Archive for May, 2016

“İbrahim Bodur’un Ardından”

Murat Yülek, 30.05.2016, Dünya

Geçen hafta kaybettiğimiz İbrahim Bodur Türkiye’nin ilk nesil sanayicilerindendi. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Atatürk tarafından şekillendirilen sanayileşme politikasının temelinde özel sektör yer alıyordu. Ancak, kısa sürede özel sektörün hem müteşebbislik hem de sermaye yeteneklerinin yetersizliği ortaya çıktı. Bunun üzerine daha evvel İktisat Bakanlığı’nın gerçekleştirdiği çalışmalara ve Rus ve Amerika’lı bazı uzmanların katkılarıyla 1934 yılında Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı açıklandı. Bu Plan 1960 sonrasındaki kalkınma planlarının aksine sadece sanayi alanında yapılacak yatırımları listeliyordu. Toplam 44 milyon TL (1934 GSYH’sının yüzde 3’ü) tutarındaki yatırımlar 100 milyon TL’ye tamamlandı. Böylece tekstil, kağıt gibi alanlarda Devlet eliyle Cumhuriyet’in ilk sanayi kuruluşları kuruldu. Yine aynı yıllarda kurtulan Sümerbank ve Etibank da sanayi tesisleri kurulması için birer banka formatında kurgulanmıştı.

Ardından İkinci Yıllık Sanayi Planı da açıklandı ancak 1930’ların sonlarındaki savaş ortamında bu plan rafa kaldırıldı. 1940’ların sonlarına kadar ülkemizde pek bir yatırım yapılmadı. 1946 yılında Şevket Süreyya Aydemir’in önderliğinde hazırlanan ‘1946 Planı’ yine bir sanayi planıydı. Marshall yardımı müzakereleri sırasında Amerika Birleşik Devletleri sınai yatırımlara karşı çıkınca bu çalışmalar da rafa kaldırıldı.

1950’de demokratikleşme süreci sonunda iktidara gelen Menderes hükümeti liberal bir ekonomik anlayış altında tarımda kendine yeterliliği ve sanayileşmeyi temel almıştı. İşte bu dönemde İbrahim Bodur Çanakkale’de, Mehmet Nuri Sabuncu, Hacı Ömer Sabancı ve Sapmaz aileleri Adana’da, Bezmen ailesi İstanbul’da Türkiye’nin ilk büyük çaplı Sanayi kuruluşlarını kurmaya başladılar. Vehbi Koç da yine 1950’lerde Ford’u Türkiye’de ortak otomobil (montaj) fabrikası kurmaya çalışmış ancak başarılı olmamıştı. Bernar Nahum’un anılarına göre Ford Türkiye’de sanayi tesisi kurmaya yanaşmamıştı. Bu arada, 1920, 1930 ve 1940’larda sanayi alanında Nuri Demirağ ve bankacılıkta Kazım Taşkent’in de adını yine öncü müteşebbisler arasında saymamız gerekiyor. Yine 1922 Türkiye’nin ilk şeker fabrikasını kuran Mollazade Nuri (Şeker) efendi de Türk Sanayi tarihinin öncülerindendir.

İbrahim Bodur ve benzerlerinin Türkiye için önemli olmasının sebebi işte bu ‘öncü sanayici’ rolünü oynamış olmalarıydı. Bugün düşünüebildiğimizden çok daha önemli olduğuna emin olunuz; bugünün Türkiye’sinde uluslararası boyutta rekabetçi uçak ya da uzay aracı fabrikası kuracak bir sanayiciye benzetebilirsiniz bu öncüleri.

İbrahim Bodur’un ikinci önemi bölgesel kalkınma özelliğidir. Sabancı ailesi gibi, ‘kendi bölgesine’ yatırım yapan bir öncü bölgesel kalkınmacıdır. Altyapının o dönemde dahi daha iyi olduğu, tahsil gördüğü İstanbul yerine yatırımını Çan ilçesinde yapması önemlidir. Yatırımların Çan’a istihdam, genel kalkınma, bir kümelenme oluşması gibi faydaları dokundu.

İbrahim Bodur’un üçüncü önemi ‘insanlığıdır.’ Verdiği öğrenci bursları, öncülük ettiği sivil toplum kuruluşlarıyla Bodur ‘sıradan’ bir başarılı iş adamı ya da sanayici değildi.

Dünyanın kendi alanında en büyük  tesislerinden birisini kuran İbrahim Bodur, Robert Kolej’in ardından Amerika Birleşik Devletleri’nde yüksek lisansını yaptı. 1940’lı yıllardan bahsediyoruz. Bodur’un başarısında eğitimin büyük yeri olduğuna şüphe yok. Eğitime bu kadar önem vermesinin sebebi de bu olsa gerek. O yıllarda bir sanayi tesisi yatırımın yerini ve teknolojisini seçmek, finansmanını bulmak, tesisi ve yurtiçi, yurtdışı dağıtım ağını kurmak bugünkü kadar kolay değildi.

Türk sanayiinin en önemli duayenlerinden İbrahim Bodur’un ruhu şad olsun. Yeni nesil sanayicilerimize en iyi rol modellerinden birisiydi.

“Yerli Tohum Üretimine Dikkat”

Murat Yülek, 23.05.2016, Dünya

Burkina Faso fakir bir Batı Afrika ülkesi. 14 milyonluk nifusa sahip. Yoksulluk oldukça yaygın bu ülkede; nüfusun yüzde 40’I yoksulluk sınırının altında. Burkina Faso yılda toplam 3,5 milyar dolar civarında ihracat yapıyor. Nijer, Mali, Benin gibi bölge ülkelerinde olduğu gibi, ülkenin ihracat geliri büyük ölçüde bir ya da iki ürüne dayanıyor. Bu ürünlerden birisi pamuk (toplam ihracat gelirinin yüzde 20’si) ki katma değerli hale getirilemeden dünya piyasalarına satılıyor. Diğeri de Burkina Faso için altın. Dİğer tarım ürünleri uluslararası pazarlarda satılamadağı için pamuk (ve yer fıstığı) ülke ve bölge için hayati öneme sahip.

Burkina Faso’nun da içinde olduğu Batı Afrika pamuğun dünyada tabii olarak en elverişli üretildiği ülkelerden sayılıyor. Yani, tabii şartlar sebebiyle pamuğun dünyada en düşük maliyetlerle üretildiği ülkelerden birisi Burkina Faso. Dahası, Burkina Faso’da üretilen pamuk kısa değil uzun elyaftan oluştuğu için değerli (idi); Burkina pamuğu dünya piyasalarında nisbeten yüksek fiyatlarla satılıyor(du).

Kısacası, fakir Burkina Faso’nun ekonomisinin ayakta kalması, çok sayıda çiftçiye gelir oluşturan pamuk ekimi, yoksulluğun etkilerinin bir nebze giderilmesinde önemli rol oynuyor. Ülkeye döviz girişinde de pamuk çok önemli bir ürün.

İşte bu Burkina Faso, şimdilerde dünyanın en büyük tohum üreticisiyle sorun yaşıyor. 2009 yılından itibaren, ABD’nden, Monsanto isimli dev tohumculuk firması normalde Fransız etkisi altında olan Burkina Faso’ya tohum satmaya başlamış. Eski sömürge sisteminden kalan pamuk çiftçiliği sistemi tırtıllarla mücadele etmek amacıyla, Monsanto tarafından geliştirilen genetiğiyle oynanmış pamuk tohumu almaya başlıyor. Pamuk üretiminde kullanılan bu tohumlar yıllar ilerleyince Burkina Faso’da üretilen pamuğun elyaf uzunluğunu düşürüyor. Kısalan elyaflar, Burkina Faso’nun pamuk ihracatını düşüyor. Yoksulluğu artırıyor.

İşte bu arkaplandan sonra, zarara uğrayan Burkina’lı çiftçiler Reuters’de yayınlanan habere göre Monsanto’yu zaralarına binaen 84 milyon dolarlık dava açtılar. Şu anda dava ve Burkina Faso pamuk üreticileri birliği ile Monsanto arasındaki müzakereler de devam ediyor.

Bu arada, Amerika Birleşik Devletleri de dünyanın en önemli pamuk üreticilerinden birisi.  Ülkede pamuk üretiminin ve çiftçisinin devlet tarafından destekleniyor. Batı Afrika ülkeleri, kendi ülkelerinde pamuk üretimi liberalize edilirken Amerika Birleşik Devletleri’nde pamuk ve diğer bazı tarım ürünleri üretimine destek verilmesini sık sık eleştiriegeldiler.

Bu hikayeden çok sayıda sonuç çıkartabilirsiniz. En önemlileri; genetiğiyle oynanmış tohumlara dikkat; ülkenizde genetic tohum bankacılığını ve tohum üretme, yerel şartlara uygun tohum geliştirme ve tarımda yerli tohum kullanımına dikkat.

“Doğu’nun Kapısı Venedik”

Murat Yülek, 16.05.2016, Dünya

Hun istilalarından kaçanlar tarafından beşinci yüzyılda kurulduğu düşünülen Venedik, oldukça genç bir şehirdir. Bugünkü Singapur gibi devletlerin öncüllerinden olarak, bir dönem dünyanın en güçlü ekonomilerinden birisine sahipti. 12-13. yüzyıllarda Avrupa’nın en zengin şehri Venedik idi. Bu şehir devleti, 3000’in üzerindeki gemisiyle Avrupa’nın en büyük filosuna sahipti. İngilizce Fransızca’da bir çok kelimenin (özellikle) ticari terimin kökeninin İtalyanca’ya dayanması tesadüf değildi.

Venedik uzun süre Bizans İmparatorluğu’na resmi ya da gayriresmi olarak bağlı yaşadı. Haçlı Savaşları sırasında, Bizans İmparatorluğu’na, Selçuklular üzerinden Kudüs’e yönlenecek yardımlar yaptı. Bu arada, 1204 yılında Bizans İmparatorluğu’nun haçlılar tarafından yağmalanması ve ele geçirerek Latin İmparatorluğu’nun kurulmasında da Venedik temel rolü oynadı.

Venedik’in doğuyla yakın ilişkisi Bizans ve sonrasında Osmanlı İmparatorluğu ile de sınırlı değildi. Venedik, dev doğu batı ticaretinde, Mısır’daki Memluklu devleti üzerinden Avrupa’ya akan dopu ürünlerinin Avrupa’daki ana antreposu ve ajanı olarak Avrupa’nın en müreffeh ekonomisi haline geldi. Osmanlı sonrasında da bu rol bir süre devam etti. Osmanlı’lar Venedik’i hem bir rakip hem de bir müttefik olarak gördüler. Raguzza gibi kentleri serbest bölge olarak Venedik’in karşısına dikmeyi de ihmal etmediler. Ancak Venedik’in ana düşmanı ve rakibi haline gelen Portekiz tarafından başlatılan okyanus ticaretinin kurbanı olunca şehrin ekonomik ve siyasi önemi gittikçe azaldı. Sonuçta bugün olduğu turizm kenti görünümünü aldı.

İsviçre’de 2009 yılında bir kitapçıda tesadüfen gördüğüm, Venedik Ca’Foscari Üniversitesi Doğu Dilleri Bölümü öğretim üyesi Prof. Maria Pia Pedani’nin  “Doğu’nun Kapısı Venedik” adlı eseri İtalya’da da çalışmış olan bankacı Gökçen Karaca Şahin tarafından çevirilerek geçen Eylül ayında Küre Yayınları tarafindan basıldı. Profesör Pedani eserinde, Venedik’in tarihini ve Müslüman Doğu dünyası ile olan ilişkilerini Venedik arşivlerini esas alarak anlatmış. Her bölümde, Ortaçağdan başlayarak Venedik’in Doğu dünyasıyla olan ilişkisi çarpıcı hikayelerle kaleme alınmış. 9. yy.da Venedik Şehir Devletinin kurulmasında,  Müslümanları çok iyi tanıyan iki Venedikli tüccarın rolünün anlatıldığı ilk bölümdeki hikaye kitabın sonraki bölümlerinin de ilgi çekici hikayelerle bezendiğinin bir habercisi.

Ortaçağ Avrupa’sındaki kölelerin, hacıların ve haçlı savaşçılarının Doğu – Batı kültürlerini nasıl bir araya getirdiği ve Venedik’in ehil tüccarlarının bu alışverişteki önemi eserin ilgi çekici diğer bir bölümü.  İstanbul’un fethiyle birlikte Venedik- Osmanlı arasındaki barışlar ve savaşlar titiz bir tarihçi tarafından anlatılırken, Osmanlı İmparatorluğunun siyasi, hukuki, ticari ve geleneklere dayalı sistemlerinin Venedik’e etkisi, keza aynı şekilde, Venedik’in ticari ve diplomatik sisteminin Osmanlı’daki kaynaşması da ele alınıyor.

Ortaçağ Müslümanları tarafından kullanılmakta olan çek, havale gibi ticari araçların Venedikliler aracılığıyla Batıya geçtiği; Yeniçağda özellikle sanatta ve edebiyatta ortaya çıkan oryantalizm akımında Venedik’in Osmanlı ve Müslüman Doğuyla olan yakın ilişkisinin etkisi; Doğudan ve Batıdan gelen ticari malların Venedik pazarında buluşması neticesinde her iki dünyanın da aslında birbirinden kopuk yaşamadığı olgusu eserde gözler önüne serilmiş. Tarihin derinliklerinden fırlamış casuslar, diplomatlar, tüccarlar, sultanlar, beyler, savaşçılar, korsanlar, esirler ve sanatçılar kendi hikayeleriyle okuyucuya baştan sona eşlik edip, eserin bir taraftan okunmasını zevkli kılarken diğer taraftan okuyucuya objektif ve tarihi bir perspektiften günümüzdeki devletlerarası ilişkileri sorguluyor.

Kitabı iktisat tarihine meraklı olanlara tavsiye ediyorum.

“Sanayileşme ve sanayi politikaları”

Murat Yülek, 09.05.2016, Dünya

Geçen hafta İstanbul Ticaret Üniversitesi ve OSTİM tarafından düzenlenen, TÜBİTAK tarafından desteklenen bir araştırma projesinin kapanış çalıştayında sanayi politikaları ele alındı. Sanayi konusunun çeşitli vesilelerle çok konuşulduğu bu dönemde sanayileşme konusunu tekrar ele alalım. Birinci soru: sanayileşme gerekli midir? Cevap büyüme ve ihracat istiyorsanız gereklidir. İngiliz iktisatçı Kaldor imalat sanayini büyümenin motoru olarak adlandırmıştı.

Diğer sektörler içinde verimlilik artışlarının en yüksek ve en devamlı olanı imalat sanayidir. Hatta öyle ki ABD gibi sanayileşmiş ülkelerde verimlilik artışları sanayi üretimi artarken sanayi istihdamının azalmasına sebep oluyor. Buna ‘sanayisizleşme’ sanayi po(deindustrialization) adı veriliyor. Gelişmekte olan ülkelerdeki sorun ise Dasgupta ev Singh isimli iki iktisatçı tarafından ‘erken sanayisizleşme’ olarak adlandırıldı. Çin gibi sanayi devlerinin rekabet baskısı altında gelişmekte olan ülkeler daha yeterince sanayileşmeden olan sanayilerini de kaybetmeye başlıyorlar.

Öte yandan dünya mal ticaretinin büyük kısmı sanayi ürünlerinden oluşuyor. Yani ülkeler birbirlerine sanayi malı satıp sanayi malı alıyorlar. Eğer döviz dengenizi muhafaza etmek istiyorsanız dünyaya satacak sanayi malınız olması gerekiyor. İmalat sanayi bu yüzden de çok önemli. Gelişmiş ülkelerle gelişmemiş ülkelerin ihracat ürün gamı karşılaştırıldığından ortaya basit bir sonuç çıkıyor: gelişmiş ülkeler temelde sanayi ürünleri (elektrikli ve elektriksiz makineler, otomobil ve diğer ulaşım araçları ve kimyasal ürünler) satıyor. Gelişmekte olan ülkeler ise ucuz tekstil, ucuz otomotiv gibi sanayi ürünleri veya tarım/tabii kaynaklar satıyorlar.

Gelelim ikinci soruya, sanayileşmeyi sağlamak için devletin bir şey yapması gerekiyor mu? Evet ise ne yapması gerekiyor? Cevap; evet devletin ‘sanayi politikaları’ eliyle sanayileşmeyi hızlandırması gerekiyor. Aksi takdirde, sanayileşme (ve büyüme) yavaşlıyor ya da erkenden sanayisizleşme başlıyor. Orta gelir tuzağından çıkmanın en etkin ve belki de tek yolu sanayileşme sanayi politikası.

Nasıl bir sanayileşme ve sanayi politikası sorusu ise daha önemli. Örneğin Türkiye esasında oldukça sanayileşmiş bir ülke. Öyle ki, ihracatının neredeyse tamamı sanayi ürünlerinden oluşuyor. Ama hepimizin bildiği gibi, ithalatı ihracatından daha fazla, sattığı sanayi ürünleri ucuz ve ‘karmaşık’ değil. Sanayi politikası, özel sektöre çeşitli destekler vererek üretim ve ihracat gamının ‘istenen’ ürünlere yönlenmesini sağlamalı. Bu da ‘odaklanmış’ sanayi politikalarıyla oluyor. Sanayileşmenin ilk evrelerinde ‘genel’ sanayi(leşme) politikaları uygulasanız da ilerideki aşamalarda sektör bazlı politikalara geçmeniz gerekiyor. Yani kamu ve özel sektör kaynaklarınız ‘belli’ altsektörlerde yoğunlaştırıp ‘sonuç’ almanız gerekiyor. ‘Sonuçtan’ kasıt o alanlarda dünya devlerini çıkartmanızdır. Bu da teknoloji, markalaşma ve dağıtım ağlarınızı güçlendirmenizle olabilir ancak.

Bilim, teknoloji ve yenilikçilik politikalarının (BTY) politikaları sanayileşmenin ilk ve orta devrelerinde değil ileri devrelerinde daha çok uygulanması gerekiyor. Zira, sanayileşme herşeyden önce bir ‘kapasite inşası’ sürecidir. Yani ‘sanayileşme bir uluslararası ölçekte ‘sanayi katmanının’ oluşturulması manasına gelir. Salt ‘fabrikalaşma’ sanayileşmenin  göstergesi değildi.

Sanayileşmenin bahsedilen ‘ileri’ aşamaları ‘taklit’ (gelişmiş ülkelerde üretilen makine ve ürünlerin yerlileştirilmesi) ve ‘yenilikçilik’ (yeni ürünlerin ortaya çıkartılması) aşamalarıdır. Almanya, Japonya hatta Amerika Birleşik Devletleri ve daha niceleri bu aşamadan geçerek sanayileştiler. Bu aşamalara gelmeden önce ağırlık BTY politikalarında değil sanayi politikalarında olmalıdır.  Türkiye de 1970’li yıllarda fabrika yapan fabrikalar ya da ‘ağır sanayi’ hamlesi adlı politikalarla esasında bunu hedefledi. Ama siyasi ortam bu politikaların meyvelerini vermelerini engelledi ya da TUSAŞ örneğinde olduğu gibi geciktirdi.

“Yerel yönetimlerin stratejileri ve finansmanı”

Murat Yülek, 02.05.2016, Dünya

Dünya nüfusunun büyük kısmı kentlerde yaşıyor ve bu rakam gittikçe artıyor. Üretim tesislerinin büyük kısmı da kentlerin yakınlarında. Dolayısıyla istihdamın büyük kısmı da kentlerde yer alıyor. Teknolojik gelişmeler, eğitim altyapıları, Ar-Ge çalışmaları da büyük oranda kentlerde gerçekleşiyor. Tüm bunlar, kent yönetiminin önemini artırıyor.

Kent yönetimi (1) stratejik hedeflerin ortaya konup (2) bunların uygulanmasını kapsıyor. En az bunlar kadar önemli olarak (3) finansman kaynaklarının da elverişli şartlarda  oluşturulması da kent yönetiminin en önemli görev ve sorumlulukları arasında. Bu hafta, 5 Mayıs Perşembe günü Conrad Oteli’nde marmara Belediyeler Birliği tarafından düzenlenen  Yerel Yönetimler Finans Zirvesi’nde  bu konuları ele alınacak.

 Türkiye’de yerel yönetimlerin çözmesi gereken en önemli sorun uzun vadeli bir stratejiye dayalı olarak altyapı ihtiyaçlarının karşılanması. Kentlerimizde çevre dostu ve ekonomik raylı sistemlere dayalı ulaştırma ağının, atık sistemlerinin, ve yollardan önce otopark ağlarının kurulması gerekiyor. Oysa yerel yönetimlerimiz daha çok üstyapı ve otomobil yollarına odaklanıyor.

 Önümüzdeki yıllarda kentlerimizde finansmana konu olacak proje başlıklarımızın bir bölümü şunlar:

·         Raylı sistem ağları

·         Otopark ağları

·         Çevre, atık, çöpten enerji sistemleri

·         Kanalizasyon, yağmur suyu ağları

·         Kent aydınlanmalarının lede çevrilmesi

·         Kentsel dönüşüm

·         Estetik dönüşüm (bina ön yüzleri, mimari yükseltme çalışmaları)

 Tüm bunların gerektirdiği finansmanı kentlerimiz nereden sağlayacak. Şu anda yerel yönetimlerin finansmanı yerel vergiler ve hazineden gelen desteklerden (İller Bankası dahil) oluşuyor. Kamu özel sektör işbirliği (PPP/KÖSİ) usulleri, bono/sukuk gibi araçlar kullanılmıyor. Önümüzdeki dönemde bu yeni araçların çok daha yoğun oşlarak kullanılması gerekiyor. Böylece, özel sektör tasarruflarının konut, gayrimenkul yerine altyapı alanlarına yönlendirilmesi de sağlanabilir. Bu makro açıdan çok önemli bir dönüşüm manasına geliyor.

 Bu arada, yerel yönetimlerin finansman gücü ve finansmana erişimi geliştirilirken ‘harcama kapasitelerinin’ de gelişitirlmesi gerekiyor. Parasını nasıl harcayacağını bilemeyen birisine yapacağınız en büyük kötülüğün ona para vermek olduğu gibi, yerel yönetimlerde de finansman kapasitesiyle birlikte, hatta ondan daha önce (doğru) harcama yeteneğinin de geliştirilmesi gerekiyor. Doğru harcayamayan belediyelerin de borçlanmasının engellenmesini gerektiriyor. Aksi takdirde Türkiye’de de Detroit tipi açık ya da örtülü (resmi olarak iflas etmeyip hazine desteğiyle ayakta duran borçlu belediyeler) iflaslar ortaya çıkar.

 Bu arada yerel yönetimlerin altyapı ve üstyapıyla uğraşırken ihmal etmemesi gereken ama ihmal edilen başka önemli konular var. Kent yönetimlerimizin estetik ve medeniyet anlayışını yansıtan özlü stratejileri ve yaklaşımları yok. Oysa ‘medeniyeti arayan’ bir toplumda kent yönetimlerinin politikalarını, kente diktikleri elektrik direklerinin tasarımına kadar üst strateji ve ‘zevke’ dayandırması gerekir. Böyle olmayıca, beton yığınlarından oluşan, ‘ayrışmamış’ kentlerimiz oluyor.

 Bir başka eksiklik de belediye başkanlarımızın görevlerini altyapı ve üstyapının yapılması ve işletilmesi ile, kaymakamlarımız ve valilerimizin de kolluk dahil idari konularla sınırlı tutması. Bu yöneticilerin çok azı, temel görevinin kentin ekonomik kalkınmasını sağlamak olduğunu farkedebiliyor. Böyle olunca, yurt dışına yatırım amaçlı ziyarete gittiklerinde belediye başkanları tarafından kırmızı halıyla karşılanan sanayicilerimiz kendi ülkelerinde belediyeler tarafından ceza kesilerek belediye gelirlerinin artırıldığı ve bunun dışında değer verilmeyen insanlar olarak görülüyor. Oysa sanayici ve iş adamları kent ekonomisinin en önemli unsuru olan istihdam ve vergilerin ana kaynağı.

 Burada, Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe’ye değinmeden geçemeyeceğim. Altepe ve Bursa Büyükşehir yönetim ekibi, devrimsel bir çalışmayla Türkiye’ye raylı sistemlerde üretim kapasitesinin oluşmasında büyük katkı yaptılar. Durmazla A.Ş. tarafından üretilen İpek böceği tramvayı basında çıkan haberlere göre, artık dünya devleriyle uluslararası ihalelere katılıyor. Açıkçası hem Altepe hem de Durmazlar’ın basın tanıtımı oldukça sınırlı olduğu için bu önemli politika tecrübesi ve başarısını toplumda çok az kişi biliyor. Ancak önümüzde ‘standart görev tanımını’ başarıyla genişleten bir yerel yönetici, şirket ve kamu-özel işbirliği var.