Archive for March, 2015

“O ne verirse 2 katını…”

Ülkemiz için 1990’ları kayıp yıllar haline getiren yaklaşım iste buydu. Önceki on yılları da. “Rakip parti size ne verirse ben iki katını vereceğim”, “Hepinize 2 anahtar vereceğim” vs vs. Ana muhalefet partisinin, artık çoktan unutmuş olmamız gereken siyasi popülizm söylemlerini geri getirmesi çok büyük bir yanlış. Bu yaklaşımı getirirseniz, diğer partileri de bu kısır döngünün içine çekersiniz.

Ana muhalefet partisi emeklilere her bayramda birer maaş ilave önerince, iktidar partisi ne desin? “Ben de emeklilere her bayramda ikişer maaş” uygun mu? Ya diğer büyük muhalefet partisi? Onlar da üçer maaş önerse? Türkiye hiper enfl asyonun eşiğine, sorumsuz siyasetçiler yüzünden gelmemiş miydi?

Cumhuriyet Halk Partisi, ana muhalefet partisi olarak Türkiye için önemli bir partidir. Ancak ekonomik konularda herhangi bir alternatif koyamıyor ortaya. CHP’nin temel ekonomi konusundaki bazı söylemlerini alt alta yazalım:
1. “Ak Parti esasında sadece Kemal Derviş’in geliştirdiği programı uygulamıştır.” (CHP’nin çeşitli temsilcileri tarafından dile getirilmiş olan fikir.)
2. “Türkiye ekonomisi 2002’den sonra kötüye gitmiştir.” (Yine CHP’nin çeşitli temsilcileri tarafından dile getirilmiş olan fikir.)
3. Kemal Derviş’i partimize ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı olarak davet ettik. (Sn Kılıçdaroğlu’nun geçen haftaki demeci.)
4. Sn. Ali Babacan’ın ekonomik stratejileri doğrudur. Ali Babacan adeta CHP’lidir. 2007’ye kadar kendisine verilmiş olan programı iyi uygulayarak çok doğru bir şey yaptı. (Meslekdaşım ve arkadaşım, CHP Genel Başkan Yardımcısı Sn. Selin Sayek’in demeçleri.) O zaman şu sorular haklı sorulardır:
1. CHP iktidara gelirse Sn. Kemal Derviş’in programını uygulamaya devam edecekse, Ak Parti de Sn. Derviş’in programını uyguladıysa, CHP’nin iktidara gelirse uygulayacağı ekonomik stratejisininin Ak Parti’ninkinden ne farkı vardır?
2. Eğer Ak Parti Sn. Derviş’in programını uygulamış ise ve ekonomik açıdan başarısız ise neden Sn Derviş CHP’nin ekonomi stratejisti olarak çağrılmıştır?
3. Sn. Derviş’in 2001 yılında tasarladığı programla toplumun değişik kesimlerine ilave maaşlar dağıtılmış mıdır? Yoksa tam tersi midir? Sn. Derviş tekrar CHP için bir ekonomi programı hazırlarsa bu tür ‘lütuflarda’ bulunacak mıdır?

Siyasi partilerimizin oy yarışı, hesapsız, kitapsız ‘o ne verirse ben iki katını veririm’ düzleminde değil, reel kaynaklara dayanan ciddi ekonomik vizyonlara dayanmalıdır. Bu düzlemden uzaklaşmamalı Türk siyaseti. En azından 1990’lı yılları ve 2001 krizini hatırlayan yaştakilerimiz buna katılacaktır. Bu tür söylemler olsa olsa o zor yılları (ya da önceki on yılları) yaşamamış olan gençlerimiz üzerinde etki edebilir. Onların büyük kısmının da sağduyularıyla, bu tür siyasetlere prim vermeyecekleeri umulur.

İktidar Partisi bu tür popülist söylemlere tevessül etmiyor. Diğer önemli muhalefet partisi olan Milliyetçi Hareket Partisi ise son dönemde kaliteli iktisatçıları üst yönetimine kattı. İçinde yakın tanıdığımız isimlerin de olduğu bu ekibin, seçimlerden önce parti programında ayağı yere basan şeyler söylemesi bekleniyor. Cumhuriyet Halk Partisi de Sn. Derviş’i kadrosuna katarsa eminiz o da partisini bu konularda doğru yönlendirecektir.

Büyümek için yüksek ücretli istihdamı artırmak gerekiyor

Ekonomi yönetimi çerçevesi, hele gelişen ekonomilerde hayati bir kavram. Bana sorarsanız Türkiye’nin ekonomik gündeminin ilk maddesi büyüme olmalıdır. Zira, Türkiye, adı üzerinde ‘gelişmekte’ olan ya da ‘orta gelirli’ ülkedir ve “gelişmiş,” “yüksek gelirli” ülke olmalıdır. Büyümenin uzun vadeli ve kalıcı olması kısa vadeli ve dalgalı olanına göre daha ehven olduğuna göre, gündemin ilk maddesinin ‘büyüme’ yerine daha özelde ‘kalıcı ve uzun vadeli büyüme’ şeklinde tanmlanması daha doğru olur. Düşük enflasyon ve daha önemlisi iç denge (bütçe) ve dış denge (dış ticaret açığı ya da cari açık) bu hedefi destekleyici/ mümkün kılıcı, kırılganlıkları azaltıcı faktörler olarak alınabilir.

Makroiktisat teorisinde ‘büyüme muhasabesi’ adı verilen yaklaşıma bakılırsa, büyüme ya faktör birikiminden (yani yatırımla artırılan sermaye stoğu ve artan istihdamdan) kaynaklanabilir ya da verimlilik artışlarından.

Bu yanlış değil. Ancak, makroiktisat teorisinin ana akımına henüz eklenmeyen bir açık var. O da, çeşitli yollarla ürettiğiniz malın değerini (yani fiyatını) artırmak. Mikro iktisatta bu konu endüstri (daha doğrusu ‘pazar’) organizasyonu başlığı altında incelenir. Bir açıdan bakıldığında bu analiz; ‘rekabetten kopup’ tekel, oligopol, ama daha önemlisi ‘tekelci rekabet’ gibi yöntem ya da yapılarla şirketlerin ‘sıfır’ kardan nasıl yukarı doğru kayabileceğini gösterir.

Bunun Türkçesi şu: ekonominizi büyütmenin ana yolu yüksek ücretli istihdam alanlarını artırmaktır. Yüksek ücret, verimlilik artışlarıyla gelebileceği gibi farklı sektörel alanlara kayarak da üretilebilir. Apple’in IPhone’u geliştirmesi gibi.
Amerika’da yayınlanan Allure dergisinde Kate Sullivan imzasıyla çıkan makale bana bunları hatırlattı. Haber başlığı şöyle: ‘Turistler Türkiye’de Saç Ekimi Yaptırıyor.’ Sullivan’ın eline geçen bilgiye göre, çeşitli ülkelerden 15.000 kişi Türkiye’ye saç (ve sakal-bıyık) ekimi için seyahat etmiş. Ve bu, Avrupa ve Amerika’da da yeni bir trend olarak ilgi görüyormuş.

Metinde kısaca deniyor ki: “Brezilya’da kalça yükseltme ameliyatlarını unutun. Tıp turizminin yeni gözdesi ne mi: Türkiye’de saç-sakal ekimi. Türkiye’ye bu ameliyatlar için genellikle İtalya, Yunanistan ve Suudi Arabistan’dan insanlar geliyor. Türk doktorlar uluslararası hastalarıyla ‘whatsapp’ üzerinden görüşüyor ve görüntüleri gözden geçiriyor. Amerikan Estetik Cerrahisi Derneği Başkanı Michael Edwards, yabancı turistlerin bu amaçla Türkiye’yi ziyaret etmesini Kanada’lıların Amerika’ya tıbbi hizmet görmek için gelmesine benzetiyor. Edwards’a göre buna gerek yok. En doğrusu Amerikalıların Amerika’da ameliyat olması. Sağlık turizmi sebebiyle Türkiye’ye gelen hastalar hem ilginç ve tarih dolu bir turistik deneyim yaşıyormuş hem de saçlarını artırıp ülkelerine dönüyorlarmış. İlk başta tavsiyelerle küçük saylarda başlayan bu turizm şimdi artık organize turlar eliyle gerçekleşiyormuş.”

Yakın zamanda bazı Amerikalı film oyuncularının da bu amaçla Türkiye’ye geldiği basına yansımıştı. Orta Asya ülkelerine seyahat edenlerimize oradaki yakın tanıdıklarından gelen (reklam amacıyla söylemiyorum) ‘Bioxcin’ talepleri de kişisel bakım ürünleri diyebileceğimiz Alana da yansıyarak bu sektörde Türkiye’de bir kıpırdanma olduğunu gösteriyor. Ancak saç ekimi turizminin bu ölçeğe geldiğini biz de bu haberden okuduk.

Saç-sakal ekiminden, kişisel bakım ürünleri ve göz ameliyatlarına kadar işte bir ‘yüksek ücretli istihdam kapısı.’ Pazar güçleri ve girişimcilik Türkiye’de yeni bir sektör doğurmuş. Bir ihracat sektörü. Rekabetin çok daha yoğun olduğu bir çok alana göre nisbeten düşük fiyat baskısının (en azından şimdilik) olduğu bir sektör. Sektördeki fiyatlar ve bunun ortaya çıkardığı nisbeten yüksek ücretler ekonominin diğer sektörlerine de olumlu etki üretiyor olmalı – turizm, lokantacılık, seyahat sektörleri gibi (elimizde bir etki analizi olmadığı için bunu rakamlara dayandıramıyoruz). En önemlisi, döviz geliri üreten bir sektör.

En az verimlilik artışları kadar önemli bir büyüme kaynağı ile karşı karşıyayız: yüksek fiyatlı ve ücretli sektörlerin geliştirilmesi. Bu tür yeni, rekabetin az olduğu sektörleri dinamik olarak üretebilirsek büyüme oranlarını yükseltebiliriz.

Türkiye raylı sistem yetkinliklerini kazanmalı

Bu köşede son yıllarda tekrar tekrar ele alınan konulardan bir tanesi raylı sistemlerin yerli imalatında Türkiye’nin yetenek kazanması gerektiği. Buna neden gerek var? Bu da, yine bu köşede ele alınageldi.

Birincisi; raylı sistemler oldukça yaygın ve güçlü teknolojileri kapsıyor. Uzmanları, motorları bir tarafa bırakırsanız raylı sistemlerdeki elektronik ve mekanik teknolojilerin uçak teknolojileriyle eşdeğer olduğunun altını çiziyorlar. Dolayısıyla, raylı sistemleri “öğrenmek” için yaptığınız yatırımın size çok yaygın alt sektörlerde geri dönüşü oluyor. Buna ‘taşma’ ya da ‘pozitif dışsallık’ deniyor.

İkincisi; Türkiye önümüzdeki dönemde şehiriçi ve şehirlerarası ulaşım için raylı sistem yatırımlarını artıracak. Raylı sistemler, ülkemizde uzun süreler boyunca ihmal edildi. Şehir ulaşımımızı minibüs, dolmuş, otobüs ve şahsi araçlara emanet ettik. Şehirlerarası ulaşımımızı da büyük ölçüde yine otobüs ve şahsi araçlara. Şimdilerde, başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlerimizde raylı sistem yatırımları devreye sokuluyor ve yenileri planlanıyor. Bu durum diğerlerine de yayılacak. Zira raylı sistemler, alternatif modlara göre çok daha verimli, çevreyi çok daha az kirletiyor ve daha az kaza yapıyor.

Üçüncüsü; raylı sistemlere ödenecek vergi gelirlerinin karşılığının olabildiğince Türkiye’de kalması, çalışanlarımıza iş ve istihdam; işadamlarımıza kar; maliyemize de vergi geliri manasına geliyor. Büyümenin düştüğü bir ortamda bu, ülkemiz için altın değerinde bir fırsat manasına geliyor.

Bu, sadece Türkiye’nin konusu değil. Yüzyılın başında raylı sistem araçlarında dünyanın en önemli üreticilerinden olup sonradan bu özelliğini kaybeden Amerika Birleşik Devletleri’nde şu sıralarda demiryollarına olan ilgi tekrar artıyor. Bu sebeple ihtiyaç duyulacak olan çeken-çekilen araçların ABD’nde üretilmesi gerektiği, bu yüzden Buy America kurallarının bu alana da yayılması gerektiği tartışılıyor. Dördüncüsü; raylı sistemlere olan ilgi bir çok diğer dünya ülkesi için de geçerli. Dolayısıyla, raylı sistem yetkinliklerinin geliştirilmesi Türkiye için bir ihracat kapısı manasına da geliyor.

Ülkemizde raylı sistemler ve komponentleri imalatı yapılmıyor değil. Önemli üreticilerden bazıları: İstanbul Ulaşım A.Ş., Durmazlar, Tülomsaş, Tüvasaş, Adapazarı civarındaki bazı özel şirketler, Ankara OSTİM’deki bazı şirketler. Bu temelin üzerine, Aselsan gibi ilgili sektör şirketleri de dahil olmak üzere, ciddi yetkinlikler inşa edilebilir. Bu yüzden, Ulaştırma Bakanlığı’nın alım yapacağı hızlı tren setlerine yüzde 53 yerli katkı şartı oldukça önemli. Yabancı şirketler sadece bu kuraldan dolayı yerli şirketlerle partnerlik görüşmelerine ve Türkiye’de yatırım araştırmalarına başladı.

Yerli katkı şartı önemli olsa da yeterli değil. Öncelikle bu şarta ne kadar uyulduğunun takibi geçerli. Ankara’da yüzde 51 şartıyla satın alınan metro araçlarında bu şart yerine getirilmiyor. Ankara ya da Türkiye’deki diğer şirketlere bu satın almadan dolayı iş verilmiyor. En azından yeni ihalelerde, ihaleyi kazanan kuruluşun bu şartı yerine getirip getirmediği yakından takip edilmeli. Savunma Sanayi Müsteşarlığı’nın uyguladığı yerlileştirme yöntemlerinde önemli yeri olan, KOBİ’lere işe verme şartı da getirilmeli.

Dahası, yerli muhteva kurallarından daha gelişmiş yöntemlerle yetkinliğe sahip yerli şirketlerin oluşması veya gelişmesi sağlanmalı. Yani kısacasi, yerli şirketlerin pasif değil aktif aktörler haline getirilmesi gerekiyor.

Ülkede kalan katma değerin artması ve düşen büyümenin yeniden yükseltilmesi için, ürünün yüzde yüz yerli olması gerekmese de, ürün tasarımı ve tedarik zinciri yönetiminin yerli aktörler tarafından gerçekleştirilmesi gerekiyor. Güney Kore 2000’li yıllarda hızlı tren teknolojisininde bunu rahatça başardı.

Son söz; 500 milyarlık ihracat hedefine ulaşmak bu tür ‘yapısal’ önlemlerle mümkün olabilir ancak.

Şubat enflasyonu

Şubat ayı enflasyonu para politikasının seyri açısından önemli olacak. Manşet enflasyonda Kasım ayından itibaren düşüş eğilimi belirginleşmişti. Ocak ayında da, beklendiği gibi, bir puana yakın bir iniş yaşandı. Bu inişte, 2013 yılı ikinci yarısından itibaren enerji grubu olumlu rol oynarken, gıda grubunu menfi etki yapmıştı. Ekim 2014’den sonra her iki grup da manşet enflasyonun düşüşünde yön olarak olumlu rol oynadı. Bu iki fiyat grubunun toplam TÜFE içindeki payı yüzde 30. Dolayısıyla, bu iki grubun hareketi, TÜFE üzerinde oldukça etkili.

Yönü düzelse de, gıda grubu enflasyonu seviye olarak hala sepetin üzerinde. Ocak ayı itibariyle, işlenmemiş ve işlenmiş gıda fiyatlarında 12 aylık artış sırasıyla yüzde 9,39 ve yüzde 12,56 olurken TÜFE manşet enflasyonu yüzde 7,24’e geriledi.

Enerji ve gıda dışı mallardaki yıllık enflasyon ise yüzde 7,67 ile yine toplam enfl asyonu yukarı çekti. Bunda, dayanıklı tüketim mallarını da kapsayan temel mallar grubu (yüzde 8,57) ve hizmet fiyatları (yüzde 8,73) etkili oldu.

Bunları bir araya getirirsek, enflasyonun Ocak ayındaki inişinin aritmetiğinin büyük ölçüde enerjiye dayalı olduğu ortaya çıkıyor. Enerji grubu fiyatlarının 2014 Ocak ayından itibaren seyrine bakıldığında, Şubat ayı enflasyonu üzerinde de hatırı sayılır bir olumlu katkı yapacağı anlaşılıyor. Yıllık bazda şubat ayında enerji grubu enflasyonu düşük yüzde 4’lerde kalacak.

Buna karşılık, gıda grubu yön olarak manşet enflasyondaki düşüşü desteklese de seviye olarak toplam enflasyondan yukarıda kalmaya devam edecek; sadece Şubat ayında değil ilk yarı boyunca da. Ocak ayında gıda enfl asyonu aylık bazda yüzde 3,5 oldu. Şubat ayında, aylık enflasyon her sene olduğu gibi mevsimselliğe dayalı olarak düşecek. Ancak, iklim durumunun beklenen düşüşü getirmemesi (ki bunun işaretlerini görüyoruz) gıda grubunun toplam enfl asyona menfi tesir etmesine sebep olacak. Gıda grubundaki baz etkisi de (2014 Ocak enflasyonu gıdada yüzde 0.1 olmuştu) bunu destekleyecek.

İkinci olarak çekirdek enflasyona bakalım. Çekirdek enflasyon yıllık bazda hala TÜFE enflasyonunun üzerinde. Ancak Ocak ayında H ve I endeksleri artışları önceki yıla göre gevşemeye devam etti. Aylık bazda TÜFE enflasyonu yüzde 1,10 artarken çekirdek enflasyon (I endeksi) yüzde 0,22 arttı. Çekirdek enflasyon sepetleri Şubat ayında da toplam sepet enflasyonunu aşağı çekecek gibi görünüyor. Toplamda; Şubat ayı aylık enfl asyonunun 2014 şubat ayındaki rakam göre (yüzde 0,43) nasıl geleceği çok önemli. İyimser olursak, Şubat ayında aylık olarak yüzde 0,5-0,6 civarında bir artış (bu rakamlar konsensusun altında), yıllık olarak enfl asyonu yüzde 7,3-7,4’e yükseltecek. Mart ve Nisan aylarında ise iniş göreceğiz.