Archive for February, 2016

“Merkantilizm”

Murat Yülek, 29.02.2016, Dünya

Avrupa’yı Avrupa, Avrupa ekonomisini Avrupa ekonomisi haline getiren politika merkantilizmdi. Ha Joon Chang’ın Türkiye’de de yayınlanan “Merdiveni İtmek” (Kicking the Ladder) kitabında bahsettiği gibi, Avrupa (özellikle İngiltere) ‘serbest ticaretçi’ olmadan önce sanayileşme sürecini tamamlayarak rekabetçi gücünü merkantilizmle artırmıştı.

Merkantilizm orta çağ Avrupa’sının bir icadı, geçmişte kalan bir ekonomik politikası olarak görülür. Oysa, günümüzde özellikle doğu Asya ülkelerinde uygulanan ekonomi politikaları temelde neo-merkantilisttir. Bugünkü Almanya’nın da (resmi olmasa da fiili) ekonomi politikaları temelde merkantilist tonlara dayalıdır.

Avrupa merkantilizmi, merkantilizmin sonlanmasından sonra dahi sömürülen ülkelere büyük acılar, fakirlik ve ölüm getirdi. Sadece bugünkü Hindistan’da İngiliz koloni yönetiminde 18. yüzyıl ile 20. yüzyılın başları arasında en az 60 milyon insanın İngiliz ekonomi politikaları sebebiyle öldüğünü biliyoruz (H. K. Meena (2015) “Famine in late 19th century India: man made or natural?” Journal of Human and Social Science Research). Bu politikalar, Hindistan’daki tarımın, İngilizlerin Hindistan’dan elde ettikleri geliri artırmak için kurdukları merkantil sisteme dayanıyordu. İngilizler gelir elde ediyor ancak halk hayatlarını idame ettirecek gıdaları bulamıyordu.

Merkantilizm tarihte tek tip olmadı. Kabaca, bir uçta ‘başarısız’ İspanyol merkantilizmi diğer yanda ‘başarılı’ İngiliz merkantilizmi; bunların arasında ise Hollanda, Fransa ya da Alman merkantilizmi (ve diğerleri) yer aldı. ‘Başarılı’ merkantilizm, ülkeyi sanayileştiren ve bir dünya imparatorluğuna sahip kılan politikalardı (İngiltere). ‘Başarısız’ olan ise, sadece kaynakları kolonilerden ülkesine taşıyan ancak ülkesinde kalıcı bir üretim ve zenginlik oluşturamayan merkantilizmdi (İspanya). Bunlara karşılık, her ikisinde de, dünyanın güçsüz devletleri koloninin bir parçası haline getirildi ve sömürüldü; açlıklar, ölümler, fakirlik ve ölümle tanıştı.

Merkantilizmin ana prensibi birey değil devletin gücüydü. Avrupa’da Roma İmparatorluğu’nun dağılmasından sonraki siyasi dağınıklık kralın gücünü zayıflatmıştı. Ancak özellikle 15. yüzyıla doğru kral güçlenmeye, yerel güçler (derebeyler) ise zayıflamaya başladı. Kralın gücünü pekiştirmesi ve derebeyler, bölgesel güçler ve rakip krallara galebe çalması için ordusunun güçlenmesi gerekiyordu. Bu da merkezi hazinenin güçlenmesini gerektiriyordu. Öte yandan, Avrupa üreten değil tüketen bir coğrafyaydı. Asya ile yapılan alışverişteki ticaret hadleri de Avrupa’nın aleyhineydi; Avrupa ucuz ürünleri üretiyor pahalı ürünleri tüketmeye çalışıyordu. Bu durumda, Avrupa’nın, tüketim fazlasını (ithalatı) finanse etmek için altın ve gümüşe ihtiyacı vardı. ‘Bulunan’ altın ve gümüş ise, ticaret açığını finanse etmek için Çin ve Hindistan’a akıyordu.

İşte hem Merkezi yönetimin güçlenme ihtiyacı hem de ticaret açığı, Avrupa’nın altın ve gümüş talebinin patlamasına sebep oldu. İspanyol ve Portekizlilerin Güney Amerika, Asya ve Afrika’daki zayıf devletleri yağmalama isteği bu talebin sonucuydu. Merkantilizmin temel unsurlarından birisinin metalizm olmasının sebebi de aynı talepti. İspanyol ve Portekiz merkantilizminin ‘başarısız’ olmasının sebebi, bu ‘yağmacı’ kültürün bir yerli üretim kültür ve pratiğiyle birleştirilmemesiydi. Sonuçta, altın ve gümüş bu ülkelere geldiği gibi gitti. Gelen altınla birlikte iç fiyatlar ve talep arttı. Üretim artmayınca ithalat ve altın çıkışı tetiklendi.

İngiliz ve özellikle Fransız merkantilizmi ise iç üretimi geliştirmeyi amaçlayan korumacı politikaları da ihtiva ediyordu. İngiliz kraliyeti hammadde ihracatını (o günün şartlarında yün, koyun vs) yasaklarken mamul mal ihracatını (dokuma) teşvik etti. 17. yüzyılda Fransa’sında Colbert, ana ithalat kalemlerini teker teker belirledikten sonra bunların yerli üretimini sağladı. Genel mantık, cam, tekstil gibi ürünlerin devlet desteğiyle  şirketler tarafından üretilmesini sağlamaktı. Kurulan işletmelere tekel yetkisi verilerek talep garanti ediliyordu. Böylece kurulan şirketlerden bazıları bugün hala ayaktadır. Örneğin kendisini dünyanın en yaşayan en eski şirketlerinden sayan St Gobain cam şirketi. Atatürk ve Erbakan dönemlerinde benzer şirketler Türkiye’de de kurulmuştu ancak 300 yıl gecikmeyle.

Merkantilizmin diğer bazı yönlerini haftaya ele alacağım.

“Çin’in Onüçüncü Kalkınma Planı”

Murat Yülek, 22.02.2016, Dünya

Çin’in onüçüncü kalkınma planı geçen senenin sonunda nihaileştirildi. Mart ayında ise resmi olarak yürürlüğe girecek. Çin’de sosyalist iktisadi planlama Mao döneminde, Türkiye’den on yıl önce başladı. İlk planlar tarımsal kalkınma ve sanayileşmeyi hedefledi. Mülkiyetin tamamen devlet elinde olduğu o dönemlerde tarımsal işletmeler kooperatif yapılar, sınai üretim ve kalkınma ise kamu teşebbüsleri (devlet şirketleri) eliyle gerçekleştirilmeye çalışıldı. Planların temel amacı, Sovyetlerde olduğu gibi GSYH büyüme oranını yükseltmekti.

Mao’nun Çin’inde, bir değil, sektörel bazda ayrılmış çok sayıda Sanayi Bakanlığı kurulmuştu. Sanayi alanında seçilen sektörlerde çok sayıda devlet şirketi kuruldu. O dönemlerde Sovyetler Birliği Çin’e siyasi sebeplerle teknik ve parasal destek verdi ve kırsal yönü ağır basan Çin’e çok sayıda mühendis gönderdi. Çin merkezi planlarını geliştirenler de Sovyet iktisatçılardı. Aynı dönemde, Amerika Birleşik Devletleri  de ‘hür dünyaya’ benzer ‘yardımları’ yapıyordu.

Çin’de planlama da dahil olmak üzere tüm ekonomik ve siyasi yapı Çin Komünist Partisi tarafından belirlenirdi (hala öyle). 1958 yılında ikinci plan döneminde başlatılan ‘Büyük Sıçrama’  politikası yine partinin bir buluşuydu. Amaç fiziksel ve insan kaynaklarının sanayiye kaydırılması; özellikle tarım alanında özel teşebbüsün tamamen ortadan kaldırılmasıydı.  Temel amacı sanayileşmeyi hızlandırarak Çin’i güçlendirmek ve büyüme hızını artırmak olan Büyük Sıçrama, ‘büyük kıtlığa’ yol açtı. Ekonomik yapıyı fiziksel bir mekanizma ile karıştıran Sosyalist planlama mantığı, milyonlarca insanın açlıktan ölümüyle sonuçlandı. Yapılan yatırımların getirisi de oldukça düşük kaldı.

Sonraki planlar döneminde tarımsal ve sınai büyüme oranları yükseldi. Ancak sonuçta Çin dünyanın en fakir ülkelerinden birisi olarak kalmaya devam etti. 1978 yılında, beşinci kalkınma planı döneminde alınan bir karar hem Çin hem de bugünkü dünyanın şeklini değiştirdi. Çin, kontrollü bir süreç içinde piyasa ekonomisine geçme kararı aldı. Aynı karar, Sovyetlerde 12 yıl sonra zorunlu olarak alınacaktı; ancak Çin ‘kontrollü’ Sovyetler ise ‘serbest düşüş’ reformlarını seçti.

Sonuçta, Sovyet sistemi dağıldı; sonradan Rusya Federasyonu Putin döneminde petrol ve tabii kaynak gelirleriyle ayakta kalmayı başardı. Çin ise, tabii kaynaklar üreticisi değil tüketicisi ve ‘dünyanın fabrikası’ olarak dünyanın en büyük ekonomisi haline gelme sürecine girdi.

Çin Komünist Partisi 1978’de kendi yaptığı devrimden sonra, ülke üzerindeki kontrolünü yitirmedi. Çin’de kalkınma planları da yapılmaya devam etti. Bu yıl devreye girecek 13. Plan şu sıralarda Çin’deki temel tartışmayı yansıtıyor: inovasyona ve ‘yeşile’ dayalı büyüme, ucuz yerine pahalı ürünler üretilmesi gibi. Bunlar oldukça tabii tercihler zira Çin şu ana kadar çevreyi oldukça kirleten bir ekonomik ve ucuz/markasız ürünler temelinde büyüdü. Ancak, teknoloji açısından geri bir ülke değil. Dolayısıyla, ‘yeni bir atılım’ Çin açısından zor değil.

Onüçüncü Plan’da bunların dışında sosyal güvenlik sisteminin reformu da hedefleniyor. Çin’de sağlık sigortası ve emeklilik sistemi oldukça zayıf. Reformlarla sistemin kapsamı genişletilecek. Bunlar, Çin’in bu açılardan dünya standartlarına doğru yükselmesine vesile olabilir. Ancak diğer taraftan  işçilik ücretlerinin daha da yükselmesi ve rekabetçiliğin düşmesi manasına geliyor. Bu durum Çin’i ucuz üründen pahalı ürüne geçmeye de zorlayacak.

Plan yavaşlayan nüfus artışını ölçülü bir oranda hızlandırmayı da hedefliyor. 100 milyon kadar aileye ikinci çocuğa sahip olma hakkı tanınacak. Bu da çok olmasa da nüfus artışını bir miktar hareketlendirecek.

Plan’ın önemli bir diğer unsuru da finansal sektörün reformu. Burada da Çin’in işi zor. Çin, iç sermaye piyasasını uluslararası sermaye akımlarına açmak istiyor. Bu alanda da kararları yavaş ve hesaplar almak istiyorlar.

“Raylı Sistem Araçları da Sanayicilerimize Fırsat Oluşturuyor”

Murat Yülek, 15.02.2016, Dünya

Bir ulaşım devrimi sürecinin içinde yaşıyoruz. 30 sene öncesine kadar dünyada cep telefonsuz bir hayat yaşanırken şimdi ise cep telefonsuz yapamıyoruz. Aynı şekilde insan hareketliliği, hem şehir içi hemde şehirler  arası ulaşım talebi şeklinde, gittikçe artıyor. Cep telefonu haberleşmesi gibi yeni ortaya çıkan ürünlere göre insan hareketliliği artışı daha uzun bir zamana yayılıyor. Ancak hacim oldukça büyük ve bu da ülke ve şirketlerin önüne farklı açılım imkanları sunmaktadır.

Türkiye gibi milli geliri hızla yükselen bazı ülkelerde bu talebin büyüme hızı diğerlerine göre daha yüksektir. Nisbeten büyük yüzölçümü ve alana sahip olan ülkelerde ulaşım araçlarına artan talep altyapı yatırımlarına olan talebi tetiklemektedir. Nitekim son 10 yılda ülkemizde hava limanları, deniz limanları, karayolları ve demiryolları üzerine gerçekleştirilen yatırımlar kelimenin tam anlamıyla patladı. Buna ragmen yatırımlar devam ediyor ve eksikliklerin giderilebilmesi içinde yatırımlar daha uzun yıllar devam edecek.

Bunların içinde demiryolu yatırımlarının önemli payı olması gerekiyor. Zira, 1950’lerden sonra kara ulaşımında ağırlık karayollarına yöneldi. 2002’den sonra kamu destekli TCDD bütçesi artırılarak  Türkiye’de hızlı tren hatları, mevcut hatların elektrifiye ve sinyalize hale getirilmesi, Marmaray gibi projeler gerçekleştirildi.

Ancak, Türkiye’nin tüm şehirlerinde şehir içi raylı sistem yatırımları ve ayrıca şehirlerarası hem konvansiyonel hem de hızlı tren hatlarında yatırımlar devam edecek. Bu da, raylı sistem araç imalatı sektörüne önemli bir talep  geleceğini gösteriyor.

Narendra Modi’nin başbakan seçilmesinden sonra Hindistan hem ulaşım yatırımları hem de imalat sanayinin geliştirilmesinde oldukça agresif bir politika izliyor. Dünyanın en kalabalık nüfuslarından ve en büyük yüzölçümlerinden birisine sahip olan Hindistan’ın da  raylı sistemler üzerine yatırımlara ihtiyacı bulunuyor. Nitekim, Modi Hükümeti raylı sistemlere yatırım yapacağını açıklamıştı. Geçen Kasım ayında bir Amerikan firmasıyla (GE) Hindistan Federal Hükümeti 2,6 milyar dolarlık bir raylı sistem araç alımı anlaşmasına imza attı. Hindistan’ın koyduğu şartlar altında, firma Hindistan’da doğrudan yatırım yaparak üretimi orada gerçekleştirecek. Bu tercihin sebebi Modi Hükümeti’nin Yerli Üretim Politikası (“Make in India Initiative”). GE Şirketinin Başkanı Immelt, basına yaptığı açıklamada bu yatırımı GE’nin “Hindistan’ın yerli üretim politikasına olan inancımız ve desteğimizin sonucu olarak” yaptıklarını açıkladı.

Benzer programlar ve talepler başka ülkelerde de görülüyor. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri.  Amerika’da demiryollarına olan ‘inanç’ tekrar canlanıyor. Warren Buffet dahi yatırım stratejisinde demiryolu hizmetlerine yer verdi ve bazı işletme satın almalarına imza attı.

Demiryollarına olan ilgi, araçların yurt içinde üretilerek istihdamın ülkede kalması çağrılarına yol açt. “Buy America” programı altındaki desteklerin kullanılmasına dayanan bu çağrılar, Amerika Birleşik Devletleri gibi dünyanın en büyük ekonomisinde bile yerli üretimin o veya bu sebeple ne denli önemli görüldüğü gösteriyor.

Gelelim Türkiye’ye. Ülkemizde, TÜLOMSAŞ, TÜVASAŞ, TÜDEMSAŞ, İstanbul Ulaşım A.Ş. gibi kamu şirketleri diğer yandan  Bozankaya, Durmazlar, RAILTUR, Demireller gibi özel şirketler yerli üretim ve ihracatyapmaktadırlar.. E1000 milli lokomotifi TÜBİTAK’ın desteğiyle üretildi. Sakarya civarında yan ve fason üretim yapan imalat şirketlermiz var. Yabancı şirketler de Türkiye’de üretim yapma fırsatlarını araştırıyor.

Raylı sistem araçları imalatı otomotiv sektörüne göre daha yüksek katma değer üreten bir sektördür. Bu konuyu başka bir yazıda ele alacağım. Bu yüzden kamu kesiminin bu sektör desteklemeye devam etmesi gerekiyor. Hem kamu alımları hem de diğer teşviklerle.

“Sanayicilere Fırsat: 4.5G Yerlileştirme Projesi”

Murat Yülek, 08.02.2016, Dünya

Bölgedeki jeopolitik risklerin artması Türk ekonomisini menfi etkiliyor. İhracatın, jeopolitik sebeplerle potansiyelin altında kalması, çarpan etkisiyle iç piyasadaki üretimi yavaşlatıcı etki yapıyor. Geçen sene üçüncü çeyrekte yavaşlayan ithalat büyümeye olumlu etki yapmıştı. Yavaşlayan ihracat, dış talebin büyüme üzerindeki etkisini de kısıtlayacak. Bu durum, orta vadeli ihracat ve üretim eğilimlerini de menfi etkiliyor.

2002 yılından sonra devlet bütçesinden AR-GE’ye ayrılan fon miktarı katlandı. Türkiye bilimsel yayın artış oranlarında Avrupa’da en üst  sıralara yükseldi. AR-GE merkezlerinin sayısı arttı. Yine bu dönemde, bazı teknolojik ürünlerin ilk üretimleri, özellikle savunma sanayiinde, başladı. Ancak, sivil alanda yeni ürünlerin üretilmesi ve ticarileşmesi konusunda artan desteklere ragmen istenilen seviyede ilerleme sağlanamadı. Son yıllarda önem verilen ‘yerli projeler’ bu eğilimi tersine çevirebilir. Yerli projeler, 64. Hükümet Programı’nda açıklanan en önemli politikaların başında geliyor. Bu çerçevede üretilecek yeni ürünlerin başlangıç pazarı probleminin de kamu ve özel sektör satın alma politikalarıyla ortadan kaldırılması öngörülüyor. Nitekim İngiltere başta olmak üzere, giderek popülerleşen ‘procurement for innovation’ yaklaşımı Avrupa ülkelerinde de benzer ihtiyaçların olduğunu gösteriyor.

Bu projelerin içinde, Cumhurbaşkanlığı’nın da hükümetin de büyük önem verdiği 4.5G’deki yerlileştirme politikası en önemli uygulama örneklerinden birisi. Proje, Ulaştırma Bakanlığı ve Bilgi Teknoloji Kurumu tarafından yürütülüyor ve yeni teknoloji için gerekli haberleşme altyapısının kurulmasında seneler itibariyle belli yerlilik oranlarının (ilk sene yüzde 30, ikinci sene yüzde 40, sonraki senelerde yüzde 45) sağlanmasını ve alımların en az yüzde 10’unun KOBİ’lerden sağlanmasını öngörüyor. Ana aktörler ise bu altyapı teknolojik ürünlerini satın alarak kuracak olan üç GSM operatörü.

Ancak her yeni (ve yerli) projeye karşı çıkan statükocu kafalar bu projeye de karşı çıkıyor. Görünürde ise öne sürülen iki argüman var. Birinci argüman kısaca ‘biz yapamayız’ şeklinde özetlenebilir. Bu görüş yanlış. Gerekli ürünler, operatör ya da operatörler bazında işbirliği yapılarak gerekli tedarikçi ‘ekosistemi’ oluşturularak sürdürülebilir seviyede üretilebilir. Buna hem makro hem de mikro seviyede dünyadan bir çok örnek getirilebilir. Ama en önemlisi, özellikle operatör bazında istek, kendine güven ve gerekli profesyonel insan kaynaklarına sahip olunması.

Bir basit örnek; 2014 yılında 47 milyar dolar ciro yapan Huawei daha 1987 yılında bir elektronik mühendisi tarafından 3000 dolar sermaye ile kuruldu. Baz istasyonları da dahil olmak üzere haberleşme alanında ürünler imal eden Çin’li Huawei şirketi, 30 senede dünyanın en önemli 4 oyuncusudan birisi haline geldi. Bu hale gelmesinde de Türk pazarındaki operatörlere yaptığı satışlar önemli rol oynadı. Huawei’in ilk ürünleri pek de kaliteli değildi. Ama ürün kalitesini de gittikçe yükseltti. Demek ki yapılabiliyor; iyi yönetim pazara geç girmenin dezavantajlarını hafifletebiliyor.

İkinci argüman ise: ‘Türkiye zaten herşeyi imal etmemeli’; ‘satın alma ölçeği buna yetmez’; ‘spekleri tutturamayız’, ‘ hizmet kalitesi düşer’ serisiyle özetlenebilir. Bu tür argümanlar eğer doğru ise Türkiye ve diğer tüm gelişmekte olan ülkeler ‘emekliye ayrılmalı.’ Birinci argümanla da birleştirince, ‘Türkiye gibi ülkeler basit ürünleri üretmeli; gelişmiş  ürünleri ise ithal etmeli’ sonucu çıkıyor. Bunun sürdürülebilir bir opsiyon olmadığı belli.

Ama daha önemlisi, bu argüman da yanlış. Kimse 4.5G için geliştirilecek ürünler sadece Türkiye’de satılsın demiyor. Türkiye ve diğer ülkelerin sanayileşme(me) tarihini yakından bilenler bu argümanın ne kadar yanlış olduğunu ve Türkiye (ve diğer gelişmekte olan ülkelerin) neden kişi başına gelirlerini donduran orta gelir tuzağına düşme riskini artırdığını biliyorlar. 4.5G, bu alanda teknolojik ürün geliştirecek sanayi ve teknoloji şirketlerine bir ‘ilk pazar’ imkanı sağlayacak. Bu ithalatla karşılanarak bu tren kaçırılırsa, bu ürünler ülkemizde hiç bir zaman üretilemeyecek. “Türkiye’nin ihracatının kilogram fiyatı 2 doları bile bulmayacak” tartışmaları ilelebed devame edecek.

Diğer yerli projeleri de bu köşede ele alacağım. Bugün 4.5G yerlileştirme projesinin Türkiye için altın bir politika olduğunun altını çizerek Cumhurbaşkanlığı ve Hükümet’in bu projeye sahip çıkmaya devam etmesinin gerektiğini söyleyerek bitireyim.

“Dünya’ya Açılan İran Altın Fırsat Sunuyor”

Murat Yülek, 01.02.2016, Dünya

İran P5+1 ile anlaşmasını tamamladı. Yaptırımların kalkması kararlaştırıldı. Bu, İran’ın dünya ekonomisiyle bütünleşme sürecinin başlaması manasına geliyor. Küçük ölçekte de olsa, Çin’in 1978 yılında dünyaya açılması gibi bir durum ile karşı karşıyayız.

Bu durum, İran’ın Türkiye’nin en önemli ekonomik ve siyasi (ve hatta kültürel) gündem maddelerinin başında yer almasını gerektiriyor. Rusya’dan Kazakistan’a, çevre ülkelerin dünyaya açılması ve ‘yeniden yapılanması’ 1990 yılından sonra Türk işletmelerine çok önemli fırsatlar sunmuştu. Türk ekonomisi bunların bazılarından faydalandı; eski SSCB ülkeleri bunların başında geliyor. Diğerlerinden ise yararlanamadık; Güney Doğu Avrupa da (Balkanlar) bunların başında geliyor.

Şimdi İran dünyaya açılıyor. Bunu nasıl yapıyor? Yaptırımların kalkmasından hemen sonra İran, Airbus ile 25 milyar dolarlık (bazı kaynaklarda 27 milyar dolar) bir anlaşma yapacağını açıkladı. İran’ın uçak filosunun yenilenmesi ihtiyacı biliniyor. Ancak bu anlaşmanın sadece bu ihtiyaçtan kaynaklanmadığı belli. İran, yaptırımların kaldırılmasına usulünce teşekkür ediyor ve edecek. İran’ın Airbus şirketinden 73 dar geniş, 45 dar gövdeli uçakların satın alacağı duyurusu, İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin Fransa’ya yaptığı ziyaret sırasında açıklandı. İran’ın satın alacağı uçakların 12’si yeni üretimine başlanan A380’leri kapsıyor. Bu satın alım, sıkıntıda olan A380 programına büyük destek oldu. Yani bu işlem salt ‘ticari’ kararlara dayanmıyor.

Öte yandan, İran yabancı yatırımcılara 29 milyar dolarlık maden piyasasını açmaya hazırlanıyor. Başkan Ruhani’nin geçen hafta yaptığı İtalya ziyareti sırasında beş milyar dolarlık bir kısmın müzakerelerinin başlatıldığı basına yansıdı. İran maden piyasasını dünyaya açmakla hem petrole olan bağımlılığını azaltmak hem yabancı sermayeyi ülkesine çekmek hem de yine yaptırımların kaldırılmasına teşekkür etmek istiyor.

Tahran başta olmak üzere İran şehirlerinde sokaklar çok sayıda Avrupalı ve Amerikalı tarafından aşındırılıyor şu sıralarda. Geçen seneden beri otellerde boş yer bulmak zor. Durgun Avrupa ve Amerikan ekonomileri için İran yeni bir fırsat oluşturuyor. Aynı zamanda, önümüzdeki on yıllar için pozisyon alınmış oluyor bu yatırımcılar ve iş adamları. Çin’li yatırımcılar da yakın zamanda İran’da 60 milyar dolar meblağlı çeşitli sahalarda yatırım anlaşmaları imzaladılar.

Türkiye, komşusu İran ile hem ekonomik ilişkilerini geliştirmek hem de bölgedeki siyasi anlaşmazlıklarını en azından hafifletmek için altın bir fırsat yakalamış durumda. Düşen Rus  turizminden ortaya çıkan boşluğu İran’dan gelecek turistler önemli oranda kapatabilir. Haberleşme alanında, Türkcell ve Türk Telekom gibi şirketler hem İran de Türkiye’de İranlı yeni müşterilere seslenebilir. Daha evvel İran’da yatırım yapan ve başarılı olan (Gübretaş’ın Razi ve Arya Fosforik yatırımları gibi) örneklerde olduğu gibi tecrübeli gruplar yatırımlarını geliştirebilir.

Yeni gruplar madencilik ve İran’da turizm yatırımları dahil İran pazarına girebilir. Zira İran, büyük potansiyele sahip olmasına rağmen turizm alanında çok geri. Gelen Turistlerin ağırlanacağı kaliteli otel açısından büyük açık var. Mobilyadan tekstile nihai ürünler açısından da İran pazarı büyük fırsat oluşturmaya devam ediyor.

Türkiye-İran ticaret hacmi, 30 milyarlık hedefin hemen hemen üçte biri seviyesinde. Bu arada, İran, Rusya’nın Türkiye’ye uyguladığı boşluğu doldurmak için harekete geçtiğini de hatırlatalım. İran Rusya’ya yaş meyve sebze ve beyaz et gibi alanlarda ihracata başlıyor ve Türkiye’den İran üzerinden Rusya’ya satılabilecek ürünlere ambargo yasak koydu.

Ekonomik ve siyasi işbirliği her iki komşu açısından da hayati öneme sahip. Türkiye’nin İran’a hem ekonomik hem siyasi açıdan yoğun ve iyi planlanmış bir çıkartma yapmalı. Başta Ekonomi Bakanlığı olmak üzere kamu ve özel sektör kuruluşları bu süreçte yakın çalışmalı. Nüfusunun yarısı Türk kökenli olan İran ile kültürel işbirliği de çok önemli her iki ülke açısından. Herkes göreve!