Archive for July, 2016

“Darbe girişimi sonrası ekonomi politikası ve iletişim”

Murat Yülek, 25.07.2016, Dünya

Darbe girişimi, ekonomik olarak olumlu giden bir yılda yapıldı. 2016 yılında büyüme beklenenden yukarıda seyrediyordu. Terörle mücadele ve sığınmacılara yapılan desteklere rağmen bütçe disiplini güçlü devam ediyordu. Nispeten yüksek seyreden büyümeye rağmen, cari açık, enerji fiyatlarının da etkisiyle düşük devam ediyordu. Enflasyon ise, gıda fiyatlarındaki düzelmeyle iniş eğilimindeydi. Kısaca Türkiye makroekonomik açıdan Avrupa’nın en iyi işleyen ekonomilerinden birisiydi.

Yapılan kanlı darbe girişiminden sonra olağanüstü hal ilan edildi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yabancı basına verdiği demeçlerde belirttiği gibi, olağanüstü hal uygulaması bir çok Avrupa ülkesi ve Amerika’da çeşitli vesilelerle kullanılan bir uygulama. Darbe teşebbüsü yaşanmış ve halkın sokaklara çıkmasıyla bastırılmış bir ülkede olağanüstü hal uygulamasına geçilmesi doğru bir karar. Hükümet bu uygulamanın kalıcı olmayacağı konusunda sinyaller verdi. Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un, Ohal uygulamasının mümkün olan en kısa zamanda kaldırılabileceğini söylemesi de gerekli önlemlerin alınmasıyla ülkenin normale döneceği konusunda rahatlatıcı etki yaptı.

Geçtiğimiz hafta, Merkez Bankası, SPK, Maliye Bakanlığı piyasayı rahatlatıcı önlemler aldı. Darbe sonrasında, kurlardaki ve borsadaki hareket şiddetli olsa da böyle bir ortamda normal sayılabilir. Daha şiddetli hareketlerin olmaması Türk makroekonomisinin son yıllarda ulaştığı sağlamlık derecesini gösteriyor.

Ancak, bundan sonraki bir kaç haftalık dönemde ve toplamda da en az bir yıl boyunca ekonomi yönetiminin çok dikkatli olması gerekiyor. Bu dönemde, ekonomi yönetiminin her şeyden önce  başarılı bir iletişim politikası yürütmesi gerekiyor. Zira, hem yurt içideki ekonomik aktörlere (şirketler ve halk)  hem de yurt dışındaki yatırımcılara sağlıklı bilgi iletilmesi ve gözlemcilerin istikrarın geri kazanıldığına ikna edilmesi gerekiyor.

S&P’nin sağlıklı bir analiz yapmaya dahi gerek duymadan not indirmesi, içlerinde kasıtlı davrananların da olabileceği geniş yatırımcı kitlesiyle iletişimin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Moody’s ve Fitch’in, S&P’ye göre daha profesyönel davranacağını umabiliriz; Türk ekonomisinin şu anda not düşürülmesini gerektirecek bir durumu yok. Ancak en kötüye hazırlıklı olmak gerekiyor.

Bu iki kurum, mantık dışı sebeplerle yanlış kararlara imza atabilirler. Çoktan hakedildiği halde, çok zor ve çok geç yatırımcı seviyesine çıkartılan Türkiye’nin notu, acemi analistler tarafından ya da belki de bazı baskılarla düşürülebilir. Bu risk göz önünde tutulmalı ve iletişim ve politikalar ona göre geliştirilmeli.

Benim görüşüm, ilk önce halkın gözündeki en basit gösterge olan kurların ateşinin düşürülmesi gerekiyor. Zira, kurlar, başlı başına bir iletişim aracı rolu oynuyor. Bunun için bir taraftan faiz politikası iğer taraftan ise hem siyasi hem ekonomik alanda ani kararların alınmaması önemli olacak.

15 Temmuz gününe kadar alımda olan yabancı yatırımcılar  darbe girişiminin ortaya çıkarttığı belirsizlik ortamında tabii olarak bir çıkış psikolojisine girdi. Tabi bu arada ciddi miktarda zarar yazdılar. Yerliler ise, yabancı çıkışının yükselttiği kurlar üzerinden kar realizasyonu amacıyla dolar satttılar.

Yabancı yatırımcıların ülkeye geri getirilmesi için ortamın kontrol altında olduğunun anlatılması gerekiyor. Bu sağlanırsa kurlar da kendiliğinden gevşeyecektir. Ancak, yabancıların geri getirilmesi için gerekli ortamın en basit göstergesi de gevşeyen kurlar olacak. Dolayısıyla, kurlarla yabancı yatırımcı davranışı arasında da çift yönlü bir sebepsel ilişki var.

İletişim politikasının ötesinde, iç talebi güçlendirici politikaların devreye sokulması gerekiyor.  Beklentilerdeki bozulma iç talebi düşürecek. Bu aşamada, dış talep ve ihracatın bu düşüşü tazmin etmesi mümkün değil. Dolayısıyla, 2009 yılında olduğu gibi, şirket ve tüketicilerin harcama yapmasını teşvik edici önlemler gerekiyor. Bunun ilk şartı, darbe sonrası soruşturma çalışmaları sürerken, halk açısından herşeyin normale döndüğü algısının oturtulmasıdır. Bu başarılırsa, tüketici kredilerinin yeniden şişirilmesine gerek kalmaz. İkinci olarak, 2016 yılı için küçük ve orta ölçekli şirketler için kurumlar vergisi tatili de olmak üzere çeşitli desteklerin devreye sokulması da faydalı olur.

Sonuç; ekonomi yönetimi ilk haftayı başarılı yönetti. Ancak yolun daha başındayız.

“Pre-modern darbeye post-modern direniş”

Murat Yülek, 18.07.2016, Dünya

Son ‘klasik’ darbeyi 1980’de görmüştük. O zaman lise öğrencisiydim. Herkes gibi TRT’deki bildiriyi dinlemiş, sokağa çıkma yasağı bitene kadar evlerde oturmuştuk. Türkiye’ye 40 milyar dolara mal olan ve hükümetin değiştiği 28 Şubat ‘post-modern’ darbesini de 1997 yılında yaşamıştık. Tanklar Sincan’da yürümüştü. Tüm büyük medya kuruluşları, muhalefet partileri, ve beş büyük STK post-modern darbeyi desteklemişlerdi. Benim şahsen yaşamadığım bir önceki ‘klasik’ darbe sonucunda bir başbakan ve iki saygın bakan taraflı mahkemeler tarafından yargılandıktan sonra  sonradan fabrikasyon olduğu iyice anlaşılan sudan bahanelerle asılmışlardı. Ama tüm bu ‘klasik’ darbelerde halka doğrudan saldırı olmamıştı.

Geçen Cuma gecesi yaşadığımız darbe bir ‘pre-modern’ darbeydi; cunta yönetimi kurmayı hedefleyen bir grup asker, caydırıcılık ve organizasyon gücü ile değil doğrudan halka ateş açarak, seçtikleri hedefleri bombalayarak darbe yapmaya çalıştılar. Ankara Genel Kurmay kavşağında ben ve .ocuklarimin hemen yanı başında sivil şehit ve yaralılar vardı. Nasıl bir silahla vurulduysa (muhtemelen helikopterden yapılan makineli tüfek atışı), şehitlerden birisinin başı yoktu. Diğerinin iç organları vücudunun dışına çıkmıştı. Oradan kurtulmaya çalışırken bir kaç kişinin taşımaya çalıştığı bir yaralıyı Akay kavşağına kadar taşıyabildik. Ancak ambulanslar bölgeye yeteri kadar giremiyordu. Kan kaybetmesin diye bacağını kemeriyle sarıp sıkıtğımız yaralının sonunun ne olduğunu maalesef bilemiyorum ve daha fazla taşıyamadığımız için de kendimi affedemiyorum.

Bu kez, halkı doğrudan hedef alan bir darbe girişimi (bir karşı-Tienanmen) olsa olsa ‘pre-modern’ darbe olarak  nitelendirilir. Halkın doğrudan hedef alınarak öldürülmesi ve yaralanması dışında, özel kuvvetler merkezinin, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nin, Emniyet, MİT merkezlerinin, Cumhurbaşkanı’nın kaldığı otelin bombalandığı, darbeye karşı çıkan kuvvet komutanlarının derdest edildiği, Genel Kurmay Başkanı’nın darneye destek vermesi için kafasına silah tutulup boğazının kemerle sıkılarak işkence edildiği bir organizasyon…

Bu pre-modern darbe girişimine, halk tüm kesimleriyle ‘post-modern’ bir tepki gösterdi. Kendisine karşı yürüyen tankları durdurdu; hareketsiz hale getirdi ve üstüne çıktı. Basın tüm hatlarıyla darbeye karşı çıktı. CNNTurk yayın müdürünün, elinde silahla emir veren ere ‘verdiğin emir kanunsuz’ dediğini duyduk. Bazen ‘askeri göreve çağırmakla’ suçlanan muhalefet partileri tek vücut demokrasinin yanında cesurca yer aldı. Üniversitelerin, şirketlerin, STK’ların daha ilk saatlerde darbe karşıtı bildirilerini okuduk. Ordunun içindeki demokrasi bilinci de kendisini gösterdi. Birinci Ordu Komutanı Orgeneral Ümit Dündar’ın cunta yönetiminin kanunsuzluğunu vurgulayarak, Muğla’daki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı, kaldığı oteldeki saldırıdan önce İstanbul’a davet etmesi ve güvenliğini garanti etmesi bunun göstergesi. Orgeneral Dündar bundan sonra da sık sık darbe girişiminin kanunsuzluğunu vurguladı.

Pre-modern darbe girişimine post-modern halk tepkisi, Türkiye’de halkın kendi hakları konusundaki bilincinin geldiği noktayı gösteriyor. Halkımız, post-modern tepkisiyle, kendi demokratik haklarını artık bir hediye olarak görmediğini ve bunları sonuna kadar savunma bilincine ulaştığını gösterdi. Halk, “Türkiye artık sabah erken kalkanın darbe yaptığı bir ülke değil” dedi. İktidarıyla, muhalefetiyle, sivil ve askeriyle toplumumuzda demokrasinin ne kadar kökleştiğini anladık.

Eğer darbe başarılı olsaydı; bu yazı muhtemelen yazılamayacaktı. TRT sunucusunun eline tutuşturulan kağıdı okuması misali basın susacaktı. Ekonomi duracaktı. Türkiye demokratik sistemin bir cunta eliyle durdurulduğu bir ülke olarak geriye gidecekti. Darbe baskısı altındaki Mısır’da erkenden basılan gazetelerin sevinçli manşetlerini görecektik Türk medyasında da. Yeni anayasamız da yeniden darbe baskısı altında  yapılacaktı.

Yeni dönemde, başta fetö örgütü, darbede ana rolü oynayan kişilere gerekli cezanın verilmesi gerekiyor. Hem vicdanların yatışması hem de caydırıcılık açısından bu gerekli. Verilen kayıplar, bombalamaların haklı etkisiyle, halk arasında idamın yeniden getirilmesi istekleri dalgalanıyor. Türkiye’nin yeniden doğuşunu temsil edilen 16 Temmuz tarihinin bir milli gün ilan edilmesi doğru olur. Hem bir yas, hem de bir bayram niteliğiyle. Ankara Akay kavşağının isminin ‘Halk Meydanı’ olarak değiştirilmesi de uygundur. Ordunun içindeki çatlaklar ve bölünmeler Türkiye açısından çok tehlikelidir. Ordumuzun siyasetin tamamen dışında, meritokratik yönetilmesi, hizibler, cuntalar, çetelerin ortadan kaldırılması gerekiyor. Yoksa, Türkiye’yi dış tehditlere karşı koruyan organımız bu kabiliyetini kaybeder. Bizler de özgürlüğümüzü ve vatanımızı.

Ama en önemlisi, partilerin bir araya gelerek yeni bir sivil anayasayı hazırlamalarıdır. Karşılıklı özveriyle bu acı olaylardan çıkartılacak en olumlu sonuç bu olur.

“Küçük ve orta ölçekli şirketlerimizi nasıl koruyacağız- bazı çözümler”

Murat Yülek, 11.07.2016, Dünya

Geçen hafta bahsettik; küçük ve orta ölçekli şirketler tüm dünya ülkelerinde ekonominin ve istihdamın motoru olarak biliniyor.  Ülkemizde de durum böyle. Dolayısıyla, büyümek ve istihdam istiyorsak KOBİ’lerin önündeki engelleri, zorlukları ortadan kaldırmamız gerekiyor.

KOBİ’ler  çok sayıda engelle karşılaşıyorlar. Bürokrasi, vergiler, finansmana erişimdeki zorluklar, çalışanlara ödenen yüksek ücretler. Bugünler de ilave zorluk ve maliyetler de var. Örneğin, 1 Temmuzdan itibaren bir kişi bile çalıştıran işyerlerine işgüvenliği uzmanı ve doktor bulundurma zorunluluğu getirildi. Öte yandan sermayesi 250.000  TL’nin üzerinde olup anonim şirket haline gelen KOBİ’lere avukatlarla sözleme imzalama ve ücret ödeme zorunluluğu bulunuyor. Türkiye’de bir apartmanda ofis açan KOBİ, elektrik ve suya aynı apartmandaki bir konuttan çok daha fazla fiyat ödüyor. Oysa, istihdam yapan, vergi ödeyen KOBİ’den, tam tersine elektrik ve suyu daha ucuza kullandırması beklenir kamu kesiminden. Eğer dairenizi bir aile yerine şirkete kiraya verdiyseniz vergi oranınız yükselir. Tabii mülk sahibisiyseniz siz de bunu kiraya yansıtırsınız. Noter ücretleri de Türkiye’de oldukça yüksektir. Tüm bunlar işletmeleri, özellikle de KOBİ’leri zorluyor.

İşte bu zorluklarla karşı karşıya olan KOBİ’lerimiz, Çin’den Almanya’ya bir çok ülkeden çeşit çeşit rakiplerle rekabet ederek istihdam sağlamak ve vergi ödemek zorundalar. Oysa Çin’den çok daha yüksek kira, ücret ve vergilerle karşı karşıyadırlar; Almanya’dan da çok daha yüksek finansman maliyetleri ve çok daha az verimli bir iş ortamıyla karşılaşırlar.

KOBİ’lerin çoğalması ve büyümesini sağlamak için ilk şart iş ortamının düzeltilmesi; hatta dünyanın en iyi iş ortamlarından birisinin  oluşturulması. Yine temelde yapılacak çok şey var; ancak, KOBİ’lerin önündeki zorluk ve engelleri acilen bir nebze kaldırmak istiyorsak alabileceğimiz çok basit tedbirler bulunuyor. Bunların bazıları aşağıda:

  1. Belli nitelik ve büyüklükteki KOBİ’lerden beş yıl için kurumlar vergisi almayalım. Nisbeten büyüklerinden kademeli olarak yüzde 5, 10 ve 15 oranında kurumlar vergisi alalım. Bu öneriyi daha önce de bu köşeden yaptık. Vergi kaybı olmayacağı gibi istihdnam ve toplam Devlet gelirleri artacaktır. Buna karşılık KOBİ’lerimize can suyu sağlamış olacağız.
  2. KOBİ’lerin ödedikleri yüksek elektrik ve su ücretlerini normal seviyelere (konut) indirelim. İşyerlerine kiralanan emlakın belediye vergi oranlarını düşürelim.
  3. Büyük perakende zincirlerine cirolarının yüzde 25’ini KOBİ’lerden yapma zorunluluğunu getirelim. En önemli öneri bu; KOBİ’lerin üzerindeki “şeffaf tavanı’, pazara erişimin önündeki güçlü engeli ortadan kaldıralım. Eğer tüketim ile KOBİ’ler arasındaki uçurumu ortadan kaldırırsak, KOBİ’lerimiz büyür ve gelişir. Kendilerini iç piyasada daha iyi ispatladıktan sonra ihracatçı hale de gelirler. İstihdam ve büyüme istiyorsanız dağıtım ağlarında KOBİ’lere karşı ister istemez oluşturulan engelleri ortadan kaldırmalısınız.

Geçen hafta da yazdık; “ülkemizde Gratis, Rossman, Watson’s gibi harcıalem kozmetik ürünleri satan perakende zincirlerinde KOBİ’lerimize ait neredeyse tek bir ürün bulunamıyor. Raflardaki tüm ürünler büyük ve uluslararası firmalardan ithal ediliyor. Raflara baktığınız zaman, ‘bu ülkede hiç kozmetik ürünü üretilmiyor mu?’ demeniz işten değil. Sanki görünmez bir duvar, KOBİ’lerin bu raflara girmesine engel oluyor. Benzer durumları büyük perakende zincirlerinde de görüyorsunuz. Migros’tan Carrefour’a bu zincirlerde yerli şirketler tarafından üretilen alkolsüz içecekler bulunamıyor. Aynı şey bakkal dükkanları ve marketler için de geçerli. Hem perakende zincirlerinde hem dükkanlarda, neredeyse tamamen su, gazlı içecekler ve meyve sularında sadece dev uluslararası şirketlerin ürünleri satılıyor. Ya da, KOBİ’lerin ürünleri müşterinin gözüne çarpmayacak ancak sorarak bulabilecekleri izbe yerlerde tutuluyor. Market ve bakkal dükkanlarında içecek buzdolapları dev içecek firmalarının logolarını taşıyor. Bu buzdolapları dükkanlara ücretsiz sağlanıyor ve içine başka firmaların içeceklerin konulması engelleniyor.”

KOSGEB başta olmak üzere Devlet KOBİ’lere destek vermek için çeşitli kuruluşlar eliyle destekler veriyor. Bunlar belli bir ölçüde başarılı da. Ancak, bu desteklerde daha önemlisi, KOBİ’lerin önündeki kösteklerin kaldırılması.

“Küçük ve orta ölçekli şirketlerimizi nasıl koruyacağız?”

Murat Yülek, 04.07.2016, Dünya

Küçük ve orta ölçekli şirketler tüm dünya ülkelerinde ekonominin motoru olarak biliniyor.  Özellikle istihdam açısından. OECD tarafından yapılan araştırmalar,  KOBİ’lerin yeni istihdam oluşumuna katkısının oldukça büyük olduğunu gösteriyorlar. Bu rakam İspanya’da yüzde 85’den Amerika Birleşik Devletleri’nde yüzde 60’a kadar yayılıyor.

Ancak, istihdmam kaybının da büyük kısmı KOBİ’lerden kaynaklanıyor. Yani, KOBİ’ler iyi desteklenirse istihdam kazancı artacağı gibi istihdam kaybı düşer ve net istihdam kazancı da yükselmiş olur.

Türkiye’de de (KOSGEB) diğer ülkelerde de KOBİ’leri desteklemek için çalışan kuruluşlar bulunuyor. Ancak bu tip kamu kuruluşlarının destekleri, KOBİ’lerin karşılaştığı problemlerin ortadan kaldırılması ya da hafifletilmesi için yeterli değil.

KOBİ’ler en çok pazar güçleri tarafından çıkartılan zorluklarla karşılaşıyorlar. Kamu kesiminin bu konuda koruyucu düzenleme yapması gerekiyor. Doğru düzenlemelerle KOBİ’lerin karşılaştıkları piyasa aksaklıkları ortadan kalkar ve KOBİ’leri desteklemiş oluruz.

KOBİ’lerin karşılaştıkları en önemli zorluk, pazara erişimdir. KOBİ’lerimiz öalları dünya kalitesinde üretse dahi dükkan ve perakende zincilerin raflarına giremiyorlar. Böyle olunca ömürleri kısa oluyor.

Bir kaç canlı örnek durumu daha iyi anlatacaktır.  Ülkemizde Gratis, Rossman, Watson’s gibi harcıalem kozmetik ürünleri satan perakende zincirlerinde KOBİ’lerimize ait neredeyse tek bir ürün bulunamıyor. Raflardaki tüm ürünler büyük ve uluslararası firmalardan ithal ediliyor. Raflara baktığınız zaman, ‘bu ülkede hiç kozmetik ürünü üretilmiyor mu?’ demeniz işten değil. Sanki görünmez bir duvar, KOBİ’lerin bu raflara girmsine engel oluyor.

Benzer durumları büyük perakende zincirlerinde de görüyorsunuz. Migros’tan Carrefour’a bu zincirlerde yerli şirketler tarafından üretilen alkolsüz içecekler bulunamıyor. Aynı şey bakkal dükkanları ve marketler için de geçerli. Hem perakende zincirlerinde hem dükkanlarda, neredeyse tamamen su, gazlı içecekler ve meyve sularında sadece dev uluslararası şirketlerin ürünleri satılıyor. Ya da, KOBİ’lerin ürünleri müşterinin gözüne çarpmayacak ancak sorarak bulabilecekleri izbe yerlerde tutuluyor. Market ve bakkal dükkanlarında içecek buzdolapları dev içecek firmalarının logolarını taşıyor. Bu buzdolapları dükkanlara ücretsiz sağlanıyor ve içine başka firmaların içeceklerin konulması engelleniyor.

Bunlar gibi başka ‘pazar aksaklıkları’ yerli ve küçük ölçekli firmaların büyümesini, serpilmesini ve istihdam oluşturmasını engelleniyor. Kamu kesimine düşen görev, KOSGEB’e bütçe ayırmak olduğu kadar KOBİ’lerin önüne çıkan bu tür engellerin de ortadan kaldırılmasıdır. Serbest piyasa ekonomilerinde pazar aksaklıklarının düzenlemelerle ortadan kaldırılması devletin düzenleyici rolünü gerektiriyor. KOBİ’lerin pazara erişiminin önündeki engelleri ortadan kaldıran uygun düzenlemeler kamunun KOSGEB destekleri için duyduğu bütçe ihtiyacını da düşürecektir.