Archive for April, 2014

IMF dünya ekonomisini nasıl görüyor?

28.04.2014, Murat Yülek, Dünya

Çok tartışmalı bir kurum olsa da IMF’in dünya ekonomisinin gidişatı konusundaki görüşlerini önemsiyorum. Bunun basit bir sebebi var. Neredeyse tüm dünya ülkerini bir ya da birden fazla IMF iktisatçısı doğrudan izliyor. Buna, ülkelerde yerleşik olan IMF temsilcileri, ülke ve bölge departmanlarındaki ve ‘yatay’ bölümlerdeki (maliye, para, istatistik vb)  diğer iktisatçıları da eklemek gerekiyor.

IMF’nin geçen Bahar Toplantıları sırasında yayınladığı yeni Dünya Ekonomik Görününü (WEO) rakam ve raporu oldukça iyimser. IMF iktisatçıları dünya ekonomisinin 2014 ve 2015’de önceki beklentilere göre daha iyi bir performans göstereceğini düşünüyorlar. Bu beklentiler, büyümede iç talebe daha düşük bir rol vermek isteyen Türkiye  açısından da önemli.

Ne diyor en son WEO? Öncelikle gelişmiş ekonomilerin büyüme görünümünü önceki beklentilere göre daha yükseltmiş IMF iktisatçıları. Bu piyasadaki kanıya paralel. Ancak IMF’in altını çizdiği daha önemli nokta, dünya ekonomisinin büyüme dinamiğinin gelişmiş ekonomilerdeki hareketlenme sayesinde güçlendiği. Buradan kasıtları, gelişmiş ekonomilerin büyümelerinin hızlanırken, gelişmekte olan ülkelerin büyüme hızlarının ‘artışının düşmesi’. IMF, 2014 yılında bir küresel durgunluk riskine sıfıra yakın ihtimal  veriyor (2013 Ekim raporunda yüzde 6 ihtimal veriliyordu.)

IMF’e göre gelişmiş ekonomilerin  büyüme konusundaki yıldızları 2014 ve 2015 yıllarında ABD ve İngiltere olacak. IMF’e göre, Almanya 2014 yılında yüzde 1,2 (2013 yılında yüzde 0,5) ve Fransa yüzde 1,0 (2013 yılında yüzde 0,3) büyüyecekken İngiltere ve ABD’nin büyüme oranları yüzde 3’e yaklaşacak. 2015 yılında ise her iki ülke de yüzde 2,5’un üzerinde büyüyecek. Yakından takip ettiğimiz Japonya, IMF’e göre büyümede yüzde 1,5 seviyesini aşamayacak.

Böyle olunca gelişmiş ekonomilerin büyümeleri 2013’deki yüzde 3,0 seviyesinden 2014 ve 2015’de sırasıyla yüzde 3,6 ve 3,9  seviyelerine tırmanacak.

Buna karşılık gelişmekte olan ekonomilerin büyüme oranı 2013 yılında yüzde 4,7’den 2014 ve 2015’de sırasıyla yüzde 4,9 ve yüzde 5,3 seviyelerine yükselecek. Bu ülke grubunda en önemli nokta IMF iktisatçılarının Çin ekonomisinin büyümesinin 2013’de gerilediği yüzde 7,7 seviyesinden, aşağı eğiliminin devam ederek 2014’de yüzde 7,5 2015’de de yüzde 7,3’e gerileyeceğini beklemelerini. Buna karşılık, Hindistan’ın büyümesinin 2013’de yüzde 4,4’den 2015’de yüzde 6,4’e kadar yükselmesini bekliyorlar. IMF, Rusya’nın siyasi sebeplerden kaynaklanarak büyümesinin 2013’deki yüzde 1,3 seviyesinde sabit kalmasını bekliyor.

IMF dünya ekonomisinin büyüme oranının yükselmesi ve canlanmanın devam etmesini bekliyor. Ancak, büyüme oranlarının daha yıllarca olması gerekenden düşük kalacağını da söylüyor. Bu beklenti muhtemelen ortalama açısından doğru ancak tek tek ülkeler açısından yüksek büyüyenler ve düşük büyüyenler ayrışması devam edecek. Türkiye’nin bu ayrışmada ilk grupta yer alması gerekiyor. Ancak şu anda durum öyle gözükmüyor.

IMF riskler arasında prematüre olarak yükselebilecek faizleri sayıyor. Güçlü büyümesini öngördüğü ABD’deki tapering sürecini desteklerken nisbeten yavaş ve kırılgan büyümeyle karşı karşıya kalan Avrupa’da ise AMB’nın genişlemeci politikalarının devamını istiyor.

IMF’e bakılırsa, bir başka önemli risk de gelişmekte olan ekonomilerin yeni şartlara uyumu. Burada IMF bütçe açıklarının düşürülmesini, yüksek borçluluğu olan ülkelerin borçlarını düşürmelerini ve kurların yeni şartlara uyum sağlamasına izin verilmesini tavsiye ediyor. Bu sonuncusu önemli; IMF, cari açıkları olan ülkelerin kurun değer kaybetmesine izin vermesini ve bu sayede cari dengenin düzelmesine katkıda bulunulmasını istiyor.

Nisan WEO raporu, IMF Baş ekonomisti Blanchard’ın yönettiği en iyi WEO raporlarından birisi. Dünya ekonomisine ‘tedbirli iyimser’ bakıyor.

 

Sürdürülebilir kent lojistiği

21.04.2014, Murat Yülek, Dünya

19. yüzyılda Avrupa’da kentler hızla büyümeye ve kalabalıklaşmaya başladı. Bununla birlikte ‘hareket’ / ‘mobilite’ sorunları da büyüdü. Bu yeni sorunlar kent ulaşımıyla ilgili yeni çözümleri gerektirdi; yeni çözümler de yeni sorunları.

Bu sorun-çözüm-sorun devinimini görmek için kısaca Paris’e bakalım. 1830’larda ‘hareket’ ya da ‘hareketlilik’ sorununa ilk getirilen çözümlerden bir tanesi ‘atlı otobüslerdi.’ İçten yanmalı motorun henüz icad edilmediği bir ortamda at gücüyle çalışan ve çok sayıda insanı belirli noktalar arasında taşımaya yönelik bir çözümdü. Ancak atlı otobüsler, atlar ve yayaların aynı alanlarda hareket etmesi kaza ve kayıplara sebep oluyordu. Bu farkedilince, trafik yöneticileri, bazı yolları sadece taşıt araçlarına tahsis etti; bu yüzyıl açısından yabancı bir fikir olmasa da o zaman için ‘yeni’ bir fikirdi.
Ancak artan nüfus ve kalabalıklar, şehir içi seyahat talebini daha da artırıyor ve taşıma arzı bu talebi karşılamakta zorlanıyordu. 1900 yılında kentteki ilk metro hattı, Exposition Universelle’in Paris’de düzenlenmesi sebebiyle biraz da Fransa’yı ‘tanıtım’ amacıyla açıldı. Model olarak Londra ve Budapeşte metroları alınmıştı. Bunun ardından, Paris’te toplu taşımın temel vasıtası, o zaman ‘Paris Metropolitan’ adıyla anılan metro oldu. Fransızlar metroyu sevdiler ve metro hatları hızla uzayarak bugün için 200 km.’nin üzerine çıktı.

Ancak 1900’lerle birlikte Paris kent ulaşımına yeni ve önemli bir aktör katıldı: Otomobil. Bireylere kendi rotalarını çizme özgürlüğünü tanıyan otomobil sayısı da hızla büyüdü. Bu kez Paris otomobil kalabalıklaşmasıyla karşı karşıya kaldı. 1950’lerin sonlarında, Adnan Menderes’in Vatan (1956) ve Millet Caddeleri (1956) ile Barbaros Bulvarlarını (1957) inşa ettiği yıllarda Paris’te de çevre yolu inşaatı (1958) başladı.

Aynı dönemde, Paris’te bir başka yenilik yapıldı: Şehir içinde de cadde kenarlarına park etmek yasaklandı. Buna paralel olarak otopark alanları genişletilmeye başlandı.

Şu anda, Paris’de dünyanın en uzun metro ağlarından birisi (yine de Moskova ve Şangay’ın yarı uzunluğunda) ve çevre yollarına rağmen otomobil sayısı ve yoğun yaya trafiği sebebiyle yeni hareketlilik çözümleri aranıyor. Bunlardan bir tanesi, dünyanın birçok diğer büyük şehrinde olduğu gibi bisikletleşme. Bisikletleşmenin çözüm olmayacağı kesin olsa da hem hareketlilik, hem özgürlük hem de sağlık getirileri olduğu düşünülüyor.

Gelelim Türkiye’ye; daha doğrusu İstanbul’a. İstanbul Belediyesi’nin son dönemdeki çözümleri ve ataklığı, hâlâ hızlı büyüme aşamasında olan İstanbul trafiğinin ortaya çıkardığı sorunları bir ölçüde çözüyor. İstanbul’un çok iddialı bir metro programı var. İstanbul dünyanın ilk metrolarından birisine sahip ama ardından toplu taşımanın temeli olamamıştı İstanbul. Bu yüzden, Kadir Topbaş dönemindeki atılım bu açıdan büyük önem taşıyor.  Basına yansıyan ama daha ayrıntısını bir türlü öğrenemediğimiz yerli tramvay projesi, Büyükşehir Belediyesi’nin işin çeken-çekilen araç kısmını da düşündüğünü gösteriyor.

Marmaray ve iki yakanın metrolarını birbirine bağlıyor. Gebze’den Halkalı’ya kadar uzanan hattın rehabilitasyonu ise kıtalar arası toplu taşım projesini tümleyecek. Öte yandan karayolu tünelleri, Üçüncü Boğaz Köprüsü, geçen hafta temeli atılan Asya-Avrupa lastik tekerlekli araç geçiş  tüneli otomobil trafiğini rahatlatacak. Bunların hepsi güçlü projeler. Ama en önemli tarafları yıllardır ilk defa toplu taşım yatırımlarına otomobil yollarına göre nisbeten daha önem verilmesi ve planlı yürütülmesi. Bu diğer illerimize örnek olmalı.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (ve diğer belediyelerimizin) yoğunlaşması gereken alanlardan birisi otoparklaşma. Ancak Türkiye’nin hemen tüm kentlerinde planlama bozuklukları var ve bu bozuklukların en önemlisi otopark eksikliği. Caddelerin otopark haline getirilmesi ilkelliğini aşmak ve caddelere park yasağı getirmek gerekiyor. Bunun için hemen her semtte iyi hesaplanmış adetlerde katlı otopark alanlarına ihtiyaç var. Bunu yapmak zor değil. Özellikle kentsel dönüşüm sırasında. Ancak, kentsel dönüşüm olmasa da iyi bir finansal ve teknik projelendirme ile mevcut apartman alanlarının otopark alanlarına dönüştürülmesi çok zor değil. Bu konuda geçen hafta Kadir Topbaş tarafından açıklanan projenin ayrıntılarını bilmiyoruz; ancak basına yansıdığı şekliyle Büyükşehir belediyesinin bina satın alması yoluyla çözülemeyeceği kesin ve gerek de yok. Daha evvel de tartıştığımız bu konuyu bir başka hafta ele alacağız.

Bir diğer ihtiyacımız park alanları. Her önemli semtte irili ufaklı yeşil alanların artırılması gerekiyor. İstanbul yol kenarlarının yeşillendirilmesi açısından muhtemelen dünyanın en başarılı kenti. Yurtdışı seyahatleri sık olanlar bunu bilirler. Ancak bunun yeterli olmadığı da belli. Tepeden bakıldığında yeşil alanların kritik kütleler halinde tüm şehre yayılması gerekiyor. Ya Hong Kong’da olduğu gibi kenti yukarı yükseltip yeşil alan ayakizlerinin artırılması ya da başka bir çözümle kente akciğerlerin ve huzur alanlarının kazandırılması gerekiyor. New York bunu 19. yüzyılda düşünmüştü. Eski Türk şehirciliğinin de en önemli özelliği bahçeler değil miydi?

Bisikletleşme, merkezi ve bölgesel topla-dağıt merkezleri, modlar arası geçişkenliklerin artırılması (özellikle havaalanları, tren garları,  iskeleler, metro istasyonları ile diğer modlar arasında), metro istasyonu merkezli otobüs hatlarının oluşturulması, metro güzergahlarının doğru seçilmesi gibi sürdürülebilir lojistik uygulamalarının üzerine gidilmesi de elzem.  Son olarak, MOBESE sistemlerinin yol temizliğinin sağlanması için kullanımı da önemli. Penceresini açıp kül tablosunu caddeye döken sürücülerin ‘eğitilmesi’ için kamera bazlı cezalandırmaya geçilmesi gerekiyor. Ceza, sürücü davranışını değiştiren maalesef en temel araç. Hem İstanbul hem diğer kentlerimizin meçhul kahramanları olan temizlik görevlileri kentlerimizi temizliyor ama bu davranış biçiminin de değişmesi ve insanımızın ‘şehirli’ hale gelmesi gerekiyor.

Kahraman tersaneciler

14.04.2014, Murat Yülek, Dünya

Türkiye’de sanayici olmak zor. Ama sanayi olmazsa Türkiye önemli bir istihdam kaynağından ve döviz gelirlerimizin büyük kısmından mahrum kalırdı. Ayrıca, sanayi sektörünün ‘bağlantıları’ ve ‘pozitif dışsallıkları’ oldukça yüksek. Yani, özellikle gemicilik, otomotiv ya da havacılık gibi sanayi alt sektörlerinin canlanması kendileri dışındaki alt sektörleri ve hizmet sektörünü de canlandırıyor.

Lafı tersaneciliğe getireceğim. Yukarıda da değinildiği gibi bu sektörün dışsallıkları ve bağlantıları yüksek. Yani, sektörün canlanması, ona tedarikçilik yapan diğer sanayi kolları üzerinde de olumlu etki yapıyor.

Yıllar boyu bu sektör, gazetelerimizde, işçilerin can verdiği korku alanları olarak yer etti. Oysa sektör zirve yaptığı 2007 yılında doğrudan 34 bin kişilik istihdam üretti. Muhtemelen en az bir o kadar da dolaylı istihdam ürettiği düşünülebilir. Muhtemelen diyorum çünkü maalesef ülkemizde bu tip etki çalışmaları pek yapılmıyor. Bu dönemde, Çin, Güney Kore, Japonya gibi devleri bir tarafa bırakırsanız Türkiye, gemi inşa kapasitesi 1 milyon DWT, tamir kapasitesinde ise 15 milyon DWT ile yukarılara yükseldi.

Ancak, Türk tersaneciliği 2007 yılından sonra hem dünya ticaretine paralel olarak gemi inşa pazarının küçülmesi hem de Uzak Doğu’dan gelen rekabet ve bu bölgede devletin tersaneciliğe verdikleri teşvikler sebebiyle daraldı. İstihdam 15 binler seviyelerine düştü.

Bu sektör sıkıntıda ve ‘bizler’ ona destek yerine köstek olmaya devam ediyoruz. Basından başlayalım; zira en önemli görev basına düşüyor. Tersanecilik, basınımızda işçi can kayıpları sebebiyle bir günah keçisi gibi sunuluyor demiştim; eğer istihdam sıfıra düşse tersanelerimizde hiç can kaybı olmayacak…

Basınımız, tersaneleri ‘cehennem’, Reina’yı, ya da alışveriş merkezlerini ‘dünyanın en mutlu mekanları’ olarak veriyor. Sonra da köşe yazarları olarak biz Türkiye’de rant ekonomisinden şikayet ediyoruz. İnsanlar tabii olarak bundan etkileniyor; durum ‘sanayici kötü / şeytan; eğlence merkezi patronluğu harika’ diye özetlense mübalağa olmayacak. Böyle sunulursa bu ülkede sanayici yetiştirebilir misiniz? Sanayicilerle konuşursanız en önemli sıkıntılarının iş gücü bulmada olduğunu söylüyorlar. Kalifiye olmayan bir işçi alışveriş merkezlerinde güvenlik memuru olmayı sanayi işçiliğini tercih ediyor. Mühendislik mezunu öğrencilerimiz de sanayi yerine finans sektöründe çalışmayı tercih ediyorlar.

Sanayicilerin kalifiye ve kalifiye olmayan eleman dışında çok sayıda diğer sorunları da var; en önemlileri sanayi girdi maliyetlerinin yüksekliği, Çin gibi ülkelerden gelen rekabet, iş ortamı, vergiler, iş mahkemeleri.

Sonuncusunu alalım. Yaygın bir inanç var Türkiye’de: İş mahkemeleri her zaman şirketi haksız bulur. Tabi sanayi şirketlerini de. Bunun da bir istatistiği yok ama sanırım doğru bir kanı. Sanayiciler de iş adamları da böyle düşünüyor: ‘İş mahkemesine giden bir çalışan her zaman kazanır.’ Peki işçi işveren ilişkilerinde haklı olan bir işveren yok mudur?

İstanbul Ticaret Odası, 59. Komite (makine aksamları) üyesi bir iş adamı başına gelenleri anlatıyor: Bir çalışanı işverenden habersiz olarak fabrikanın üst kısmındaki malzemeleri kendi adına topluyor ve eskicilere satıyor. Günün birinde yine bu işi yaparken düşerek sakatlanıyor. Mahkeme hemen hükmü veriyor: sanayiciye 260 bin TL ceza. Derdini hakime anlatamayan sanayici şimdi davayı temyize taşıyor.

Kamu kesimi de sanayiciye destekler sunuyor ama bazı diğer yardımları yapamıyor. En azından, sanayiciye dünyanın en iyi iş ortamını sunmamız gerekiyor ki bu zor sektör Türkiye’de gelişsin. Finansman maliyetleri, kurlar, diğer ülkelerin (özellikle Uzak Doğu) kendi sanayicisine sağladıkları teşviklere karşılık hiç değilse kendi sanayicimizi kendi bürokrasimize hırpalatmayalım.
Tekrar edelim; ‘bizlerin’ yani, basın, yargı ve kamu sektörünün, hem tersanecilerimize hem de, genelde sanayicilerimize sevecen davranmamız gerekiyor. Aksi takdirde, beş milyon kişiye istihdam sağlayıp ihracat gelirimizin yüzde 90’ını sağlayan sektör, kendi ellerimizle boğulmuş olacak .

Dünya ekonomisi olumlu

07.04.2014, Murat Yülek, Dünya

Geçen hafta, Nuh Grubu’nun düzenlediği Strateji Çalıştayı’nda grubun orta ve üst düzey yöneticileriyle bir araya geldik. Türkiye’nin ve bölgenin tek çatı altında en büyük kapasitelerinden birisine sahip olan Nuh Grubu, yeni Grup CEO’su Gökhan Bozkurt yönetiminde kabuk değiştiriyor. Strateji toplantısının amacı da grubun önümüzdeki dönemdeki stratejisi katılımcı bir anlayışla gözden geçirilmesi olarak belirlenmiş. Strateji Toplantısı’nda benden istenen şey dünya ve Türkiye ekonomisindeki son gelişmeleri tartışmamdı.

Türk ekonomisinin dünya ekonomisiyle entegrasyon süreci ilerledikçe, Türk şirketleri, hem büyükler hem de küçükler, dışarıdaki gelişmelerden çok daha yakından ve gecikmesiz etkileniyorlar. Bu, beraberinde fırsatlarla birlikte büyük riskleri de getiriyor.

Geçen hafta bu köşede Türk ekonomisinin seçim sonrasındaki gündemini konuşmuştuk. Kısaca özetlersek, normale doğru yönlenen TL reel değeri ihracatı tetikleyecek ama daha önemlisi ithalattaki ‘balonu’ alarak net dış talep üzerinden 2014 yılında büyümeyi olumlu etkileyecek. Şu anda piyasanın 2014 yılı büyüme beklentisi yüzde 3’ün altında.

Benim tahminim ise, net ihracatın olumlu katkısıyla, beklenmeyen bir şok ortaya çıkmazsa, iki seçim yaşanmasına rağmen bu yıl büyümenin yüzde 3’ün üzerinde çıkması. Yüzde 4’e yaklaşırsa kimseye sürpriz olmasın.

Basit bir aritmetikle, iç talep 2014 yıl toplamında hiç büyümese bile, net ihracattaki 25 milyar dolarlık bir düzelme (örneğin; Orta Vadeli Program’da hedeflenen 15 milyarlık bir ihracat artışı ile 10 milyar dolarlık ithalat düşüşü) 2014 yılında yüzde 3’lük bir büyüme manasına geliyor. Böyle bir senaryo, yılın kalan döneminde hane halkı ve şirketlerin güven seyri ve kurdaki rekabetçi kazanımların ne kadar muhafaza edileceğiyle yakından ilişkili. Bu açıdan, seçim sonrasında piyasalardaki rahatlamayla birlikte TL’nin güçlenmesi, esasında Türk ekonomisinin hayrına değil.

Gelelim Nuh Grubu toplantısında tartıştığımız 2014-2016 dünya ekonomisi resmine. Önce risk algısına bakalım. Tayland, Brezilya, Ukrayna / Kırım olayları ve tapering sürecine rağmen CDS primlerindeki nisbi yatay seyir toplam risk algısının çok da oynamadığını gösteriyor. Nitekim, yatırımcılar gelişmekte olan ülkelere geri dönüyor.

Draghi ve Abe / Kuroda para politikaları, FED bu sene tapering’i tamamlasa da yen ve avro likiditesinin piyasaya en azından 2015 sonuna kadar akacağını gösteriyor. Bu iki kaynak, FED’in, bilançosunu normale döndürme operasyonunun ters yönünde hareket edecek. 2014 ve büyük ihtimalle 2015 yılında da Amerikan Hazine kağıtlarının faizlerinin, FED politika faizlerinden bağımsız olarak yükselme riski, dolar enflasyonu beklentileri tarafından belirlenecek. Ancak Amerika’da önümüzdeki 3 yılda %1,5-2,0 bandının üzerine çıkmaması kuvvetle muhtemel.

Çin’deki yavaşlama ve problemler ve buna ilaveten diğer ülkelerdeki zayıf büyüme beklentileri emtia fiyatlarının, özellikle metallerin gevşeme olasılığını artırıyor. Bu da, Türkiye’den ABD’ye kadar bir çok ülkenin işine yarayacak bir ihtimal.

Avrupa’daki zayıf da olsa canlanma emmareleri de Türkiye’nin ihracatı açısından olumlu. Avrupa’daki bu yılki canlanma İspanya gibi çevre ülkelere de yansıyor.

Özet; Türkiye açısından 2013 zor bir yıl oldu. 2014 yılının ise, 2013 Aralık olaylarına, yıl içindeki iki seçime rağmen olumlu gidecek gibi görünüyor.