Archive for December, 2014

Makro ihtiyati tedbirlerin ‘en birincisi’: Kur

22.12.2014, Murat Yülek, Dünya

Yerel paranın diğer ülke paralarına (özellikle dolar euro gibi uluslararasılaşmış paralara) değişim oranı olan kur, temelde bir fiyattır. Ama önemli bir fiyat. Ekonominin kısa ve uzun dönemdeki önemli değişkenlerini etkiler. Tabi onlardan etkilenir de. Dahası, bir ülkenin uzun dönemli kırılganlıklarını doğrudan etkileyen bir faktör; belki de ‘en birincisi’dir.

Önce kurun etkilendiği önemli ekonomik değişkenlere bir bakalım.

Kur, ‘geçişgenlik’ mekanizmalarıyla ülke enflasyonunu etkiler. Yerel para nominal olarak değer kaybederse, bu bir süre sonra ülkede enflasyon dinamiklerini harekete geçirir. Aksine, kur bir sebepten dolayı ‘aşırı değerli’ hale gelirse bu da enflasyon dinamiklerini olumlu etkiler; bir süre sonra enflasyonu düşürür. Bu ikinci değişkenlik, karar alıcı tarafından, enflasyonu düşürmek için kullanılabilir hatta ‘istismar’ edilebilir.

Aşırı değerli kur ekonominin bir dengesizlik demektir. Ekonomik sistem ‘genel dengeye’ dayanır. Bir sektördeki ya da değişkendeki dengesizlik mutlaka bir başka sektör ya da değişken( ler)de dengesizlik doğurur.

Aşırı değerli kur, bir enflasyon düşürme aracı olarak kullanılırsa, bir süre sonra çeşitli diğer değişkenler aracılığıyla ekonominin dengelerini bozar. Örneğin, Şirketler ve hanehalkı, döviz ya da dövize endeksli borçlanır ve borç yükümlülüğü artar. Aşırı değerli kur net ihracatı olumsuz etkiler. Dış ticaret ve dolayısıyla cari denge bozulur.

Dolayısıyla, aşırı değerli kurun olumlu enflasyon etkisi diğer tarafta kırılganlık(lar) oluşturur. Bulaşıcı etkilerden ülkenin daha şiddetli ve uzun süre etkilenmesine sebep olur.

Aşırı borçlu özel kesim ya da kamu kesimi, aşırı değerli kurun ‘düzeltilmesini’ de zorlaştırır. Karar alıcı önemli bir açmazla karşı karşıya kalabiliyor: kuru ‘düzeltip’ uzun vadeli sürdürülebilirliği güçlendirmek mi, yoksa kısa vadedeki kamu ve özel kesim ödeme güçlükleriyle karşı karşıya kalmak mı?

Dolayısıyla, uzun dönemli istikrarı hedefleyen bir ekonomi yönetimi bu yüzden aşırı kura ve onun ürettiği dengesizlik, risk ve kırılganlıkların farkında olmalı. Aşırı reel değerli kurun birikimli etkilerine karşı dikkatli olmalı.

Rusya ve Suudi Arabistan gibi petrol üreticileri de aşırı değerli kurun getirdiği bu tür risklerden kaçınamıyor. Suudi Arabistan’da, petrol fiyatlarının düşük kaldığı 1990’ların sonlarındaki ‘devalüasyon’ riski ya da Rusya’nın şimdilerde (tekrar) yaşadığı kur hareketleri bunu gösteriyor. Euro fonu içindeki kendisi küçük, yerel paraları (euro) değerli ve cari açıkları yüksek ülkelerin 2007-2008 krizinde yaşadığı krizler, de unutmamak lazım. Dahası, aşırı değerli kur Rusya gibi kaynak zengini ülkelerde, işler değişince, bulaşıcı etkileri doğuran ülke haline getirir ekonomiyi. Rus Rublesi 1999 ile 2013 Ocak ayı arasında yüzde 150 oranında reel değer kazandı. Yani yılda ortalama yüzde 6.8 oranında reel değer kazandı ruble Rusya’nın petrol ve gaz gelirleri
sayesinde.

Türkiye’ye gelelim. Bu köşede daha önce, Türkiye’deki sağlam temellere rağmen geçen sene yaşanan kur hareketlerinin aşırı değerli kurun ‘düzeltmesi’ olarak yorumlanmıştı. Bu muhtemelen doğru bir yorumdu. Zira, aşırı değerin bir miktar kaybolduğu 2013 düzeltmelerinden sonra, 2014 içindeki TL/dolar, euro ya da sepet paritelerindeki dalgalanma sınırlı kaldı. Oysa rupi vs. gibi gelişmekte olan ülke paralarını bir tarafa bırakın, 2014 ikinci yarısında yen ve euro gibi paralarda dahi önemli hareketler oldu. Böyle bir yılda, TL’nin hem kendi geçmişi hem de diğer bazı paralara göre nispeten düşük dalgalanmasında aşırı değerlenmenin önceden bir miktar ortadan kalkmasının katkısı olmuş olmalı.

Özet, aşırı uluslararası likiditenin ortaya çıkarttığı değerli yerel paralar finansal krizleri tetikleyebiliyor. Dikkat; kur, makro ihtiyati durumlarını güçlendirmek isteyen karar alıcılar açısından hem önemli bir araç hem de çok riskli bir değişken.

Bilişimde krediyle fiktif işlemi önleyelim, ana sektöre zarar vermeyelim.

15.12.2014,Murat Yülek,Dünya

Kredi kartları bir ödeme aracı olarak neredeyse bütün sektörlerimizde kullanılıyor ve yaygınlığı her geçen gün artıyor. Buna paralel olarak, yaygınlık beraberinde kredi kartlarının amaç dışı kullanımına da sebep oluyor ve kötü niyetli kişiler tarafından fiktif (sahte, düzmece) işlemler yapılmak suretiyle kredi kartları önemli bir yasadışı kazanç kapısına da dönüşebiliyor.

Artan fiktif işlemler Ankara’nın dikkatini çekince, kredi kartlarının kullanımı ile ilgili bir yasal düzenlemeye gidildi. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu da, 2013 yılının üçüncü çeyreğinde kartların kullanımı ile ilgili yapılması gereken düzenlemeler konusundaki görüşlerini kurul kararıyla (“mesleki tanzim kararı”), konunun muhatabı olan Türkiye Bankalar Birliği (TBB), Türkiye Katılım Bankaları Birliği (TKBB) ve Bankalararası Kart Merkezi’ne (BKM) ve onların üzerinden de bankalara iletildi.

Bankalar da, konuyu farklı açılardan değerlendirerek, bu konuda kredi kartlarının en çok kullanıldığı bilişim, telekomünikasyon ve kuyumculuk sektörlerine yönelik özel bir takım yaptırımlar ve düzenlemeler konusunda çalışmalar gerçekleştirdiler. BKM ise 5 Eylül 2013 tarihli kamuoyu duyurusuyla, fiktif işlemlere karşı alınacak önlemleri 1 Ocak 2014 tarihinde kuyumculuk, bilişim ve telekomünikasyon sektörlerine tebliğ etti. Gerek konunun tarafl arından bankaların gerekse sektörlerin hazır olmaması nedeniyle tebliğin uygulanması 1 Nisan 2014 tarihine kadar ertelendi. Özellikle bilişim sektörü temsilcilerinin konunun diğer paydaşlarından bankalarla,BDDK, BKM, TBB, TKBB ve STK’lar (ticaret odaları) ile yaptıkları yoğun görüşmeler sonucunda, tebliğin uygulamaya konması uygun bir orta yol bulunabilmesi ümidiyle, tekrar 1 Ocak 2015 tarihine kadar ertelendi.

Ancak 1 Ocak 2015’de daha önemli sorunların ortaya çıktığı tarih olabilir. Bankalar ve finans kesimi tarafından alınan önlemler fiktif işlemleri etkilerken bilişim sektörüne özellikle nisbeten küçük firmalara zarar verip hem ekonomik hem de sosyal sorunlara sebebiyet vermemeli.

Bilişim sektörü, dünyada olduğu gibi Türkiye’de de teknolojiyle birlikte hızla gelişen, farklı ödeme biçimlerinin bulunduğu bu ödeme biçimlerinden kredi kartlarının yoğun bir biçimde kullanıldığı ve oldukça büyük ticaret hacmine sahip bir sektör. Bu hızlı değişim, bazı olumsuzlukları da beraberinde getirdi. Bunlardan önemli biri fiktif işlemlerin sebep olduğu güvensizlik ortamı oldu.

Türk bilişim sektörü fiktif işlemlerle birlikte anılmaktan son derece rahatsız oldu ve bu rahatsızlığını ATO, İTO gibi büyük ticaret odalarının desteği ile her ortamda dile getirdi.

Diğer taraftan, kredi kartlarının kullanımının düzenlenmesi ve amaç dışı kullanımının engellenmesi konusunda alınacak önlemlerde de, bilişim sektörünün değişen bu ortama uyum sağlama kabiliyetinin diğer sektörlerden fazla olması sebebiyle karar alıcı bir pozisyonda bulunması gerekliliği açıktır. Ancak, fiktif işlemler ile ilgili bilişim sektörü ve bankalar arasında bir uygulama birliği sağlanamayışı ve her bankanın kendi kural ve uygulama esaslarını kendisine göre belirlemeye çalışması çözüm arayışlarına zarar veriyor.

Ayrıca bankaların fiktif işlemlerle ilgili çalışmaları bir fırsat olarak değerlendirmesi ve bunu ticari bir kazanca dönüştürmeye çalışması da, konunun paydaşlarından biri olan bilişim sektörünün çok ciddi kayıplar yaşama ihtimali ortaya çıkartacak. Bilişim sektörü temsilcileri, ticaret odaları nezdinde BDDK ile yapılan görüşmelerde, bankalar tarafından sektöre dayatılan birçok uygulamanın sektöre vereceği zararları anlatmaya çalıştı ve çalışıyor.

Sektör temsilcileri, sektörde faaliyet gösteren küçük ve orta ölçekli firmaların haksız rekabete uğrayacaklarını, pek çok firmanın ek maliyetler dolayısıyla ifl as edebileceğini ya da elektronik ticaret (e-ticaret) yöntemini bırakmak zorunda kalacağını, bankaların haksız kazanç elde edeceğini ve en önemlisi de uygulamada her bankanın birbirlerinden bağımsız geliştirdikleri farklı sistemlerin düzenlemeye konu olan fiktif işlemlerin tespit edilmesine ve önlenmesine hiçbir katkı sağlamayacağını açıkça belirtiyor.

Sektör dinamiklerini temelden sarsan, haksız rekabete yol açan ve ticari faaliyetlerin sonlanmasına neden olabilecek her bankanın farklı uygulamaları yerine, sorunun tarafl arının tamamını kapsayıcı şekilde, TBB ve TKBB ile ticaret odalarının bir araya gelerek, fiktif işlemlerin tespit edilmesi ve önüne geçilmesi konusunda ortak bir çalışma yapmaları konunun çözümü için atılacak en doğru adımdır. Özellikle bilişim sektörünün üzerinde çalıştığı ve dile getirdiği analitik çözüm önerilerinden biri fiktif işlemin tespiti konusunda ülkemize ve diğer gelişmekte olan ülke pazarlarına örnek teşkil edebilir.

Bilişim sektörü tarafından önerilen çözüme göre, BDDK ya da konuyla ilgili kamu kurumlarının birisi tarafından her ticari işletmeye özel olarak tahsis edilecek “Üye İş Yeri Numarası” ile tüm işletmelerin merkezi olarak kontrol edilmeleri sağlanabilir. Bu uygulama ile bankaların farklı uygulamalarının önüne geçilerek sektörlerin çalışma prensipleri ve organizasyon yapılarında herhangi bir değişiklik yapılmadan ve haksız rekabete sebep olmaksızın, kredi kartı ile yapılan tüm işlemler büyük bir kolaylıkla izlenebilir ve fiktif işlem yapanlar tespit edildiğinde, bu işlemler tüm bankalarda birden kolayca engellenebilir. Fiktif işlem değerlendirme komitesine denetleme açısından benzersiz bir kolaylık getiren uygulamanın, bankalar tarafından önerilen uygulamalarla karşılaştırıldığında maliyet açısından daha az maliyetle ve daha hızlı uygulama olanağına sahip olduğu aşikar. Ayrıca bu uygulama bankaların konuyu ticari bir fırsata çevirme anlayışını engelleyebilir ve uygulandığı sektörlerde rekabet şartlarını bozmadan soruna çözüm getirebilir.

Sorunun, paydaşlarıyla bir arada çalışılarak çözülmesi en doğru yaklaşımdır. Sorunu çözmek adına paydaşların bir kısmını mağdur etmek ve sektörlerde haksız rekabete neden olmak kimsenin arzulamadığı bir sonuçtur. Keyfi uygulamalarla, bir orta yol bulunmadan atılacak her hamle sorunu çözmekten ziyade sorunu daha da derinleştirmeye hizmet eder. Tarafl ardan birinin bilişim sektörü olması ve sorunun çözümüne doğrudan katkı yapacak analitik çözüm önerileriyle yapıcı biçimde işbirliği teklifinde bulunması mutlaka değerlendirilmesi gereken bir fırsat.

Türkiye’nin ‘sanayi manyaklarına’ ihtiyacı var…

08.12.2014, Murat Yülek, Dünya

Birkaç hafta önceki Güney Kore yazısının yarım kalan kısmına bugün devam edelim. “Manyak” ruhbilim (psikoloji) disiplininden kaynaklanan ve dilimize batı dillerinden geçmiş bir terim. Ne-demek.net portalinde, Güncel Türkçe Sözlüğe atıfl a şöyle tanımlanıyor: 1. Maniye yakalanmış (hasta). 2. mec. Gülünç, garip, şaşırtıcı davranışları olan (kimse). Ayrıca, halk arasında, “Aptal, çılgın, dengesiz, deli anlamlarında bir seslenme sözü” olarak kullanılıyor. Mani ise yine aynı kaynakta “Kişinin sevinç, güven ve her türlü etkinliğinin normal olmayan bir biçimde arttığı ruh hastalığı” diye tanımlanmış.

Sadece Türkiye’de değil, dünyada da sanayici olmak bu dönemde rasyonel bir aklın kolay kolay tercih edebileceği bir şey değil. Dünyanın herhangi bir ülkesinde sanayicilik yapmak isteyen müteşebbis, bir tarafta Çin, Bangladeş gibi ucuz işçiliğin desteklediği rakipleri hesaba katmak zorunda. Diğer tarafta, yüksek işgücü maliyetine rağmen, markalaşmış, ölçek ekonomisine sahip, geliştirdikleri ileri teknoloji ya da hassasiyetli ürünlere sahip Almanya, İsviçre ya da Japonya gibi rakipler…

Sanayici olmak, bu sektöre sermayenizi bağlayıp uzun dönemde karşınıza çıkacak risklerle kâr beklentilerinizi oluşturmanızı gerektiriyor. Yani, sanayici olmak için için bayağı cesur ya da ‘sanayi manyağı olmak’ gerekiyor diye düşünebilirsiniz. ‘Normal’ bir yatırımcı, emlak gibi geri dönüşü çok daha hızlı, alınan riskle karşılaştırıldığında çok daha yüksek kârların olduğu sektörü seçmez mi?

İşte bunlardan olsa gerek, dünyada sanayi alanında bir ‘ayrışma’ yaşanıyor ve yaşanacak. Hem şirketler hem de ülkeler açısından. ‘Ortada’ kalmak çok zor. Ya ‘yukarı’ (Almanya, İsviçre vs) ya da ‘aşağı’ (Çin, Vietnam vs) yakınsayacaksınız.

Stolper – Samuelson isimli iktisatçıların geliştirdikleri bazı basitleştirici varsayımlara dayanan iktisadi teoriyi buraya uygularsak, ‘yukarı’ gidenlerde reel sanayi ücretleri artacak, ‘aşağı’ gidenlerde ise ‘düşecek.’ Yani, pahalı sanayi ürünü satabilen ülkelerde çalışanların refahı arttı ve artacak. Bu, sanayi alanında başarılı olan ülkelerin ve şirketlerin stratejilerinin sonuca ulaşması manasına geliyor; ekonomi politikalarının ana hedefi halka daha yüksek materyal refah seviyesine getirmek değil mi?

‘Aşağı’ giden ülkelerde ise, ücretler reel olarak Çin ücretlerine yakınsayacak. Tabi bu arada Çin ücretleri de yükselmeye başladığı için ortada bir yerlerde buluşacaklar. Böyle bir ortamda, ‘normal’ müteşebbisler için sanayicilik yapmak tercih edilecek bir alternatif mi? Bu alternatif tercih edilmeyecekse, mantıki sonucu da (corollary) bazı ülkelerin sanayiden uzaklaşması olacak. Nitekim böyle oluyor. Bu ülkelerden, sanayi dışı alanlarda kendine ekonomik hayat alanı geliştirebilenler olacak. Ancak bu da pek kolay değil; özellikle nüfusu büyük ülkeler için. Türkiye de böyle bir süreci yaşayacak. Ülkemizin ciddi bir karar vermesi gerekiyor; hem karar alıcılarıyla hem de iş adamlarıyla. Sanayide yukarı doğru gitmek mi yoksa aşağı mı? Bu soru, büyükleri de küçükleri de yakından ilgilendiriyor.

Mesela, basına yansıyan, Sabancı Holding’in Sasa’yı satışa çıkardığı haberini hatırlayalım. Sasa gibi önemli ve büyük sanayi kuruluşlarının, hem Türkiye’de hem de yurtdışında, yukarıdaki egsiztansiyalist soruyla karşı karşıya olduğu belli. Ya, Ar-GE ve yenilikçilik ile fiyatını belirleme gücüne sahip olduğu ileri ürünler üretecek ya da azalan marjlarla çalışamayıp bu tür yatırımdan çıkacak eski temeli sanayi olan holdingler. Sasa’yı alan şirket de ya Sasa’yı yukarı çekmek ya da verimlilik artışları ve dikey / yatay bütünleşmelerde ‘tekeden süt çıkartmak’ zorunda kalacaklar. Güney Kore, nasıl Güney Kore oldu sorusunun özet cevabı doğru kamu (sanayi) politikaları olduğu kadar güçlü bir sanayici sınıf üretmesiydi. Samsung’un kurucusu Lee Byung Chul ya da Hyundai’nin Chung Ju Yung dünya sanayicilik tarihine geçecek ‘manyak’ sanayicilerdendi. Japonya’da da bu tür öncü müteşebbis örnekleri hem Meiji dönemi hem de 1953-1973 döneminde görüldü.

Özet: Kore’yi Kore yapan, Japonya’yı da Japonya yapan sanayicilerdi. Türkiye’nin de onlara ihtiyacı var.

İngiliz Kraliçesi neden İngiliz arabasına biniyor?

01.12.2014, Murat Yulek, Dünya

Webde yayınlanan bir habere göre bazı zengin ülkelerin liderlerinin kullandıkları araçlar şöyleymiş:

ABD: Obama Amerikan Cadillac marka makam aracı kullanıyormuş;
İngiltere: Başbakan Cameron İngiltere’de üretilen Jaguar marka makam aracı kullanıyorken, Kraliçe de yine İngiltere’de üretilen Bentley marka makam aracı; Fransa: Başkan Hollande, Fransa’da üretilen Citroen marka (hibrit) makam aracı kullanıyormuş;
Almanya: Başbakan Merkel Almanya’da üretilen Mercedes marka makam aracı kullanıyormuş
Japonya: İmparator Hirohito Japonya’da üretilen Toyota Crown marka makam aracı kullanıyormuş
Çin: Devlet Başkanı Hu ÇiN malı HAW Honggi marka araç kullanıyormuş. Dünyanın kalan 200’e yakın ülkesinde, liderler başka ülkelerin ürettiği otomobilleri kullanıyorlar.

Küreselleşen ve Adam Smith’in ‘iş bölümü’yle iyice ulaslararasılaştığı dünyada bazı liderler neden böyle bir ‘milliyetçilik’ yapıyorlar? Hatırlayalım; Sultan Abdülhamid’in, kendisine hediye edilen Ford marka içten yanmalı motora sahip otomobili, “kendi ülkemde imal edildiği zaman kulanırım” dediği rivayet edilir. Türkiye’de de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘yerli otomobil’ ısrarına şahit oluyoruz. Sanayi Bakanı Fikri Işık ve önceki bakan Nihat Ergün de aynı konu üzerinde durmuştu. Yine Türkiye’de, ‘yerli otomobil,’ Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’den Başbakan Erbakan’a kadar liderlerin gündeminde olmuştu.

Liderlerin bu ısrarlarının sebebi, özelde otomobilin genelde ise sanayi sektörünün ülkenin gelişmişlik seviyesi ile ilgili sembolik bir öneme sahip olması olsa gerek.

SETA’nın İstanbul’da düzenlediği bir panelde (‘Yeni Ekonomi için AR-GE, İnovasyon ve Teknoloji Transferi’) Prof. Dr. Erdal Karagöl, Doç. Dr. Hatice Karahan, Dr. Murad Tiryakioğlu ve Dr. Nurullah Gür tarafından hazırlanan raporlar tartışıldı. SETA Ekonomi Direktörü Doç Dr. Sadık Ünay yönetiminde, Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakan Yardımcısı Prof. Dr. Davut Kavran ve İstanbul Sanayi Odası Başkanı Erdal Bahçıvan Türkiye’nin teknolojik gelişimiyle ilgili samimi değerlendirmeler yaptılar. Tartışma dönüp dolaşıp iki ana düğüm noktasına geliyor. Birincisi devletin kendi içinde sanayi ve teknoloji konusunda politika koordinasyonunu artırması gerekiyor. Örneğin, teşvik ve dış ticaret politikaları Ekonomi Bakanlığı’nın idaresi altında. Oysa dış ticaretimizin neredeyse tamamı sanayi ürünlerinden oluşuyor. Teşvik Uygulama Genel Müdürlüğü’nün yönettiği teşvikler ise tamamıyle sanayi sektörünü ilgilendiriyor. Japonya ve Kore’nin kalkınmasında önemli rol oynayan ‘Sanayi ve Uluslararası Ticaret Bakanlığı’ her iki konuyu tek çatı altında yönetmişti oysa.

İkincisi, eğitim politikaları. İsviçre’de bile ‘fazla’ üniversiteleşmekten şikayetler var şu sıralarda. İktisaden önemli olan, insanlara çalıştıkları ortama en fazla katkıyı yapacak formasyonu sağlamak. K-12 ve üniversite eğitiminin bunu sağlaması gerekiyor; hem müfredat hem de şekil itibariyle. Türkiye’de ise sanayi kesimi işçi ve mühendis bulmakta zorluk çekiyor. Bunun sosyolojik sebepleri de var. Alışveriş Merkezi’nde güvenlik görevlisi olmak sanayi işçisi olmaya göre daha çekici geliyor Türk genç sosyolojisine. Mühendisler için de benzer bir durum var. Yani, hem eğitim sistemini hem de sosyolojimizi reforme etmemiz gerekiyor. Birincisi, şu ana kadar başarılı olamasak da, daha kolay ikincisinden.

Bunlara üçüncü ve dördüncüsünü de ben ekleyeyim. Öncelikle, sanayinin hükümetlerimizin ekonomik gündeminin ilk maddesi olarak girmesi gerekiyor. İkinci ya da üçüncü değil ilk madde olarak. Bunun sebebi basit; Türkiye’nin en büyük ekonomik sorunlarının başında gelen cari açığın kapatılması ancak sanayi sektörünün geliştirilmesiyle olur. Bu neredeyse bir ‘muhasebesel’ gerçeklik. İhracatımız yüzde 90 oranında sanayiden oluşuyor ve tarım ve mineral ihracatımızın büyük ölçekte artası mümkün değil. Başbakan Başdanışmanı Turan Erol’un deyimiyle ülkemizin ‘teknoloji açığı’ kapanmadan cari açığı kalıcı olarak kapatmamız imkansız. Türkiye son yıllarda bilim, teknoloji, yenilikçilik (BTY) desteklerini büyük ölçüde artırdı. Yani devlet üzerine düşeni yapıyor. Buradaki eksiklik, sanayi politikalarını belirli alanlara odaklamak ve BTY desteklerini de bu stratejiye uygun şekillendirmek.

İkincisi; yeni bir ‘sanayici’ sınıf üretmek ve buna finansal destekleri yükseltmek. Türkiye’de örneğin güçlü bir ‘inşaatçı’ sınıf var (yurt içinde inşaat yapanları kastediyorum.) Kabul edelim, inşaatçı olmak sanayici olmaya göre daha kolay. Öncelikle, Çin ya da Almanya gibi rakipleri yok inşaatçıların. Yüksek teknolojinin üreticisi değil tüketicisi olması yeterli inşaatçının. Finansmana kolay erişiyor; ve dahası, kâr realizasyonu ufk u proje bazında şekilleniyor ve sanayiciye göre çok daha kısa. Sanayici bu boyutların hepsinde inşaatçıya göre öteki uçta yer alıyor.

Son olarak, İstanbul Sanayi Odası Başkanı Erdal Bahçıvan’ın finans ile ilgili önerisinin altını çizelim. Bu konu bu köşede de ele alınmıştı daha önce: Sanayi sektörünün özelliklerine uygun çalışacak, ihtisaslaşmış kalkınma bankacılığını geliştirmesi gerekiyor Türkiye’nin. Sanayicilerin finansmana erişimine önemli katkı yapabilir güçlü bir kalkınma bankası.