Archive for August, 2015

“Karışıklık Demişken; Çin, Dünya ve Türkiye”

Murat Yülek, 31.08.2015, Dünya

Şanhay Borsası’nda Haziran ayı içinde üç haftaya yayılan yüzde 27’lik kaybın ardından Çin Hükümeti endeksi ayakta tutmak için çok sayıda tedbir almıştı. Çin borsası Çin ekonomisine oranla hala nisbeten küçük bir kapitalizasyona sahip olsa da hükümet ve halkın gözünde yüksek frekanslı önemli bir gösterge. Bir nevi bizdeki kurlar gibi.

Geçen hafta dünya piyasalarının ana konusu da Şanghay borsasının çökmesiydi. Haftanın ilk dört gününde yüzde 12’lere ulaşan kayıplar yaşadı Çin. Ardından haftanın son gücü güçlü toparlanma geldi. Bu hafta dalgalanma devam edecek gibi gözüküyor. Ancak Çin’de hükümetin güçlü desteği devam edeceği için Şanhay borsası haftayı kayıp değil geçen hafta başındaki 3300’lü seviyelerin üzerinde kapayabilir.

Bu durum Çin’deki temel problemlerin hallolduğu manasına gelmeyecek. Muhtemelen bundan dolayı da artık Eylül ayında Fed’in faiz artırım olasılığı artık tamamen rafa kalktı. Buna karşılık Fed’in bu yılın son çeyreğinde küçük bir faiz artırımı yapması da kesin gibi; bunda Fed’in önceki söylemlerinin sonucunda oluşan beklentiler sebebiyle bir reputasyon kaybına uğramama isteği rol oynayabilir. Ancak, geçen hafta bahsettiğimiz gibi, artırımları başlatacak olan bu artırım ABD ekonomisi açısından bir hata olacak gibi gözüküyor.

Sık sık karşılaştığım soru Fed (ilk) artırımının bizi ne kadar etkileyeceği. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde ABD’de artırımın gelmesi piyasaları etkileyecek. Ancak bazı faktörler bu etkinin önemli boyutta olmayacağını düşündürtüyor bana. Öncelikle, piyasalar bu artırımları büyük ölçüde satın aldı. İkinci olarak, Türkiye de dahil olmak üzere yükselen piyasa ekonomileri paralarındaki aşırı değerin büyük ölçüde ortadan kalkmış olması olumlu bir sigorta niteliği taşıyor. Üçüncü olarak, cari açık benim gibi düşünenler için hala yüksek olsa da hem enerji fiyatları hem de yavaşlayan ekonomi sebebiyle önceki yıllara göre çok daha düşük. Bu da tabii olarak dış finansman ihtiyacını ve bağımlılığını azaltıyor.

Öte yandan, Çin’e geri dönersek, Çin ekonomisi hakkında en önemki yapısal risk olarak görülen bankacılık sektörü bilançoları bir saatli bomba misali orta yerde duruyor. Çin komünist Partisi’nin ana stratejisi, Çin ekonomisinin, tüketen kapitalist ekonomilere yapılan ihracat ile büyütülüp sanayi istihdamının artırılması  ve bu sayede Çin’in tek parça olarak ekonomik refahının yükseltilmesine dayanıyor. Bu amaçla kredileri hızla büyüyen bankacılık sektörünün risk yönetimi yetenekleri ve isteğinin pek de güçlü olmadığı biliniyor. Roll-overlarla hayatiyetleri devam eden kredilerin bir noktada geri dönüş problemlerinin başlayarak tüm sistemi risk altına sokacağı artık üzerinde tartışma olmayan bir konu.

Çin’deki ekonomik balonların patlaması durumunda ani düşüşler mi yoksa Japonya usulü 20 yıla yayılan düzeltmeler mi göreceğiz bilmiyoruz. Ancak sinirlerin gerilmiş olması geçen haftaki gibi aşırı tepkilerin de sebebi. Böyle durumların tekrarlanmayacağı konusunda kimse bir garantiye sahip değil. Şanghay geçen Haziran ayından itibaren yaşadığı düzeltmelere ragmen geçen hafta sonu itibariyle 2014 Haziran seviyelerinin yüzde 60 üzerindeydi.

Bizim gibi ülkelerde ise ana mesele bir taraftan büyümeyi hızlandırıcı, dönüştürücü ekonomik programların geliştirilmesi, diğer yandan da dış piyasalardan gelebilecek olası dalgalanmaların etkilerinin minimize edecek ‘güvenlik önlemlerinin’ alınması.

“Şu anda yurtta karışıklık dünyada karışıklık; ancak sonrası selamet olabilir”

Murat Yülek, 24.08.2015, Dünya

Dolar endeksindeki yükselmede yen ve avronun değer kayıpları temel rolü oynadı. Ancak  gelişmekte olan piyasaların para birimleri de yen ve avroya parallel hareket ederek endeksin çıkışını destekledi. Tabi, usd/avro ve usd/yen ile gelişmekte olan ülkelerin paraları parallel hareket etse de dinamikler farklıydı.

Gelişmekte olan ülkelerin paralarının dolara karşı değer kaybının temel sebebi Amerika’da faizlerin yükselme beklentisinin artmasıyla bu ülkelerden fonların çıkış beklentisinin de güçlenmesi idi. ‘Gelişmekte olan piyasalar sandığımız kadar güçlü değil’ algısının yaygınlaşması da süreci destekledi.

Tekil faktörler de yerel paraların hareketlenmesine sebep oldu.  Azerbaycan gibi ekonomisini çeşitlendirmede yetersiz kaldığı için petrole dayalı ekonomilerde petrol üretimi ve  fiyatlarının düşmesi ülkeler var. Ya da, sermaye çıkışları sebebiyle rezervleri hızla eriyen ve 3,3 trilyon dolar olsa da piyasa tarafından pek de yeterli bulunmayan, bankacılık sektöründe sorunlar yaşayan ve ücretleri hızla artarken büyümesi düşen Çin gibi.

Türk Lirası bu süreçte,  seçim atmosferi, hükümetin kurulamaması ve terör gibi iç siyaset; ve etrafındaki ateş topu ve komşu Yunanistan gibi jeopolitik ve jeoekonomik dış faktörler sebebiyle diğer gelişmekte olan ülke paralarından fazla etkilendi.

‘Neredeyiz ve bundan sonra neler olabilir’ sorusuna cevap arayalım.

Amerika’da temel senaryo olarak politika faizinin bu sene sonunda yüzde 0,50, 2016 sonunda da yüzde 1,25-150 olmasını temel alalım. Getiri eğirisinde, 2016’da bir miktar daha şiddetlecek olası bir sıkışmayla ABD 10 yıllık faizlerinin de bu yılı 2,40’lar gelecek yılı da 2,75’ler civarında tamamlayacağını varsayalım.

Avrupa’da temel senaryo ise devam eden deflasyon riskleri ve AMB politikaları sebebiyle faizlerdeki baskının devam edeceğini öngörelim. Alman 10 yıllık hazine faizlerinin şu anki yüzde 0,60 seviyelerinden sene sonunda aynı ya da bir miktar gerilemesini; 2016 sonunda ise yüzde 0,70’ler civarında olacağını temel alalım.

Çin’de, yükselen sermaye çıkışları sebebiyle rezervler düşmeye devam edecek gibi görünüyor. Yuan’da devalüasyon beklentisinin devam etmesi de sermaye çıkışlarının da devam etmesine sebep olacak. Çin Merkez Bankası, büyüme ve yuanın düşük kalması temelli olarak, faiz artırımı konusunda isteksiz olacak.

Japonya’da ise ucuz yen, düşük faiz, bol para üçlüsü en az 2016 sonuna kadar devam edecek.

Bunlar birleştirildiği zaman ortaya çıkan resim ilginç. Gelişmekte olan piyasalar, Fed beklentisi kadar Çin’den de menfi etkilendi. Düşüşlerden sonra, dolar bazında hisse senedi piyasaları Türkiye de dahil olmak üzere bir çok gelişmekte olan ülkede çekici hale geldi. Ancak bu ülkelere girebilecek dış sermaye, piyasalara istikrar havası gelinceye kadar oldukça ürkek kalacak.

Türkiye gibi ülkelerde faiz artırımı beklentisi tahvil ve bonolardan kaçışı destekleyecek. Ancak sabit getiriden kaçan paranın Türkiye dışında gidebileceği fazla bir yer yok. Dolayısıyla, Türkiye de dahil, gelişmekte olan ülkelerden önemli bir para çıkışı beklemiyoruz.

Buna karşılık, güçlü bir para girişi de olası değil. Türkiye gibi ülkelerin herşeye rağmen ABD ve Avrupa’ya oranla yüksek ve güvenli (hele TL/dolar 2,9-3’ seviyesindeyken) sabit getiri imkanı sunması, kafası karışık paranın park edileceği yerin yine Türkiye gibi ülkeler olmasını sağlayacak gibi görünüyor. Hisse senedi piyasalarındaki yukarıda bahsedilen dolar bazındaki düşüş, P/E’lerde özel bir çekicilik olmasa da para girişine dahi sebep olabilir; Türkiye’de bu durum erken seçim sonuçları güvenli beklentilerinin oluşmasıyla güçlenebilir.

Öte yandan doların yönünün tam olarak belli olabilmesi için ABD’de faiz artırımının ne zaman başlayacağından çok; artık artırımların ne zaman sona ereceği önem kazandı. Güvenli limanların başında (bizce yanlış olarak) ABD görülse de, fiyatlamanın doğru yapılarak Amerikan kağıtlarına girişin boyutuna karar verebilmek için yatırımcı faiz artırımlarının sonlandırıldığına emin olmak isteyecek. Her halukarda, faiz artırımı sürecinin devam ettiği sıralarda da faiz artırımının sona ermesinden kısa bir süre sonra da güvenli gelişmekte olan ülke faizleriyle ABD faizleri arasındaki fark sermayenin akış yönünü belirleyecek. O dönemde, ‘güvenli’ gelişmekte olan ülkelere önemli girişler olmaya devam edecek.

“Büyümenin önündeki ‘mikro’ engelleri kaldıralım”

 Murat Yülek, 17.08.2015, Dünya

İsviçre Merkez Bankası, yükselmesini engellemek için avro’ya tavanladığı frankı sene başında aniden serbest bırakmak zorunda kalmış, bu da piyasalararı sarsmıştı. Şimdi Çin tersini yaptı. Benzer nokta ise kararın beklenmemesi ve aniden açıklanmasıydı.

Çin, dünyanın en büyük ihracatçısı. Geçen sene 2,2 trilyon dolarlık ihracat yaparken 200 milyar doların üzerinde  cari fazla verdi. Çin Merkez Bankası şu anda 3,7 trilyon dolarlık uluslararası reserve sahip. Ancak, son bir senede rezervler 300 milyar dolar kadar düştü.

‘Çin geçen hafta neden devalüasyon yaptı?’ diye sormamıza gerek yok. Konu ihracatın yavaşlaması; tabi ‘Çin standartlarında’. IMF’e Çin’in bu sene her şeye ragmen 300 milyar doların üzerinde cari fazla vermesini bekliyor. Ana mesele şu: Çin, büyük bir yüzölçümü ve nüfusu bir arada tutmaya çalışıyor. Bunun için insanlara ihracat sayesinde ‘iş ve aş’ sağlaması gerekiyor. İhracat Çin için hayati öneme sahip (Tabi bizim için de).

Biraz (milli) muhasebe, aritmetik ve cebir:

  1. Yurt içinde üretilebileceği halde yurt dışından ithal edilen her bir dolarlık mal ve hizmet, muhasebesel olarak olarak, Türkiye’nin GSYH’sı ve GSYH büyümesinden çalınmış bir dolardır. Bu, makroiktisatta milli hesaplar/GSYH ve tasarruf-yatırım denkliği kavramlarından rahatlıkla görülebilir.
  2. İthalat talebinin iç tüketimdeki artışa olan esnekliği, yani iç tüketimdeki artışın ne kadarlık ithalat artışına sebebiyet verdiği çok önemlidir. Zira, bu esneklik iç talep artışından doğan yurt dışına ‘sızıntının’ miktarını belirler.   Bu ‘sızıntı’ bire-bir katma değer (yani GSYH) ve büyüme kaybı manasına gelir. İç talep denince, akla özel kesim kadar kamu da gelir. Yani kamunun satın almaları, yurt içinde üretlen bir  malın ithalatına sebep olursa, kamu kendi eliyle büyümesini düşürüyor demektir.

Çin’den sonra biraz da Kore: Dünyanın en uzun metro sistemlerinden birine sahip olan Kore’nin başkenti Seul’da metro istasyonlarından hemen hepsinde bir tek firmanın (sürpriz yok; bir Kore firmasının) asansör ve yürüyen merdivenleri kullanılır. Seul caddelerindeki otobüsler de aynı firma tarafından üretilir. Metro araçlarının ve trenlerinin büyük kısmı da. WTO üyesi, 1,5 tirlyon dolarlık  büyük bir ekonomide bunlar birer tesadüf mü, milliyetçilik mi?

Şimdi de Türkiye: Hürriyet’ten Sadi Özdemir’in haberine göre, Trans Anadolu Doğalgaz Boru Hattı Projesi’nde, yurt içinde üretilip dünyanın bir çok ülkesinde ihracatı yapılan kaynak malzemeleri yurt dışından ithal ediliyor. Uluslararası Kaynak Konfederasyonu (IIW) Başkan Yardımcısı Hülya Gedik, “Trans Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı Projesi’nde (TANAP), boru hattı inşası iki yabancı firma tarafından yürütülüyor. Projenin tüm kaynak tel ve elektrotları yurt dışından ithal ediliyor. Bunu anlamakta güçlük çekiyoruz; Dünyaya satıyoruz, kendi ülkemizde dışlanıyoruz” demiş. Gedik haksız mı? Yurt içinde dünyanın en yüksek kalitesiyle üretilirken bir ürünü yurtdışından almak, Türkiye’nin GSYH büyümesinden alıp ithal edilen ülkeye büyüme ‘ikram etmek’ demektir.

Yine Hülya Gedik aynı problemin TANAP’da kullanılan vanalar için de geçerli olduğunu, Türk imalatçıların ihale dışı bırakıldığını söylemiş.

Bu konuyu Sn Enerji Bakanı ve Müsteşarı’na iletiyoruz.

Habertürk’ten Güntay Şimşek de “Sağlık Bakanlığı’nın geçen ay yapmış olduğu hava ambulans ihalesi ile Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin bu ay yapılacak hafif raylı sistem ihalesine’ dikkat çekiyor. Bu ikisinde de benzer sorunlar var. Ambulansı da raylı sistem  aracı da Türkiye’de üretiliyor ama yerli üreticiler klasik olduğu üzere ‘şartnameler’ yoluyla kenara mı itiliyor? Antalya 2016 yılında EXPO 2016’ya ev sahipliği yapacak. Bu organizasyonla gurur duyacağız. Ancak, gelen misafirleri ve Antalya’lıları yerli malı raylı sistem araçlarıyla taşımak bize daha da gurur verecek. Alternatifi: ‘plajları olan, portakal mandalina ve sera domatesi üreten, ama tramvay yapamayan Türkler’….

Bu iki konuyu da Sn Sağlık Bakanı ve Sn Antalya Büyükşehir Başkanı’na iletiyoruz. Bu değerli karar alıcılarımız ekonomimizin büyümesini bizden daha fazla istiyorlar. Ancak büyümenin önündeki bu ‘mikro’ engellerden haberleri olmuyor. Kötü niyet aramıyoruz ama, birileri onlara ‘bu işler acil’ ya da ‘bizimkiler kim tren/hava ambulans yapmak kim?’ mi diyerek yanlış mı yönlendiriyor diye düşünmüyor değiliz. Bu ‘mikro’ engeller ‘topaklanınca’ büyüme yüzde 3’lere düşüyor. Yoksa, halkın parasıyla diğer ülkelere ‘büyüme ikram etmeyi’ hangi karar alıcı ister? Halk yerli yöneticilere nasıl güveniyorsa, yerli satın almacılar da yerli üreticilere güvenecekler; büyümenin başka çaresi yok.

Bu arada tekrar edelim:  yerli sanayinin kamu alımlarından daha fazli pay almasının önündeki engelleri kaldırmanın yollarından birisi de kamu kesiminin satın alımlarını programlayıp, ‘acil’ alımların ortadan kaldırılması ya da en azından zorunlu hallere indirgemesidir.

Son bir konu, basına yansıyan yeni ‘elektrik’ vergisi. Bu politika yanlış. Bu vergiyi sanayiciye yüklemek daha da yanlış; sanayicinin uluslararası rekabet gücünü düşürür. Bu da büyüme ve istihdam kaybı manasına gelir. Ekonomik olduğu kadar sosyal ve siyasi maliyetleri olur.

Bu konuyu da Sn Maliye Bakanı’nın dikkatine sunuyoruz.

Not: Değerli iktisatçı dostum, Beykent Üniversitesi öğretim üyesi ve İstanbul Ticaret Odası Ekonomik Danışma Kurulu üyesi Prof. Dr. Serkan Oskay vefat etti. Serkan aynı zamanda Türkiye’nin az sayıdaki kuş gözlemcilerindendi. Eximbank ve Ekonomi Bakanlığı’nda çalışmıştı. Nur içinde yatsın.

“Singapur”

Murat Yülek, 10.08.2015, Dünya

Singapur Economic Review Conference davetlisi olarak Sİngapur’dayım. Bu köşede Singapur ‘mucizesinden’ bahsetmiştik. 1950’li yıllarda bir az gelişmiş ülkeyken bugün kişi başına GSYH’sı 60.000 dolara yaklaşmış bir şehir/devlet Singapur. Bu gelişimin temelinde bu yıl vefat eden Lee Kuan Yew’un liderliği yatıyor.

Lee Kuan Yew Singapur’u 1950’lerin ikinci yarısından 2000’lere kadar Başbakan ve ülkenin tek lideri olarak yönetti. Ülkeyi bir taraftan ekonomik diğer taraftan sosyal olarak değiştirdi. Ekonomik açıdan Singapur önce emek yoğun, sonra sırasıyla sermaye yoğun, teknoloji yoğun ve şimdi de bilgi yoğun dönemlerden geçti. Tüm bunlar aktif ve dinamik ekonomi politikaları sayesinde oldu.

İlk başta, 1950 ve 1960’lı yıllarda büyük bir emek fazlası vardı ülkede. Bunlara istihdam sahası açacak yatırımlar ve bunları finance edecek tasarruflar ise yoktu. Bu yüzde Lee Kuan Yew ülkeye yabancı yatırımları çekmeyi hedefledi ve başardı. 1970’lerin ortalarında artık tam istihdama ulaşılmış; ücretler de yükselmeye başlamıştı. Sıra sermaye derinleşmesini hızlandırmaya gelmişti. Artık ülkede bir müteşebbis ve yatırımcı sınıf da oluşmuştu. Bu sermaye yoğun dönemde, yeni yatırımlarla emek verimliliği artırıldı. Zira tam istihdamda ücretler yükseliyor ve düşük ücretli sektörlerde arkadan gelen diğer ‘kaplanlar ‘ Singapur’u zorluyordu.

Kısa süre sonra, sermaye yoğun dönemin de sonu geldi/getirildi. Zira arkadan gelen kaplanlar da hızla bu alandaki rekabeti çetinleştiriyordu. 1980’lerin ortasından itibaren Sİngapur, teknoloji yoğun bir ülke olmayı hedefledi. Örneğin, bilgisayarlardaki multimedia ürünleri gibi alanlar hedeflendi.

2000’li yıllarda ise, kişi başına geliri eski efendisi İngiltere’nin iki katına yaklaşan ortalama geliriyle Singapur bilgi yoğun alanları ve hizmet sektörünü hedefliyor. Bu ve bundan sonraki dönemlerde ne hedefleyeceğini, Singapur Economic Review Konferansı’nda  konuşan Merkez Bankası başkanı Ravi Menon’dan dinleyelim: Singapur’un 2025 yılına kadar en önemli sorunu, yavaşlayacak olan verimlilik artışları ve bunun getireceği büyüme kısıtları. Bu yüzden  Sİngapur eğitim ve sağlık gibi hizmet sektörlerinde yüksek fiyatlı hizmetler sunacak. Özellikle üniversite eğitiminde tercih edilen ülke olacak. Yani aileler çocuklarını Singapur’a okumaya gönderecekler.

Menon’a göre, 2025’den sonra ise, Menon dünyada geniş çaplı bir teknolojik dönüşüm öngörüyor. Çin dünyanın en büyük, Hindistan ise dünyanın üüncü büyük ekonomisi olacak. Buna karşılık, Endonezya dünyanın en hızlı büyüyen ekonomisi haline gelecek. ASEAN serbest pazarı bir realite haline gelecek. Bölgede mal ve hizmetlerin çok daha hızlı ve verimli artmasını sağlayacak ulaştırma altyapıları gelişecek; devletler üstü, üretim merkezleri organize sanayi bölgeleri oluşacak.

Bu dönemde Sİngapur ASEAN bölgesinin ‘sinir sistemi merkezi’ haline gelecek / gelmeli Menon’a göre.

Singapur’da yönetim kalitesi her zaman yüksek oldu. Bunun yöntemi ise basitti: yönetim kademelerine kaliteli insanları getirmek. Belki de ‘Singapur’un ekonomik başarısının ana belirleyicisi bu liyakat bazlı yönetimdir’ (meritokrasi) denebilir. Singapur’da, taksi şöförleri bile Lee Kuan Yew’un ana prensiplerinin ve bunların başında meritokrasinin geldiğinin farkında. Bu da, iyi tanzim edilmiş politikaların ve bunlar hakkındaki farkındalığın önemini göstermeye yetiyor.

Anlatılanlardan Sİngapur’un bir cennet olduğu akla gelmesin. Evet, Yew’un çok önem verdiği  yeşilliği ve temizliğiyle Singapur görünüm olarak kentsel cenneti (urban paradise) andırsa da, Sosyal açıdan hala önemli problemleri var. Orta direk  hayatını fiyatları gittikçe artan evlerden bir tanesini alıp borcunu ödemekle geçiriyor desek mübalağa etmiş olmayız.

“Bölünmüşlük, Ölçek Ekonomisi ve Latin Amerika”

Geçen ay Ekvator Hükümeti’nin davetlisi olarak ülkeyi ziyaret ettim. Ekvator’da Başkanlık sistemi geçerli. Başkan Correa iktisat alanında Leuven Katolik Üniversitesi’nden yüksek lisans, İllinois’dan   (Champagne-Urban)  doktora derecelerine sahip bir iktisatçı. Ekvator’da yine Katolik Üniversitesi’nde hocayken zamanın Başkanı tarafından Maliye Bakanı olarak atanıyor.

Katolik-Sosyalist Correa, yoksulluğun azaltılması için petrol gelirlerinin daha büyük kısmının sosyal amaçlara dayalı olarak harcanması konusunda çalışıyor. Siyasi anlaşmazlıklar, Correa’nın bakanlıktan istifa etmesi ve sonrasında Başkan adayı olmasına sebep oluyor. Başkanlık seçimini kazanıyor ve sonrasında anayasada değişiklik yaparak Başkanlık dönemini uzatarak bugüne geliyor.

Ekvator, petrol kaynaklarına sahip bir ülke. Ancak, yanlış politikalara, petrol gelirlerinin büyük kısmının borç geri ödemesine ayrılmasına sebep oluyor yıllarca. Correa döneminde Ekvator borçlarını ödemeyeceğini açıklıyor. Dünya Bankası dahil alacaklılarla  müzakereler sonucu alacaklılar büyük bir haircut’ı kabul etmek zorunda kalıyor. Bu da gelirlerin daha yüksek kısmının yoksul kesimere aktarılabilmesini sağlıyor. Çipras Yunanistan’ınının bazı açılardan örnek aldığı ve incelediği bir ülke Ekvator.

Ekvator’dayken davet edildiğim bir hastane açılışı durumu bir miktar açıklıyor. 15 milyonluk ve yılda yüzde 1,5 civarında büyüyen nüfusa sahip. Böyle bir ülkede son otuz yılda ilk defa bir hastane açılışı yapılmış. Katılan bir Bakan bana böyle bir hastane açılışının ülke için ‘inanılmaz bir şey’ olduğunu söyledi bana. Hastane 156 yataklı….

Ekvator, kolonyal geçmiş sebebiyle ekonomik ve siyasi açıdan aşırı fragmante hale gelen Latin Amerika’nın bir mikro örneği. Latin Amerika zengin yeralı ve yerüstü kaynaklara sahip. İnsan gücüne de. Ancak kıta çok sayıda ülkeye bölünmüş ve ‘ölçekler’ düşmüş. Dahası, bir çok Latin Amerika ülkesi kalitesiz yönetimler altında yaşamış yıllarca.  Sonuçta, Latin Amerika ülkeleri kişi başına gelir açısından olmaları gerektiğinin çok altında. Alt ve üst yapı stoğu da oyle.

Avrupa bölgesel ekonomik ve siyasi birliği sağlarken Latin Amerika bu konuda da ilerleyememiş. Bu da ölçeklerin daralmasına sebep olmuş. Yüzyıl ‘birleşme’ yüzyılıyken ‘mlli devlet’ mantığında takılıp kalanlara iyi bir laboratuvar Latin Amerika.

Benim davet edilmemi gerektiren konu da esasında bu ‘bölünmüşlükle’ alakalı. Ekvator’un da üyesi olduğu UNASUR, kamu satın alma politikalarının üye ülkeler arasında harmonize edilmesini öngören bir süreç başlattı. Her ülkenin özellikle uluslararası satın almalarını tek başına yapması, yine ölçekler üzerinden, pazarlık gücünü düşürüyor.

Toplantı sonunda ilaç alımlarının bir pilot uygulama sonucu ortak ve koordineli satın alma süreçlerine sokulması benimsendi. Bu aşamada prensip bazında; ülke otoritelerinin kararlarıyla süreç ilerleyecek.

Benim konum olan kamu satınalma süreçlerinin sanayileşmeyi tetikleyici politikalar olarak kullanılması da UNASUR’un gündeminde. Ancak daha uzun bir süreç gerektiriyor.