Archive for September, 2014

Kalkınma bankacılığının neresindeyiz?

29.09.2014, Murat Yülek, Dünya

Türkiye’de de, başa ülkelerde de bankacılık kesimi kalkınma sürecinde rol oynamıştır. Ancak kaynaklar açısından mevduata dayalı olan ticari bankacılık doğrudan kalkınma sürecini destelemekten çok işletmelerin işletme sermayesinin ya da ticaretin (ve şimdi de halkın / tüketicilerin finansmanında) rol oynamıştır. Bunun bir çok sebebi vardır.

Ticari bankacılığın kısıtlarından dolayı, değişik ülkeler (özellikle ‘geç kalkınanlar’) kalkınma finansmanını sağlayabilmek için farklı yöntemlere başvurmuştur. Alman kalkınmasında ‘universal’ bankalar önemli rol oynamıştır örneğin. Amerika Birleşik Devletleri’nde sermaye piyasaları da önemli görev görmüşken Japonya ve Kore gibi ülkelerde bankacılık sisteminin nominal faizleri kontrol altına alınarak finans sisteminin özellikle sanayi kesimine düşük reel faizli kredi sunması hedefl enmiştir.

Kalkınma bankacılığı, kalkınmanın finansmanının sağlanmasında kullanılan yöntemlerden birisidir. Kore ya da Japonya’yı bir tarafa bırakın, Amerika Birleşik Devletleri’nde dahi kalkınma bankasına benzeyen yapılar (adı kalkınma bankası olmasa da) kurulmuştur.

Türkiye’de Osmanlı döneminden beri kalkınma finansmanında benzer araçları araya gelmiştir. Örneğin, Ziraat Bankası tarım sektörünün desteklenmesi amacıyla kurulmuştur. Cumhuriyetin ilk yıllarında kurulan Sümerbank ve sonrasında Etibank yine kalkınma bankası sayılabilir. Belediyelere finansman sağlayan İller Bankası da bir tür kalkınma bankasıdır.

Günümüzde kalkınma bankalarını ticari bankalardan ayıran en önemli faktörlerden birisi mevduata dayanmamasıdır; kalkınma bankaları kendilerini sermaye ve bono ihracı gibi nisbeten uzun vadeli kaynaklarla fonlamaya çalışıyorlar. Kalkınma Bankaları bu kaynak yapısı üzerinden sermayedarlarının kendilerine verdiği öncelikler ışığında ekonomiye orta uzun vadeli finansman sağlarlar. Ya da şirketlere doğrudan sermaye ortaklığı yaparlar. 1950’li yıllardan itibaren Dünya Bankası kalkınma bankalarını gelişmekte olan ülkelerde şirketlere ulaşmada aracı olarak kullanmaya başladı. Bu amaçla Dünya Bankası kalkınma bankalarına kredi sağlıyor, kalkınma bankaları da kendi maliyet, kâr ve teminatlarını koyduktan sonra bu kaynaklarla şirketlerin yatırımlarını finans ediyordu. Türkiye Sınai Kalkınma Bankası bu amaçla kurulmuştu. Yine aynı yıllarda şeker tarımını desteklemek amacıyla pancar kooperatifl eri tarafından ticari bir banka olarak kurulan Şekerbank da bir kalkınma destekleme kuruluşu sayılabilir.

Sonraki yıllarda kamuya ait kalkınma bankaları kuruldu; Devlet Yatırım Bankası, DESİYAB, Turizm Bankası gibi. Bunlar kendi aralarında birleştirildiler, kapandılar, sonuçta günümüzde Türkiye Kalkınma Bankası kamuya ait ana kalkınma bankası haline geldi.

BDDK kalkınma bankalarını sınıfl arken İller Bankası ve Türkiye Kalkınma Bankası ve TSKB ile birlikte Eximbank’ı da bir kalkınma bankası olarak görüyor. Türkiye’de bir de yatırım bankaları var. Bunlar, 1980’lerde rahmetli Turgut Özal’ın finansal serbesti politikaları sürecinde kuruldu. ABD ve Avrupa’daki yatırım bankaları gibi, sermaye piyasası işlemleri yapmak (şirket devralma ve birleştirme danışmanlığı, bono, tahvil ihracı, aracı kurumlar eliyle halka arz gibi) amacıyla kuruldular. Bugün az sayıdaki bu bankalar arasında Aktifbank, Merril Lynch, TAIB Yatırım Bank, Nurol gibileri yer alıyor. Ancak bu bankaların bilanço büyüklükleri bir ikisi hariç oldukça küçüktür.

Kalkınma Bankacılığı, finansal sektörün diğer segmentlerindeki hızlı büyümeyle birlikte Türkiye’de oldukça ufak bir segment olarak kalmıştır. Kalkınma Bankaları daha büyük ve etkin olmalarını sağlayacak kaynaklara erişememektedir. Dünya Bankası gibi uluslarararası kaynaklardan kredi bularak hayatiyetlerini devam ettirmektedir. Bono, tahvil ihracı yapmamaktadırlar. Türkiye Kalkınma Bankası‘nda (ve TSKB) oldukça yetişmiş bir insan kaynağı bulunmaktadır.

Bununla birlikte Kalkınma Bankası başta kaynak yetersizliği ve bankanın Türk ekonomisine hizmet edecek kapsamlı bir araç olarak görülmemesi sebebiyle pek de etkin değildir. Kalkınma bankacılığı diğer ticari bankaların kolay kolay fonlayamayacağı şirket ve projeleri fonlamak zorundadır. Bu tür fonlamalar daha yüksek riskli olduğu için başarısızlık ticari bankalara göre daha fazladır. Bu da kalkınma bankası yöneticilerini baskılar altında bırakmaktadır. Böyle olunca banka para batırma riskini (teftişler vs) bertaraf etmek için ya kredi vermez ya da aşırı teminat ister durumdadır. Her ikisi de kalkınma bankacılığının ruhuna aykırıdır.

Kamunun elindeki Halkbank, Ziraat Bankası, Vakıfb ank gibi bankalar da kalkınmanın bir aracı olabilir. Ancak şu anda bu bankalar normal bir ticari banka mantığıyla çalışmaktadır. Oysa bu bankalar birer piyasa yapıcı (örneğin uzun vadeli faizleri regule edici) ya da bilançolarını yanlış risklere sokmadan kalkınmayı destekleyici kurumlar haline getirilebilirler.

Özel bankalar ise önce de söylediğim gibi, tarihsel olarak da ticari davranmakta ve böyle olunca kalkınmayı desteklemede daha etkin bir rol oynayamamaktadır. Burada ilginç bir istisna olarak TEB’in girişim bankacılığı ürününü sayayım. TEB, yeni kurulan şirketlere teminat zorunluluğu olmadan kredilendirme yapıyor. Hacimler küçük ama ortaya çıkan öğrenme / bilginin değeri yüksektir.

Sonuç, Türkiye kalkınma sürecini devam ettiren bir ülke olarak kalkınma bankacılığını geliştirmek ve hacimlerini büyütmek zorundadır. Ticari bankacılık kesimini de, en azından devlet bankalarını, bu sürece destek verir hale getirmelidir.

Türkiye neden sanayileşemedi?

22.09.2014, Murat Yulek, Dünya

Türkiye 10 yıl öncesine kadar memur maaşlarını nasıl ödeyip Hazine borçlarını nasıl çevrilebileceğine odaklanmış bir ekonomiydi. Şimdi bu makroekonomik resim değişti. Ancak makroekonomik dönüşüm tek başına Türkiye’yi zengin etmez. Tabi AVM’ler ve ‘hizmet ekonomisi’ de. Mesele sınai bir dönüşümü gerçekleştirebilmek.

2012 yılında, Malezya’da bir toplantıda Sony’nin eski CEO’larından uluslararası tanımış bir dostumla Türkiye ve Kore’nin sanayileşme stratejileri üzerine konuşurken Türkiye’yi ‘sanayi öncesi’ bir ekonomi olara sınıfl ayınca biraz ‘bozulmuştum.’ Sonradan, haklı olduğuna karar verdim.

Şöyle ki; ‘sanayi öncesi ekonomi’ sanayi devrimini yaşamamış ekonomi manasına geliyor. İktisatçıların bir ekonominin sanayi ekonomisine geçtiğinin belirlemek için kullandıkları beyaz / siyah bir ölçülebilir tanım yok. Bunun yerine bazı kaba göstergeler kullanıyorlar. En kolay kullanılabilir göstergelerden birisi GSYH içinde sanayinin payı. Tarım toplumunda, üretilen ekonomik değerin önemli kısmı tarım ya da genelde birincil sektörlerden elde edildiği için sanayinin payı düşüktü. Sanayi devriminden sonra İngiltere, Belçika, Hollanda gibi ülkelerde sanayinin payı hızla arttı. Böylece bu ekonomiler ‘sanayi ekonomisi / toplumu’ sayılır oldular.

Bu göstergeyle bakınca dünyada şu anda sanayi ekonomisi / toplumu olmayan ülke pek de fazla değil. En azından 19-20. yüzyıla göre. Tabi Türkiye’de bu göstergeyle bakılırsa gelişmiş bir sanayi ülkesi.

O halde Japon dostumu neden haklı bulmak zorunda kaldım. Çünkü, bugün bir ekonominin sanayi ekonomisi olup olmadığını sanayinin GSYH’daki payından anlayamıyoruz. Dış ticaretinden de. Zira ortalamanın üzerindeki ve tabii kaynak zengini hemen bütün ekonomilerde ihracatın çok büyük kısmını tabii olarak sanayi ürünleri oluşturuyor.

Bugünün dünyasında bir ülkenin ‘gerçekten’ sanayileşmiş bir ekonomi olup olmadığını anlamanın en temel iki yolu var. Birincisi, sanayi sektörünün ‘sofistikasyonu’, yani kaç paralık mal ürettiği. İkincisi bunu ne kadar yerli teknolojiyle yaptığı yani ülkedeki, ‘AR-GE yoğunluğu’ (yani toplam Ar-Ge harcamalarının GSYH’ya oranı). Biraz daha ince bakarsanız buna AR-GE harcamalarının sınai boyutunun miktarını ve bunların ticarileşme performansını da eklemeniz gerekiyor.

Kore gibi bir ülkeyle karşılaştırdığınızda, ihraç ürünlerinin sofistikasyonu ve AR-GE yoğunluğu açısından Türkiye’nin bir sanayi ekonomisi haline gelemediğini görebiliyorsunuz.

Harcamalarında önemli fark var. Kore’nin ihracatı Türkiye’ye göre çok daha fazla olarak ileri teknoloji temelli ürünlerde yoğunlaşmış durumda. Kaldı ki, Kore’de devlet ve iktisatçılar kendi ihracat gamlarını ABD ve Japonya ile karşılaştırıp çok yetersiz buluyorlar. Dahası, Kore’de AR-GE yoğunluğu GSYH’nın yüzde 4,5’i seviyesinde; Türkiye’de ise yüzde 1’in altında. Mutlak değer olarak, 52 milyonluk Kore’de 2012 yılında 57 bin civarında araştırmacı ile 52 milyar dolarlık AR-GE harcaması yapıldı. 76 milyonluk Türkiye’de bu rakamlar 22 bin araştırmacı ile 7 milyar dolar seviyelerinde idi.

Yukarıdaki rakamları ve durumu büyük ölçüde herkes biliyor Türkiye’de. O halde Türkiye’nin sanayisi neden Kore’den geride?

İki sebep var: Kore’nin kamu kesimi Türkiye’den daha iyi; Kore sanayi politikalarını nasıl uygulayacağını biliyordu ve şimdi de biliyor. İkincisi Kore’nin özel kesimi Türkiye’den daha iyiydi; Kore’de ‘sanayici’ vardı ve hâlâ var. Türkiye’de ‘sanayici’ yok ya da çok az. ‘Sanayici ne demek’ sonraki haftalarda örneklerle tartışacağız.

İstanbul Finans Zirvesi: Yenilikçi finans ana temasıyla toplanıyor.

15.09.2014, Murat Yülek, Dünya

İstanbul Finans Zirvesi, 15-16 Eylül’de beşinci kez toplanıyor. Bu senenin ana teması “Yenilikçi Finans.” 2007-2008 yıllarından beri dünya ekonomisinin canına okuyan finansl krizin fazla yenilikçi ürünlerden ortaya çıktığı düşünülürse iddialı ve riskli bir ana tema. Ancak, finansta yenilik olmadan eski sorunlarımıza da çözüm bulamayacağımız açık.

Mesele, finansal piyasaları reel ekonomiye daha iyi destek verecek hale getirmek. Bu da ‘faydalı’ yenilikçilik ve boğucu olmayan, akıllı düzenlemelerle gerçekleşebilir.

Faydalı finansal yenilikçilik nedir? Türkiye’yi ve onun gibi gelişmekte olan ekonomileri düşünelim. Ekonomik gelişmeyi yavaşlatan ana sorunların (altyapıyı hızla geliştirme ihtiyacı, kobiler, müteşebbisler ve mucitlerin finansmana erişimi, öğrencilerin ve öğrenmenin finansmanı vs) altında proje eksikliği ya da tembelliği değil finansmana erişim yatıyor.

Klasik ekonomi ders kitaplarında finans sektörü, tasarruf edenlerle (yani halk ve şirketler) yatırım yapacaklar arasındaki köprü olarak tanımlanır. Türkiye gibi ülkelerde finans kesimi büyük ölçüde bankacılık kesiminden oluşuyor. Dolayısıyla, bankalar (ve diğer küçük finans kuruluşları) toplumun tasarruflarının hangi yatırımlara dönüşeceğine karar veren yapılar. Bu, bana göre ‘sosyal bir görevdir.’

Finans kesiminiz ne kadar gelişmiş ise toplumca yapılan tasarruflar o kadar ‘doğru’ yerlere gider. Bir başka deyişle, halkın tasarruflarının AVM inşaatına mı, elektrik hafıza yongaları üreten fabrikalara mı gideceğine sizin adınıza bankalar karar verir. Tabi, (bir başka yazının konusu olarak) bankalardan finansman talebinde bulunan yatırım yapanlar / müteşebbisler arasında çok büyük kısmı bankalara AVM ya da konut projesi sunuyorsa bankaların da yapacağı fazla bir şey kalmıyor olabilir.
Gelişmiş ekonomiler de bir taraftan 2007-2008 krizinin tekrarlanmasını engelleyecek düzenlemelerle uğraşırken diğer taraftan yeni finansal araç ve piyasalar oluşturmaya çalışıyor. Örneğin Amerika’da Obama yönetimi 2012 yılında ‘Jumpstart our Business Startups’ kanununu imzaladı. Kanun kademe kademe devreye giriyor. Bu kanun hakkında tartışma sürüyor ama, zaman içinde finans piyasalarında bence bir devrimi ortaya çıkartabilir. Zira, küçük / akıllı müteşebbis ile yatırımcı / tasarrufçuyu doğrudan karşı karşıya getiriyor. Girişimciyi desteklemek bankalar tarafından da yapılabilir. Avrupa’da, ipotek kapasitesi olmayan girişimcinin finansmana erişimi kolaylaştırılmaya çalışılıyor. Türkiye’de TEB’in girişim bankacılığı uygulamaları bunun Türkiye örneğini oluşturuyor.
IFS’de bu yıl yenilikçi finans ana temasının altında, kalkınma ve altyapı finansmanından bizim ‘imece finansmanı’ dediğimiz crowd financing’e kadar ana başlıklar yerli ve yabancı konuşmacılar tarafından tartışılacak. Finans merkezleri, para politikaları ve sermaye piyasaları oturumu da yenilikçi finansmanı temel alacak. Konuşmacılar arasında, merkez bankası başkan ve başkan yardımcıları, Kfw ve BIS, Khazanah, Frankfurt Finance gibi finans sektörünün geniş bir kesiti yer alacak. Geçen senelerde olduğu gibi, bankacılar, şirketler dışında öğrenciler de katılımcılar arasında.

Akıllı kentler ve akıllı ulaşım

08.09.2014, Murat Yulek, Dünya

Dünya nüfusunun büyük kısmı kentlerde yaşıyor. Bu da hem kamu yöneticilerini hem de küresel bilgi teknolojisi şirketlerini ulaşım, kent iletişimi ve akıllı kent teknolojilerine yatırım yapmaya yönlendiriyor. 12 Eylül Cuma günü CEBIT Fuarı çerçevesinde düzenlenen CCTT (Şehir İletişimi, Ulaştırma ve Teknoloji Zirvesinde) akıllı kent teknolojileri ele alınacak. Kent vizyonları, her kentin kendi şartlarına göre kendine biçtiği hedefl er bundan sonra daha da önem kazanacak. Birbirinin aynı kentlerden çok kendini diğerlerinden ayrıştırmış kentler öne çıkacak. İnsanlar büyük ölçüde kentlerde yaşadığına göre hayat kalitesi dendiğinde akla kent hayatı gelmeli. Seçilmiş kent yöneticileri bu farklılıkları oluşturmaya odaklanmalı. Ancak o da kent yöneticilerinin bilgisi, görgüsü, vizyonuna dayanıyor sonuçta.

Bu köşede önceki yıllarda ele almıştık. Uluslararası rekabet dendiğinde akla ilk başta ülkeler ya da şirketler arası rekabet geliyor. Ancak esasında, şehirlerin rekabeti söz konusu dünyada. Şehir hayatı şirketlere de, özellikle de teknoloji şirketlerine yeni fırsatlar ve roller getiriyor. Hem Avrupa ve Amerika’da hem Doğu Asya’daki büyük bilgi teknolojisi şirketleri akıllı kent, akıllı hayat uygulamalarına önemli araştırma geliştirme bütçeleri ayırıyorlar. Bunun sebebi basit, önümüzdeki on yıllarda şehir yönetimlerine bugün geliştirmeye başladıkları ya da devam ettikleri ürünleri satacaklar.

Türkiye’de de bu konuda bazı gelişmeler var. Bazı büyükşehir belediyeleri akıllı kent uygulamaları konusunda oldukça ileri. Bir çok belediye e-belediye uygulamalarını kurdu. Şirketler kesimi akıllı kart uygulamaları, veri bankacılığı, araç takip sistemleri, akıllı eğitim ve öğrenci takip sistemleri ürünleri geliştirdiler. Bunlar daha çok orta ve küçük ölçekli şirketler; Türkiye’nin büyük şirketlerinin bu sektörlerle ilgili farkındalıkları oldukça düşük.

CEBIT CCTT Zirvesi’nde Türkiye’nin dışında, İngiltere, Kuzey Amerika, Finlandiya, Almanya gibi ülkelerden konuşmacılar bu ülkelerin tecrübelerini anlatacak. Google, Transport for London, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Berlin HTW Üniversitesi gibi uluslararası deneyimleri olan kuruluşlar kendi tecrübelerini paylaşacaklar. Zirve’de Şehircilik ve Çevre Bakanı İdris Güllüce, Alman Devlet Bakanı Olaf Lies’İn açılış konuşmaları ve Prof. Dr. Suphi Saatçi’nin ‘Şehir ve Medeniyet’ konulu bir vizyon konuşması da yer alacak. Türkiye’nin kamu kesimiyle özel sektörüyle bu gelişmelerin dışında kalmaması gerekiyor. Önümüzdeki yıllarda, birçok alanda olduğu gibi bu teknolojilerin de pasif ithalatçısı olmak istemiyorsak tabi.

Örneğin Fatih Projesi. Eğitim kent hayatının parçası; Fatih projesi geniş manada bir akıllı kent projesi olarak düşünülmeli. Fatih Projesi’nin yerli teknoloji temelinde oluşturulmuş olması (ilk başta öyle değildi) Türkiye açısından bir şans. Türkiye kamu ve özel sektörüyle bir ekosistem oluşturabilirse projenin uygulanması aşamasında öğrendikleri ileride Türki şirketleri açısından bir ihracat fırsatı oluşturabilir. Ancak çok eksik olduğumuz temel alanlar da yok değil. Basit bir örnek; şehir içi temel otomobil trafiği düzenlemeleri (trafik işaretlemeleri, park düzenlemeleri, kavşak düzenleme vs.) konusunda belediye yönetimlerimizde kapasite birikimi yok denecek kadar az. Sonuçta, altyapıya çok para harcadığımız halde trafik kalitemiz son derece kötü ve ilkel. Avrupa’da bir mahalle trafik planında dahi uzman kuruluşlardan danışmanlık hizmeti alınırken ülkemizde bu tür pratikler yok denecek kadar az. Uygulanan yöntemler büyük ölçüde ‘babadan kalma yöntemler.’

Onuncu Kalkınma Planı’nın dört temel aksından birisi ‘yaşanabilir mekanlar ve sürdürülebilir çevre’ olarak belirlenmişti. Plan’da akıllı kent teknolojileri ve akıllı ulaşıma önem verildi. Şimdi mesele planın uygulamasında.

1961’de “Türk otomobiline doğru”

01.09.2014, Murat Yulek, Dünya

Son dönemdeki Güney Kore ile Türkiye sanayi politikalarını karşılaştırmak amacıyla, bir araştırma kuruluşunun misafiri olarak bulunduğum Güney Kore’de bir taraftan Bernar Nahum’un hayatını okumaya devam ediyorum. Kitabın ortalarındayım; kitlesel olarak üretilen ilk Türk otomobili olan Anadol’un üretiminin başlatılması kısmında.

Güney Kore otomobil üretimine Türkiye’den sonra başladı. Ancak şu anda otomotivde bir ihracat devi. Türkiye esasında 1960’ların başlarından beri ‘yerli otomobili’ üretmek sevdasına düşmüştü. Otomotiv kritik bir sektör. Bu sektörde neden Güney Kore bugünkü yerinde ve Türkiye de bugünkü yerinde? Cevabı sanayi politikalarının tasarım ve uygulanmasında. Aşağıda, Düşünen Adam Dergisi’nin 16 Ocak 1961 tarihli nüshasından okuyalım; kişisel beceri, vizyon ve gayretlerin (hatta bunların etrafl arında ‘birlikler’ oluşturulmasının da) iyi tasarlanmış sanayi politikalarını hükümetlerin birinci gündem yapamayan ya da siyasi ortam sebebiyle uygulayamayan ülkemiz ile Güney Kore’nin geldiği noktalar arasındaki farkı açıklamada yeterli olabileceğini düşünebiliriz: “İyi biten her şey iyidir. Bu söz geçen hafta için tereddütsüz söylenebilirdi. İkinci demir- çelik ikraz anlaşmalarının imzası ile başlayan hafta Türk sanayi için ümit verici bir müjde ile bitiyordu. Bu pazar, Divan Oteli’nin birinci katındaki iyi ısıtılmış salonunun rahat koltuklarında oturan gazeteciler saat 11’i önlerindeki renkli ve iyi basılmış broşürleri karıştırarak bekliyorlardı. Türkiye Makine-Motorlu Vasıta ve Yardımcı Sanayi Birliği bir basın toplantısı tertip etmişti. Sanayi birliği; Arçelik, Elektrometor , Gümüş motor, İ. Uzel. M.M., Türk Traktör, Otosan, Türk Demir Döküm , Türk Otomotiv ve Türk Willy müesseselerinin bir araya gelmesi ile teşekkül etmişti. 6 sanayi birliğinin gayesi en yakın bir gelecekte “Halk tipi Türk otomobilini ve Türk Malı kamyon, traktör ve her çeşit makine ilmal etmekti.

Saat 11’de Sanayi Birliği’nin mümessilleri salona girerek yerlerini aldılar. Basın toplantısını kararlı ve idealist sanayici Doç. Dr. Yüksek Mühendis Necmeddin Erbakan açtı. Birliğin bu müteşebbis sözcüsü milli iktisadiyatımız bakımından makine sanayine büyük önem vermenin zaruretini anlatıyordu. Nüfusumuz her sene binde 30 artıyordu. Bu artan nüfusun istihdamı ancak sanayi sektörünün inkişafı ile kabil olabilecektir. Kaldı ki Türkiye her sene sanayi mamulleri için dışarıya milyonlarca lira ödüyordu. Her sene 500 milyon Türk lirası civarında makine ve mamulatı ithal ediyorduk. İktisadi bünyemizin arzu edilir istikrara kavuşması için makine sanayinin gelişmesi mutlak bir zaruret halinde idi.

Sayın Erbakan, müteakiben Türk sanayinin bugünkü durumu üzerinde açıklamalarda bulundu. Halihazır sanayi yatırımlarımız 20 milyon Türk lirası civarında idi. Bu yatırımların milli gelirimize iştirak nisbeti %10 idi halbuki bu nisbet Amerika’da yatırımlardan 10 misli Batı Almanya’da ise 5 misli idi. Devamlı ve ısrarlı bir teşvikten daima mahrum kalmış olan Türk milli sanayinin bu durumu elbette sebepsiz değildi. Bu sebeplerin başında sanayi, tesislerimizin tam kapasite ile çalışamaması geliyordu. Çünkü piyasayı daima her türlü yoldan temin edilen “Avrupa” dolduruyordu ve çünkü bu Avrupa mallarına karşı müstehliklerde zaman zaman hayal sukutu ile biten bir “Ön itimat” vardı. Yerli sanayi, çoğu zaman hammadde sıkıntısı ile bunalıyordu. Bundan başka bu son Sanayi Birliği teşebbüsüne kadar yerli sanayi dalları arasında tam bir işbirliği sağlanamamıştı. Sanayi Birliği’nin gerçekleşmesi ile ortaya hakikaten milletçe iftihar edebileceğimiz bir manzara çıkıyordu. Birliğin içine aldığı müesseselerin ödenmiş sermayesi 102 milyon Türk Lirası idi ve tesisiler 888 bin metrekarelik bir araziye maliktiler. Birlik tesislerine yapılan yatırımın bugünkü rayiçle tutarı 250 milyon Türk Lirası idi. Buralarda 3 bin kişi çalışıyordu. Sanayi Birliği’nin milli gelire iştiraki 313 milyon Türk Lirası idi. Fakat eğer birliğin müesseseleri tam kapasitede çalışabilselerdi bu miktar 330 milyon Türk Lirası olabilirdi. Bu halihazır iştirakin 3 mislinden çok fazla idi.

Milli istihsal gücümüzde ki bu 620 milyon liralık kayıp her sene gözümüzün önünde cereyan ediyordu ve harice yabancı memleket fabrikalarına makine siparişleri halinde ortaya çıkıyordu. Türkiye’ye her türlü ithal mali asgari bir kontrolle girmişti. 1959 senesinde Türkiye’ye tipi tespit edilmiş 55 çeşit kamyon girmişti. Dışarıdan ne kadar çok mal satın alırsak o kadar büyük bir başarı sayacak fikri nedense Türkiye’de yerleşmişti. Çok mal satın almak gerçi bir bakıma iyi bir şeydi amma bu malların kısmı azami Türkiye’de yapılabilirdi ve bunlar ithal edilmekle Türk sanayisinin gelişmesi önleniyordu. Kaldı ki Türkiye bu malları gittikçe daha çok borçlanarak ithal ediyordu. Babalar yiyecek, oğullar borç ödeyecekti. Mantık aksini emrediyordu babalar çocuklarına miras bırakmalı idiler ve herhalde bu miras altından kalkılması gittikçe zorlaşacak olan dış borçlar olmamalı idi. Veren el alandan mutlaka daha hayırlı idi. Türkiye artık görünebilen bir istikbalde dışarıdan mütemadiyen türlü kredilerle borçlanarak istihlak ve istihsali bitmiş mallar talebinde bulunan hazır yiyici bir “Alan” durumundan çıkmalı idi.

Bu ise yerli sanayimizin şuurlu bir şekilde inkişafına çalışmak ve devletin buna yardımcı olması ile kabildi. Halbuki yerli sanayimiz tesadüfi olarak harp senelerinde ve döviz kıtlığının çekildiği devirlerde inkişaf etme imkanını bulabilmişti. Milletçe hedefimiz olan Türkiye’nin imkanlar dahilinde en yüksek seviyeye ulaşmış olan milli sanayiye ancak şuurlu bir himaye ile varabilirdik. Sanayi Birliği’nin kurulması ile Türk sanayinde yeni bir çığır başlayabilir. Bu birlik halihazırda evvelâ halk tipi bir yerli otomobilinin %80’ini Türkiye’de yapabilecek durumdadır. Esasen hâlen memleketimizde monte edilen traktörlerin %41, motorun %195, kamyonun ise %35’lik kısmı Türkiye’de bu müesseseler tarafında imal edilmekte idi. Bütün mesele bu nisbetleri yükseltmek idi.”