Archive for June, 2015

Murat Yülek, 29.06.2015, Dünya

 

İlgi/Gayret – Yetenek Matrisi

“Seçimler ve sonrası: siyah kuğuyu görecek miyiz?”

Murat Yülek, 15.06.2015, Dünya

“Seçimler ve sonrası: siyah kuğuyu görecek miyiz?” 15-haziran-2015

“Türkiye kaç dolarlık ekonomiye sahip?”

Murat Yülek, 08.06.2015, Dünya

Gayrisafi yurt içi hasıla (GSYH), ülke ekonomilerini büyüklüklerini ölçmede kullanılan temel istatistiktir. GSYH, ülke ekonomik büyüklüklerini toplam veya kişi başına olarak birbirleriyle karşılaştırmada da kullanılan temel gösterge aynı zamanda. Örneğin, Türkiye’nin ekonomisinin büyüklüğünü Almanya ile karşılaştırmak iktisatçıların çok sorduğu bir sorudur. Cevabı da genellikle GSYH ile verilir.

Ancak, GSYH, tüm iktisadi istatistikler gibi mükemmel olmayan bir göstergedir. Sonuç olarak, kamu ve özel kesimden gelen bir takım rakamların derlenmesinden oluşur. GSYH rakamlarında ortaya çıkabilecek ölçüm hataları ilk başta bu sürecin başarısına bağlıdır. Ülkelerin istatistik ofisleri belli zamanlarda yöntemlerini gözden geçirerek GSYH rakamlarını düzeltirler.

Bu tür düzeltmelerde ortaya oldukça büyük değişiklikler çıkar. Örneğin Çin istatistik ofisinin 2005 yılında yaptığı revizyonda  Çin’in GSYH’sı yaklaşık 300 milyar dolar yükseldi; bu, Çin GSYH’sının Türkiye’nin o yılki GSYH’sının yüzde 60’ı kadar yükseltilemesi manasına geliyordu. Avrupa Birliği ‘nin geçen bu sene başında açıkladığı benzer bir revizyonda AB ülkelerinin GSYH’ları yüzde 0.3 ile yüzde 10 arasındaki oranlarda yükseltildi.

Kayıtdışı iktisadi faaliyetlerin ölçülmesi GSYH’nın hesaplanmasındaki en kritik noktalardan birisidir. Dünyanın tüm ekonomilerinde belli bir ölçüde kayıt dışılık varken Batı Avrupa ülkeleri ve Amerika gibi ülkelerde diğerlerinden daha düşüktür. Milli hesapları yapan ve yayınlayan kuruluşlar, kayıt dışı ekonominin ölçülerek GSYH rakamlarına derc edilmesi konusunda bazı yöntemler kullanırlar. Ancak sonuçta kayıt dışılığın ne kadarının hesaba katılabildiği meçhul kalır.

Ülkeler arası karşılaştırmalarda ise kayıtdışılık daha da büyük bir önem kazanır. Zira bir ülkedeki kayıtdışılığın diğerlerine göre olduğundan az hesaplanması iki ülke arasındaki GSYH (ve kişi başına GSYH) rakamları arasında gerçekten uzaklaşan ciddi farkları ortaya çıkartabilir.

Örneğin, Türkiye ile Almanya’yı bu açıdan karşılaştıracak olsak kayıtdışılığın Türkiye’nin resmi GSYH’sı ile Almanya’nınki arasındaki farkı (Alman GSYH’I Türkiye’nin yaklaşık 5 katı) olduğundan daha büyük gösterdiğini söyleyebiliriz.

Ülke GSYH’ları arasındaki istatistiksel büyüklük farklarının bir diğer sebebi ise ülkeler arasındaki fiyat farklarıdır. Türkiye ile Almanya’da bir tek ürün üretildiğini ve aynı büyüklükte ‘reel’ üretim yapıldığını düşünelim. Eğer iki ülkedeki birim fiyat farkı (Türkiye’de TL, Almanya’da ise avro cinsinden) TL/avro paritesi tarafından kapatılmıyorsa, reel olarak aynı büyüklükteki avro (ya da dolar) cinsinden GSYH’lar arasında farklar çıkacaktır.

Bu farkların ortadan kaldırılarak aynı temelde karşılaştırma yapılması için GSYH’lar ‘satın alma gücü’ paritesi temelinde hesaplanarak karlılaştırılıyor. Ancak, Dünya Bankası tarafından yapılan bu ‘PPP’ hesaplamaları da mükemmel değil. Banka’nın en son yaptığı revizyonlarla Çin artık PPP temelinde dünyanın en büyük ekonomisi oldu (AB tek bir  ülke sayılmadığı takdirde). Dünya Bankası’nda ilgili bölümde sınırlı sayıda insan çalışıyor. Zaman ve eleman kısıtından dolayı bu tür revizyonlar sizin ülkeniz için de yapılmazsa ekonominiz olduğundan daha küçük görünüyor.

Dünya Bankasının PPP hesaplamalarında Türkiye için 2’ye yakın bir değerleme katsayısı kullanılıyor. Bu, The Economist dergisinin ‘Big Mac’ indeksindekine oranla daha yüksek olsa da muhtemelen ‘doğru’ rakamın epey altında.

Big Mac endeksi, bir tek ürün (Big Mac) üzerinden ülkeler arası fiyat farklılıklarını hesaplamaya çalışıyor. The Economist’e göre Türkiye’de Big Mac 3,96 dolara satılırken ABD’nde 4,76 dolara satılıyor. Bu durumda ‘uluslararası dolar’ bazında fiyat farkı yüzde 17 gözüküyor. Oysa, Big Mac Amerika’da ‘ucuz’ Türkiye’de ise nispeten ‘pahalı’bir ürün. Standart da olsa, tek ve spesifik bir ürün üzerinden yapılan hesaplamanın sağlıklı olmayan bir gösterge olacağı belli.

Dünya Bankası, bunun yerine, otel, kira, gıda, taksi, araba, uçak ve tren bileti gibi ürünlerin olduğu bir ‘sepet’ kullanıyor. Ancak ortaya çıkan 2’nin altındaki rakam Türkiye’de üretilen ürünlerle örneğin Almanya’da üretilen ürünlerin aralarındaki üretici fiyatı farklarını avro ya da dolar cinsinden doğru yansıtmıyor. Basit bir örnekle, meyve sebze fiyatları ya da tekstil ürünlerinin Almanya’daki fiyatlarıyla Türkiye’deki fiyatları arasında bazen 4-5 kata varan uçurumlar var.

Tüm bunları birleştirelim. Alman ekonomisi 3,8 trilyon dolarlık bir ekonomi ise (avro’nun değer kaybemesiyle bu rakam 2015’de oldukça düşecek) Türkiye’ninkinin 800 milyar doların epey üzerinde olduğunu bilmemiz gerekiyor. Kayıtdışılık ve üretici fiyatları farklarını gözönüne alırsak  Türkiye’yi en az 1-1,25 trilyon dolarlık bir ekonomi olarak düşünmemiz gerekiyor.

“Milli Projeler sınai büyümenin motoru olabilir”

Murat Yülek, 01.06.2015, Dünya

 

Bir ülkede kişi başına gelirin yükselmesi üretimin yükselmesiyle mümkün oluyor. Ülkede yapılan mal ve hizmet üretiminin istatistiksel göstergesi olan gayrisafi yurt içi hasıla (GSYH), ülkedeki tüm üretim birimlerinin (bunlar da çok büyük ölçüde şirketlerden oluşuyor) ürettiği ‘katma değerin’ toplamı manasına geliyor. Bu da ülkedeki toplam gelire eşit oluyor; yani üretim eşittir gelir. Bu gelirin bir kısmı, vergi ve benzeri ödemeler eliyle devlete gidiyor. Kalan ise sermaye sahiplerine  ve halka dağılıyor.

Her üretenin katma değerinin alt alta yazıp toplayınca GSYH elde edildiğine göre, ülkedeki katma değerin artması üretimin artması, bu da gelirin artması manasına geliyor. Katma değer şirketin cirosundan, üretimde kullanılan dış girdilerin maliyetlerinin düşülmesiyle hesaplanıyor. Bu da şirketin ürettiği kar ve çalışanlarına ödediği ücretlerin toplamına eşit oluyor. Yani katma değerin artması sermayedarlara akan karların ve çalışanlara akan ücretlerin toplamı manasına geliyor. Yukarıda söylendiği gibi, her üretenin ürettiği katma değeri toplayınca GSYH’ya ulaşılması bundan kaynaklanıyor.

Yaptığınız üretim girdilerin bir araya getirilmesindan oluştuğuna göre, girdilerin olabildiğince  şirket içinde üretilmesi toplam katma değeri artıyor. Bu bir ülke için de geçerli. ‘Montaj  sanayiinin’ hem şirket hem de ülke açısından katma değerinin düşük olması bundan.

Tabi her şirketin her girdiyi üretmeye çalışması ancak eski Sovyetlerde mantıklı görünen bir uğraş. Her şirketin kendi rekabetçi gücünün olduğu sahalarda üretim yapması, diğer girdileri daha rekabetçi olan tedarikçilerden satın alması, kar yükseltimi prensibinin temel gereği. Bu yüzden, son kullanıcıya olabildiğince yakın olup fiyatlama ve dağıtım ağını elde tutmak ve bu güçle tedarikçilerden alabileceği en iyi (en düşük) fiyatı almak ‘entegratör’ firmaların temel amacı. Ancak her entegratör firma bunu beceremiyor. Güçlü değilse girdileri pahalıya tedarik ediyor.

Bir örnek olarak taşıt aracı üretimi sektörüne bakalım. Türkiye’de otomobil üreticilerinin toplam ürettiği katma değeri 2013 yılında 10 milyar TL’nin altında idi (GSYH’nın 0.6’sı). Bunun sebebi, üretim hacmi değil. Otomobil üretim hacmi 1990’larda rüya olarak kabul edilen 1 milyon adedi geçti; 2013 yılı itibariyle toplam satış değeri 50 milyar TL’ye yakındı. Ancak, toplam satış değeri içinde yüzde 20 civarındaki katma değer örneğin Kore’dekinin çok altında (Kore’de katma değer sektörel olarak resmi rakamlara göre yüzde 30; gerçekte muhtemelen daha fazla; ülke olarak ise resmi bir hesaplamaya ulaşamadık ama girdi çıktı tablolarından, Türkiye’nin epey üzerinde olduğu tahmin ediyoruz.) Dahası, otomobil üretiminde kullanılan ithal girdi rakamlarından taşı üretiminde Türkiye’de kalan katma değerin oldukça küçük olduğu biliniyor.

Otomobil sektörü gibi önemli bir sektörde düşük katma değer üretiminin sebebi ‘ithal bağımlılığı.’ Özellikle ara malı ithalatı, muhasebesel olarak bir ülkenin büyümesinden çalınan miktar manasına geliyor. Bir dolarlık sanayi ürünü ithalatı, muhasebesel olarak büyümeden çalınmış bir dolarlık değer manasına gelir. Tabi bu prensip nihai ürünler için de geçerlidir. Falanca ülkeden ithal edilen bir tren seti o ülke için o yıl büyüme rakamlarını oluşturan kalemler arasında yer alacakken sizin ülkenizde de potansiyel büyümeden düşen aynı büyüklükteki rakama denk gelir.

Bütün bunları ‘milli projeler’ konusunu ele almak için kaleme alındı. Bu projeleri önemsememiz gerekiyor. Türkiye’de karar alıcıların son yıllarda üzerinde gittiği en önemli konulardan birisi bu projeler. Bu çalışmaların bir sonucu olarak, geçen yıllarda başlatılan ve/veya sonuçlandırılan yerli tank, yerli uçak, yerli savaş gemisi gibi projeler Türkiye’de hızla gelişen savunma sanayini daha da hızlandırma potansiyeline sahip. Geçen haftalarda lansmanı yapılan yerli rüzgar türbini,  yerli yolcu uçağı gibi projeler de bu momentumun devam edeceğinin gösteriyor.

Bu ve önceki projelerde, Savunma Sanayi Müsteşarlığı’nın bir şartı olan ‘yerlileştirme’ programları sayesinde girdi üretimi Ankara, Eskişehir ve İzmir başta olmak çeşitli illerimizde hassas parçaların üretimi konusunda yetenek oluşturulmasını sağlıyor. Bu tür parçaların üreticilerinden birisi olan ‘Kaan’ şirketiyle geçen hafta Milletvekili Adayı İbrahim Turhan’ın davetlisi olarak gittiğimiz İzmir de tanıştık. Turhan, Pratt and Whitney – Kale ortaklığı ile F-35 motor fabrikasının da kurulu olduğu İzmir’in, savunma sanayiinde bir merkez olmasını hedefliyor.

Bu tür kümelenmeler sivil sanayilere de olumlu etkiler yapıyor. İzmir’deyken ziyaret ettiğimiz (Kaan makine’nin bir dönem tedarikçiliğini yaptığı) Kutlusan makine, Amerika dahil dünyanın 50 ülkesine yumurta otomasyonlu tavuk çiftlikleri (kafes sistemleri) tasarlıyor, üretiyor ve satıyor. Dolayısıyla, ithalattan kaynaklanacak üretim ve büyüme kaybını önlediği gibi dış pazarlara üretim yaparak Türkiye’ye büyüme üretiyor Kutlusan (ya da henüz ziyaret etmediği Tavsan) ve Kaan gibi firmalar.

Yeni lanse edilen savunma projelerinde aynı yerlileştirme çabasının devam etmesi bu tür mekanizmalarla sivil sanayinin yeni bir döneme girebileceğini gösteriyor. Önceki haftalarda bu köşede ele alındığı gibi, son yıllarda Türkiye’de sanayi sektörü çok hızlı büyüdü. İhracatın 30 milyar dolarlardan 150 milyar dolarlara sıçraması böyle mümkün oldu. Bu kolay olmadı; süreci siz bir de sanayiciye sorun. En başta Almanya – Çin yelpazesindeki geniş bir rekabet baskısına direnmek zorundaydı Türk sanayicisi. Yunanistan ya da Portekiz gibi havlu atmak, ya da Çek Cumhuriyeti gibi tüm önemli sanayisini dış yatırımcılara satmak zorunda kalabilirdi Türkiye.

TCDD’nin yürüttüğü milli tren projesini sivil alanda en önemli proje sayabiliriz bu alanlarda. Önümüzdeki yıllarda, başta İstanbul Büyükşehir Belediyesi olmak üzere kilometrelerce uzayan raylı sistem yatırımları yapacak. Bu hatlarda çalışacak araçlar önceki onyıllarda olduğu gibi ithal mi edilecek yoksa yurt içinde üretilerek Türk insanına iş, aş, kar olark geri mi dönecek. En önemlisi, araç alımı, üretimi tetikleyerek ekonomik büyümeyi olumlu etkileyebilecek mi?

Şu sıralarda yavaşlayan ihracat büyümesinin bundan sonraki dönemde bir sıçrama yapacağını bekliyoruz. Son dönemde hükümet tarafından geliştirilen yerli üretim projeleri bu sıçramada önemli rol almasını bekliyorum. Bu konuyu/iddiayı gelecek haftalarda ele almak istiyorum.