Archive for March, 2016

“Adalet Mülkün Temeli; Liyakate Dayalı Yönetim de Adaletin Temelidir”

Murat Yülek, 28.03.2016, Dünya

“Adalet mülkün temelidir” sözünün bir insan tarafından söylenmiş en önemli sözlerden birisi olduğunu söylesek mübalağa etmiş olur muyuz? İlk defa Hz Ömer tarafından söylendiği düşünülen bu söz mutad olarak çerçevelenmiş olarak mahkeme salonlarımızda hakim koltuğunun ardında yer alır (Atatürk’e atfedilir).  Ancak sözün kapsadığı felsefi, hatta bilimsel alan, mahkeme de dağıtılan hukuki adaletten çok daha geniştir.

Adaletin temelini oluşturduğu ‘mülk’ tüm dünyayı hatta bazılarına göre kainatı kapsar. Temel pozitif bilim olan fizikten, temel sosyal bilimlerden iktisata kadar ‘durumlar,’ ‘denge’ noktasına göre ilintilendirilir. Her hangi bir ‘durum’ ‘dengeden’ ne kadar uzaksa, kaotik boyut o kadar güçlenir. Bu da hem dengeye (adalete) olan ihtiyacı artırır hem de o yöne doğru bir hareketi de doğurur. Fiziksel denge için de, iktisadi denge için de, sosyal denge için de bunu söyleyebiliriz. Eğer denge istikrarlı değilse durum kötüdür. O zaman dengeden uzaklaştıkça, geriye dönme istidadı artmayabilir. Ancak, bu tip ‘istikrarsız dengelerin’ hem sosyal hayatta hem de fiziki dünyada çok yaygın bir olgu olmadığını düşünebilir, en azından umabiliriz.

Mahkeme duvarlarında yazılı duran “adalet mülkün temelidir” düsturu sosyal hayattaki çok daha geniş dengeyi sembolize eder. Toplumsal hayatın en temel ihtiyaçlarından birisinin adalet olduğu konusunda pek tartışma yoktur. Kanunlara ve bunların uygulanmasına dayalı hukuk sistemleri adaleti dağıtmakla görevlidir. Bu sistemlerin başarısı sonucun gerçek adalete ne kadar yaklaştığıyla ölçülebilir. Hukuk sistemi başarılı olmadığı zaman resmi sistemin dışında toplum ‘yan’ çözümler üretir; mafya gibi. Ancak ‘adalet’ sosyal hayatta da sadece hukuki adaleti kapsamaz. Sosyal adalet (gelir dağılımındaki bozuklukların tazmin edilmesi), fırsat adaleti/eşitliği (fırsatların dağılımındaki adalet), siyasi adalet (siyasi görüşlerin, yaklaşımların temsil edilmesindeki adalet) gibi geniş alanları kapsar sosyal hayattaki adalet kavramı.

Bir ülkenin dış yatırım çekmesinden insanların kendini ülkenin ‘bir parçası saymasına’ kadar adaletin tesis edilmesi sağlıklı bir toplumsal yapının oluşmasında temel rol oynar. Adaletin tesis edildiği bir ülkenin vatandaşı olmaktan insanlar ‘gurur’ duyar.

Peki adalet nasıl tesis edilir. ‘Mülkün’ yani sosyal (ve fiziksel) dünyanın temeli adalet ise, adaletin temeli ne olabilir? Adalet nasıl tesis edilebilir? Cevap; liyakate dayalı (meritokratik) yönetimdir. Toplumsal hayatın ortaya çıkarttığı kamusal (devlet) ve özel karar noktalarına liyakatli insanların getirilmesi adaletin tesis edilmesinin olmazsa olmaz, temel şartıdır. Sistem önemlidir ama ‘sistemin’ temeli de karar noktalarına liyakatli insanların getirilmesidir. Liyakat deyince de teknik niteliklerle birlikte, dürüstlük, sadakat, basiret, dirayet gibi temel yöneticilik ve karar (ya da insanlık) erdemleri akla gelir.

Kur’an-ı Kerim’de “Allah size, emanetleri (işleri) ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle davranmanızı emreder” (Nisa suresi 58. ayet) denmesi boşuna değildir. Son söz; şirketinizde de, derneğinizde de, ülkenizde de, kısacası insanın olduğu her yerde, adalet ve liyakate dikkat ediniz.

“Artan terör altında makroekonomik göstergeler”

Murat Yülek, 21.03.2016, Dünya

Türkiye zor bir dönemden geçiyor. Hem etrafındaki jeopolitik riskler hem de içerideki terörle uğraşıyor. Böyle bir dönemde temel makro göstergelere bakalım.

Makroekonomik göstergeler açısından da çok farklı dönemden geçiyoruz. Seçimlerin ve jeopolitik risklerin yılı olan 2015 büyüme açısından hiç de beklenmedik bir performans gösterdi. Bütçe oldukça iyi gitti. Nominal olarak bütçe açığı 2014’e göre düştü. Faiz dışı fazli 30 milyar TL’sını geçti (nominal olarak 2007 seviyeleri).  Dış ticaret açığı içeride talebin çok da gerilemesine ragmen petrol fiyatlarının düşmesiyle 63 milyar dolara indi. Cari açık, iç ve dış faktörler sayesinde GSYH’ya oranla düşmeye devam etti (oran olarak 2006 seviyeleri). Enflasyon yüksek seyretti; bunda iç dinamikler kadar dış ve dışsal faktörlerin de (enerji ve metal fiyatları, tarım üretimi) hem olumlu hem de olumsuz etkileri  oldu.

2015 yılının son çeyrek büyümesi Mart ayı sonunda açıklanacak. Son çeyrekte  sanayi yıllık büyümesi yüzde 7,5 oldu. Büyük ihtimalle GSYH’da yüzde 5-5,5 civarında bir büyüme göreceğiz. Bu da 2015 büyümesini toplamda yüzde 4 seviyesine çıkartacak. Dünya konjonktüründe fena bir büyüme değil. Bu büyüme çekirdek enflasyonu yukarıda tutarken dış faktörlerin de etkisiyle ticaret açığı ve cari geriledi. Bütçe de oldukça iyi performans gösterdi.

2016 ilk çeyreğinde ise piyasa da hizmet tarafında bir yavaşlama görülüyor. Sanayi tarafında ise Ocak büyümesi fena değil (yüzde 3,64). Kapasite kullanımı ise Ocak ayında olduğu gibi Şubat ayında da ortalamalara göre nisbeten iyi seyertti (yüze 74,9 ve yüzde 73,5). Dolayısıyla, sanayi tarafında toplamda ilk çeyrek kötü gözükmüyor.

Örnek olarak otomobile bakalım. sektöründe iç pazardaki satışlar ilk çeyrekte durdu (hatta çöktü). Ancak üretim iyi gidiyor. Ocak ayında baz etkisiyle üretim yüzde 4,86 azaldı; Şubatta ise baz etkisine ragmen yüzde 10,7 arttı. Oysa 2014 yılında hem Ocak hem de Şubat aylarında üretim yüzde 35’ler seviyesinde yükselmişti. Bunda ihracatın çok önemli payı oldu. Ocak ayında ihracat adet bazında yüzde 13 daraldı. Ancak bunda baz etkisi çok önemli rol oynadı (2014 Ocak ayındaki yıllık artış yüzde 54 idi). Şubat ayında ise yüzde 22,5’lik büyüme oldu (2014 Şubat ayında da yüzde 16’lık yıllık büyüme vardı). İç pazardaki satışlar ise hem Ocak hem de Şubat aylarında önceki seneye göre yüzde 7,5 civarında daraldı.

Tüketici tarafında güven Aralık ayındaki zirveden sonra iki aydır hızla düşüyor. Terör olayları bu süreci destekliyor (ve amaçlıyor). Yani ilk çeyrekte iç talepten bir şey beklememek gerekiyor.İhracat Ocak ayında dolar bazında yüzde 22 geriledi. Ancak ithalatta da yüzde 19’luk bir gerileme oldu. Bunların (net dış talep) büyüme üzerindeki ilk çeyrekteki net etkisi olumlu olabilir.

Yılın ilk iki ayında merkezi yönetim gelirleri 11 milyar TL artarken harcamalardaki artış 8 milyar TL’nda kaldı (Şubat ayında harcamalar önceki yıla göre azaldı). Sonuçta bu yılın ilk iki ayında bütçe 6,6 milyar TL fazli verdi. Faiz dışı fazla kalemi ise 16,4 milyar TL’lik fazla verdi. Cari denge de ise Ocak ayında önceki yıla göre hafif bir düzelme oluştu (200 milyon dolar).

Sonuç; artan terör turizm gelirleriyle birlikte iç talebi vurmak istiyor. Hem şirket hem de hanehalkı harcamaları yavaşlıyor. Bu zor günleri Türkiye ekonomisi yine de nisbeten iyi atlatıyor.

“Merkantilizm (2)”

Murat Yülek, 07.03.2016, Dünya

Avrupa’da sanayi devrimini doğuran politikaların merkantilizme dayandığı söylenebilir. Merkantilizm en önemli unsuru ise devletin ekonomiye ağır müdahalesi idi. Güçlenen merkezi yönetimlerin ihtiyacı olan kaynakların (altın ve gümüş) ülkeye ve devlet hazinesine girmesi temel amaç iken bunu sağlayan ‘kamu politikaları’ da temel araç oldu.

Başarısız İspanyol ve Portekiz  merkantilizminde kamu politikaları Latin Amerika ve Filipinler gibi coğrafyaların ‘özelleştirilmiş’ yağması şeklinde tezahür etti. İspanyol ve Portekiz donanmaları batılı tarihçilerin deyimiyle ‘görülmemiş’ vahşet ve barbarlıkla (Gustav Schmoller) sömürgeler oluşturmayı amaçladılar. Sonuçta özellikle İspanya’ya tarihte görülmemiş bir altın akışı ortaya çıktı. Bu da hem İspanya hem de genelde Avrupa’da meşhur altın enflasyonunu doğurdu. Ancak bu altın girişi İspanya’da kalıcı bir refah artışı, büyüme oluşturmadı. Zira, kamu müdahaleleri kısa vadeli yağmacılık getirilerine yoğunlaşmıştı. Altın girişi, ithalat karşılığı altın çıkışına dönüştü.

İngiliz ve Fransız merkantilizmi İspanyol/Portekiz merkantilizminde kamu politikaları açısından büyük ayrılık gösterir. Her ikisinde de kamu politikaları sömürge sahibi olmak (ve yağmalamak) kadar yurt içinde sınai kapasite oluşturmaya yöneldi. Fransa’da Colbert 17. yüzyılın sonunda (yani resmi olarak sanayi devriminin başlamasından önce) ithalatın azaltılması için yerli sanayiler kurulmasını, bunlara tekel yetkisi verilmesi, kamu alımlarının da bu şirketlere yönelmesini sağladı. Cam, tekstil başta olmak üzere bir çok sahada bu politikaları uyguladı. Sarkozy’nin uygulamaya çalıştığı Fransız ‘dirijizmi’ Colbertizme dayanırdı. Colbertizm, İngiltere’deki politikaların aksine, her sektörde çok ağır bir düzenleme (regulation) getirdi. Her ürünün nasıl, hangi standartlarda yapılacağının belirlenmesi bu düzenlemelere dahildi.

İngiltere’de daha 15. yüzyılın sonlarından itibaren (yani teknik olarak yine sanayi devriminin başlamasından önce) özellikle önceden sanayileşmiş olan Hollanda’ya karşı hammadde ihracatını yasaklarken mamul mal ihracatını desteklemeyi hedefledi. İngiltere, kabotaj kanunlarıyla (Navigation Act) kendi limanlarına İngiliz bandıralıların dışındaki gemilerin yanaşmasını yasakladı. Amaç hem taşıma gelirlerini hem de gemi sanayini korumaktı. İngiltere’de ilk kabotaj kanunu 14. Yüzyılın sonlarında çıkartıldı. Ancak, İngiltere’de yerli gemi üretiminin yetersiz olması sebebiyle etkin kabotaj kanunlarının çıkartılması 17. yüzyılda oldu.

Sonraki dönemlerde, İngiltere, sömürgeleriyle arasında yine merkantilist bir ilişki kurdu. Sömürgelerde imalat yapılması yasaklandı. Sömürgeler anavatana (İngiltere) düşük fiyatlarla hammadde satmak, karşılığında İngiltere’de üretilen mamul malları serbest piyasa fiyatlarıyla satın almak zorundaydı. Amerika’daki sömürgeleriyle daha da ilginç bir sistem kurdu İngiltere. İngiliz gemileri Afrika’da Amerika’ya köle taşıyor; Amerika’da üretim için gerekli köleleri sattıktan sonra hammadde yükleyerek İngiltere’ye gidiyordu. İngiltere’de boşaltılan gemiler Afrika (ya da Amerika’ya) mamul mal taşıyorlardı (‘triangular trade’). Sömürgeler kendi aralarında ticaret yapma hakkına da sahip değildi. Örneğin, Amerikalılar Hindistan ya da Sri Lanka’dan doğrudan çay satın alamıyorlardı. Bu arada, Amerika’lılar İngiltere’nin ağır bir vergilendirmesinin de altına girdiler. Amerika’yı 18. yüzyılın sonunda bağımsızlık savaşına iten şey de Amerikalıların bu ‘sistemden’ hoşnut olmamalarıydı. İngiliz sömürgesi haline gelmeden önce dünyanın en büyük ihracatçısı olan Hindistan ise özgürlüğüne kavuşması için 20. yüzyılı beklemek zorunda kaldı.

İngiliz ve Fransız merkantilizminin en önemli unsurlarından birisi de insan kaynakları politikalarıydı. ‘Sanayileşme’ ülkenin içinde kalmamalı; diğer ülkeler sanayileşmemeliydi. Bunun için sınai sektörlerde yetişmiş işçi ve ustaların yurt dışına çıkmasının yasaklanması İngiltere, Fransa ve İtalyan şehirlerinde yaygın bir uygulamaydı. Bu politikalar ‘doğru’ idi; bilginin yaygınlaşmaması bilgiyi üreten ülkelere dezavantaj sağlıyordu. Nitekim, Amerika’da sanayi devriminin babası sayılan Samuel Slater, İngiltere’de yetişmiş bir tekstil ustasıydı. Amerika’ya kaçtıktan sonra Moses Brown’ın desteğiyle Amerika’da modern tekstil fabrikalarının doğmasını sağladı. İngiltere’ye Japonya’dan önceki önemli sınai rakiplerden birisi bilginin yayılmasıyla sağlanmış oldu.

Geçen hafta da söyledik; merkantilizm sanıldığı gibi geçmiş dönemin hikayelerinden birisi değil. Adı konmasa da hala temel olarak ayakta.