi hem mutlak değer olarak hem de bütçeden aldığı pay olarak devrimsel bir ilerleme yaşadı.

Yani Türkiye, bu son on senede bir taraftan bütçesini iflas durumundan kurtardı. Diğer taraftan ise altyapısını katladı. Diğer taraftan, bütçeden milyarlarca TL’lik yoksulluk ve kırsal kesim destekleri yapıldığını biliyoruz.

Türk ekonomisinin daha alacağı mesafesi olduğunu bu köşede söyleye geldik. Sanayi katma değerinin, teknoloji ve katma değer seviyesinin yükseltilmesi ve bu sayede dış ticaret açığının makul seviyelere düşülmesi ve hatta artıya geçmesi en önemli dönüşüm hedefi Türkiye’nin.

Siyasete müdahaleler

Türkiye’de 2013 yılında çeşitli vesilelerle siyasete yapılan müdahaleler, ulaşılan resmi bozuyor; kazanımları kaybettiriyor. Türkiye’nin daha yüksek faizlerle borçlanması, borsasının düşmesi (ben kurun yükselmesini olumlu gördüğüm için kura pek değinmiyorum) Türkiye’de kamu menfaatine yararlı olmaz; aksine büyük zarar verir.

Yolsuzluk iddiaları üzerine bakanların görevden alınması ve eşzamanlı Bakanlar Kurulu değişikliği, hukuka devredilmiş süreçlerin devam etmesini sağlayacak zaten. Birçok işadamının adeta teşhir edilmesi de Türkiye’nin faydasına değildir. Yolsuzluk iddialarının üzerine gidilmesi gerekir; ancak bu yapılırken geniş kamu menfaatine zarar verilmemesi, Türkiye’nin güvenilmez bir ekonomik ortama getirilmemesi gerekir.

“Cemaat”

Bir ekonomi köşesinde “Cemaat” neden konu edilsin diyebilirsiniz. Belki de haklısınız. Cemaat, özellikle Türkiye dışındaki çalışmaları, Türkiye’nin en değerli assetlerindendir. Bunu, Cemaat’in dışındaki insanlar olarak takdir etmeyenimiz azdır.

Cemaat, siyasî bir yapı değil. Yolsuzlukların üzerine gidiyor görünmesi temel bir refleks olarak görülebilir. Bizzat Fethullah Gülen Hocaefendi, Cemaat’in Türkiye’yi dengesizleştirmeye çalışan gayretlerin içinde olmadıklarını açıkladı. Bu durumun Cemaat’in diğer önde gelenleri tarafından da açıklandığını biliyoruz.

Bundan sonrası

Demoratik ülkelerde, üç-dört senede bir, yerel ya da genel seçimlerle karşı karşıya gelen hükümetlerin yolsuzluk gibi, halkın vicdanında önemli yer tutan iddialara karşı bigane kalması zaten beklenemez. Mahkemelere iletilen dosyaların olabildiğince şeffaf bir şekilde inceleneceği belli.

Bundan ötesinin amacı Türkiye’yi karıştırmak ve zarar vermek olur. Bunu yapmak isteyenlerin olduğu da belli. Cemaat’in böyle bir amacı olmadığı da. Temel amacı Türkiye’nin alabildiğine ilerlemesi olduğunu düşündüğüm Cemaat’in de bu yöndeki görüşlerini açıklamaya devam edeceğine eminim.

Türkiye yükselmeye devam edecek

23.12.2013, Murat Yülek, Dünya

Son 10 yılda Türk ekonomisi dünya tarihinin en büyük finansal krizine, Gürcistan’dan Suriye’ye yanı başındaki savaşlara, İran-İsrail sürtüşmelerine, Arap Baharı’na rağmen büyüdü ve yükseldi. Kasasında memur maaşlarını ödeyecek parası olmayan bir ülkeyken, tarihimizin en istikrarlı ekonomik on yılını yaşadık.

Ancak, Türkiye’nin daha gideceği yol, alması gereken mesafeler var. Türkiye’nin en ileri ve büyük ekonomilerin arasına girmesi gerekiyor. Bölgeler arası gelişmişlik farklarını da tamamen ortadan kaldırmış, yüksek teknolojiye sahip, özel sektörü Ar-Ge yapan, markalı ürünler üreten, dünyanın en elverişli yatırım ortamlarından birine sahip bir Türkiye. Geçmiş on yıl bu daha büyük ekonomik atılımın da temelini oluşturuyor.

Bu yolda ilerlerken, Türkiye’nin önüne engeller çıkmaya devam edecek. Zira hep öyle oldu. Türkiye’nin ve Osmanlı İmparatorluğu’nun ortak son üç yüzyılı büyük ölçüde istikrarsızlıklarla kesildi. Fransız sanayileşmesi, 19. yüzyıldaki Japon ve Alman kalkınması ve daha başka başarılı dönemler istisnasız olarak belli ölçüde istikrarlı dönemlerden faydalandı. Japonlar’ın meiji restorasyonunu gerçekleştirdikleri dönemde, Sultan II. Abdülhamit döneminde Osmanlı İmparatorluğu’da bir hızlı kalkınma dönemi gerçekleştirmeye çalıştı. Ancak, büyük İmparatorluk topraklarının bu sürece sağlayacağı kaynaklar, sağlanan 30 yıllık istikrara rağmen yeterli olmadı. Abdülhamit düşürüldükten 6 sene sonra önce Balkanlar kaybedildi, ardından Almanya tarafında girilen savaşta imparatorluğun tümü kaybedildi. Cumhuriyetin ilk 15 senesi de savaş sonrası şartlarına rağmen, istikrar belli ölçüde gerçekleştirildiği için ekonomik açıdan atılım yılları oldu.
Bugün Türkiye çok daha farklı dinamiklere sahip. İstikrarsızlığa geri dönüş artık mümkün değil. Türk ekonomisinin son 10 yılda ulaştığı direnç seviyesi, iç ve dış faktörlerle defalarca test edildi. 2013 yılında da önce gezi olayları, sonra da geçen haftaki operasyonlarda ekonomi açısından yeni testler oldu. Her ikisine de Fed kaynaklı yurtdışı faktörler eşlik etti. Buna rağmen, Türk ekonomisinin temel dengelerindeki güçlülük, geldiğimizolgunluk seviyesini gösteriyor.

Bu baz üzerine, önümüzdeki dönemde güçlü bir sanayi, düzelmiş bir cari denge ve bölgesinin merkezi, dünyanın da önde gelenlerinden biri haline gelmiş bir ekonomi inşa etmemiz gerekiyor. Geçen hafta Türkiye’nin gündemine gelen yolsuzluk iddialarının üzerine Hükümetin kararlılıkla gideceğine eminim. Zira bu konu bizzat Sayın Başbakan’ın sözleriyle açıklandı. Süreç mahkemelere intikal etti zaten. Hükümetin diğer karar tedbirlerini yakın zamanda göreceğimize eminim. Bu arada, her şeye rağmen, iddialar mahkemede ispatlanana kadar tüm zanlıların masum kabul edilmesi gerektiğini de hatırlatalım.

Türkiye bundan sonra ilerlemeye, olgunlaşmaya ve yükselmeye devam edecek.

FED düğmeye bastı, Türkiye iyi

22.12.2013, Murat Yülek, Zaman

Perdeyi Bernanke açtı, kapatma kararını da yine Bernanke verdi. FED, geçen hafta, 2012 yılı Eylül ayında başlatılan, QE3 diye bilinen dolar sınırsız genişleme politikasını tersine çeviren kararı aldı. Sürecin gelecek sene başlatılması benim açımdan daha olası görünüyordu. Bernanke’nin görevi bırakıyor olmasının kararda önemli rol oynamış olması muhtemel.
QE3 çerçevesinde bu aya kadar FED piyasayı 1 trilyon dolar fonlamıştı. Böyle olunca, Ekim 2008’de 1 trilyon doların altındaki FED bilanço büyüklüğü bugün itibarıyla 4 trilyon dolara yaklaştı.

Çarşamba günkü kararla tahvil alımları azalsa da FED bilançosu büyümeye, biraz yavaşlayan bir hızla devam edecek. Karara göre, her ay toplam 85 milyar dolarlık tahvil ve ipotek bonoları alımı, 10 milyar dolar kısılarak 75 milyar dolara indirildi. Toplam 10 milyar dolarlık kısılma, devlet ve ipotek tahvillerinin her birinde, 5 milyar dolarlık eşit miktarda kısılmadan oluştu. Buna paralel olarak, FED’in piyasaları ve beklentileri yönlendirme politikaları (forward guidance) da kullanıldı ve Amerika’da işsizliğin yüzde 6,5’in altına inmesinden sonra da daha epey bir süre daha merkez bankası faizlerinin sıfıra yakın kalacağı belirtildi.

Karar bir kişiye karşılık dokuz kişinin oyuyla alındı. FED Başkanı Bernanke, şimdiki başkan yardımcısı ve sonraki başkan Janet Yellen’ın da karardan hoşnut olduğunu açıkladı. Dolayısıyla, Yellen, ocak ayında başkanlık koltuğuna oturduktan sonra mevcut politika çizgisi devam edebilir. Bu ne demek oluyor aşağıda tartışacağız.

ABD’deki ilk gündeki tepki, borsaların yükselmesi yönünde oluştu. İkinci gün borsalar yataya döndü denebilir. Faizler de (özellikle 5 ve 10 yıllıklar) bir miktar yükseldi. Yani sevinen borsalar oldu. Bu arada dolar güçlendi. Son günlerde hafif güçlenme eğiliminde olan altın, açıklamanın yapıldığı gün, gün sonu itibarıyla önceki güne göre yatay seyretti sonraki gün (perşembe) ise geriledi.

‘FED ne yapmak istiyor ve başarıyor mu?’ sorusu önemli. FED kısaca, normale dönmek istiyor. Bu şu demek: parasal genişleme şu ana kadar varlık piyasalarını ve ekonomik aktiviteyi destekledi. Dolayısıyla, borsalar hem likiditeden hem de ekonomik canlanmadan fayda görmüş oldu. Parasal genişleme aynı zamanda faizleri düşürmüştü. FED şu anda, bir taraftan parasal genişlemeyi yavaşlatmak (ve sonrasında beş senede dört kat büyüyen bilançosunu kısmak) istiyor. Ancak aynı zamanda, bu destekle yükselen borsaların ve ekonomik aktivitenin düşmemesini ve faizlerin de yükselmemesini istiyor.

Bu sebeple, tahvil alımlarını kıssa da politika faizlerini daha uzun süre bu seviyelerde tutacağını “forward guidance” olarak piyasalara taahhüt etmeye çalışıyor. İlk bir iki günlük tepkilere bakılırsa, kısmi bir başarı da söz konusu; borsalar gerilemedi ancak faizler hafif yükseldi. FED’in önümüzdeki günlerde borsalardan çok faizleri izleyeceğini söyleyebiliriz.

FED’in çarşamba günkü kararının bir başka önemli etkisi de gelişmekte olan ülkeler üzerinde bekleniyordu. Haziran-eylül arasında oldukça dalgalı günler geçirdikten sonra eylüldeki FED toplantısında rahatlayan gelişmekte olan ülke kurları, çarşamba günkü ilk tepkisi, yüzde 0,8 ile yüzde 1,2 arasında değer kaybetti. Bu durumu ben sağlıklı bir gelişme olarak görüyorum. Aşırı yüksek olmayan bir ilk tepki ile karşı karşıyayız.

Görünen o ki, gelişmekte olan piyasalar ve o piyasaların yatırımcıları, kısılmayla ilgili hazırlıklarını yapmışlar. Türkiye’de siyaset arenasındaki değişimlerle cuma günü de TL’deki yukarı çıkış devam etti. Ancak Türk Lirası zaten aşırı değerlenmiş seviyede olduğu için ben bu gelişmeleri doğru yönde bir düzeltme olarak görüyorum. Dolayısıyla, Türkiye ekonomisinin direnci, eşzamanlı olarak iç ve dış şoklarla bir kez daha denendi ve ekonomik istikrar bir kez daha direncini gösterdi. Demek ki son yıllarda ekonominin temellerindeki düzeliş güçlü kalmaya devam ediyor.

Gelişmekte olan piyasalar demişken, derecelendirmeler konusunun da yakından takip edilmesi gerekiyor. Derecelendirme kuruluşları, geçmiş tecrübelerine (hatalarına) binaen aşırı muhafazakâr olacaklar önümüzdeki dönemde. Bu, gelişmekte olan ülkelerin derecelerinde 2013’teki düşüşlerin devam edebileceği manasına geliyor.

Önümüzdeki dönem

Yellen’ın başkanlık koltuğuna oturmasından sonra ne olur? Aralıkta düğmeye basılmasıyla, Amerika’da, tahvil alımlarının 2014’ün ilk yarısında sona erdirilebileceği görüşü de var. Buna karşılık, bu sürecin uzaması olası. Her hâlükârda, başlangıç kararının geçen hafta alınması, sürecin 2014 yılı sonuna kadar tamamlanabileceğini gösteriyor. Amerikan politika faizlerinin ise bir süre daha düşük kalması olası.

TCMB üzerinde, TL’nin aşırı değerliliğinden kaybının önünün kesilmesi için faizlerin yükseltilmesi baskısı oluşacak. Oysa ABD için daha şimdiden, doların değer kazanmasının ekonomik canlanmayı boğabileceği şikâyetleri gelmeye başladı. Buna karşılık, aşırı dolar likiditesi sırasında aşırı değer kazanan gelişmekte olan ülkelerdeki hafif değer kayıplarını dahi aynı iktisatçılar “EM’ler çözülmeye başladı” diye yorumluyor.

Türkiye’nin yaklaşan seçimlere rağmen, geçtiğimiz senelerde olduğu gibi, bir seçim ekonomisine girmemesi güzel. Hükümet bu konuda önceki hükümetlerin yaygın olarak kullandığı bu aracı kullanmamaya dikkat ediyor. Dahası bu sene hükümet, bütçe performansını geçen seneden de daha iyi götürüyor. Avrupa’nın aksine bütçe de, büyüme de çok daha iyi Türkiye’de. Yukarıda da söyledik; Türk ekonomisinin direnci bir kez daha iç ve dış şoklarla denendi ve kendini ispat etti. Arada böyle testler ekonomi açısından bence faydalı.

Önümüzdeki dönemde, Türkiye’nin bütçe dengelerini iyi götürmeye devam ederken, enflasyon üzerindeki etkiye rağmen kurdaki normalleşmeyi de sağlaması gerekiyor.

Eğitim reformunda önce müfredat

16.12.2013, Murat Yülek, Dünya

K-12 eğitiminde reform sürecindeyiz. Esasında, K-12 eğitimindeki reform süreci Cumhuriyet’in kuruluşundan beri devam ediyor. Ancak anlamlı ve ihtiyacını duyduğumuz sonuçları henüz alamıyoruz. PISA sınavlarında aldığımız skorlar bunun göstergelerinden sadece birisi.

Bu köşede PISA skorlarıyla ilgili son yıllarda yazılar yer aldı. Şimdilerde PISA skorları oldukça popüler hale geldi ülkemizde. Birçok köşe yazarı bu konuyu ele alıyor artık.
Üç yıl önceki skorlardan yola çıkarak, bu köşede, PISA skorlarının Türkiye’nin GSYH’sinin gerektirdiği seviyelerin altında olduğunu söylemiştik. Yani Türkiye’nin ekonomik ilerlemesi, eğitim alanındaki ilerlemesinin önünde gidiyor. Bu ekonomik gelişmişlik seviyesine ulaşmış bir ülkenin daha yüksek eğitim çıktıları (ve etkisi) elde etmesi gerekir demiştik. Dahası, artık ülkemizde Milli Eğitim Bakanlığı bütçesi en yüksek bütçeye sahip bakanlık. Yani, Türkiye kaynaklarının en büyük kısmını eğitime harcıyor artık. Bu, başlı başına önemli bir reform esasında.

Bazı diğer gözlemciler PISA skorlarını farklı yorumluyorlar; öyle de bakılabilir: “Türkiye, eğitim seviyesinin gerektirdiğinin daha ötesinde bir ekonomik başarı sağlamış.” Eğitim seviyesi, emeğin kalitesinin en önemli belirleyicilerinden olduğuna göre bu da doğru bir yorum.

Bu günlerde gündemimizde yer alan eğitim reformunun başarılı olmasının en önemli şartı müfredatı düzeltmek ve önce öğretmenlerimizi yeni sisteme göre eğitmektir. Zira bu günlerde çocuklarımızı yetiştiren öğretmenlerimiz de yanlış bir müfredatla yetiştiler.
Müfredat neden mi yanlış? Çünkü son yıllarda elden geçmiş olsa da mevcut müfredat tamamen öğrencinin bilgi bombardımanına tabi tutulmasına dayalı; soru sormasına, sorulara cevap aramasına değil.

Bir eğitim sistemi düşünün, 12 yıl boyunca çocukları (hayata değil) üniversite sınavına hazırlayacak ve on binlercesi bu sınavda bir tek net çıkartamayacak. O zaman sormamız gerekmiyor mu: bu çocukların 12 yılını neden tükettik? Neden öğretmen maaşlarından tutun okul, derslik, laboratuvar inşaatlarına kadar milyarlarca lirayı heba ettik. Dershane de çözüm değil. Onlar da çocukları hayata değil sınava hazırlıyorlar. Ancak sıfır çeken çocukların çoğu dershanelere gitmediler mi?

Müfredat reformunun ana eksenini müfredatın gereksiz konulardan temizlenmesi ve “soru sormak ve cevap aramak” çerçevesinde yeniden düzenlenmesi oluşturmalı. Dört milyon civarındaki lise nüfusuna hayatlarında hiç kullanmayacakları şeyler öğretiyoruz. Örneğin liselerde hem sözel hem sayısal öğrencileri onbirinci sınıfta “karmaşık sayılar”, on ve birinci sınıflarda trigonometri öğreniyorlar. Liselerden mezun olduklarına göre, bunların çok büyük kısmı, bu konuları sınavda bir şekilde geçiyorlar. Ancak, esasında ne öğreniyorlar ne de hayatta bunları kullanacaklar. İnanmıyorsanız, bu konuları öğrendikten bir sene sonra, tesadüfi olarak seçtiğiniz on gence, trigonometri ile ilgili arka arakaya on cümle söylemesini isteyin. İkna olacaksınız.

Bunlar matematiğin saygıdeğer konuları olsa da, kullanılmayacak bilgiye gençlerimizin her sene yüzmilyonlarca saatini (lise nüfusunu, gereksiz konulara ayrılan saatler çarpınız; hesabı yaparsanız bu rakamlara rahatlıkla ulaşacaksınız) neden heba ediyoruz? Gençler bu konuları bir şekilde sınavları geçecek şekilde öğreniyorlar ama onlara “Cebeli Tarık Boğazı nerededir?” Ya da eskilerin “kerrat cetveli” dedikleri çarpım tablosunu sorduğunuz zaman cevap alamayabiliyorsunuz.

PISA’da son sıralarda yer almamızı bırakın, lise son talebesine basit bir konuda küçük bir araştırma yapıp sunmasını istediğiniz zaman da teklemeler başlıyor.

Dahası, hem Ankara-Çankaya hem Hatay-Erzin hem de Kars Kağızman’daki gencimize “one size fits all” eğitim sistemiyle karmaşık sayları öğretmeye çalışırken, onlara ağaç fidanının nasıl dikileceğini ya da bir metni kritik gözle nasıl okuması gerektiğini öğretemiyoruz.

Sistem ne kadar reforma ihtiyaç duysa da, zeki öğrenci bir şekilde yolunu buluyor. PISA ya da üniversite sınavlarında yanlışsız öğrencilerimiz de var. Ancak mesele, asıl çoğunluk olan milyonlarca diğer öğrenciyi, sınav merkezli değil, hayat merkezli bir eğitime tabi tutup, verimli hale getirmek olsa gerek.

Avrupa’nın ilk çıkışı: 16. yüzyıl coğrafî keşifleri

15.12.2013, Murat Yülek, Zaman

Çıkış arayan ancak merkezi otoriteden yoksun Avrupa, iki temel probleme yenilikçi çözümler arıyordu: doğuyla dış ticaret açığını finanse etmesini sağlayacak bir çözüm ve Osmanlı İmparatorluğu’nun tekeline aldığı doğu ticaret yolunu kendi eline geçirebilmek.
Her ikisine de çözüm buldu ve yeni bir dünya düzeni kurdu Avrupa. Birincisinin çözümü, özellikle Afrika’nın doğusu ve sonradan adı Latin Amerika olacak yeni keşfedilen yerleri sömürgeleştirmek oldu. İkincisini ise yeni coğrafi rotaları geliştirerek çözdü. Eğer iktisat tarihçisi Niall Ferguson’a bakılırsa, Avrupa’nın bu arayışında, “yap” deyince yaptırabilen, “dur” deyince durdurabilen bir merkezi otoritenin olmaması Avrupa’nın en büyük şansı oldu.

Oysa, o dönemde dünyanın en büyük ekonomilerinden birisi olan Ming Çin’i coğrafi keşif defterini net bir emirle kapatmıştı. Ming Çin’i, Kristof Kolomb’dan daha önce, Avrupa gemilerine göre dev sayılacak gemilerden oluşan büyük bir filo oluşturmuş ve generalin kumandasındaki bu filo, bazı tarihçilere göre Amerika kıyıları da dahil Avrupa tarafından bilinen ve henüz bilinmeyen tüm dünyayı dolaşmıştı.
Çin bu projeyi durdururken anarşik/bölünmüş Avrupa gözüpek ve kılıcından kan damlayan denizcilerin önünü açtı. Bu denizciler kralları ve kutsal İsa adına Afrika’nın önce doğu kıyılarının belirli bölümlerini kolonize ettiler. İlk amaçları kronik cari açıklarını finanse edebilecek altın kaynaklarına ulaşmaktı.

Ancak sonrasında daha önemli bir arayışa girdiler; Ümit Burnu’ndan aşarak Hindistan’a bir deniz yolu açmayı ve kontrol altına almayı denediler. Ümit Burnu’nu aşma kısmı hariç bu yol yüzyıllardır biliniyordu esasında. Afrika’nın doğu kıyısı, Kızıl Deniz ve, Aden’den başlayarak Arabistan Yarımadası’nın güney ve doğusu, Hindistan ile batı arasındaki deniz ticareti güzergahının en önemli halkalarındandı.

Ümit Burnu’nu geçmek, batı tarihindeki en gaddar insanlar arasında yer alan Vasco de Gama’ya nasip oldu. Gama’nın projesi kabul edilmiş ve Portekiz Kralı tarafından finanse edilmişti. De Gama’nın hedefi, Mısır’daki Müslüman Memluk idaresi ile onlarla yakın ilişkileri olan Katolik Venedikliler’in işbirliğiyle gelir öğreten Baharat Yolu’nu ikame edecek ve Portekiz’in tekel olmasını sağlayacak bir deniz yolu güzergahı geliştirip bunu kontrol etmekti.

Yeni Dünya Düzeni

İşte böylece, de Gama ve onun gibi “öncüler” yeni bir dünya düzeni kurdular. Osmanlı İmparatorluğu ve Venedik başta olmak üzere eski dünya düzeninin (ticaret yollarının) hakimleri, kaybeden tarafta yer aldılar. Yeni ticaret yolu Portekiz tüccarları ve Portekiz deniz kuvvetlerinin eline geçti. Tabii olarak, Portekiz bu yeni yolu tamamen kendi kontrolü altında tutmayı istedi. Ticaret eski güzergahtan yenisine kaymalı ve yeni güzergah da Portekiz tarafından kontrole edilmeliydi. Nitekim öyle de oldu. Ancak sadece bir süre için.

Bu köşede daha önce de yazıldığı üzere, Portekiz yeni bir dünya düzenine önayak olsa da bunu sürdürecek altyapıya sahip değildi. Önce İspanyollar sonra Flemenkler kontrolü ellerine aldılar. İngilizler diğerlerini eleyerek kontrolü eline aldı ve doğu batı ticaret yollarını eline geçirdi.

Aynı arayış, yukarıda bahsedildiği gibi, İspanyol ve Portekizlileri bugün Amerika diye bilinen kıtaya da götürdü. Hindistan’ı ararken yanlışlıkla keşfedilen topraklar Anglosakson literatürüne “Batı Hindistan” (West Indies) diye girecekti. Buraların yağmalanmasıyla hem nisbeten ilkel yerlilerle birlikte Aztek medeniyetinin ortadan kalkmasına kadar giden yıkımlar yaşandı. Jared Diamond’ın meşhur kitabının başlığında yer alan “mikroplar” da tüfekler kadar işe yaradı bu yıkımda. Neticede, Avrupa’ya akan altın ve gümüş “16. yüzyıl enflasyonunu” doğurdu Avrupa’da.

19. yüzyılın yeni dünya düzeni: “Tüfek icad oldu mertlik bozuldu”

Ancak 16. yüzyılda kurulan yeni dünya düzeni, daha üç yüzyıl sonra bir başka varyete daha görecekti: sanayi devrimi. 16. yüzyılda kurulan yeni düzen, eski düzendeki taşların yer değiştirmesinden oluşuyordu: ticaret yolları. 19. yüzyıldaki devrim ise çok daha yaygın ve etkin bir etkiye sahip olacaktı: sanayi devrimi.

19. yüzyıla kadar üretim dünyanın her ülkesinde aşağı yukarı benzer şartlarda, küçük çaplı zanaatkârlar tarafından yapılıyordu. “Know how” vardı ve önemliydi ancak yine de bir ülke ekonomisi tarafından üretilebilen çıktının (üretim, hasıla) ana belirleyicisi kol gücüydü. Verimlilik artışları imkanı kısıtlıydı.

İngiltere’de başladığı bilinen sanayi devrimi bu “düzeni” tamamen değiştirdi. Eski düzende kol gücü (insan sayısı) aynı olan iki ülkenin hemen hemen birbiriyle aynı çıktıyı üreteceği düşünülebilirdi. En azından arada büyük üretim farklılıkları beklenmezdi. Sanayi devriminden sonra, kol gücüyle ekonomik çıktı arasındaki ilişki koptu. Sanayileşen ülke ile sanayileşmeyen arasındaki çıktı farkı giderek açıldı. Bu yeni bir dünya (ekonomik) düzeni manasına geliyordu. Bunun ardından gelen bilgi ekonomisi temel olarak kol kuvveti ile çıktının arasındaki ilişkiyi tamamen kopardı. Tabii kaynaklara dayanmayan, kişi başına gelirlerde ortaya çıkan, büyük farklar bu yeni dönemin ayırt edici özelliği oldu.

Sanayi devriminden sonra gelen bilgi devrimi devrimi yaşayanlarla yaşamayanlar arasındaki farkı daha da büyüttü.

Bazı ülkeler, ki onlara “geç kalkınan ülkeler” adı verildi, sonradan uyguladıkları politikalarla sanayi (ve sonrasında bilgi) devrimini yakalamayı başardılar. Bunların arasında en önemlileri, Almanya, Japonya, İtalya gibi ülkeler idi. Sanayi devrimini 1750’lerde başladı sayarsak, bu ikinci nesil sanayileşme 100 yıl kadar sonra gerçekleşti. Ancak bunlardan sonra yeni bir nesil sanayileşme yaşandı. İktisatçılar, sanayileşmeyi 1950’lerde yaşayan Güney Kore ve Tayvan gibi bu ülkelere, geç-geç kalkınan ülkeler adını verdi. Şimdilerde Çin dördüncü nesil sanayileşmeyi temsil ediyor.

Şu anda, 16. ve 19. yüzyılda yaşanıp üst üste gelen bu iki dünya düzeninin bileşkesi olan bir dünyada yaşıyoruz.

Türkiye’nin sağlık cihazları stratejisi yok

09.12.2013, Murat Yülek, Dünya

Sağlık cihazları sektörü enerji gibi önümüzdeki on yıllarda dünyanın gündemindeki en önemli teknoloji alanları arasında yer alıyor. Dünya ülkelerinin büyük bölümü bu teknolojilerin alıcısı/tüketicisi durumunda. Türkiye de bunlardan birisi. Dünya ülkelerinin az sayıdaki bir bölümü ise bu teknolojileri geliştiren ve dünyaya satan şirketleri barındırıyor. Bu şirketler de zaten bir elin parmaklarını geçmiyor.

Türkiye’nin sağlık cihazları alanına mutlaka girmesi gerekiyor. Türkiye bu alanda teknoloji tüketen değil geliştiren, cihaz ithal eden değil üreten ülkeler arasına girmeli. Tabi buna kimse karşı çıkmaz zaten. Mesele bunun nasıl gerçekleşeceği.

Bu stratejinin oluşturulması ve uygulanması Bilim, Teknoloji ve Sanayi Bakanlığı kadar Sağlık Bakanlığı’na da düşüyor. Raylı sistem teknolojilerinin geliştirilmesi görevinin yine Bilim, Teknoloji ve Sanayi Bakanlığı kadar Ulaştırma Bakanlığı’na düştüğü gibi.
Bu teknoloji alanlarında yerel kabiliyetin geliştirilmesi iki sebepten gerekli. Birincisi, katma değerli sektörlerim geliştirilmesi Türkiye’nin kişi başına gelirinin yükseltilmesi için elzem. İkincisi, ise, Türkiye’nin ihtiyacı olan bu ekipmanların pahalı edinilmesi yerine rekabetin artırılarak maliyetlerin düşürülmesi. Zira bu tip ekipmanlar, üretim maliyetlerinin çok üzerinde satılabiliyor.

Hürriyet’ten Hacer Boyacıoğlu’nun geçen haftaki haberiyle bitirelim:
“Kamu hastane birliklerinin görüntüleme sistemleri için açtığı iki ihale de, teknoloji devleri Siemens ve Philips’ten döndü. … Philips, ihalenin 3 bölümü için şikayetçi olurken, “Belli kriterlerle Siemens firmasının cihazı tanımlanıyor” iddiasını gündeme getirdi. Dosyayı incelemeye alan Kamu İhale Kurumu, karar vermeden önce bilirkişi raporu istedi. Gelen bilirkişi raporu, şikayetçi firmanın itirazını doğrular nitelikte olunca; ihale iptal edildi. Bilirkişi, ihalenin belli bölümlerinde “Tek bir marka işaret edilmiş” derken, şartnamede yer alan bazı özellikler “Sadece Siemens Perspective modelinde mevcut” tespitinde bulundu. Kamu hastane birliklerinin yaptığı bir diğer görüntüleme hizmeti alım ihalesi de geçtiğimiz günlerde iptal oldu. Bu kez şikayetçi olan Siemens firmasıydı. Güney Kamu Hastane Birliği’nin gerçekleştirdiği PET-CT ihalesine itiraz eden Siemens, “Ben üst düzey bir sistem ile ihaleye katılmaya zorlandım. Philips ve GE firmalarının ise alt modelleri kabul edildi. Bu yüzden fiyatım yüksek kaldı” dedi. Konu bir kez daha bilirkişiye gitti ve bilirkişi de Siemens’e hak verdi. Bilirkişi raporunda, “Şikayet haklı bulunmuştur” saptaması yer alınca; bu ihale de iptal edildi. Siemens ve Philips tarafından iptal edilen iki ihale için, şimdi tekrar ihaleye çıkılması gerekiyor. Ancak yenilenen ihalelerde, her iki firmanın da haklı bulunan itirazları çerçevesinde revizyon yapılması zorunlu olacak.”
Teknoloji geliştirme sürecinin uzun vadeli bir gayret olduğu aşikar. Ara dönemde, bu tip cihazların alımında yerel muhteva kuralları, offset tipi uygulamaların geliştirilmesi gerekiyor. Bunlar dünyanın diğer ülkelerinde denenmemiş yöntemler değil.

Sıkışmışlıktan arayışa ekonomik gelişim

08.12.2013, Murat Yülek, Zaman

16. yüzyıla dönelim. Sıkışık bir coğrafyada, bölünmüş siyasi yapılardan oluşan, merkezi otoriteye tabi olmayan bir Avrupa nasıl üç yüzyıl sonra dünyanın en güçlü siyasi ve ekonomik teşekküllerinin sahibi oldu?

Bu soru, iktisat tarihçilerinin cevap vermeye çalıştığı ana sorulardan birisi olmaya devam ediyor. Son dönemde, Jared Diamond’dan Jeffery Sachs’a, Daron Acemoğlu’dan Ian Morris’e kadar birçok iktisatçının ilgi alanına giriyor.

Toynbee’yi de hatırlayalım; Toynbee, ‘zora düşme-tepki’ (challenge-response) modelinin tarihi (ve bugünü) açıklamada işe yarayabileceğini söylüyordu. Bunu “Zora düşen çözüm arar.” şeklinde ifade edebiliriz. Çözüm bulamayanın da ‘kaybedeceğini’ ekleyelim.

Bugünün Avrupa ve diğer zengin ülkelerini (kaynak zengini olanları kastetmiyorum tabii) zengin hale getiren bu sıkışmışlığın getirdiği ‘arayış’ idi. Bu arayış, yeni bir dünya düzenini (bayağı kanlı yollarla) geliştirdi. Dünya 16. yüzyıla gelinceye kadar iktisaden çok değişmemişti. 16. yüzyıl ve sonra da 19. yüzyılda yaşanan değişiklikler ekonomik alanda ‘yeni dünya düzenleri’ üretti. Daha önemlisi, bugün birçok ülke (hepsi gelişmekte olan ya da daha fakir ülkeler), 15. yüzyıl öncesi dünya düzeninde yaşamaya çalışıyorlar. Bu uyumsuzluk, bu ülkelerin fakir kalmaya ısrar ve istikrar içinde devam etmesine sebep oluyor.

‘Önceki’ dünya düzeni

Önceki düzen üç ana üretim aktörüne dayanıyordu. Çiftçiler tarım ürünlerini üretiyor; madenciler metal ağırlıklı madenleri pazara sunuyordu. Zanaatkarlar, fabrikalarda değil kendilerine ait küçük atölyelerde, bu temel ürünleri bugün sanayi ürünü kabul edilen nihai ürün haline getiriyorlardı: İnsanların sofralarına gelen gıdalar, giydikleri elbiseler, kadınların taktıkları mücevherler, askerlerin silahları ve çiftçilerin tarım aletleri. Bu üretimler, bugün olduğu gibi, insanların yaşadığı coğrafyalara eşit dağılmamıştı. Dolayısıyla, diğer yerlerde üretilenleri son kullanıcının pazarına getiren tüccarlar da üreticiler kadar, belki de daha fazla öneme sahiptiler. Ürettikleri ekonomik değer ve aldıkları riske karşılık onlar da para kazanıyorlardı.

Devlet adlı aktör, var olduğu ve ekonomik faaliyetin geliştiği ilk dönemlerden itibaren ticaretin öneminin farkına varmıştı. Kısa sürede, ticaret yollarına sahip olmanın da. Tarihte yazılı ilk anlaşma olarak bilinen Kadeş, zamanın önemli güçleri olan Hititler ile Mısırlılar arasında yapılmıştı. Tarihçilere bakılırsa, bu iki güç, bereketli hilaldeki ticaret yollarına sahip olmak için savaşa tutuşmuşlardı. Devletler, ticaret yollarını kendi sınırları içinden geçirmeyi, öyle olmazsa ticaret yollarına askeri yollarla sahip olmayı ya da en azından kontrol etmeyi istiyorlardı. Bunda, vergi gelirleri elde etmek amacı kadar ticaretin faydalarından kendi tebaasının faydalanmasını sağlamak isteği rol oynuyordu.

Avrupa

Tarih boyunca, ticaret yollarının genellikle doğu-batı aksında olduğunu görüyoruz. Dünya yuvarlak olsa da, kuzey-güney ticareti daha çok bölgesel ticarete konu olageldi; tarihte ve bugün. Doğu-batı ticareti ise sadece bölgesel değil küresel ticaretin da ana aksı idi. 15-16. yüzyıla dönelim. Avrupa yüksek nüfus yoğunluğuna sahip olduğu için o dönemde de ‘sıkışıktı.’ Ürettiği mallar genellikle o dönem için primitif ve ucuz, yükte ağır, pahada hafif mallardı. Teknik tabirle, ticaret hadleri o dönemde büyük ölçüde Avrupa’nın aleyhine işliyordu. Örneğin İngiltere’nin uluslararası ticarete sokabileceği başlıca ürün yündü. Bu ürün, İngiltere’den çok, yakınlığından ve daha ileri tekstil sanayiini kurmuş olmasından dolayı başta Hollanda olmak üzere diğer yerlerde dokumaya dönüştürülüyordu.

Uluslararası ticaret, dans gibi, en az iki oyuncuyu gerektiren bir iştigaldi. Ticaret olabilmesi için bu ortakların her ikisinin de diğerinin talep edeceği ürünlere sahip olması gerekiyordu. Avrupa’nın sıkıntısı, uluslararası ticarete konu edebileceği yeteri kadar çeşit, fiyat ve adette ürüne sahip olamamasındandı.

Avrupa’nın bir diğer sıkıntısı da, doğu-batı arasındaki ticaret yollarının ‘İsa düşmanı’ Müslümanların elinde olmasıydı. 1517 yılından sonra Memluklerden Mısır’ın yönetimini alan ve Venedik’i de Avrupa’daki acentesi olarak kullanmaya devam devam eden Osmanlı, doğu-batı ticaret yollarının batı kısmını kontrolü altına almıştı. Bu ticaret, sonradan İpek Yolu olarak adlandırılan hem karayolu hem de Baharat Yolu olarak adlandırılan rota üzerinden akıyordu. Bu ikincisinde mallar, Hindistan’dan gemilerle Kızıldeniz limanlarına indiriliyor, oradan da kuzeye kara üzerinden iletiliyordu. Bugünkü Singapur’a benzeyen Venedik, ana ortağı oldukları bu ticaretin Avrupa’daki merkez üssü idi. Hem bir antrepo hem de bir ticaret merkezi gibi çalışıyordu. Doğunun malları Avrupa’ya Mısır ve Levant’tan Venedik’in dev filosuyla taşınıyor, Kara Avrupa’sına Venedik’ten dağılıyordu. M.S. 5. yüzyılın sonunda Germen ve Hun akınlarından kaçanlar tarafından kurulduğu düşünülen genç Venedik bu sayede zenginleşmişti. Avrupa’nın sıkışmışlığı makroekonomik açıdan kronik dış ticaret ve cari açık problemi olarak özetlenebilir. Dış pazarlarda satabilecekleri malların azlığı ve buna ilave olarak, uluslararası navlun gelirleri ve ticari kârlardan yoksunluk. Konunun daha ortalarındayız. Haftaya (ve sonrasında) devam.