Archive for February, 2015

İslam Ülkeleri ne kadar İslami

Fransa’da bir mizah dergisinin, tirajını artırmak için, Hz Muhammed’e hakaretler içeren çizimler yayınlamasının ardından gelen acı olaylar, başta Müslümanların büyük kısmı olmak üzere tüm dünyayı üzdü. Ülkemizde ve diğer bazı ülkelerdeki benzer anlayıştaki yayın organlarının yine tiraj isteğiyle çizimleri yeniden yayınlaması, 21. yüzyıla ulaşmış olsak da uygarlığın temeli olması gereken ‘saygı’ ilkesini hala edinemediğimizi gösteriyor.

O Hz. Muhammed ki, hayatını herşeyden önce sosyal adalet, eğitim, diğerlerine iyi davranılması, sosyal huzur, serbest teşebbüs, hukukun üstünlüğü, ana babaya, yaşlılara hizmet, insana değer verilmesi, diğerlerinin işlerinin kolaylaştırılması gibi ilkelerin yayılmasına adamıştı. Bir hiciv dergisinin de şahıslara değilse de en azından inanç ve ilkelere saygısı olması gerekmez mi?
Salman Rüşdi gibi, az okunan romanların yazarlarının kendilerini tanıtabilmek için başvurduğu ilkel ve sansasyonel satış yöntemleri hep var olacak. Nitekim kınanan saldırının, derginin dünyada da tanınmasına destek olması, diğer sorumsuz ve ilkesiz yayın organı yöneticilerinin de dikkatini çekmiştir mutlaka. Hem söz konusu dergi hem değişik ülkelerdeki benzerleri sıkıştıkça bu yönteme başvuracaklardır bundan sonra.

Para veya şöhret kazanma hırsı, ileri ekonomilerin medeniyet muhtevasını düşürüyor. Ancak yine de bazı akademisyenler ileri ekonomilerin çoğunun belli ölçüde İslami ilkelere uygun şekillendiğini düşünüyorlar.

Bugün, İslam dininin sosyal ve ekonomik yönleriyle ilintili ilginç bir araştırmanın sonuçlarını paylaşacağım sizlerle; 2010 yılında George Washington Üniversitesi’nden Scheherazade S. Rehman ve Hossein Askari’nin uluslararası bir akademik dergide (Global Economy Journal) yayımlanan “İslam Ülkeleri Ne Kadar İslami?” adlı makale.

Makale dinin ekonomik gelişmeler üzerinde bağımlı mı yoksa bağımsız bir değişken mi olduğu sorusundan hareket ediyor. Yazarlar, din eğer bağımsız bir değişken ise; politik ekonomi, ekonomik performans, etkin üretim kapasitesi, çalışma ahlakı gibi konuları etkileyen bir değişken olabileceği görüşündeler.

İslami öğretilerin, insanlara verilen özgür iradenin dışında, sosyo-ekonomik kurallar, ekonomik sistemler, ahlak, hukuk sistemi ve yönetim şekli gibi konuların nasıl şekillendirilmesi gerektiği hakkında kurallar getirdiğini söylüyorlar. ‘İslami öğretileri belirli bir ideoloji altında tanımlamak gerekir ise “ahlaki değerleri temel alan, eşitliğe dayalı liberal bir sistem” olarak isimlendirilebileceğini düşünüyorlar. İslam öğretisinde, toplumun haklarının kişinin haklarından daha önde geldiğini söylüyor yazarlar. Bunu sağlayan kurallar arasında ‘zarar verilmemesi,’ israf ve tahribin engellenmesi, gereksiz lüks ve şatafattan kaçınılması, ahlaki olmayan yollarla gelir üretilmemesi yer alıyor. İslam’da kişisel mülkiyet hakları korunuyor ancak toplum menfaatiyle çatıştığı yerlerde toplum hakları öne çıkıyor.

Yazarlar, İslam dininin ortaya koyduğu iktisadi ilkelerin temelinde iktisadi adalet ve sürdürülebilir büyüme, yaygın refah ve istihdam, İslami ekonomik ve finansal teamüllerin uygulanmasının olduğunu düşünüyorlar. Bu çerçevede, dünya ülkelerini sıralamak için kullandıkları 12 temel iktisadi prensibi şöyle belirlemişler:
1. Toplumun tüm üyelerine eşit iktisadi fırsatlar
2. İktisadi adalet
3. Sözleşmelerin ve mülkiyet haklarının korunması
4. Çalışmak isteyen herkese istihdam imkanlarının oluşturulması
5. Eğitim imkanlarının eşit sağlanması
6. Yoksulluğun önlenmesi ve temel ihtiyaçların karşılanması (gıda, yiyecek, elbise, sağlık gibi)
7. Vergilerin toplumun diğer ihtiyaçlarının karşılanması için kullanılması
8. Tabii kaynakların toplumun bugünkü ve gelecekteki üyeleri düşünülerek yönetilmesi
9. Yolsuzluğun önlenmesi
10. Destekleyici bir finansal sistem oluşturulması
11. Faizin kaldırılması da dahil finansal temaüller
12. Devlet yapısının bu ihtiyaçları karşılayacak verimlilik ve etkinlikte olması

Yazarlar makalede ileri ekonomilere bakarak ekonomik gelişmeyi ve adaleti destekleyici ilkeleri gözden geçiriyorlar. Daha sonra bu kuralların Kur’an-ı Kerim ve hadislerde bahsedilenlerle uyumlu olduğunun altını çiziyorlar. Daha sonra, çeşitli uluslararası istatistikleri kullanarak dünya ülkelerini puanlayarak sıralıyorlar. Ürettikleri ‘İslami öğretilere uygun ekonomiler endeksi’ (An EconomicIslamicity Index) dört ana kısımdan oluşuyor; 12 temel İslami ekonomik ilkeye uygunluk, hukuki ve yönetimsel İslami ilkelere uygunluk, insan hakları ve politik haklar için İslami ilkelere uygunluk, uluslararası ilişkilerde İslami ilkelere uygunluk.

Sonuçta ortaya çıkan sıralamada ilk sırada Yeni Zelanda, 8. Sırada İngiltere, 13. Sırada İsviçre, 17. sırada Almanya, 25. Sırada ABD yer alıyor sıralamada. Sıralamadaki en yukarıda yer alan İslam İşbirliği Teşkilatı üyesi ülke 38. sıradaki Malezya olmuş. Türkiye “ekonomik alanda İslamilik” sıralamasında 103. sırada yer almış.

Sonuçta, makale, ister Müslümanların ister Müslüman olmayanların yaşadıkları ülkelerde ekonomik ilerlemenin İslami prensiplerle olacağını söylüyor. Yazarlara göre, müslümanların çoğunlukta oldukları ülkeler İslami prensiplerden uzaklaştıkları için ilerlemiyorlar.

Seçim sonrasında ekonomi dönüşüm programı gerekli

Haziran ayından sonra Türkiye dört senelik seçimsiz bir döneme giriyor. Bu dönem ekonomik açıdan yeni bir değişim, yeni bir atılım dönemi haline getirilebilir. Bu fırsatın iyi değerlendirilmesi gerekiyor. 2002 yılından sonra Türkiye makroekonomik açıdan önemli bir atılım gerçekleştirdi. Kişi başına gelir yükseldi. Enfl asyon oranları düştü. Bankacılık kesimi sağlamlaştı ve kamu yerine şirketler ve tüketicileri fonlamaya başladı. Kamu maliyesi ve borç oranları düzeldi. Bütçedeki faiz yükü reel olarak geriledi. Bu sonuncunun üzerinde pek durulmuyor. Ancak çok önemli, zira bütçeye diğer kalemlerde esneklik sağlıyor. Faiz giderleri vergi gelirlerinin 2000 yılında yüzde 69’u 2001’de yüzde 94’üne denk gelirken 2013 yılında bu oran 15’e indi. 2002 yılında yatırım ve savunma harcamalarını bırakın memur maaşlarını ödeyebilmek için borç alması gereken bir Türkiye vardı. Dolayısıyla, bu kazanımlar hayati ve önemli. Ancak, Türkiye’de önümüzdeki dönemde asıl önemli olan şey bu kazanımların sağlamlaştırılırken, (i) kalan makroekonomik kırılganlıkların giderilmesi ve daha önemlisi (ii) ekonomik yapıda büyük değişikliklerin yapılması gerekiyor. Kırılganlıkların bertaraf edilmesi ile ekonomik yapının değiştirilmesi birbiriyle ilintili. İki önemli kırılganlığımız var.

İkincisinden başlayalım; sosyal güvenlik harcamaları. Merkezi yönetim bütçesinden sosyal güvenlik kurumlarına yapılan transferler 2008 yılında 38,2 milyar TL iken 2014 yılında 79,7 milyar TL’na yükseldi. Oysa faiz giderleri 2008 yılında 50,7 milyar TL iken, mali düzelmeyle birlikte 2014 yılında yılında nominal olrarak 49,9 milyar TL’ye (yani reel olarak yüzde 35’e yakın düştü); sosyal güvenlik transferleri artık bütçede faizden çok daha önemli bir harcama kalemi. Vergi gelirlerine oran olarak yüzde 22-23 bandında kalsa da, transferlerin bu hızla büyümesi özellikle Türkiye’nin nüfus artışı yavaşlamaya başladığı zaman önemli bütçe katılıklarına sebep olacak.

Birincisi ise cari açık. Cari açığın sebebi büyük ölçüde yapısal; önümüzdeki dönemde Türkiye’nin ekonomik yapısının sanayi ve ihracat lehine değiştirilmesi gerekiyor. Bir taraftan sanayi üretim hacmi ve katma değer yapısının değişmesi, diğer yandan da ikinci bir ‘dışa açılma’ gerekli. Türkiye’nin iç talebe dayalı büyüme hikayesi yok saymalıyız artık; zira bir taraftan tasarrufların artması gerekiyor diğer taraftan da tüketim kredilerindeki yüksek büyümeler artık istenmiyor.
Bu ikili değişim, makroiktisadi politikalarının sınırlarını aşan bir “dönüşüm programı” ve güçlü bir uygulama gerektiriyor. Dahası, böyle bir program kamu kesiminin boyutlarını da aşıyor; zira ekonomik / yapısal politikalar kadar politikaların, davranışlarını etkilemesi gereken ‘sanayicilerin’ nihai davranışları asıl önemli olan. Sanayicinin, tüccar, gayrimenkul yatırımcısı ya da geliştiricisinin aksine uzun vadeli düşünmesi gerekiyor; uzun vadeli finansmana ihtiyaç duyuyor; teknolojiyi sadece kullanması değil, özümsemesi, geliştirmesi ve düşük ücretli ve yüksek teknolojili çeşitli rakiplerle Türkiye ve dünya pazarlarında aynı anda rekabet etmesi gerekiyor. İyi haber şu; bu tip bir yapısal dönüşüm beraberinde büyümeyi yükseltecek ve işsizliği düşürecek unsurları da getirebilir. İmalat sanayi üzerinden ihracatın artması, işsizliği düşüreceği gibi, şu anda işgücünün içine girmeyen 10-15 milyona yakın ilave aktif nüfusu da işgücünün içine sokabilir. Uç bir hesap; işgücünde yer almayanlardan 13 milyonu bugün işgücüne katılıp istihdam edilmiş olsa, Türkiye’de GSYH bir buçuk katına, 1,2 trilyon dolar seviyesine çıkardı.

Seçim sonrasında özel sektörden de destek alması gereken ciddi bir dönüşüm programı elzem.

Şehir ulaşım planlaması ve otopark sorunlarımız

Dünyada şehirleşme hızla ilerliyor. 1950’lerde dünya nüfusunun yüzde 30’u şehirlerde yaşarken, Birleşmiş Milletler’e göre 2050 yılında bu rakam yüzde 70’lere ulaşacak. Avrupa ve Kuzey Amerika’da şehir nüfusu ülke bazında şimdiden yüzde 70 ve 80’lerin üzerine çıkmış durumda.

Bu durum şehir hayatının daha iyi planlanıp şehir hayatı kalitesinin artırılmasının yükseltilmesinin günümüzde eskisine göre daha çok önemli olduğunun göstergesi. Türkiye de bunun istisnası değil.

Modern şehir planlama tekniklerinin ilk defa geliştiği bölgelerin tam merkezinde Türkiye. Modern tekniklerin ilk defa Endülüs’de (Kurtuba) ortaya çıktığı düşünülür. Bundan daha önce, Abbasi Halifelerinden itibaren Ortadoğu’da şehircilik, özellikle altyapı açısından ilerlemişti. Sadi Şirazi’nin edebi kitaplarına ‘Gülistan’ ve ‘Bostan’ ismini vermesi, o dönemde şehir hayatında bahçelerin ne kadar önemli olduğunu gösteren bir örnektir. Yine Endülüs ve Ortadoğu’da mimarinin İslam öncesi ve sonrasındaki önemi, şehirciliğin estetik boyutuna ne kadar önem verildiğini gösteriyor. Bu durum sonradan Rönesans Avrupa’sını etkilemişti. Selçuklu ve Osmanlı kentleri de altyapıya ilave olarak estetik boyutu, üniversiteleri, hastaneleri, su dağıtım sistemleri, hijyenik esaslar dahil olmak üzere şehircilik uygulamalarının o dönemlerde ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.

Roma İmparatorluğu ve sonrasında Bizans’ta da özellikle büyük kentlerdeki şehircilik imparatorluğun büyüklüğünün fiziksel göstergeleri olarak kabul edildi. Öyle ki, Rusya’nın Ortodoks Hıristiyanlığı benimsemesinde İstanbul’u ziyaret eden bir Moskova prensinin özellikle Ayasofya’nın mimarisinden etkilenmesi rol oynamıştı. Orta Çağ Avrupa’sında ise şehirleşme insanların feodal beylerin boyunduruğundan kurtulmasıyla eş anlamlı idi.
20. yüzyıldan itibaren bir yandan şehirlere göçün de hızlanmasıyla şehir nüfusunun artması ve özellikle içten yanmalı motorlu araçların caddelere inmesine sebep olan teknolojik gelişmelerle önemli imkanlar ve sorunlar eş zamanlı olarak ortaya çıktı. Bunların başında şehir içi ulaşım geliyordu.

Londra, Paris, New York gibi modern zamanların önemli şehirleri diğerlerine göre daha önce büyük kent oldukları için şehir ulaşımına daha hızlı çözümler aramak zorunda kaldılar. Örneğin Paris’te 1850’lerde, yani içten yanmalı motorlu araçlar daha trafiğe çıkmadan, bulvarlar dönemi başladı; 1970’lerde ise çevre yolları. Daha ‘toplumcu’ çözümlerin başında 1900’lu yılların başında gelişmeye başlayan metro gibi hacimli toplu taşım sistemleri geliyordu. Arada, bugün bilinmeyen birçok adım atıldı; Paris’in ‘atlı dolmuşları’ gibi.

Bugün dünyanın bütün önemli büyük şehirlerinin çözüp (en azından gerekli adımları büyük ölçüde atıp) Türkiye’de pek ilerleyemediğimiz basit bir şehircilik sorunu nedir derseniz ben otopark planlaması derim. Bu, şehir içi ulaşım planlamasıyla yakından alakalı bir sorun.
Hepimizin bildiği, her gün hayatımıza değen bir sorun bu; caddeler ve sokakları, mahcup edici şekilde park alanı olarak kullanıyoruz. Hatta, caddelerde ikinci şerite araç park etmek artık büyük şehirlerimizde alıştığımız bir görüntü. Bu, dünyanın hemen hemen hiçbir önemli şehrinde karşılaşılmayan bir görüntü. Caddelere park, esasında çok para harcadığımız ve çok gelişmiş olan şehir yollarımızı tıkıyor; trafiği yavaşlatıyor; kazalara sebep oluyor; enerji sarfiyatını artırıyor…
Bu durumun sebebi basit; şehir planlarımızı yapan kamu / özel birimlerin teknik kapasiteleri sınırlı. Trafiğimizi yöneten birimlerimizin de öyle. Planlayamıyoruz. Birçok kentimiz büyük ölçüde son 50 – 60 yılda ‘sıfırdan’ kurtulan mahallelere sahip olmalarına rağmen, gerekli otopark planlamaları yapılmamış. Bir de mevcut cadde ve sokak ağı iyi ‘yönetilemeyince’ Avrupa şehirlerini kıskandıracak yol altyapımız verimsiz ve yanlış kullanılıyor. Şehir trafiğini yavaşlatıyor, kazaları ve enerji kaybını artırıyor hayat kalitesini düşürüyor. Çözüm var:
• Önce tüm şehir yöneticilerimizin kapsamlı birer otopark ihtiyacı çalışması yaptırarak mahalle mahalle ihtiyaçların belirlenmesi: bu çalışmaların imar plan şirketlerine değil uzman ulaştırma danışmanlarına yaptırılması. Gerekirse yurtışı ulaştırma danışmanlarından eğitim ve teknik yardım alınması (Bu çalışmalarda mahallelerin değişik saatlerde trafiğe ‘çıkardığı’ ve ‘aldığı’ araç sayılarının dikkate alınması gerekiyor.)

• Kentsel dönüşüm çalışmalarının içinde veya onlarla koordineli olarak, eski mahallelerde boş alan yoksa konut veya işyeri binalarının hesaplanan ihtiyacı karşılayacak şekilde katlı otoparklara (ya da yer altı otoparklarına) dönüştürülmesi: Bu yöntemde, kentsel dönüşümlerde olduğu gibi bina öbeklerinin kat maliklerine gerekli kolaylık ve teşviklerin sunulması gerekecektir. Yeni mahallelerde ise, Türkiye’ye yakışacak şekilde otopark alanlarının oluşturulması daha planlama aşamasının başında yapılması gerekiyor.
• Belirlenen otopark alanlarının yap-işlet-devret yöntemiyle özel sektöre saptırılarak kamu bütçe baskısının ortadan kaldırılması: Metropol alanlarda otopark işletmeciliğinin net nakit akım ve karlılıkları oldukça yüksek olduğu için yatırımcı bulmakta sorun çıkmayacaktır.
• Kademeli olarak caddelere park yasağının getirilmesi (tüm gün ya da trafik sıkışıklığına bağlı yasaklar), bu yasakların kamera sistemleriyle takip edilmesi: Bu son aşamada şehirlerimizin caddeleri olması gerektiği gibi sadece trafik akışı için kullanılmaya başlayacaktır.
Ana yöntem bu ya da başkaları olabilir. Şehir yöneticilerimize kolay gelsin.

Kurlar, faiz iç ve dış talep

Kurlardaki hareketlilik Merkez Bankası’nın erken faiz indirimini engelledi. Fakat 24 Şubat’ta büyük ihtimalle en az 50 baz puanlık bir indirim gelecek. Piyasalar Merkez Bankası ile bilek güreşi yapmaya bir süre daha devam edecek olsa da; beklenmedik ve önemli boyutta bir dış ya da iç şok olmadıkça Şubat ayında indirim şu anda kesin görünüyor. İndirim geldikten sonra da Türkiye’nin faizleri çekici olmaya devam edecek. Dolayısıyla 24 Şubat’tan önce, bu kararın piyasalar tarafından satın alınmasını ve kurlara istikrar gelmesini bekliyoruz. Fed’in faiz kararıyla ilgili ‘yeni’ gelişmelerin ortaya çıkmasına kadar sürebilecek ‘ara’ dengede TL bir süre değer kazanarak 2,35’lere inerse sürpriz olmasın.

Daha önemlisi, TL’nın değer kaybının Türkiye açısından olumlu bir gelişme olduğunun farkına varılması. Biliyoruz; dolar ya da euro borçlu finansal ve finansal olmayan şirketlerimiz var. Biliyoruz; TL değer kaybettikçe bu kesimlerin bilançoları kötüleşiyor. Ve biliyoruz; TL’nın yukarı hareketi enfl asyonun 2015’deki beklenen düzelişine zarar verecek.

Ancak unutmayalım; bu seviyelerde yaşanan değer kaybı Türk Lirasını esasında ‘temel değerine’ yaklaştırıyor; uzaklaştırmıyor. Liranın aşırı değerli olması enfl asyon üzerinde olumlu etki etse de büyüme ve cari açığı da menfi etkiliyor. En doğrusu, hangi ülkede olursanız olun, paranızın ‘temel’ değerinden uzun süre uzakta kalmamasıdır. Eğer paranız uzun süre aşırı değerli kalırsa diğer dengeleriniz bozulur.

Dolayısıyla, Türk Lirası’ndaki ‘düzeltmenin’ menfi etkilerine ‘takılmamak’ gerekiyor. Yukarıda sayılan o menfi etkiler öyle veya böyle gerçekleşecek zaten. Önemli olan, Fed’in faiz artırımları başladığı veya başlayacağı tarih piyasalarca satın alındığı zamanki viraja aşırı değerli Türk Lirası ile girmemek. Viraja girerken Türk Lirası gerçek değerine ne kadar yakın olursa dalgalanma o kadar küçük olur.

Daha yakın cepheden de bazı faktörlere bakalım. Birincisi; baz etkisi sebebiyle, enfl asyonun düşüşü Şubat ayıda yavaşlayacak (hatta Şubat’ta hafif artabilir de); Mart ve Nisan aylarında ise tekrar hızlanacak. İthalatta doların değeri önemli olduğu için kurlardaki hareket bu resmi daha zor hale getirebilir.

İkincisi; dolar-euro paritesindeki gelişmelerin Avrupa üzerinden ihracatı baltalaması ve toplamda da dolar bazındaki yıllık toplam ihracat gelirlerini düşürecek olması. Buna Avrupa’daki sancılı büyüme ve Rusya’daki krizi de ekleyince bu yılın ihracatçı açısından zor bir yıl olacağını artık biliyoruz. Rusya’nın Türkiye’den ithalata sıcak bakması resmi biraz düzeltiyor.

Üçüncüsü; Orta Vadeli Plan ve bu yıl bütçesinin iç talebe dayandırılması. Dışarıdaki zorluklar ortada. Yukarıdaki faktörlerin sonucunda yükselen doların sonuçta ihracata ne kadar destek / köstek olacağını henüz bilmiyoruz. Bu durumda iç talebe dayalı büyüme çekirdek enflasyonu yukarı çevirecek. Ancak, kredi büyümesinin henüz iç talebi destekleyici hareket edip etmeyeceği de kesin değil. Politika faizleri inme sürecinde olsa da Merkez Bankası da BDDK da bunu istemiyor.

300 Spartalı Avrupa Birliği’ne Karşı

300 kişilik Sparta ordusunun koskoca bir Pers ordusunu yendiği bir efsane Hollywood filmlerine konu olmuştu. Aynı anti-emperyalist Yunanlılar 15. yüzyıla Osmanlılara ise engel olamayınca yaygın Yunan inanışına göre, Yunan halkı kahvesinden, dönerine, kadayıfından baklavasına kadar herşeyini kaptırmıştı. Bazı Yunan siyasetçilerine göre, Osmanlılardan sonra Türkiye Cumhuriyeti de aynı çizgiyi devam ettirmeye çalışmıştı; onlara en son 1990’larda Başbakan Tansu Çiller zamanında Türkiye ile Yunanistan arasındaki ‘Kardak Krizi’ Türkiye’nin emperyalist geçmişinin bir modern tezahürüydü.

Jean Claude Juncker 2012 yılındaki bir basın mülakatında Yunanistan’ın mali durumunun kötülüğünün sebeplerini Osmanlı İmparatorluğu’na kadar dayandırmıştı. Juncker’e göre Osmanlı İmparatorluğu’nda kadastral sistem yoktu. Bu da Yunanistan’ın bugünkü problemlerinin sebeplerinden birisiydi.

Osmanlı tarihçileri, Osmanlı arşivlerinde Mora yarım adasındaki çiftçilerin koyun sayılarına kadar yazılı olduğunu söylüyor. Avrupa Birliği’ne girişinden 30 yıl sonra Yunanistan’ın modern kadastral sistemlerin bir çok ülkede ortaya çıkmasından önce, 1830’da Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılmış olmasını farketmemişti Juncker.

Yunanistan’ın Avrupa Birliği’ne kabul edilmesinde, Akdeniz ülkelerinde askeri yönetimin sona ermesinden sonra demokrasinin güçlenmesi isteği ağır basmıştı. Girişten sonra Yunanistan Avrupa Birliği’nden milyarlarca euro değerinde yardım aldı. Bu destek köklü bir ekonomik kalkınma sürecinde kullanılabilseydi, Yunanistan bugün gelişmiş bir ekonomi olabilirdi. Örneğin, İspanya’nın Avrupa Birliği sürecinde daha reel kazançları elde ettiği görülmüştü.

Ancak Yunanistan, Avrupa Birliği’nden gelen yardımı ve oradan yaptığı borçlanmayı kısa dönemli kazançlara (örneğin memur maaşlarına) dönüştürdü sadece. Yunanistan sanayisini ve bir çok alanda rekabetçiliğini büyük ölçüde kaybetti. Bozulan makro iktisadi dengelerini düzeltemeyince resmi rakamlarını çarpıtarak (misreporting) daha da çok borçlanma yoluna girdi. Sonuçta, yardımlar boşa gittiği gibi ülke borçları ödeyemez duruma geldi ve kreditörlerden borç yapılandırması istendi. Ortaya çıkan ekonomik çöküntü Yunanistan siyasetini de değiştirdi ve sonuçta Syriza iktidara geldi.
Syriza aşırı sol ve aşırı sağ tonları yanı anda içeren dağınık bir siyasi hareket. Siyasi söyleminin temeline popülizmi yerleştirtiği görülüyor; Troyka toplantısını ‘Avrupa karşısında ezilmiyoruz’ gösterisine çeviren Maliye Bakanı, ya da göreve TV kamerası karşısında istavroz çıkarttıktan sonra Kardak’a çelenk atarak başlayan Savunma Bakanı bu söylemin seçim sonrası ilk ilginç örnekleri.
Bu ‘tarz’ Yunanistan’daki ekonomik hayal kırıklığının oluşturduğu Avrupa karşıtı söylemi şimdilik mutlu ediyor olabilir ama bir ekonomik stratejisi olmayan Syriza’nın ülkeyi daha da büyük bir ekonomik sıkıntıya sokacağı kesindir. Avrupa Birliği liderleriyle anlaşıp borçlar konusunda gerçek ya da ‘teatral’ bir zafer organize etme ihtimali yok. Zira AB, ve özellikle Almanya, açısından emsal teşkil edecek bir örneğin kabul edilmesi çok zor. Yunanistan’ın euro dışına itilmesinin zararı bir borç silme operasyondan daha az maliyetli Avrupa için.

Kısaca, Yunanistan şovlarla bezenmiş belirsiz bir döneme giriyor. Avrupa’nın tekdüze hayatına batıdaki aşırı sağ ile birlikte yeni bir acı tat getiriyor Syriza. popülizmiyle ‘Avrupa karşıtı’ söylemi benimsiyor.