Archive for February, 2014

Osman Gazi ve meritokrasi

24.02.2014, Murat YÜLEK, DÜNYA

İşletme yönetimiyle kamu yönetimi temelde birbirine yakın sahalardır. İnsanın yönetimine dayanan temel prensipler her ikisinde de aynıdır. Bu köşede daha önce de kamu yönetimi ve askeri yönetim ilkeleri işletme yönetimi arasındaki paralellikler konu edilmişti.

Devletlerin uzun ömürlü olması önemlidir. Şirketlerin uzun ömürlü olması da. Bir devletin ya da şirketin ömrünü uzun tutmak için ne yapmak gerekir? Örneğin, Osmanlı İmparatorluğu dünyanın en uzun yaşayan devlet yapılarından biri olduğuna göre bu tecrübeden öğrenecek şeyler olabilir mi?

Şehir Üniversitesi’nden Prof. Dr. Coşkun Çakır, İstanbul Ticaret Üniversitesi’nde verdiği bir derste, Osmanlı İmparatorluğu’nun uzun yaşamasının en önemli sebebinin ‘meritokrasi’ olduğunu söylemişti. Eğer bu doğruysa, yönetici ve çalışanların liyakata dayalı seçilmesi ve atanması şirket sahiplerinin ve kamu üst düzey yöneticilerinin en önemli görevlerinden olsa gerek.

Osmanlı’ya büyük devlet yapısını getiren Fatih Sultan Mehmet ya da diğer imparatorlardan önce Osmanlı’nın kodlarına liyakat ilkesini sokan kişinin Osman Gazi olması muhtemel. Peki, Osman Gazi meritokrasiye dayalı bir idare kurması gerektiğini nereden biliyordu?

Osman Gazi bir ‘Gazi’ idi. Tarihçi Doç. Dr. Bülent Arı, hocası Halil İnalcık’ın çalışmaları doğrultusunda, Gazi’yi ‘Allah yolunda savaşan bir savaşçı’ olarak tanımlıyor. Arı, Türk geleneğinde Gazi’lere ‘Alp’ (Konur Alp, Turgut Alp gibi;Konurka ya da Turgut Eli bazı kasaba isimleri bu Gazi’lere dayanarak konulmuş) denildiğinin de altını çiziyor.

Osman Gazi ve yoldaşları olan Gazi / Alp’lerin mesleği ‘savaşçılıktı.’ Savaşı kazanmanın en temel gerekliliği, ‘yoldaşını’ / ‘takımını’ doğru seçmekti. Osman Gazi’nin, savaş takımına, birisini eşi dostu, tanıdığı olduğu için dahil etme lüksü olamazdı. Osman Gazi, hazırlık yaptığı bir savaşta, karşı tarafın takımını, silahlarını, konumunu da düşünerek kendi takımını elindeki en güçlü, ‘en liyakatli’ insanlardan oluşturmak zorundaydı.

‘Güven’ unsuru bu seçimde mutlaka önemli karar kriterlerindendi. Ancak yeterli değildi. Savaşçılığı zayıf olan ama güvenilir bir insanın, savaşta Osman Gazi’nin ekibinde yeri olamazdı. Karşı taraftan daha zayıf bir takım oluşturmak savaşı kaybetmek bir yana büyük ihtimalle hayatını ve belki de sonrasında ailesini de kaybetmek manasına gelirdi. ‘Güvenilir olup’ iyi savaşçı olmayan olan bir kişi, ‘torpili’ kim olursa olsun savaş dışı sorumluluk alanlarında değerlendirilmek zorundaydı. Buna karşılık, güven / sadakat özelliğinin de önemli hatta hayati olduğunu, Yıldırım Beyazıt, Timur ile savaşında yanındaki Türkmen beylerinin savaşın kritik anında Timur’un tarafına geçtiğinde öğrenmiş olmalı.

Dünyanın en uzun yaşayan imparatorluklarından birini kuran Osman Gazi eliyle meritokrasi / liyakat ilkesi imparatorluğun kodlarına işte bu tecrübe sayesinde tabii olarak girmiş olmalı. Osmanlı bu ilkeye sadık kaldıkça yükseldi. Bu ilkeden uzaklaştıkça çöktü.

Bu basit prensibi futbol takımlarının teknik direktörleri de iyi bilir. On birer kişilik iki takım sahaya çıkıp kronometre işlemeye başladığı zaman, sonucu belirleyecek tek veya bazen en önemli faktörün takımı doğru kişilerden kurmaktan geçtiğini fark etmek zor olmasa gerek.

Gerçek dünyada ise takım oluşturma sürecinde bazı diğer faktörler, eş dost ilişkileri, ‘torpil’ gibi faktörler devreye giriyor. Takımınızın kazanmasını istiyorsanız siz siz olun, ekibinizi doğru prensiplerle kurun.

Dönüşüm

16.02.2014, Murat Yülek, Zaman

Dört senedir zevkle yer aldığım bu köşede bir Japonya dönüşü son defa yazıyorum. Amerikalıların ‘kovayı doldurmadan boşaltamazsın’ sözü doğruysa, artık biraz dinlenme vakti.

Son dört senede siz değerli okuyuculardan gelen, çoğuna maalesef cevap yazamadığım benim açımdan çok öğretici olan yorumlarınız ve gösterdiğiniz yakın ilgi ve desteğe teşekkür etmek boynumun borcu. Özellikle lisans öğrencilerine. Bununla birlikte, işadamları ve bürokratlara (bunların bir kısmı lisansüstü öğrencileriydi aynı zamanda) teşekkür etmem gerekiyor. Unutmamam gereken başka kişiler de var: başta Ekonomi Editörü Turhan Bozkurt olmak üzere Zaman’ın yönetici ve teknik ekibi. Ekonomi bölümünden Yetkin Bilgin’i çok yordum ve onlardan çok şey öğrendim.

Gelelim son yazıya: biraz ‘Japonya’ ve biraz da Japonya ile de ilintili olarak son üç senenin özeti uygun olur diye düşündüm.

Japon mucizesinden ne öğrenebiliriz?

Japonya üzerine bu köşede çok satır yazıldı. Bugünün konusu ‘Japon mucizesi’ olsun. Japonya’nın 1868 sonrasındaki yaklaşık 40 yıllık kalkınması ve bir de 1952 sonrası yaklaşık 20 yıllık dönemde başardıklarını büyük bir başarı olarak niteleyebiliriz. Ama daha önemlisi, bu mucizenin tesadüfi olmadığını fark etmek olsa gerek; kamu ve özel sektör aktörleri ile halkın birlikte çalıştığı, ‘akıllı’ alın teri döktüğü bir süreç. Türkiye ve gelişmekte olan ülkelere de örnek olması gereken tarafları çok.

Bu üç aktör ne yaptı da ortaya bu ‘mucize’ çıktı?

Japonya’da kamu kesimi, ekonomi politikalarının tasarımı ve uygulamasında, ekonomik kalkınmayı ve kendi deyimleriyle ‘Batı’yı yakalamayı’ temel eksen olarak belirledi. Chalmers Johnson’ın deyimiyle, Japon devleti ‘kalkınmacı devlet’ idi. Sanayileşmenin ilk evrelerinde, özel sektör yetersiz olduğu için devlet çok sayıda işletme de kurdu. Önce tekstil sonra da ağır sanayi (çelik, kimya) alanlarında. Bunların neredeyse tamamı sonradan özel sektöre devredildi. Devirler sırasında eş-dost ilişkileri de olmadı değil. Ancak bu devlet işletmeleri ilk dönem sanayi yöneticisi ve çalışan sınıflarının oluşmasında önemli rol oynadı.

Japon özel sektör ithalatçı değil üretici olmayı temel aldı. Yolunuz Osaka’ya düşerse, ‘Meydan Okuma ve Yenilikçi Müteşebbislik Müzesi’nde’ Japonların neredeyse kahraman olarak gördüğü ilk nesil sanayici müteşebbisleri inceleyin. Osaka’nın, bu kendi kendilerini yetiştiren sanayiciler tarafından 19. yüzyılda Meiji Restorasyonu sırasında bir sanayi kentine nasıl dönüştüğünü anlarken bugünkü Japonya’nın temellerini de fark edeceksiniz.

Örneğin Yamanobe Takea Manchester’da çalışarak elde ettiği bilgi ve tecrübeyi, İngiliz tekstil ürünlerini Japonya’ya ithal etmekte değil, Osaka’da tekstil sanayiini kurarak kenti ‘Japonya’nın Manchester’ı’ yapmak için kullandı. Inabata Katsukuro ve Kikuchi Kyoro ve diğer öncü sanayiciler de öyle. Ito Chubei, Iwai Katsujio gibi işadamları ise Japonya’da üretilen malların Batı ülkelerine ihraç edilebilmesini sağlayacak deniz nakliyat şirketlerini kurarak ‘yabancı şirketlerin tekelini kırmayı’ amaçladılar. Ataka Yakichi, aynı amaçla Hong Kong’a yerleşti. Örnekleri uzatmak mümkün; mesaj ise açık Japonya’da daha 19. yüzyılda üretmek ve ihraç etmeyi amaçlayan ‘self-made’ sanayiciler ve işadamları yetişti. Meiji döneminde Japonlar Avrupa ülkelerine çok sayıda öğrenci göndermişlerdi. Bunlar Japonya’ya dönüşte iddialı kalkınma sürecinin parçası oldular. Hatırlayalım, Osmanlı da 19. yüzyıldan itibaren Batı’ya öğrenci göndermişti. Sonuçları farklı olmuş demek ki.

Japon halk ise çalışkan, hakka riayet eden, eğitime önem veren, toplumsal kurallara ve diğerlerinin haklarına saygı gösteren, delice tüketmek yerine tasarruf etmeyi temel alan ve ‘nazik’ insanlardan oluşuyordu. Biraz idealize mi ediyoruz? Belki ama muhtemelen gerçek resim büyük ölçüde böyleydi. 19. yüzyılda kurulan Kyoto gibi üniversiteler de halkın eğitimi yoluyla Japon kalkınmasının önemli bir aktörü oldular.

Bu üç faktörün bir araya gelmesi, engelleyici, menfi şartlara rağmen Japon ‘mucizesini’ ortaya çıkardı.

Türkiye ve geleceği

Üç senedir bu köşede yazılanların arasında, güncel ekonomik konuları bir tarafa bırakırsak, büyük ağırlık Türk ekonomisinin üretici ve rekabetçi yapısının gelişmesinin gerekliliği ve bunun nasıl olabileceği ile ilgiliydi. Bugünkü Japonya örneği gibi, özellikle Doğu Asya’dan çok bahsedilmesinin sebebi de buna benzer dönüşümleri kısa sürelere sığdırmış ve istikrarlı bir büyüme/kalkınma süreci yaşamış ülkelerin ilginç örneklerinin bu coğrafyada yoğunlaşmış olmasındandı. Ama, Baltık ülkeleri es geçilse de Hamilton Amerika’sından Almanya ve İsviçre’ye kadar Batı ekonomilerinin kalkınma süreçlerinden de bahsedilmedi değil.

Bir özet yapacak olsak Türkiye’nin önündeki ‘optimal ekonomi politikası haritası’ esasında oldukça net.

Kısa dönemde sanayicilerin uluslararası rekabetçi güçlerini yaralayan arızi unsurları olabildiğince ortadan kaldırmalıyız. Bunların başında değerli kur, yüksek enerji maliyetleri ve zayıf iş yapma ortamı geliyor. Mali disiplini devam ettirmeli, tasarrufların düşmesini engellemeliyiz.

En önemlisi, şişen cari açığı, derecelendirme kuruluşlarına mazeret vermeden, kısa dönemde olabildiğince düşürmeliyiz. Bu sıkıcı konuyu 2005 yılından Dünya Gazetesi, 2010 yılından beri de Zaman Gazetesi’nde sıkılmadan yazmaya devam ettim. Kısa ve uzun dönemde en yakından takip etmemiz gereken makroekonomik göstergeler iki değil üç tanedir: birincisi ve en önemlisi cari açık (ve GSYH’ya oranı); ikincisi büyüme; üçüncüsü de enflasyondur. Bunlara tabii olarak dördüncüsü olan bütçe dengesini de ekleyebilirsiniz.

Uzun dönemdeki ekonomi politikası haritamızın üzerine ise tek bir kelime yazılmalıdır: “Dönüşüm.” Dönüşüm, yani ‘yapısal dönüşüm,’ Türkiye’yi üreten ve ürettiğini dünya pazarlarında satabilen, yenilikçi, teknolojik, katma değerli, markalı bir yapıya dönüşmesi manasına geliyor. Bunda kamunun rolü ve önemi büyük ama en az o kadar önemlisi özel sektör.

Bugünün kaliteli ihracatçıları (Almanya, Japonya, G.Kore, Çin, ABD, Çek Cumhuriyeti) bir manada birer ‘mühendislik toplumlarıdır’. ‘Mühendislik toplumları’ ithalatçı/tüketici toplumların aksine ‘tasarlayabilen’ ve üretebilen toplumlar. Bu toplumların özel sektörü ‘teknolojiye yatırım yaparak para kazanabileceğini’ kavramış, değer zincirleri üzerinde doğru noktalarda yer almış, Ar-Ge yapan, patent alan şirketler ve ‘sanayicilerden’ oluşuyor. Bizim özel sektörümüze örnek olması gereken bu oyuncular, marka oluşturabiliyor, ihracat pazarlarında markalarını oturtabiliyor, küresel tedarik zincirlerini kurabiliyor ya da içinde yer alabiliyor ve bu pazarlarda dağıtım kanallarına hakim olabiliyorlar. Bize de lazım olan, yerli olup küresel düşünen böyle bir özel sektör yapısı.

Dönüşüm bu yönlere olmalı. Bu tür bir dönüşüm, kurumlarıyla, eğitim sistemiyle, devlet yapısı ve süreçleriyle ve en önemlisi insanıyla çok geniş bir yelpazeyi ve zorlu ancak başarılması mümkün bir süreci kapsıyor.

Türk ekonomisi test ediliyor

10.02.2014, Murat Yülek, Dünya

Türk ekonomisi 2013 yılında ciddi testlerden geçti. 2014 yılında da test devam ediyor. Ne tür testler? Öncelikle, hem içeriden hem de dışarıdan gelen testlerle karşılaştı Türk ekonomisi. Dahası, ekonomimizi hem siyasi hem de ekonomik faktörler test etti. Ayrıca, dış piyasalarda hemen hemen bütün önemli gelişmekte olan ekonomilerin sallandığı ve salgın riskinin yayıldığı bir dönemde yaşıyoruz.

Bu Türk ekonomisinin direncinin test edildiği ilk tecrübe değil. Türk ekonomisi 2007-2008 yıllarından sonra küresel bazdaki risklerle test edildi.

‘Ekonomiye cansuyu’ günlerini, ‘Türkiye 2009 yılında dış finansman krizine girer’ iddialarını hatırlayalım. 2007 öncesinde, Ak Parti kapatma davası da önemli bir testti.

Şu an yaşadığımız tatsız ama esasında faydalı bir süreç; Türk ekonomisinin direncini istemeyerek de olsa ölçmüş oluyoruz. Bir ekonominin test edilmesi ve sürekli test edileceğinin de farkında olması kötü bir şey değil.

Türkiye bu testte başarılı performans gösteriyor. TL’nin yukarı hareketi uzun süredir reel açıdan değerli olmasından kaynaklandı. Bunun Türk ekonomisi açısından faydalı olduğu kesin. Zira, aşırı değerli kur Türkiye’de cari açığın yükselmesinde önemli rol oynadı. Kurun aşırı değerlenmesinin sebebi ise yükselen uluslararası likidite hacminden Türkiye’nin aldığı paydı. Amerikan Merkez Bankası’nın bilançosunun büyümesinin yavaşlatılması ve ardından daraltma sürecine başlaması, hem Türkiye hem diğer hızlı gelişen ‘EM’ ülkeleri açısından ‘normale’ yani daha sağlıklı bir ortama dönüş manasına geliyor.

Türkiye’nin büyüme hikayesi, etrafındaki siyasi sorunlara rağmen güçlü: İ nsan kaynakları, giderek yükselen çözüm sürecinin başarıya ulaşması durumunda ortaya çıkacak potansiyel, bir kavşak noktasında, önemli pazarlara yakın olmasının beraberinde getirdiği avantajlar.

Son yıllarda kamunun eğitim, fiziki altyapı, AR-GE ve teknoloji konusundaki sayısız ve yüksek hacimli destekleri 2023 vizyonunun altını dolduran unsurlar. 2013 yılındaki başarılı maliye performansı, Ak Parti Hükümeti’nin harcama disiplinini seçim dönemlerinde de devam ettirmesinin bir sonucu.

Buna ilaveten, kamunun yenilikçi alanlara özel sektörün yatırım yapmasını sağlayan çok sayıda yeni programı (Maliye Bakanlığı’nın yenilikçi yatırım fonu kuran şirketlere sağladığı vergi avantajları, Hazine Müsteşarlığı’nın melek yatırımcı teşvikleri, Sermaye Piyasası Kurulu’nun Girişim Sermayesi Yatırım Ortaklığı yapısına ilave olarak yeni geliştirdiği Girişim Sermayesi Yatırım Fonları yapıları, kamu tarafının son yıllarda Türkiye’yi yenilikçi reel sektöre doğru dönüştürmeye çalıştığının birer göstergesi.

Bu sonuncu (Girişim Sermayesi Yatırım Fonları- GSYF) yapı ayrı bir yazı konusu; burada şu kadarını söyleyelim: SPK bu yeni yapısıyla Portföy Yönetim Şirketleri yenilikçi şirketlere doğrudan yatırım yapan GSYF’leri de yönetebilecek.

Mevzuat yavaş yavaş oturacak ancak iyi bir başlangıç. Eğer başarılı olursa, girişim fonları yapıları Hollanda gibi ülkeler yerine Türkiye’de kurulmaya başlayabilir.

Bunlara paralel olarak Türkiye Kalkınma Ajansları eliyle bölgesel dengesizlikleri ortadan kaldırmaya ve yerel müteşebbis, proje ve insiyatifl eri yerinde inceleyen ve destekleyen yapılarla tanıştı.

Kalkınma Ajansları tecrübesinin belki de en önemli kazanımlarından birisi yerel seviyedeki ‘kalkınmacıların’ yetişmesi ve Ankara’nın bölgesel seviyede konuşabileceği teknik paydaşları oldu bana kalırsa.

Ancak Kalkınma Ajansları’nın geliştirilmesi gereken yönleri de var. Bürokrasi bunların başında geliyor.

İkincisi ise desteklerin daha çok kamu ve kar amacı gütmeyen kurumlara sağlanması. Özellikle danışmanlık çalışmalarında özel şirketlerin birikimlerinden yararlanılmıyor.

Özet şu: Tüm dünya karışık, Türkiye de karışık ve Türk ekonomisi test ediliyor. Direncin test edilmesi iyi bir şey. Türk ekonomisi bu testten başarılı geçiyor. Bu daha da iyi.

Ama en önemlisi, Türkiye’nin güçlü hikayesi devam ediyor.

Atatürk ve Erbakan: İki sanayileşmeci lider

09.02.2014, Murat Yülek, Zaman

Sanayileşme gereklidir. Bunun içindir ki Amerika’da Singapur’a dünyanın farklı büyüklükteki ülkeleri sanayilerinin gelişmesini isterler. Ancak diğer hedefler gibi, sanayileşme de hükümetlerin en öncelikli gündemleri arasına girmedikçe gereğince ele alınmaz. Özel sektör de yetersiz ise sanayileşmeniz yavaş ilerler.
Eski Sanayi Bakanı Nihat Ergün döneminde Türkiye uzun yıllardır ilk defa bir sanayi stratejisi ve bunun altında çeşitli alanlarda alt stratejiler oluşturdu. Bu bir öncelik beyanıydı. Son on yıldaki makroekonomik kazanımların sanayiye dayalı teknolojik bir dönüşüm haline getirilmesi 2023’e hazırlanan Türkiye için önemli bir gereklilik.

Sanayileşme neden önemli?

Sanayileşme, ekonomi genelindeki kaynakların diğerlerine değil öncelikle sanayiye yönlendirilmesini gerektiriyor. Yani, riskli bir politika. Eğer ekonomi, kaynaklarını bu sektöre kaydırmakla nisbi olarak bir fırsat maliyetiyle karşılaşacaksa zarara uğrarsınız. İşte bu yüzdendir ki, Alexander Hamilton, 18. yüzyılın sonlarında tarım zengini Amerika’da geleceğin tarım değil sanayide olduğunu söylediğinde ilk başta tepkiyle karşılaşmıştı. 18-19. yüzyıllarda, bir Amerikan kapitalistini tarım yerine sanayiye para yatırmaya ikna etmek, bağımsızlığına kavuşmaya çalışan Amerikan hükümetini ikna etmekten daha zordu.

Diyeceksiniz ki, 18. yüzyılın ‘geleceğinin sektörü’ sanayi ise 21. yüzyılınki de sanayi olabilir mi? Hele 21. yüzyılda en çok ‘yenilikçi sanayiler’ ‘bilgi ekonomisi’ gibi ‘soft’ başlıkları konuşuyorsak. Haklısınız ama bunlar tarım ve madenciliğin yer aldığı ‘birincil’ sektörler ile sanayinin yer aldığı ‘ikincil’ sektörün önemini ortadan kaldırmıyor. Dahası, yenilikçi sektörlerin içinde yer aldıkları ‘üçüncül’ sektörler başarılı birincil ve ikincil sektör platformlarına ihtiyaç duyuyor; güçlü birincil ve ikincil sektörlerini kuramamış ülkelerin güçlü yenilikçi sektörler kurması zor. Oysa, Türkiye’nin iktisadi gelişimine baktığımızda birincil ve özellikle ikincil sektörleri geliştirmekte olmamız gereken yerde olmadığımızı görüyoruz. Sanayi ve sanayicinin olmadığı bir yerde teknoloji ya da yenilikçi politikaları nasıl başarılı olsun?

Türkiye’de sanayi sektörü ve politikaları: Atatürk ve Erbakan

Atatürk ve Erbakan siyasi/ideolojik olarak ne kadar uzaksa sanayileşme konusunda birbirlerine o kadar yakınlar. Türkiye iktisat tarihine baktığım zaman, sanayileşmenin iki dönemde ana ekonomik öncelik olarak ele alındığını görüyorum: Atatürk ve Erbakan. Her iki lider de sanayileşmenin önemini kavrasa da dönemlerindeki geniş yönetici (Atatürk) ya da siyasetçi (Erbakan) kitleleri bunu kavrayamamıştı. Bu da, her iki dönemde de, ‘sanayileşmenin’ tam anlamıyla başarılmasını engelledi. Türkiye’de 1980’li yıllarda rahmetli Özal’ın döneminde Türkiye Komünist Partisi’nin (tekrar) kuruluşuna izin vererek özgürlüklere bir kapı daha açarken, 21. yüzyılın başlangıcında, 2014 yılında, siyasi partilerin kapatılmasını salık veren siyaset bilimcilerinin bunları bilmesinde fayda var.

Hem Atatürk hem de Erbakan’ın ‘devlet liderliğinde’ sanayileşmeyi temel aldığı söylenebilir. Ancak ikisi de özel sektörün ekonominin motoru olması gerektiğini düşünüyor ve söylüyordu. Her ikisi de ekonomist değildi; kalkınma konusundaki düşünceleri ‘gözlem’ ve ‘sezgiden’ kaynaklanıyordu. Benzer ‘gözlem’ ve ‘sezgi’ 19. yüzyıl Meiji dönemi ve 20. yüzyıldaki hızlı Japon kalkınmalarında ve yine 20. yüzyıldaki Kore kalkınmasını yönlendiren ve yürüten liderlerde de vardı.

Bu iki sanayileşme tecrübesinin de yeterince başarılı olamamasın sebebi neydi? Büyük eğilimleri tek bir sebebe bağlama saflığına düşmemek için ‘önemli’ gördüğüm iki sebebi söyleyeyim. Atatürk döneminde ‘sanayiye inanmış’ bürokrat ve siyasetçi sayısı azdı; Cemal Bayar’dan Şevket Süreyya Aydemir’e siyasi görüşleri taban tabana zıt olsa da ‘kalkınmacı’ devlet adamı yok denecek kadar azdı. 1940’lı yıllarda kaybettiğimiz havacılık sanayii bunun en üzücü sonuçlarındandır. Atatürk’ün sağlığını kaybettiği 1930’ların ikinci yarısında kalkınma hızı düşmeye başladı. Bunun üzerine büyük buhran ve İkinci Dünya Savaşı öncesi şartları gelince kaynak fakiri Türkiye kalkınmasını hızlandıramadı.

Atatürk döneminde, ‘big push’ kategorisinde değerlendirebileceğimiz oldukça orijinal sanayileşme yöntemleri kullanıldı ve o ilk yıllarında bir sanayi bazı oluşturuldu. Ancak bu süreç bir Japon ya da Alman kalkınması örneklerinde olduğu gibi sürekli olamadı. Eğer olsaydı; Gerschenkron’un literatürüne Türk modeli olarak girebilirdi Türkiye.

Sümerbank ve Etibank’ın kurulması, bunların bünyesinde çok sayıda diğer kamu şirketi ve tesisinin doğması Atatürk döneminde oldu. Sümerbank ve Etibank aynı zamanda bir kalkınma finansmanı kuruluşu olarak tasarlandı. Dahası, ülkede teknik bir kadronun oluşturulması gerektiği anlaşıldığından bu kuruluşlar mühendisleri hem burs veren hem işbaşında eğiten birer okul gibi düşünüldü.

Erbakan dönemindeki sanayileşme ise siyasi istikrarsızlığa kurban gitti. Dönemin diğer siyasi partilerinin sanayi ve kalkınma konularının önemini kavrayamamış olmaları bu dönemdeki sanayileşme Rönesans’ını akamete uğrattı demek mübalağa olmayabilir. Erbakan döneminde kapsamlı bir sanayileşme süreci başlatılmıştı.

Elektromekanik alanında Temsan (jeneratör ve türbin üretimi), Taksan (Takım tezgâhları), elektronik alanında Testaş, havacılık alanında Tusaş (bugünkü TAI) Erbakan’ın inisiyatifiyle kurulmuştu. Motor, kamyon ve otobüs üretmek için kurulan Tümosan da. Tümosan’ın Aksaray’daki tesisleri sonradan Mercedes tarafından, Konya’daki motor tesisleri ise Albayrak grubu tarafından satın alındı. O dönemde Türkiye tekstil üretiminde ilerliyor, yatırımlar yapılıyor ancak tüm tekstil makinelerini ithal ediyordu; özel sektör tekstil makineleri üretimine girmiyordu. Tekstil makineleri üretmek için Sümerbank İstanbul Defterdar (boya apre ve terbiye makineleri), Malatya (dokuma tezgâhları) ve Gaziantep (iplik makineleri) tesisleri kuruldu. Lisans anlaşmaları yapıldı. Kalkınmanın finansmanı için yurtdışındaki tasarrufları da Türkiye’ye kazandırmak amacıyla Desiyab kuruldu.

Atatürk döneminde olduğu gibi, Erbakan döneminde de bu şirketler sonradan özel sektöre devredilebilecek statüde kuruluyordu. Ancak mevcut iktisadi devlet teşekkülleri ve KİT’ler de o dönemde bir yatırım süreci başlatmıştı. Sümerbank tekstil, seramik, fayans, ayakkabı, kimyevi boyalar alanlarında (İzmir-Bayındır, Iğdır, Tortum ve daha birçok kent ve kasabada), Türkiye Çimento Sanayi çimento alanında (Ergani ve Urfa’dan Edirne Lalapaşa’ya kadar), SEKA kâğıt üretiminde (örneğin Çaycuma, Giresun Afyon, Balıkesir), Makine Kimya Endüstrisi (Çankırı, Polatlı, Erzurum), Türkiye Gübre Sanayi (Mardin Mazıdağ, Kars, Gemlik gibi şehirler) çok sayıda yeni tesis kurdu. Bu tesislerin Türkiye’nin kırsal kesimine dağılarak yerel kalkınmayı desteklemeleri amaçlanmıştı. Ne yazık ki, tüm bu gayretler siyasi çatışmaların kurbanı oldu, Türkiye’nin sanayileşmesi akamete uğradı. Benzer sektörleri hedefleyen Kore ise alabildiğine ilerleyerek bugün LCD ekranlardan akıllı telefonlara, otomotivden nükleer santral teknolojisine kadar dünyanın en önemli ekonomileri arasına girdi.

Unutmadan, Atatürk dönemini Yahya Sezai Tezel’in ‘Cumhuriyet Döneminin İktisat Tarihi’ (Yurt Yayınları), Erbakan dönemini ise Kahraman Emmioğlu’nun Türkiye’nin Sanayileşme Serüveni (Elips Kitap, 2012) kitabından anekdotlarla takip edebilirsiniz.

Atilla Karaosmanoğlu ve ‘plancılık’

04.02.2014, Murat Yülek, Dünya

Kalkınma Bakanlığı, Başbakan eski Yardımcısı, eski ‘planlamacı’ Dr. Atilla Karaosmanoğlu için geçen hafta bir anma toplantısı düzenledi. Karaosmanoğlu geçen sene 10 Kasım günü 81 yaşında vefat etmişti.

Kalkınma Bakanı Dr. Cevdet Yılmaz ve ekibi böyle bir toplantıyı düzenlemekle Türkiye’nin yetiştirdiği değerlere sahip çıkmış oldu. Anma gününde konuşma yapan eski Gümrük ve Tekel Bakanı, eski ‘planlamacı’, ve Dünya Bankası’nda ‘Lead Economist’ olarak çalışmış olan Dr. Baran Tuncer önce bunun altını çizdi ve Bakan Cevdet Yılmaz ve Kalkınma Bakanlığı mensuplarına kadirşinaslıkları için teşekkür etti.

Kendisi de Türkiye’nin yetiştirdiği en önde gelen iktisatçılardan olan ve uluslararası arenada da tanınan Baran Tuncer’in deyimiyle Karaosmanoğlu ‘Türk ürünü’ bir iktisatçıydı; Halil İnalcık gibi, ilkokuldan doktorasına kadar Türk eğitim sisteminin bir ürünüydü. Demek ki (ben de dahil olmak üzere) çok eleştirdiğimiz eğitim sistemimizin başarıları da varmış.
Yine Baran Tuncer, Karaosmanoğlu’nun Türkiye’ye döndüğünde değerinin bilinmediğinin altını çizdi. Zaten, Nihat Erim Hükümeti’ndeki Başbakan Yardımcılığı’nın ardından Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde öğretim üyeliğine başvurusu kabul edilmeyince Karaosmanoğlu 1970’lerde tekrar Amerika’ya, Dünya Bankası’na döndü ve orada Başkan Yardımcılığı’na kadar yükseldikten sonra emekli oldu.

Eski Sanayi Bakanı ve Karaosmanoğlu’nun yakın arkadaşı olan eski Sanayi Bakanı Ayhan Çilingiroğlu’nun anekdotlarla bezenmiş anlatımından Devlet Planlama Teşkilatı’nın kuruluşunu dinledik. Başbakan Menderes, Alman kalkınmasının mimarı Ludwig Erhadt’ı Türkiye’ye davet ediyor. Erhart Türkiye’ye gelerek Menderes ve Fatin Rüştü Zorlu’yla bir araya geliyor; iktisadi planlamaya geçilmesini tavsiye ediyor. Bu konuda ön çalışmaları yapmakla Elektrik İşleri Etüt İdaresi’nde Türkiye’nin enerji planlamasıyla meşgul olan iki genç mühendi se, Turgut Özal ve Çilingioroğlu görevlendiriliyor. Çilingiroğlu, o sırada Ankara Üniversitesi’nden Besim Üstünel ve Karaosmanoğlu ile temasa geçiyor. Bu arada Hollanda’dan Tinbergen Türkiye’ye davet ediliyor ve Menderes ile görüşüyor.

Karaosmanoğlu genç yaşına rağmen Türkiye’de plancılığın temellerinin atılmasında önemli rol oynuyor. Ancak, siyasilerle anlaşmazlık sonucu bu süreçten kopuyor. Sonrasında, Ayhan Çilingiroğlu Portekiz’e OECD danışmanı olarak gönderiliyor. Çilingiroğlu daha sonra Dünya Bankasında Karaosmanoğlu’yla birlikte çalışıyor. Baran Tuncer de.

Bakan Cevdet Yılmaz, konuşmasında iki noktayı öne çıkardı. Birincisi planlamanın demokratik / katılımcı boyutu idi. İkincisi ise, planlamanın bir okul olma özelliğiydi. Bakan Yılmaz eski DPT, yeni Kalkınma Bakanlığı’nın devleti yöneten isimleri yetiştiren bir kurum olmasını önemsiyor. Her iki nokta da çok önemli.

Toplantıya, Kalkınma Bakanlığı’nın üst yönetimiyle birlikte genç plancılar da katıldı. Eski plancılardan Tevfik Güngör Uras, Ertan Yülek, Ali Tigrel, Atilla Candır, Bilsay Kuruç gibi isimler de oradaydı. Planlama bu dönemde dünya ekonomilerine hizmet verebilir mi? Cevabı evet. Atilla Karaosmanoğlu’nun bir mülakatında altını çizdiği gibi, adını koysanız da koymasanızda her kuruluş mutlaka planlama fonksiyonlarına ihtiyaç duyuyor ve bir şekilde yapıyor. Mesele planlamayı doğru ve ölçülü yapmak. Ben de bu sırada tam bu konuda bir eser üzerinde çalışıyorum ve doğru yapılan planlamanın hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkeler için bir zorunluluk olduğunu düşünüyorum.

Kurlar, kur politikası ve gergin yay teorisi

02.02.2014, Murat Yülek, Zaman

Kurlar geçen hafta aşırı hareketlendi ve yükseldi. Merkez Bankası’nın salı gecesi yaptığı faiz müdahalesi ilk anda kurları düşürdü. Ancak ertesi gün kurlar tekrar yukarı doğru hareketlendi.

Türkiye eğer 2000’lerin başındaki ekonomik görünümünde olsaydı şu anda savrulmuş olacaktı. Savrulmadık; çünkü, Türk ekonomisinin direnci artık çok daha yüksek.

Savrulmadık ama rekor seviyedeki faiz artırımı kurların ateşini neden düşüremedi? Bu sorunun ilk cevapları iç ve dış ‘şok’ faktörleri idi. Yurtiçinde siyasi tartışma devam ediyor. Yurtdışı ise alabildiğine fırtına; BRIC’lerle ilgili genel moral bozukluğuna ilave olarak Arjantin, Güney Afrika, Meksika gibi ülkelerde ekonomik, Tayland, Ukrayna gibi ülkelerdeki sosyal ve siyasi sorunlar zirvelerdeydi. Bir de Amerika’da tahvil alımlarına devam kararının gelişmekte olan piyasalardaki volatiliteye rağmen kararlılıkla devam etmesi Atlantik’in batı kıyısından da kısa dönemli de olsa bir desteğin gelmeyeceğini gösterdi.

Bunlar bir araya gelince, TL de hareketlilikten nasibini aldı ve rekor faiz artırımına rağmen TL-dolar hafta sonuna 2,25’lerde, TL-Euro ise 3,06’larda girdi.

Peki TL-dolar ve TL-Euro’daki bu seviyeler gerçekten aşırı mı?

“Gergin yay” teorisi

Bu soruya benim, cevabını Dünya Gazetesi’ndeki köşemde 15 Temmuz ve 18 Ağustos 2013 tarihlerindeki yazılardan takip edelim. Ama önce, sadece gelişmekte değil, gelişmiş ekonomileri de ilgilendiren Murphy’nin en son kuralıyla şu girişi yapalım ve son dönemdeki değişik ülkelerdeki kur hareketini ‘gergin yay teorisi’ ile açıklayalım.

Yay gerginse fırsatını bulduğunda kapanır; aynı şekilde, reel kurlar gerginse fırsatını bulduğunda ‘düzeltme’ yapar. Viraja girmezseniz mesele yok. Ama mutlaka gireceksiniz; girdiğinizde kurlar reel bazda ‘normal’ seviyeye ne kadar yakınsa riskiniz o kadar az oluyor. Aksi takdirde viraja girdiğinizde riskleri azaltmak için aşırı tedbirler almak zorunda kalıyorsunuz. Gergin yay teorisini gerilen başka ekonomik değişkenlere de uygulayabilirsiniz. Gergin yay teorisi şöyle diyor: ‘Gergin ekonomik değişkenlerle’ asla viraja girmeyin.

15 Temmuz yazısında şunları söylemişiz: “Resmi söyleme göre, TCMB’nin ‘herhangi bir kur hedefi yok; gerektiğinde dalgalanmaları azaltmak için piyasaya müdahale ediyor.” Ancak nihai kertede, bu da bir politika ve sonuç olarak bazı negatiflikleri ortaya çıkartıyor: bu politika sonucunda kurda kısa dönemli (yüksek frekanslı) dalgalanmalar azalıyor ancak orta vadeli (3 yıl civarında) daha büyük dalgalanmalar ortaya çıkıyor.

Bu mekanizma şöyle işliyor:

Hem Türkiye’nin çekiciliği hem de dünyadaki aşırı likidite sebebiyle sermaye girişleri TL üzerinde değerini artırıcı yönde baskı oluşturuyor.

Merkez Bankası nominal kurun kısa vadede istikrarlı kalmasını sağlayıcı müdahaleler yapıyor. Başarılı da oluyor.

Ancak nominal kur istikrar kazandıkça, ticaret ortaklarımızla enflasyon farkları sebebiyle reel kur birikimli değer kazanıyor.

Kabaca üç yıllık döngülerde, bazı tetikleyici unsurlarla, nominal ve reel kurdaki birikimli değer kazancı sonucu önemli boyutta düzeltmeler (değer kaybettirici) yaşanıyor.

Sonra birinci basamaktan süreç yeniden başlıyor.

GRAFİĞİN BÜYÜK HALİ İÇİN TIKLAYINIZ

Grafikte yukarıda da “stlize” edilen fazları izleyebiliriz:

Yatay seyir: 2002-2006 (Mayıs) arası: nominal kur yatay seyrederken reel kur tırmandı.

Düzeltme: 2006 Mayıs ayında nominal ve reel kurda düzelme oldu; reel kur değer kaybetti.

Düşen / Yatay seyir: Nominal kur 2007 ikinci yarısına kadar değer kazanıp 2008 sonlarına kadar daha yatay bir seyir izledi. Buna paralel olarak reel kur, enflasyon farklarının da etkisinin eklenmesiyle aynı süre boyunca sürekli değer kazandı.

Düzeltme: 2008 sonu–2009 başlarında düzeltme geldi. Nominal ve reel kur tekrar değer kaybetti.

Yatay seyir: 2011 ortalarına kadar nominal kur yine yatay seyretti; reel kur sürekli değer kazandı.

Düzeltme: 2011 ortasında düzeltme geldi. Nominal ve reel kur değer kaybetti.

Yatay seyir: 2013 ortalarına kadar nominal kur yine yatay seyretti; reel kur sürekli değer kazandı.

Düzeltme: 2013 ortasında düzeltme geldi. Nominal ve reel kur değer kaybetti.

Yani, TCMB’nin EH politikasının kur açısından sonucu orta vadeli bu zikzaklar veriyor.

Reel kurda iki-üç yıl süren bu döngüler cari açığın şişmesine sebep oluyor. Aynı zamanda da, aşırı değerli kur, bir istikrarsızlık unsuru olarak ekonomik aktörlerin üzerinde Demokles’in kılıcı gibi asılı kalıyor. İki-üç yıllık döngülerin sonunda gelen nominal kur düzeltmeleri, şirketlerin döviz yükümlülükleri üzerinden geri ödeme risklerini gündeme getiriyor.

İhracatçıya, rekabetçi ancak istikrarlı reel kur gerekiyor (dikkat edin “nominal kur” demedim). Bu, en son dalgalanmalar belki de kur politikasının gözden geçirilmesine vesile olur. Fiilen “nominal kur istikrarını hedefleyen” bir sistemden en azından “reel kuru izleyen” bir yaklaşıma geçmek gerekiyor.”

26 Ağustos yazısına geçelim: “Aşağıdaki iki grafik “2,00” fobisinin yersiz ve daha da önemlisi yanlış olduğunu gösteriyor. Birinci grafik birçoğunuzun yakından bildiği ve bu köşede de arada kendini gösteren TL’nin reel kur endeksi. Bu grafikten şunu okuyoruz: şu anda TL reel olarak aşırı değerli seviyelerde.

Peki TL ne kadar aşırı değerli?

Bu uzun ve ortaya mutabakatın zor çıkacağı bir tartışma. Zira, her şeyden evvel reel kurun denge değeri denilen şeyi bilmek zor ve teorik olarak da tartışmalı. Biz o tartışmalara girmeden şu noktalara dikkat çekelim. Eğer TCMB’nin hesaplayarak yayınladığı reel kur endeksini kullanırsak Türkiye’nin yaşadığı kur krizlerini (yani, kurların düzeltme yaptığı) zamanlarına bakarsak ortaya şu rakamlar çıkıyor. Krizlerden önce TL’nin aşırı değerlendiği noktaları temel alırsak TL’nin bugün (Ağustos 2013) 1,98 ile 2,30 arasında bir yerde olması gerekiyor. Krizlerden sonra aşırı tepkinin de etkisiyle TL’nin ulaştığı reel değerleri alırsak bugün paritenin 3,03 ile 3,76 arasında bir yerde olması gerekiyor. Nereden baksanız bu basit hesap şunu söylüyor: TL’nin 2,00 civarında kalması reel olarak tarihi zirvelerde olması demek. Bu Türk ekonomisine güvenin bir göstergesi ama Türk ekonomisine hizmet etmiyor. Ortaya cari açık problemini çıkartıyor. İthalatı için yanlış bir teşvik, ihracata da köstek görevi görüyor. Yani, TL “gerçek” değerinde olsa, ithalat bugünkü değerinden düşük, ihracat da bugünkü değerinden yüksek olacaktı.”

TÜSİAD ve diğer SİAD’lar neleri konuşmuyor (ve yapmıyor)?

27.01.2014, Murat Yülek, Dünya

Türkiye’nin ekonomi gündemi geleneksel olarak siyasete endeksli olagelmiştir. Amerika Birleşik Devletleri ya da Avrupa ülkelerinin aksine, gazetelerimizin en önemli alanları sivil değil siyasi konulara, sivil şahsiyetlere değil siyasilere ayrılır.

Sanayici ve işadamlarımızın gündeminde de siyaset ve siyasi ortam her zaman bir numaralı yere sahip olagelmiştir. Bunda siyasi yapımızın henüz tam olarak olgunlaşmaması kadar iş adamlarımızın da siyasetten bağımsız kendi güçlü yapılarını oluşturamamış olmasının önemli etkisi olsa gerek. İş dünyamız ve iş adamlarımız henüz, Amerika Birleşik Devletleri ya da Avrupa ülkeleri gibi ‘işlerine’ değil siyasi ortama yoğunlaşmayı bu yüzden tercih ederler. 1980’lerin ikinci yarısında, öğrenciliğim sırasında, iktisatçı Mustafa Özel’in Japon kalkınması ve ticaret stratejileri ile ilgili eserleriyle birlikte, 1989 yılından itibaren, Eski Devlet Planlama Müsteşar Yardımcısı Yavuz Ege’nin yönlendirmesiyle Doğu Asya başta olmak üzere kalkınma süreçlerini inceliyorum. Değişik başarılı kalkınma tecrübelerinde gördüğün en net ortak özellikler nedir deseniz şunu rahatlıkla ilk sıraya koyarım: kalıcı kalkınma devlet ve özel sektörün ortak ve yakın çalışmasıyla ortaya çıkıyor. Almanya ve Amerika Birleşik Devletlerinden, İsveç, Japonya’dan Kore ve Çin’e kadar her başarılı kalkınma tecrübesi ‘yıldız’ özel şirketlere dayanmış. General Electric’den Mitsubishi’ye, Saab’dan Samsung’a.

Kalkınmanın gerçekleşmesi için kaliteli (‘elit’) bürokrasiyle birlikte bu ‘yıldız’ şirketlerin zamanın ruhunu iyi okuması ve o ruha göre hareket etmesi gerekiyor. Oysa Türkiye’de işadamlarımız zamanın ruhu yerine Türk siyasetimim ruhunu okumaya endeksliyorlar hayatlarını. Balığın, içinde yaşadığı akvaryumu iyi tanıması gerekir ama Türk iş adamlarının içinde bulundukları ortam sadece Türkiye değil. Tekrar edelim; en büyükleri dahil Türk işadamları, aşırı sofitekelişmiş bir dünyayı okumada ve ona uygundavranmada yeterli performansı gösteremiyor. Böyle olunca, kolaya kaçmayı, enerjilerini iç siyasete aktarmayı tercih ediyorlar.

TÜSİAD Türkiye’nin hacim olarak en büyük sanayici ve iş adamlarını bünyesinde topluyor. Bu örgütün her şeyden zamanın iş dünyası ruhunu iyi kavraması gerekir diye düşünüyorum. Siyaseti, kamu desteklerini, eğitim tasarımını, demokratikleşmeyi, her Türk vatandaşı gibi TÜSİAD üyelerinin de tartışması normaldir. Ancak, bir iş örgütünün önce kendi alanı olan iş dünyasının kendi iç stratejilerini tartışması ve bu sayede 21. Yüzyılda küçüğüyle büyüğüyle Türk şirketlerinin nasıl ayakta kalacağını tartışması gerekmez mi?

Zamanın ruhu en başta yenilikçilikten, AR-GE’den, uluslararasılaşmaktan, ihraç pazarlarında dağıtım kanallarını elde etmekten geçiyor. İşte bu kritik alanlarla ilgili hemen akla gelen ama TÜSİAD’ın tartışmadığı sorular:

> Türk şirketleri dünya AR-GE sıralamasında nerededir? Neden son sıralarda yer almakta ya da hiç yer almamaktadır?

> T.C. devleti bugün oldukça cömert AR-GE ve yenilik destekleri sunmaktadır. Bu destekleri takip edip değerlendirmek dışında, TÜSİAD üyeleri başta olmak üzere, Türk işadamları neden kendi ellerini kendi ceplerine de atıp, yenilikçi, AR-GE bazlı şirket formları oluşturamamaktadır?

> Türkiye dünyanın en büyük 17. ekonomisiyken neden dünya patent başvuruları sıralamalarında ilk 2000 şirket içinde sadece 2 Türk firması var (155. Sıradaki Arçelik ve 1571. Sıradaki Deva)?

> Dahası, neden 79 milyonluk Türkiye’de tüm yıl boyunca yapılan yerli patent başvuruları sayısı dünyada en üst iki şirketin yıllık başvuru sayısından daha düşük?

Tabi mesele bunların tartışılması da değil; gerçekleştirilmesi. TÜSİAD’ı, MÜSİAD’ı ve tüm SİAD’lardan ben bu konuları konuşmalarını ve ayrıca icraata geçmelerini bekliyorum.

Şirketlere uzun vadeli finansmanı nasıl sağlayacağız?

26.01.2014, Murat Yülek, Zaman

Türkiye’de finans sisteminin belli özellikleri şirketlerin uzun vadeli finansman ihtiyaçlarının yeterince karşılanmasını mümkün kılmıyor. Uzun vadeli finansman şirketler için önemli zira, ‘büyüme finansmanı’ uzun vadeli olmak zorunda ve Türk şirketlerinin büyümeye ihtiyaçları var.
Hangi şirketlerin derseniz cevabı ‘en küçükten en büyüğe kadar tüm şirketler’ olacaktır. Zira, en büyük şirketlerimiz bile dünya ölçeğinde çok büyük değil. Ancak yine de büyük ve güçlü şirketlerimizin finansmana erişimi küçüklere göre daha kolay. Küçüklerde ise yenilikçi şirketlerin finansmana erişimi diğer oturmuş şirketlere göre finansmana erişimi çok daha zor Türkiye’de. Zira, bankacılık sistemi tabiatı gereği oturmuş sektörlerdeki standart şirketleri daha kolay fonlama yeteneğine sahip. Yeni fikirlere dayalı yenilikçi şirketlerin, arkalarında yeterli teminat yoksa, bankalar tarafından ‘bankable’ bulunmaları daha zor.

Bankacılık sektörünün büyüme finansmanı sağlayamamasının bir başka basit sebebi daha var. Büyüme finansmanının gerektirdiği uzun vadelerin, kaynakları ortalama olarak 90 gün civarındaki mevduatlardan oluşan ticarî bankalar ya da katılım bankaları tarafından sağlanması mümkün değil. Bankaların bu tür uzun vadeli kredileri sağlayabilmesi için kendilerini yurtdışından uzun vadeli fonlatmaları gerekiyor; ya da uzun vadeli kredilerin toplam kredi portföyü içindeki payının düşük tutularak vade risklerinin bertaraf edilmesi gerekiyor. Nitekim, uzun vadeli seriler, hem Türkiye’de hem de birçok diğer ülkede uzun vadeli kredilerin kredi portföyünde yüzde 2-5 seviyesinde kaldığını gösteriyor.

Büyüme finansmanı nasıl sağlanacak?

Bu durumda, şirketlerimizin büyüme finansmanı ihtiyacı nasıl karşılanacak?

Bu sorunun makul bir cevabı ticarî bankacılığın tüketicilerin ve devletin (kamu kâğıtları cüzdanı) dışında şirketler kesimine sağladığı kredilerin büyük ölçüde kısa vadedeki işletme sermayesi finansmanıyla sınırlı kalacağını temel alarak uzun vadeli finansmanı sağlayacak alternatifleri güçlendirmek olsa gerek. Bu, esasında malumun ilanı veya tekerleğin yeniden keşfi manasına geliyor.

Peki alternatif uzun vadeli kaynaklar neler?

Öncelikle sermaye piyasaları. Şirketlerin finansmanları için sermaye piyasalarına erişiminin sağlanması gerekiyor. Yani, kısa ve uzun vadeli borçlanma araçlar piyasalarının geliştirilmesi; halka arz imkânlarının genişletilmesi. Yerli yatırımcı, uzun vadeli kâğıtlara (tahviller) ilgi gösteriyor. Ancak bu konuda, Turkish Yatırım Genel Müdürü Berra Doğaner’in bu konudaki önemli uyarıları var. Türkiye’de yerli özel sektör kâğıtlarına yatırım yapan 170 bin civarında gerçek kişi var. Bunların içinde, 50 bin TL’nin üzerinde portföylere sahip olanların sayısı 40 binlere iniyor. Özel sektör borç kâğıtlarına erişimin yüzde 90’ı kurumsal yatırımcılar (fonlar) eliyle oluyor. Halihazırda ülkemizde özel borç kâğıtları ihracının yüzde 90’ı bankalar ve faktöring şirketleri tarafından yapılıyor. Yani reel sektör şirketleri henüz bu kaynağı keşfetmiş değil. Doğaner, keşfedenlerin de yüksek maliyetlerle karşılaşabildiğini ve bu maliyetlerin banka kredisi maliyetlerinin üzerinde olabildiğini söylüyor. Büyük şirketler, yurtdışında tahvil ihraç etme yeteneğine sahip olsa da yabancılar kısa vadeli kâğıtlara daha çok ilgi gösteriyor.Sermaye piyasalarını tümleyen alternatif uzun vadeli fon kaynakları da var. Bu tür bankalar, kaynaklarını genellikle uluslararası kuruluşlardan (Dünya Bankası, EBRD, İslam Kalkınma Bankası vs.), uzun vadeli bono ihraçlarından (uluslararası sermaye piyasalarından) ve öz sermayelerinden sağlıyor. 1950’lerden itibaren Dünya Bankası, bu tür yerel kalkınma bankalarının yerel kalkınmanın finansmanında önemli rol oynayacağını düşünegeldi ve destekledi.

Türkiye’de bu kategoride iki kalkınma bankası var: Türkiye Kalkınma Bankası ve Türkiye Sınai Kalkınma Bankası. Birincisi kamuya ait. İkincisinin sermaye ortakları ise Dünya Bankası, İş Bankası gibi kuruluşlar.

Bu kuruluşların uzun vadeli büyüme finansmanı konusunda güçlü bir araç olarak kullanılma potansiyeli var. Ülkelerin bu tür kuruluşlarla 80 yıllık deneyimi var. Bu sürede, başarılarla birlikte başarısızlıklar ve yönetim hataları da oldu. Amerika’da İkinci Dünya Savaşı’ndan önce kurulan War Finance Corporation ve sonrasında Reconstruction Finance Corporation gibi kuruluşlar kalkınma bankacılığı yaptı. Yukarıda da söylendiği gibi, McNamara döneminden itibaren Dünya Bankası, yerel kalkınma bankalarına destek oldu.

Leasing şirketleri de bir başka alternatif uzun vadeli fon kanalı. Ancak, bu kuruluşlar yeterli sermaye ve mevduat kaynaklarına sahip olmadıkları için genellikle ilişkili ticarî bankalarca fonlanıyor. Bu da ticarî bankaların toplam (sınırlı meblağdaki) uzun vadeli kredilerinden finanse edilmiş oluyor. Leasing şirketleri, ticarî banka dışı yerel ve uluslararası uzun vadeli fonlara ulaştığı ölçüde toplam uzun vadeli fonlamaya ilave katkı yapmış olabiliyor.

Geçen hafta da bahsettim, TEB özelinde girişim bankacılığı uygulamaları dikkatimi çekiyor. Diğer bankaların hangilerinde bu tür uygulamalar var bilmiyorum. Bana ulaşanları bu köşede duyurmak isterim. TEB, bir yıldan genç şirketlere hem danışmanlık hem finansman sağlıyor. Bu kredilerin (özellikle uzun vadeli ve yapılandırılmış finansman araçlarının) banka portföylerinde risk limitleri dahilinde artması, yeni ve yenilikçi şirketlerin desteklenmesi, istihdamın artması manasına geliyor.

Uzun ya da kısa, küçük şirketlerin finansmana erişiminde kredi garanti fonu önemli rol oynayabilir. Bu kuruluşun hacminin, insan kaynaklarının (özellikle malî tahlil kapasitesi) geliştirilip canlandırılması ve işlevselliğinin geliştirilmesi gerekiyor.

Kurlar ve Kapalıçarşı

Geçen hafta Arjantin başta olmak üzere gelişmekte olan ekonomiler baskı altına girdi. Türkiye de öyle. Geçen hafta ziyaret ettiğimiz Kapalıçarşı borsa ve altın piyasası, istikrarın devam etmesini istiyor. Kapalıçarşı’nın tecrübeli aktörleri, geçen hafta dövize olan talebin, büyük ölçüde dış gelişmelerle birlikte tartışmaların tetiklediği irrasyonel paniğe bağlı olduğunu düşünüyor ve 2,30’ların altında istikrar kazanmasının gerektiğini düşünüyorlar. Faiz yükseltimi olmasa da Merkez Bankası ve hükümetten gelecek yatıştırıcı ve tutarlı açıklama ve tedbirler, piyasaları yatıştırmada etkili olabilir.

Cari denge eğilimleri

20.01.2014, Murat Yülek, Dünya

Geçen senenin Kasım ayı itibariyle 12 aylık ithalat 248, ihracat ise 151 milyar dolar olarak gerçekleşti. Yani dış ticaret açığı 97 milyar dolar, cari açık da 61 milyar dolar oldu.
Eğilimlere bakıldığında, cari denge 2013 yılında 2012 yılına göre yüksek seyretse de son aylardaki düzelmenin devam ettiği görülüyor. 2011 yılında negatif zirve yaptıktan sonra cari denge 2012 yılında düzelme eğilimine girmişti. Aynı yılın sonundan itibaren ise kötüleşmeye başlamıştı. 2013’ün sonlarında kötüleşmenin yataya döndüğünü görüyoruz.

2012 yılının ilk 11 ayında cari denge 44 milyar dolar olmuşken 2013 yılının aynı döneminde 60 milyar dolar oldu. Buna karşılık son aylardaki düzelmeyle Kasım ayında bu yıl cari açık 3,9 milyar dolar olarak gerçekleşti; geçen sene 4,1 milyar dolardı. Enerji dışı açık geçen sene ilk 11 ayda 4,1 milyar fazla vermişken bu sene 11,3 milyar dolar açık verdi. Kasım ayında ise enerji dışı cari fazla verdik.

Altın ve enerji hariç dış ticaret daha önemli hale geldi. Ekonominin dış ticaret üzerindeki temel dinamiklerini bu rakamlardan takip etmek daha doğru görünüyor. Bu tanımdaki ihracat son aylarda istikrarlı olarak ve hızını artırarak büyümeye devam ediyor. 2012 yılı içinde ikinci yarıdan itibaren büyüme oranları zayıflayarak yüzde 4’lere gerilemişti. 2013 yılında da devam eden bu eğilim, son aylarda yüzde 7’lere kadar yükseldi.

Enerji ve altın dışı ithalatın büyümesi de son aylarda yine yükseldi ve yüzde 5 civarında devam ediyor. İthalatın büyümesinde yatay seyir devam ederse aynı tanımlı dış ticaret açığı önümüzdeki aylarda düzelme devam edecek. Nitekim, enerji ve altın hariç dış ticaret açığı 2012 yılında 55 milyar dolara kadar gerilemişken 2013 sonlarında 38 milyar dolara kadar geriledi.

Sonuç; altın ve enerji harici dış ticarette iyileşme emmareleri görülüyor. Ancak enerji ithalatını yok sayamayacağımıza göre toplam dış ticaret açığında ve cari açıkta düzelme ancak gerekli yapısal değişiklikler sağlandığı zaman gerçekleşecek. O noktaya daha uzun bir yolumuz var.

Gündemimiz yenilikçilik, girişimcilik ve katma değerli sanayi olsun

19.01.2014, Murat Yülek, Zaman

Geçen hafta yenilikçilik ve bunun finansmanı ile ilgili iki, sanayi sektörüyle ilgili bir organizasyonda bulundum. Birincisi, H.Ü. Girişimcilik Vakfı’nın bu yılki ödül töreniydi. Vakıf, girişimcilere rehberlik/ağabeylik (‘mentörlük’) destekleri sağlıyor. Vakfın bu yılki proje fikir yarışmasına 160 proje katılmış. Bunların içinde en iyi beş fikre ödül verildi. Gençlerin proje fikirleri rahatlıkla ‘harikaydı’ diyebilirim. Vakıf, taahhüt olmasa da bu projelere yatırımcı bulma desteği de vermeyi amaçlıyor.
Kamu yöneticisi ödülünü ise şu an Çınar kaymakamı olan İsmail Şanlı aldı. Daha önce Yozgat’ta Kadışehri kaymakamı görevindeyken çiftçileri bir araya getirerek bir meyve tarımı şirketi kurulmasına öncülük etmiş. Valilik ve özel idare desteğiyle örgütlenen çiftçiler, kurdukları şirket eliyle ileri tarım uygulamaları yaparak gelirlerini artırmışlar. Demek ki kamu yöneticileri girişimci ve kalkınmacı olabiliyor. Diğer benzer örnekleri de olduğunu biliyoruz. Ama sizler de bildiğiniz örnekleri benimle paylaşırsanız bu köşeye taşıyacağım.

İkincisi, İstanbul Ticaret Üniversitesi, İstanbul Ticaret Odası ve MÜSİAD’ın düzenlediği Girişimciliğin Güçlendirilmesi Proje Finansman Modelleri Çalıştayı’ydı. Çalıştayın amacı, finansal kesimin girişimciliği teminat bazlı olmadan nasıl destekleyebileceğiydi. Çeşitli finansal kuruluşların, düzenleyici kurumlar BDDK ve SPK’nın ve özel şirketlerin en üst düzeyde temsil edildiği bir çalıştaydı. Alt gruplar sonuca gidici öneriler üzerinde çalıştı. Benim açımdan öne çıkan iki başlık vardı.

Birinci başlık, ülkemizde kamunun yenilikçiliğin finansmanında özel sektörün önüne geçtiği. Bunun benim gözlemim olduğunu da söyleyeyim. Neden mi? Kamu son dönemde bu konuda çok önemli adımlar attı. Öncelikle Sanayi Bakanı Fikri Işık’ın geçen hafta açıkladığı üzere Bakanlığın ve ayrıca TÜBİTAK ve KOSGEB gibi kuruluşların eliyle Türkiye’de bu yıl verilecek yenilikçilik ve Ar-Ge desteklerinin boyutu 1,5 milyar TL’ye ulaştı. Özel sektör ise maalesef bu konuda elini cebine pek atmıyor. Başbakan Erdoğan, BTYK toplantılarına da özel önem veriyor. Bu desteklerin dışında, Maliye Bakanlığı yenilikçi şirketlere yatırım yapacak fonları oluşturan şirketlere vergi avantajı sağlıyor. Amaç, bu destekler sayesinde özel sektörün elini cebine attırmak. SPK Girişim Sermayesi Yatırım Ortaklığına Portföy Yönetim Şirketleri tarafından yönetilebilecek olan Girişim Sermayesi Yatırım Fonlarının oluşturulmasına zemin sağlayan mevzuatı geliştirdi. Hazine Müsteşarlığı, yine Maliye Bakanlığı desteğiyle melek yatırımcılara vergi avantajları getirdi. TÜBİTAK ise çekirdek ve başlangıç seviyesindeki fikir ve projelere yatırım yapan fonlara destekler geliştirdi. Bunların çoğu dünyada ilk ya da az sayıdaki örneklerden. Şimdi sıra özel sektör ve özel yatırımcılarda.

İkinci başlık, Türkiye Ekonomi Bankası’nın (TEB) ‘girişimcilik bankacılığı’ uygulamasını öğrendim. TEB, teminatsız olarak, yaşı 360 günden genç olan özellikle yenilikçi şirketlere uygun şartlarda krediler veriyor ve danışman/rehber desteği veriyormuş. Bu modelin, bankanın yabancı ortağı olan BNP Paribas’tan mı alındığını sorduğumda, yetkililer, tersine modelin Türk bankacılar tarafından geliştirildiğini söylediler. Bu konuda TEB ile tekrar görüşüp modeli anlamaya çalışacak ve sizlerle paylaşacağım.

Katıldığım üçüncü organizasyon, İstanbul Sanayi Odası’nın “Ekonomide Vasatlıkla Yüzleşme ve Bundan Çıkış Yolları” çalıştayıydı. Toplam üç çalıştay olarak planlanan serinin amacı “üretim odaklı sürdürülebilir büyüme ve kalkınma noktasında tüm paydaşlara yönelik analitik, mukayeseli çözüm önerisi içeren ve “manifesto” niteliğinde bir sonuç bildirgesi hazırlanması” olarak belirlenmiş. İSO, 12. Sanayi Kongresi’ni de, “yüksek katma değerli üretimin ekonomik kalkınmanın temeli olduğu” fikri etrafında düzenleyecek. Sanayi Şûrası da aynı fikir etrafında Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı tarafından geçen kasım ayında düzenlenmişti.

Görülüyor ki, iş dünyamızda yenilikçilik, girişimcilik ve katma değerli sanayi üretimi konusunda sağlam bir görüş birliği var. Mesele bunları harekete dönüştürmek. Bunda kamu kadar özel sektöre iş düşüyor.

Özel ve kamu kurumlarımızı, işadamlarımızı, ekonomimizi zayıflatmayalım

İHH’dan Kimse Yok mu Derneği’ne, MİT’ten işadamlarımıza kadar, kamu ve özel kurumlarımızı zor duruma düşürecek ve isimlerini şaibeli hale getirecek iddialar ülkemize zarar veriyor. İHH gibi dernekler yurtdışında Burma’dan Amerika’ya birçok ülkeye yardım gönderiyor. Böyle bir kurum hakkında ortaya atılan iddialar ‘temizlenene’ kadar hem kuruma hem ülkemize hem de yardımların ulaşacağı ülke ve insanlara zarar verir. Bu, eğer varsa suçların üstü kapansın manasına gelmiyor; ancak, gelişigüzel iddiaların kurumların itibarlarına zarar vermesinin de engellenmesi gerekiyor. Aynı şey çok daha önemli olarak işadamlarımız için geçerli. Zira, onlar olmazsa, istihdam, vergi ya da döviz gelirlerini kim üretecek? Daha önemlisi, Türkiye birtakım iddialarla terörizmi destekleyen ülke durumunda gösterilirse bundan 76 milyon insanımızın tamamı zarar görür. Kısaca, bu zor günlerde, şahısların, kurumların ve ülkenin itibarına, ekonomimizin istikrarına lütfen azami saygıyı gösterelim. Zira bu itibarlar toplandığında ülkemizin itibarı manasına geliyor.

“Yayın dedektifleri”

Posta kutuma düşen bir iletiden öğrendim; ‘Sahaf Siyahkalem’ ekibi, başarılı bir girişimcilik örneği sergileyerek, yepyeni bir hizmet alanı ortaya koymuş. Yaptıkları işi yayın dedektifliği olarak nitelendiren ekip; kültür, sanat ve edebiyat alanlarında çalışan araştırmacılara güvenilir bir “asistan” olma vaadinde bulunuyor.

İstanbul’da bulunan tüm devlet, üniversite, vakıf kütüphanesini, kitaplığını, özel kitaplıklarını, devlet arşivlerini, müzelerin kütüphanelerini kısacası aranılan yayının olabileceği her yeri, tabiri caizse avuçlarının içi gibi biliyorlarmış. Üstelik yayının; Osmanlıca, İngilizce, Fransızca, Almanca ya da başka bir dilde, matbu veya yazma, eski veya yeni, süreli veya süresiz yayın olmasının bir önemi yok. Yayın dedektifleri; kitap, broşür, dergi, gazete, evrak, efemera bulmak konusunda araştırmacıların eli ayağı olmaya aday.

Yayın taraması yapmak için vakti olmayanlara profesyonel araştırma hizmeti sağlayan yayın dedektifleri, talep edilen yayını bulduktan sonra istenilen şekilde; CD, fotokopi veya kitap olarak teslim ediyorlarmış. Eski dünyamızda yeni fikirler üretmeye devam edelim.