Archive for November, 2015

Murat Yülek, 30.11.2015, Dünya

 

Türkiye – Rusya: Ne oldu? Ne olacak? Ne olmalı?

“Bölgesel Kalkınma ve Üniversiteler”

Murat Yülek, 23.11.2015, Dünya

Türkiye bu ay G20 Zirvesi’ne ev sahipliği yaparak dünya gündeminde yer aldı. Aynı dönemde yine Türkiye’de bir çok başka konferans ve toplantı gerçekleşti. Ekvator’da UNCTAD tarafından gerçekleştirilen sanayi politikaları çalıştayından sonra, geçen hafta bu köşede bahsedilen Akıllı İktisadi Planlama ve Sanayi Politikaları Konferansı uluslararası katılımla İstanbul Ticaret Üniversitesi ev sahipliğinde düzenlendi. Geçen ay İstanbul Sanayi Odası tarafından düzenlenen ve salonların tıka basa dolduğu 13. Sanayi Kongresi’ni de hatırlayalım.

Sonrasında, yine geçen hafta İstanbul Ticaret Odası’nın ev sahipliğinde Dünya Kadın Girişimciliği (IWEC) konferansı, dünyanın değişik ülkelerinden kadın girişimciler İstanbul’da bir araya getirdi. Son olarak MÜSİAD tarafından yine geçen hafta Vizyoner’15 Sektörler Zirvesi Twitter üst düzey yöneticilerinden Tosyalı Holding Başkanı Fuat Tosyalı ve Ziraat Katılım Bankası Genel Müdürü Osman Aslan’a kadar bir çok konuşmacıyla Türkiye’nin değişik şehirlerinden ve Avrupa’dan iş adamlarını bir araya getirdi.

Yani, Türkiye işletme, finans, iktisat alanında organizasyon sıkıntısı çekmiyor. Tecrübe paylaşımı ve fikir alış verişi düzenlemeleri oldukça yaygın.

Konuyu, benzer bir organizasyon için, Açılış Dersi vermek üzere ziyaret ettiğim Siirt Üniversitesi üzerinden bölgesel kalkınma konusuna getireyim. Çözüm Süreci’nin durmasından sonra yeni kurulacak olan Davudoğlu Hükümeti’nin en önemli ekonomi gündem maddelerinden birisi olacak.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu hızlı bir kalkınma sürecini sağlayacak temel şartlara sahip. Sanayi, tarım, turizm, yenilenebilir enerji, ticaret gibi hemen her ekonomik alanda bölgenin önü açık. Ancak, terör örgütünün bir numaralı stratejisinin bölgenin ekonomik açıdan gelişmemesi üzerine kurulmuş olması hızlı bir kalkınma sürecinin önündeki ilk ve acil engel. Hastane, ambulans ve okullara hasar verilmesi, yolların ve hareketliliğin engellenmesi gibi politikaların ardındaki asıl hedef bölgenin özel kesim yatırımı alarak istihdam ve gelirin artmasının enegllenmesi.

Bu istikrarsızlık kaynağının ortadan kaldırılması bölgeyi ekonomik açıdan tabiri caiz ise uçurur. Bölge kökenli iş adamları başta olmak üzere bölge ciddi yatırım alır. İlk aşamada nisbeten emek yoğun sektörlerdeki yatırımlar bölgeye kayar. İzmit, Ereğli, Kayseri, Antep ya da Maraş örneğinde olduğu bölgesel üretim merkezleri bölgede yaygınlaşır.

Bunlar ne kadar başarılır bilinmez ancak Siirt Üniversitesi rektörü ve öğretim üyelerinin bölgesel kalkınmayı yakından ilgilendiren bir hatırlatma ve taleplerinden bahsetmeden geçemeyeceğim.

Türkiye’de araştırma ve yenilikçiliğe aktarılan fonlar son yıllarda bilinçli politikalar çerçevesinde hızla artırıldı. Ancak bu desteklerin bölgesel dağılımı genellikle bilinen üniversiteler ve büyük şehirler lehine dağılıyor. Oysa Türkiye’de son dönemdeki bir başka atılım da hızla artan üniversite sayılarıydı. Ancak Siirt gibi yeni kurulan üniversiteler araştırma geliştirme kabiliyetleri olsa da bu fonlardan yeterince faydalanamıyorlar.

Örneğin Siirt Üniversitesi araştırmacıları, ildeki hayvan ırklarının çiftçilerle işbirliği halinde geliştirilerek ekonomik açıdan bölgeye önemli katkı yapacak bir projeye destek bulamamışlar.

Türkiye’de artan araştırma fonlarının dağıtılmasında, tüm üniversiteleri aynı potaya koyarak yerine yeni kurulan üniversitelere alt fonlar ayrılarak ‘yarışmanın’ benzer üniversiteler arasında gerçekleştirilmesi ve böylece yeni kurulan üniversitelerin de araştırma fonlarına ulaşabilmesi çok önemli. Bugünün büyük üniversiteleri de kuruldukları dönemde diğerlerine göre nisbeten daha büyük destekler gördüler. Bugünün yeni üniversitelerine de özel araştırma destekler vererek onları da hızla yükseltmemiz gerekiyor.

“Akıllı İktisadi Planlama ve Sanayi Politikaları”

Murat Yülek, 16.11.2015, Dünya

İstanbul Ticaret Üniversitesi Sanayi, Politikaları ve Kalkınma Merkezi’nin düzenlediği Smart Economic Planning and Industrial Policy (Akıllı İktisadi Planlama ve Sanayi Politikaları) konferansının ikincisi geçen hafta gerçekleşti.

İktisadi planlama ve sanayi politikaları, dünya genelinde  1980’lerden sonra fiiliyatta ortadan kalkmasa da gündemden düştü. Büyük buhran ve ikinci  dünya savaşı sonrasında ekonominin canlandırılması için devlet müdahalelerinin bir çok ülkede artırılmasıydı. Fransa’dan Latin Amerika ülkelerinde ve Amerika’ya kadar, müdaheleler arttı ve iktisadi planlama  yaygınlaştı. Ancak her politikada olduğu gibi müdaheleye dayalı politikalar da bir süre sonra aşırı arttı. Dış şokların da etkisiyle ekonomiler yavaşladı, cari açık ve enflasyon problemleri ortaya çıktı.

Sonuçta, 1980’li yıllardan itibaren dünya ‘Washington Consensus’ dönemine girdi. Yani, piyasaların tamamen serbest bırakılması, altyapı gibi alanlar hariç, müdahelelerin ortadan kaldırılması. Ancak bu dönem de,  gelişmekte olan ülkelerde hem istenen kalıcı büyüme ve kalkınmayı üretemedi; ayrıca, bir çok krizi de ortaya çıkarttı. Sonuncusu da gelişmekte olan ülkeleri merkez alan 2007/8 küresel krizi oldu.

Bugüne gelindiğinde, dünyada ‘neoliberal’ politikaların istenen sonuçları veremedeği ve önemli sonuçları da doğurduğu konusunda bir görüş birliği oluştuğu söylenebilir.

İkincisi bu yıl düzenlenen SEPIP konferansı da bu temeller üzerinde oluşturuldu. Gelişmekte olan ülkeler açısından bakıldığında; imalat sanayinin geliştirilmesi için özel politikaların düzenlenmesi ve uygulanması gerektiği artık genel kabul gördü diyebiliriz. Ancak, dünyanın bir çok ülkesinde karar alıcıların bu noktaya gelmesi zaman alacak.

SEPIP’de, Dünya Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hakan Güldağ’ın geçen haftaki yazısında belirttiği gibi, ‘mitleri yıkan’ Cambridge Üniversitesi hocası Ha Joon Chang,” İbn-I Haldun Dersini” verdi. İbn-i Haldun, iktisat bilimini kuran – yani mesleğimizin piri; ve aynı zamanda iktisata ampirisizmi de getiren kişi. Ha Joon Chang, konuşmasında İbn-i Haldun’a referans vererek, özellikle gelişmiş ülkelerin, ‘text book’ (standart ders kitapları) bilgileri yerine önceki dönemlerindeki politikalarının iyi incelemesi gerektiğinin altını çizdi.

Dünyada oldukça ün kazanan “Kicking the Ladder” kitabının yazarı, İngiltere ve ABD başta olmak üzere bir çok gelişmiş ekonominin, ilk dönemlerinde korumacılık araçlarıyla ve ham madde ihracatına vergi koyarak kendi sanayilerini nasıl kurduklarını tekrar anlattı. Kore ve Japonya mucizelerinin de altında benzer sanayi politikalarının yattığını da hatırlattı.

Konu Türkiye’nin yerli otomobil politikasına da geliyor. Kimileri bu politikayı gereksiz görüyor; Türkiye’nin geç kaldığını düşünüyor. Oysa bu politikaları ülkemizde (tekrar) tasarlama ve uygulamanın tam zamanı. Kore, daha çok değil 1970’lerin ortasında uyguladı bu politikaları; ve başarılı oldu. General Park’ın (diktatorya) döneminin başlarında (1960’larda) çeşitli denemeler yapıldı ama başarısız olundu. En son, Park’ın döneminin son yıllarında, 1970’lerin ilk yarısında, tamamen yerli marka ve teknolojiye dayalı bir geliştirme yapılması gerektiği düşünüldü. Ve, bu kez başarılı olundu. Belki de başarının sırrı, bu kez, güçlü bir sanayi grubunun (Hyundai) kendini bu sektöre adaması başarının en önemli tetikleyicisiydi.

Bugün, Kore, yaklaşık 10 milyon araçla (yarısı Kore içinde, diğer yarısı Kore dışında üretiliyor) dünya üretiminin yüzde 10’unu gerçekleştiriyor. Dahası, büyük ölçüde kendi markası ve teknolojisiyle üretim yaptığı için Kore Türkiye’den defalarca daha yüksek oranda otomobil sektörü katma değeri üretiyor bugün; ve bu katma değerin büyük kısmı da Kore’de kalıyor.

Kore, benzer sınai güce, tüketici elektroniğinden raylı sistemlere ve nükleer reaktörlere kadar bir dizi ‘para kazandıran’ alanda da sahip. Durumu yakından bilmeyenler, bu nefes kesici kalkınmayı, ‘Amerika’nın Kore’ye verdiği destek’ ile açıklamaya çalışsa da asıl sebep büyük ölçüde başarılı olan sanayi politikaları  ve planlama tecrübesi.

Türkiye ‘de benzer bir sınai sıçramayı yine 1970’lerin ortasında Necmettin Erbakan döneminde gerçekleştirmeye çalıştı. Jeneratörlerden takım tezgahlarına, elektronikten uçak sanayiine kadar Kore’ye benzer bir ‘Türk modeliyle’, devlet öncülüğünde ağır sanayileşme süreci başlatılması denendi. Ancak iç siyasetin yıkıcı ortamı bu modele sahip çıkılmasını engelledi. Eğer başarılı olunsaydı bugün tekstille birlikte tekstil makinaları, uluslararası markalarla birlikte kendi otomobillerimizi de ihraç ediyor olabilirdik.

Şimdi kamu kesiminin kuracağı fabrikalarda bu tür bir süreci yeniden başlatması mümkün gözükmüyor. Ancak, yeni bir kamu özel işbirliği çerçevesinde (örneğin yine Kore’de uygulanmış olan sonuç odaklı sınai AR-GE’nin kamu tarafından yapılması gibi) bir çok sınai malda Türkiye rekabetçi hale gelebilir.

“Seçim Sonrasında Türkiye’nin Ekonomik Dönüşümü”

Murat Yülek, 09.11.2015, Dünya

1 Kasım seçimlerinin mesajı açık;  halk ‘istikrar’ dedi. Piyasalar tek parti sonucuna güçlü bir olumlu tepki verdi. Önümüzde hem özel hem de kamu sektörü için 4 altın yıl var. Bunu iyi değerlendirmemiz gerekiyor. Tüketici ve özellikle şirketler kesiminin bekletilen yatırım ve tüketim harcamalarının hızla başlaması muhtemel. Bu,  iç talep ve dolayısıyla büyüme üzerinde olumlu etki yapacak. Ancak, bu ‘acil’ olumlu etkiyle birlikte, önümüzdeki dört yıl Türk ekonomisinin yeni dönüşümüne de ev sahipliği yapabilir.

Türkiye 2011 yılından önce (2008 ve 2009 hariç) ‘yüksek büyüme yükselen cari açık’ olarak adlandırabileceğimiz bir dönem yaşadı. Bu dönemin temel özelliği,  istikrarlı bir büyüme ve güçlü bir makroekonomik altyapının oluşturulmasıydı. Nitekim oluşturulan güçlü makroekonomik altyapı, Türkiye’nin küresel krizden en az etkilenen ülkeler ve Avrupa’nın en iyileri arasında yer almasını sağladı. 2011 yılından sonra başlattığımız ‘düşük büyüme düşük cari açık’ döneminde ise riskleri azalttık; ancak büyümeyi de kısdık.

Önümüzdeki dönemde ise büyümenin motorunun neredeyse tamamen dış talep olması, yani büyümenin ihracata dayandırılması gerekecek. Buna, rahmetli Özal zamanında başlatılan dışa açılma sürecinin tekemmül etmesi de (tamamlanması) diyebiliriz. Bu ‘dönüşüm’ gerçekleşirse, ‘yüksek büyüme- düşük cari açık’ ‘erdemli döngüsünü’ başlatabiliriz. Zira, büyüme dış talebe (ihracata) dayandırılırsa, hızlı büyürken ihracatı da artırarak cari açığı kısmak mümkün. Yani, yeni dönemde makroekonomik istikrarı yapısal reformlarla cari açık üzerinden daha da güçlendirmek mümkün ve temel eksen bu olmalı.

Ancak bu erdemli döngüye giriş, sanayi temelli bir yapısal reform sürecini gerektiriyor. Ya da, ‘2015-2019 arasındaki yapısal reformları bu temel eksene dayandırmalıyız’ da denebilir. İhracatın yüzde 90’ından fazlası sanayi ürünlerinden oluştuğuna göre, yapısal reform sanayi temelli bir dönüşümü hedeflemeli. Ara mallar üzerinden ithal bağımlılığın kısılması, emek piyasasının esnekleştirilmesi, iş mahkemelerinin ve hukukunun reformu, iş ortamının dünyanın en iyileri arasına sokulması gibi reformları bu temel eksenin etrafında dört senede şekillendirebiliriz.

Öte yandan, 1 Kasım seçimlerinin temel mesajı,  siyasi açıdan özellikle muhalefet partileri açısından dikkate alınmalıdır. 7 Haziran seçimlerinden önce bu köşede yer aldığı gibi, iktidara gelmek için hesapsız seçim vaatleri ya da sadece iktidar partisini  eleştirmeye dayalı seçim stratejilerinin Türkiye’de artık prim yapmayacağı iyice ortaya çıktı. Bunun yerine muhalefet partileri, iktidar partisi ile, Türkiye’yi yükseltecek stratejiler, politikalar ve bunların uygulanması alanlarında ‘yarışa’ girmeli.

Bununla birlikte; muhalefet partilerinin vaatleri, yine bu köşede bahsedilidği gibi,  1990’ların ‘o ne verirse iki katını…’ kısır döngüsünü başlattı. 7 Haziran seçimlerinde muhalafet partilerinin 80 milyar TL’ye ulaşan seçim vaatleri, iktidar partisinin de vaatlerini artırmasına sebep oldu. Bu ortamda, Ak Parti de seçim bildirgelerinde bazı vaatler yaptı. Ancak, Ak Parti, ister ortak ister tek parti şeklinde iktidarda, yer alacağını beklediği için vaatlerini hesaplara ve OVP temel esaslarına uygun ve nisbeten düşük miktarlarda şekillendirdiğini beyan etmişti.

Dolayısıyla, bu vaatlerin gerçekleştirileceği piyasa tarafından bekleniyor. Bu da kamu ile birlikte özel sektör üzerinde bazı baskılara sebep olacak. Kamu tarafındaki baskı, maliyenin güçlülüğü sebebiyle pek riskli görünmüyor. Ancak özel sektör, yüzde 30’luk ücret artışlarını karşılamakta zorluk çekecek ve uluslararası açıdan rekabet kaybına uğrayacak. Kamu kesimi mecburen bu yükün bir kısmını üzerine almak zorunda kalacak (örneğin asgari ücret üzerindeki gelir vergilerinin affı vs gibi).

Not. İstanbul Ticaret Üniversitesi’nde ikincisi düzenlenen Smart Economic Planning and Industial Policy Konferansı, 12-13 Kasım’da sanayi politikaları alanında dünyaca tanınmış önemli isimleri bir araya getiriyor. Yine dünyanın değişik ülkelerinden 50’ye yakın akademik kağıt konferansta sunulacak. Özellikle ‘Kicking the Ladder’ kitabı yazarı Cambridge Üniversitesi’nden Ha Joon Chang’ı ve Handbook of Industrial Policy editörü Sandrine Labory’i dinlemek isteyenlerin konferansa katılmalarını tavsiye ederim. Konferans web sitesi www.sepip.org.