Archive for June, 2016

Murat Yülek, 27.06.2016, Dünya

 

“Britanya Referandumu”

“Yenilenebilir enerji yatırımları cazip hale getirilmeli”

Murat Yülek, 13.06.2016, Dünya

Türkiye enerji talebi hızla yükselen ve enerjide dışa bağımlı olan bir ülke. Enerji güvenliğini sağlaması ve dışa bağımlılığını azaltması, sahip olduğu yenilenebilir enerji kaynaklarından yararlanmasından geçiyor. Halihazırda bu kaynaklarımızın çok azını değerlendirebiliyoruz.

Türkiye 2007 yılında çıkardığı, 2010, 2011, 2012 ve 2014 yıllarında revize ettiği yenilenebilir enerji kanunu ile 2020 yılı sonuna kadar yenilenebilir enerji kaynaklarından elde edilen elektriğe 10 yıl alım garantisi ve yatırım yapılabilir seviyede bir destek fiyatı verdi.

Bu kanunun çıkmasından sonra 4500 MW lisanslı rüzgar santrali yatırımının tamamlanması  bu düzenlemelerin başarısını gösteriyor.

 EPDK 2012 yılında yaptığı bir yönetmelik değişikliği ile 1 MW gücün altında ki yenilenebilir enerji santrallerinde lisans mecburiyetini kaldırdı. Son 4 sene içerisinde güneş enerjisi santrallerinde (GES) lisanssız 5.000 MW müracaat gerçekleşti. Bu da bir başarı. Bu talebin en büyük sebebi Anadolu da küçük sanayicinin ve orta gelir grubunun yeni bir yatırım aracı elde etmiş olmasıydı. Bu kesimin, emlak yerine enerji yatırımlarına yönlenmesi hem tasarrufların ülke adına verimini artıracak hem de ülkemizin enerjide dışa bağımlılığını azaltacak.

2016 da ise aşırı talep ve YEKDEM mekanizmasına yük getirdiği gerekçesi ile EPDK tekrar yönetmelik değişikliği yaparak yatırımlara kısıtlama getirdi. Bu değişiklik, küçük yatırımcının enerjiye yönelmesine son verecek ya da yavaşlatacak. Bu tür düzenlemeler yerine Türkiye’de yenilenebilir enerjinin önünü açacak yeni düzenlemelerin gelmesi gerekiyor.

Öte yandan yenilenebilir enerji yatırımlarının önünde diğer engeller de var:

  1. Türkiye’nin uzun vadeli finansman yetersizliği ve maliyetlerinin yüksekliği
  2. Alım garanti süresinin kısalığı
  3. Yatırım için gerekli bürokratik süreçlerindeki karmaşa, yük ve yavaşlıkEnerji bürokrasindeki uzman yetersizliği
  4. Enerji iletim alt yapısının yetersizliği, yeni yatırım ihtiyacı.
  5. Rüzgar enerjisinde dengeleme maliyetlerinin büyük bir oranının yatırımcıya devredilmiş olmasının getirdiği maliyetler
  6. Yenilenebilir enerji tesislerinin il özel idarelerinden ruhsat alma mecburiyetlerinden dolayı belediyelerin yatırımcılardan istedikleri payların ortaya çıkarttığı maliyetler
  7. ÇED ve Orman izinlerindeki uygulamaların ortaya çıkarttığı maliyetler

Tüm bunlar, yatırımcıların iştahını kırıyor ve yenilenebilir enerjide treni kaçırmamıza sebep oluyor. Petrol fiyatlarındaki düşüş enerjinin önemini bize unutturuyor. Ancak, 50 dolar civarındaki seviyelerde bile enerji verimliliğinin oldukça düşük olduğu ülkemiz açısından ciddi bir yük oluşturuyor. Rusya ile yaşadığımız sorunlar sırasında yaşadığımız ‘vana kapanırsa’ endişesi de cabası.

Enerji güvenliği ve dışa bağımlılığın azaltılması yenilenebilir enerjiye daha çok önem vermemizden geçiyor. Fosil yakıtlara sahip değiliz ama yenilenebilir kaynaklara sahibiz. Bu kaynakları sonuna kadar kullanmalıyız.

“Marks Bakkal Dükkanı İşletseydi”

Murat Yülek, 06.06.2016, Dünya

Birinci sanayi devrimi 18. yüzyıl ortalarında İngiltere’de başladı. Bir sonraki sanayi devrimi ise Almanya, Japonya, ABD gibi ülkelerde bir yüzyıl sonra yaşandı. Bu dönem, sanayileşmenin feodalizmin serf sınıfını sanayi işçisi haline getirerek ‘sömürmeye’ devam ettiği yıllardı. Bu ‘sömürü’ diğerleriyle birlikte Marx’ın da dikkatini çekti. Sonuçta Marks, bu olgudan hareketle oluştruduğu ‘hikayeyle’ yeni bir dinin peygamberi haline geldi.

Marks’ın ‘hikayesi’ bir teoriden çok bir dindi. Popper’ın da dikkat çektiği gibi Marksizm bilimsel teorilerin aksine ‘yanlışlanabilme’ kabiliyetine sahip değildi. Popper’e göre, bilimsel teorilerin temel özelliği yanlışlanabilme olmalıydı. Marksizm ise dünya tarihinin o güne hangi ‘dinamik’ üzerinden şekillendiğini ve geleceğinin de ‘nasıl şekilleneceğini’ deterministik bir ‘hikaye’ ile anlattığı için bilimsel değildi. Dahası, insanlara nasıl bir ‘düzen’ kurmaları, nasıl bir ‘hayat tarzına’ sahip olmalarını söylüyordu. Oysa Marksistler Marksizmin ‘bilimsel’ olduğuna inanmışlardı. Bunun muhtemel ana sebebi ‘bilimsellik’ atfının bu ideolojiye getireceği ilave prestij ve inandırıcılıktı.

Marks’a göre sermaye sahipleri üretimden sağlanan toplam hasıladan orantısız pay alıyorlar; sahip oldukları güçle işçilerin paylarını kısıyorlardı. Marks, temelde bir filozoftu. Hegel gibi filozofların ve Ricardo ve Smith gibi iktisatçıların fikirlerini iyi okumuştu. Bunların fikirlerini kullanarak dünya iktisat tarihindeki en önemli kırılma olan sanayi devrimini ‘ezilen sınıflar’ adına yorumladı. Dahası, bunu geçmiş ve gelecek zamanları açıklayan deterministik bir ‘hikaye’ olarak yorumladı.

Dedik ya, Marks bir filozoftu. Das Kapital’i kütüphanelerde yazdı. Das Kapital dünyada olanları Marks’ın temel hipotezi etrafında açıklayan ancak test edilme imkanı olmayan, yani bilimsel olmayan bir ‘modeldi’. Marks, bir bilim adamı (özellikle sahaya inen bir bilim adamı) değildi. Ana amacı ‘ezilen halkın devrim yapmaya’ motive etmek olan zeki ve etkileyici bir ideolog ve liderdi. Proudhon gibi daha tutarlı, ve kurumsal yapı ile ilgili önerileri olan sosyalistlerle olan tartışmaları ve karşılıklı suçlamaları da bundandı.

Marks, ezilen sınıfların ezildikleri yerler olan fabrikalardan bir tanesini bile hayatı boyunca bir kez bile ziyaret etmediği biliniyor. Hayatı boyunca bazı dönemler hariç maddi durumu fena değildi. Bunun sebebi özellikle babası ve kapitalist arkadaşı Engels idi. Bonn Üniversitesi’nde başarılı olamayınca  zengin bir avukat olan babası tarafından Berlin’e gönderildi. Eğitimini burada tamamladı.

Marks, hayatı boyunca muhabirlik dışında maaş getirici bir işte çalışmadı. ‘Gerçek dünyanın’ nasıl işlediğini bilmemesi, temel teorisinin/hikayesinin/ideolojisinin şekillenmesi üzerinde etkili olmuş olmalı. Örneğin Anarşizmin öncüsü Proudhon ya da müteşebbislik/yenilikçilik fikirlerinin öncüsü Schumpeter. ‘gerçek dünyadan’ geliyorlardı;  ister ücretli işlerde ya da müteşebis olarak çalışmış bir düşünürün dünyaya bakışının, kütüphanede felsefe yürüten diğerinden farklı olması beklenir.

Schumpeter’la başladığını düşündüğümüz ‘müteşebbisin’ ekonomideki çok kritik rolünü anlamamız çok önemlidir. Schumpeter, Marks’ın ‘kan emici’, ‘sömürücü,’ ‘rantçı’ olarak gördüğü kapitalisti filmden çıkartıp yerine, ekonominin büyümesi ve halkın gelir ve servetinin artmasının  temel aktörü olan müteşebbisi yerleştirdi. Zira, müteşebbis, ortaya çıkardığı yenilikler yoluyla eskimiş, köhneleşmiş ürün, sektör ve üretim biçimlerinin yerine yenilerini geliştiriyordu. Böylece, Weber’in çalışan ve elde ettiği gelirden tasarruf ederek birikim yapan kapitalistinin asıl rolünü Shumpeter belirledi. Schumpeter öldükten sonra hızlanan teknoloji ve yenilikçilik devrimleri onun haklılığını; müteşebbisliği tamamen ortadan kaldırmayı hedefleyen Sovyet tecrübeleri Marks’ın büyük yanılgısını açıkça ortaya koydu.

Marks’ın büyük yanılgısının ardındaki temel sebep ‘gerçek dünya’ ile arasında ördüğü aşılmaz duvarlar olsa gerek. Marks’ın özgeçmişinde bir işletmeyi bırakın bir bakkal dükkanı işletmiş olduğu yer alsaydı; gerçek dünyada iş kurma, istihdam yaratma, üretim yapma, yenilikler geliştirme süreçlerini yaşayarak çok daha farklı bir teori geliştirebilirdi.