Archive for August, 2016

“The Business of Turkey”

Murat Yülek, 29.08.2016, Dünya

Kalkınmacı devletin görevi ülkedeki ekonomik ve fiziksel altyapıyı kurmak ve geliştirmek ve halkın gelir üretme imkanlarını artırmaktır. Hemen tüm dünya ülkelerinde halkın sayı olarak büyük kısmı gelirini ücretli çalışarak kazanır. Yani halkın gelirinin artırılması istihdamın artırılması ile olur.

Pazar ekonomilerinde istihdamın çok düşük bir kısmı doğrudan kamu kesimince açılan pozisyonlardan oluşur. Türkiye’de bu oran yüzde 10’un biraz üzerindedir. Yani, istihdamın artması için serbest teşebbüsün yanı şirketlerin sayısının artması gerekiyor. Bir başka deyişle, ülkemizdeki kalkınmacı devletin yeni işlerin kurulmasını ve eski işletmelerin de gelişmesini sağlaması gerekiyor.

Bu manada, şirketler ülke adına istihdam yapmak ‘sosyal görevini’ üzerine almış olan ‘sosyal’ oyunculardır. Oysa özellikle ülkemizde şirketlere düşmanca bakanlarımız çok. Ne kadar çok şirketiniz varsa o kadar istihdamınız ve eve ekmek götüren insanınız var.

Gelgelelim, ülkemizde şirket kurmak, geliştirmek ve hatta kapatmak bile çok zor. Daha önce de bu köşede defalarca yazıldı; Dünya Bankası’nın hazırladığı iş ortamı endesklerinde Türkiye dünyanın ilk 50 ülkesi arasında giremiyor. Buna ragmen büyüklük olarak dünyanın en büyük 20 ülkesi arasındayız. Eğer iş ortamını geliştirirsek dünyanın hedeflediğimiz ilk 10 ülkesi arasına gireriz.

Bunun başarılması için sistematik olarak yapmamız gereken bir çok reform var. iyi çalışırsak en fazli iki senelik bir süreçte Türkiye’yi ilk 10 ülke arasına sokabiliriz. Nitekim Başbakan Binali Yıldırım da yeni hükümetin bu konulara odaklanacağını söyledi. Hükümet eğer ciddi bir çalışma programı ortaya koyarsa kısa sürede bunu başarmaması için bir neden yok. Gürcistan gibi ülkelerin tecrübesi bunu gösteriyor.

Ancak kısa vadede de yapılması gereken şeyler var. Ticaret Kanunu bir çok soruna çözüm olmadığı gibi yeni sorunlar da ortaya çıkarttı. Kısa vadede en azından bazı ‘pürüzleri’ ortadan kaldırmamız gerekiyor.

Basit bir örnek (daha önce de bu köşede değinildi). Belediyelerimiz şirketleri Fransız maliyecinin hikmetli sözleri uyarınca ‘yolunacak kaz’ gibi görüyor. Apartman ve iş merkezlerinde su ve elektrik konutlara göre daha pahalı. Oysa tam tersi olmalı.

Elimde uluslararası bir istatsitik olmasa da, ülkemizde noter masraflarının (ki noter gelirlerinin çoğu devlete gidiyor) dünyanın en yüksekleri arasında olduğunu şüphe duymuyorum. Bu durum, iş dünyasına zarar veriyor. İş yapma maliyetini artırıp ekonomimizin istihdam artırma yeteneğini daraltıyor.

Daha basit bir örnek. Bir şirket kuracaksanız, ne iş yapacağınızı en ince ayrıntısına kadar ana sözleşmede yazmanız gerekiyor. Neden? Bu durum kime hangi faydayı sağlıyor? Sağlamıyorsa neden bu zorunluluğu getirip sayfa sayfa ana sözleşmeler hazırlıyoruz. Ya da, neden yapacağınız faaliyetleri oda sicil müdürlüklerinin onayından geçirterek şirketin ünvanına eklemek zorundayız? Bu zorunluluk, ‘ Elvan madencilik, içecek, kağıt, müşavirlik, inşaat, ulaşım A.Ş.’ gibi hantal isimleri ortaya çıkartıyor. En ufak bir faaliyet tadilatında şirketleri tekrar ünvan değişikliğine zorlayarak notereden şirketin araba ruhsatları dahil tüm belgelerini, yenilemek zorunda bırakıyoruz.

Bir başka örnek. Sermayesi 250,000 TL’nin üzerindeki anonym şirketlerden avukat bulundurma ya da ceza ödeme zorunluğunu koyuyoruz. Neden? Bir büyüklükte bir şirket avukata ihtiyacı olduğu zamanı kendisi belirleyemez mi? Bu arada, her büyüklükteki işletmelerin doktor ve iş güvenliği uzmanı bulundurma zorunluluğunun geçtiğimiz ay ertelenmesi çok doğru bir karar oldu.

Tüm bunlar iş yapma maliyetlerini artıran küçük ama önemli zorluklar. Sonuç, Amerika Birleşik Devletleri’nde aracı maliyeti dahil 400 dolara (yani ABD’nin kişi başına gelirinin yüzde 1’i)  1 saate şirket kurabilirken Türkiye’de aynı işi en az 1000 dolara (kişi başına gelirin yüzde 10’u) gerçekleştirebiliyoruz. Tevekkeli değil, Amerika Birleşik Devletleri’nde 320 milyon nüfusa karşılık 152 milyon istihdamı (nüfusun yüzde 47’si) Türkiye’de ise 78 milyon nüfusa karşılık 28 milyon (nüfusun yüzde 35’i) istihdam üretebiliyoruz.

Yeni Hükümet’in kısa sürede başarabileceği iş ortamının düzeltilmesi konusunda icraatlerini bekliyoruz. Eski Amerikan Başkanı Coolidge’e atfedilen bir söz vardır: “The business of America (American people) is business.” Türkiye’yi de daha iyi bir iş ve işletme dostu haline getirmeliyiz. Böylece daha iyi bir istihdam dostu olacağız.

Murat Yülek, 22.08.2016,

 

“Jeopolitik Riskler ve Finans”

“Türkiye’nin Yeni Hikayesi”

Murat Yülek, 15.08.2016, Dünya

Darbe girişiminin başarıya ulaşamaması Türkiye’yi kurtardı. Halkın gösterdiği fedakarlık ve yöneticilerin gösterdiği dirayet bunun ana sebebi oldu. Buna muhalafet partilerinin dirayeti, basın ve ordumuzun içindeki sağlıklı çoğunluğu da eklenince, bir darbe girişimi hem Türkiye ve hem de belki de dünya tarihinde ilk defa püskürtüldü. Daha önemlisi, ortaya partiler arası işbirliği ve mutabakat ortamı çıktı. Bu ortam son derece değerli. Türkiye’nin ileri dönük atılımlarını yenilemesi için sağlıklı bir zemin oluşturuyor.

Beni düşündüren konu, Binali Yıldırım Hükümeti’nin göreve gelmesinin hemen başlarında ortaya çıkan bu olumsuz ve ardından olumlu gelişmeleri ne ölçüde Türkiye olarak yeni bir ‘ekonomik hikayenin’ başlangıcı yapabileceğimiz.

Önceki haftalarda da üzerinde durduk; ekonomik açıdan risklerimiz büyük ve önce bunların hafifletilmesi gerekiyor. Neydi onlar? Bir not kırımı tehlikesi, finansal piyasalarda dalgalanma ve ekonomik yavaşlama.

Buna karşılık, Türk ekonomisi uluslararası parasal konjonktürün de desteğiyle bir ‘stres’ testinden dahaşu ana kadar başarıyla çıktı. Direnç gücünü ve güçlü temellerini gösterdi. Bu bile, Türkiye’nin ‘olay risklerine’ olan direncini gösteriyor ve not düşmemesini gerektiren başlı başına bir sebep.

Geçen haftalarda önemle altını çizdiğimiz; kurun 2,90-2,95 bandına çekilmesi ihtiyacı da geçen hafta ortasından itibaren gerçekleşti. Düşünün, geçmişinde darbekolik olarak bilinen olan bir ülkede yeni yeni bir darbe girişimi yaşanıyor ve tüm göstergeler kısa zamanda eski düzeylerine yakınsıyor (borsanın da yakın zamanda 15 Temmuz seviyelerine dönmesi beklenmeli). Önümüzdeki dönemde, en önemli  makroekonomik çıpamız olan bütçe dengelerinde muhafazakarlık devam ederse bu stress testini de tamamen başarıyla geçmiş olacak Türkiye.

Daha önemlisi ise orta vade. Şu anda alınan önlemler haklı olarak daha çok kısa vadeyi ilgilendiriyor ve KOBİ’lere vergi indirimleri gibi ilave yapılması gereken şeyler de var. Konut kredi faizlerinin indirilmesi bağlantıları güçlü bir sektör olan inşaat eliyle bir büyüme etkisi yapar. Ancak bu etki sektörel yaygınlık açısından ve miktar olarak herşeye ragmen sınırlı kalır. TCMB, BDDK, SPK gibi kurumlarımızın da aldığı tedbirler olumlu ancak onların da orta ve uzun vadeli etkileri sınırlı.

Orta ve uzun vadeyi ilgilendiren en önemli tedbir Varlık Fonu. Önceden de çeşitli vesilelerle önerilmiş olan böyle bir fon altyapı eksiğinin tamamlanması, sermaye piyasalarındaki dalgalanmaların hafifletilmesi vs gibi açılarda çok önemli. Ancak asıl önemli olan Türkiye’nin sanayi kesiminin güçlenmesinde nasıl bir rol oynacağı.

Lafı uzatmayalım. Bizce, Yıldırım Hükümeti’nin orta ve uzun vade için ele alması gereken en önemli konu sanayi kesiminin güçlendirilmesi, sınai rekabet gücünün artırılması ve iş ortamının iyileştirilmesi. Basit bir rakam verelim. Türkiye dünyanın en büyük sanayi üreticilerinden. Ancak, Türkiye’de kişi başına üretilen sınai katma değer İsviçre’nin yaklaşık onda biri; Almanya’nın ise altı biri seviyesinde.

Hükümet’in bu alanda hızla yapabileceği bazı şeyler var: teşvik sisteminin gözden geçirilmesi, bu köşede daha önce yazılan perakende şirketlere cirolarının yüzde 25’ini KOBİ’lerden aldıkları ürünlerle yapma zorunluluğu ve Türkiye Kalkınma Bankası’nın sermayesinin en az 15 milyar TL seviyesine çıkartılması ve aktif hale getirilmesi. Unutmayalım, sanayi kesimi de ‘bağlantıları’ yaygın bir sektör. Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan bir girdi-çıktı çalışması, imalat sanayinde bir dolarlık nihai talep artışının diğer sektörlerde 1,3 dolarlık üretim artışı getirdiğini gösteriyor. İnşaat sektörü için aynı rakam 0,86 dolar. Yani, imalat sanayinin desteklenmesi hem acil büyüme ve istihdam etkisi hem de kalıcı üretim, istihdam ve ihracat etkisi açısından en önemli sektör.

Bunlara enerji alanında yerli üretim (özellikle jeneratörler, PV hücreler ve rüzgar santralleri) ve mini güneş enerjisi yatırımlarının önünün tekrar açılması konularını da eklemek gerekiyor. Tarım alanında, üretici çiftçiye verilen mazot desteklerinin katlanması gerekiyor. Tarım alanında ithalat oldukça yüksek seviyelere ulaştı. Buna pamuk da dahil. İthalattan dolayı kaybolan üretim çiftçi gelirlerinin azalması ve tarımsal büyümenin düşmesi manasına geliyor.

Yeni hükümetin orta vadeye eğilmesi kalıcı ekonomik etkileri azaltacak ve darbe girişiminin olumsuz etkilerini ortadan kaldıracaktır. Bu arada, Devlet Memurları Kanunu’nun gözden geçirilmesi çok doğru bir politika tercihi. Buna iş ortamının düzeltilmesiyle ilgili hızla gerçekleştirilecek tedbirler de eklenmeli.

“Ekonomik Tedbirler ve Sinyal Etkisi”

Murat Yülek, 08.08.2016, Dünya

Moody’s Cuma gününü herhangi bir açıklama yapmadan pas geçti. En doğrusu buydu; 18 Temmuz’da Türkiye’nin not görünümünü, ‘durumun değerlendirilmesi’ için düşüren Moody’s bu kez profesyonelce davrandı.

Jeopolitika risklerin arttığı bir ortamda kredi değerlendirme kuruluşları hareketli bir yıl yaşıyor. Haziran ayında Brexit oylamasından hemen sonra İngiltere’nin notu Fitch  ve S&P tarafından indirildi. Öte yandan, finansal durumu kötüleşen Deutsche Bank ‘ın da notu bu yıl iki defa indirildi. Deutche Bank epey itiraz etti bu duruma.

Bu arada kredi kuruluşlarınca geliştirilen ‘olay riski’ gibi kavramlar jeopolitik risklerin arttığı bir ortamda, borçlanıcıların derecelendirme kuruluşlarının sübjektif değerlendirmeleriyle karşı karşıya kalma riskin, artırıyor. Türkiye Cumhuriyeti, siyasi açıdan olay riskiyle karşı karşıya kalmış bir ülkeyken tarihinde hiç moratorium dahi ilan etmedi. Mali durumu oldukça güçlüyken bir darbe girişimi yaşadı. Darbe girişimi halkın büyük desteğiyle atlatıldı ve sonrasında da tabii olarak bir yeniden yapılanma süreci içine girdi. ‘Olay riski’ penceresinden bu duruma nasıl bir ‘ordinal’ derece atfedeceksiniz?

Türkiye açısından başarısız darbe girişimi sonrası uygulanacak politikaların ‘sinyal’ değeri, politikaların amaç ve sonuçları kadar önemli olacak. Geçen hafta da bahsettiğim gibi bu açıdan en elverişli çıpa maliye politikası. Darbe girşimi sonrasında bütçe disiplininin devam etmesi hem çok kritik ve hem de yüksek sinyal değerine sahip.

Aynı değerde ikinci bir alan da reformlar. Türkiye önümüzdeki dönemde bazı ekonomik reformları devreye sokarsa önemli bir sinyal değeri oluşturmuş olur. Bazı ekonomistler en azından iş ortamının iyileştirilmesi ya da emek piyasasının esnekleştirilmesi gibi alanlarda seçilmiş reformların hızla uygulamaya konulmasının yurt içinde olduğu gibi uluslararası yatırımcılar tarafından da darbe girişiminin menfi propagandasının azaltılmasında etkili olacağını düşünüyor.

Bu yılın kalan kısmı ve 2017 için yine sinyal etkisi önemli olacak bir başka alan da Türk ekonomisinin büyüme performansı olacak. Hükümetin iç talep eksikliği sebebiyle olası bir durgunluk riskini ortadan kaldıracak makroekonomik tedbirleri devreye sokması gerekiyor. Bunlardan bazıları açıklanmaya başlandı.

Son olarak, darbe girişiminde sonra oluşan yavaşlama riskinin menfi finansal etkilerinin düşürülmesi için, bankalara olan takipteki (özellikle küçük montanlı) şirket ve şahsi kredi/ kredi kartı borçları için bir iskonto ve yeniden yapılanma tedbir paketi piyasa da olumlu karşılanır. Banka bilançoları açısından da NPL’lerin artma riskini düşürür. Piyasa da böyle bir beklenti yakında oluşacaktır.

Sözün özü, önümüzdeki dönemde bazı tedbirlerin alınması gerekiyor ve bu tedbirlerin kendileri kadar hem iç hem de dış piyasada oluşturacakları sinyal etkisi kritik öneme sahip.

“Türkiye 360 ve Kamu Diplomasisi İletişimi”

Murat Yülek, 01.08.2016, Dünya

Darbe girişiminden hemen önce Türkiye İsrail ve Rusya ile ilişkilerini güçlendirme kararı aldı. Önümüzdeki hafta Cumhurbaşkanı Erdoğan Rus muhatapı Putin ile görüşecek. Bunlar, daha geniş bir uluslararası açılımın yeniden başlangıcı olabilir mi?

Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un yayın kuruluşlarının iktisat yazarları ve müdürleriyle düzenlediği istişare toplantısında Türkiye’nin bir ara ‘eksen kayması’ olarak da adlandırılmış olan konu üzerinde de duruldu. Kurtulmuş, önceki yıllarda Türkiye’nin Afrika, Latin Amerika ve Asya’ya yaptığı açılımların bazı gözlemcilerce Batı Avrupa’dan uzaklaşma olarak eleştirilmesini kastediyor.

Geçmiş yıllarda, alışılmış kalıplardan çıkamayanlarımız tarafından ‘eksen kayması’ olarak etiketlenen bu açılım esasında Türkiye’nin tüm dünyaya açılımını simgeleyen bir ‘Türkiye 360’ politikasıydı. Malezya’da Mahathir Muhammet dönemindeki ‘Look East’ politikasının aksine, benim ‘Türkiye 360’  olarak adlandırdığım politikada Türkiye, Avrupa dışındaki büyük dünya ile de tanışması ve böylece opsiyonlarını, pazarlarını genişletebilmesi manasına geliyor.

2002 yılından sonra oluşan Türkiye 360 politikası Türkiye’ye şu ana kadar çok fayda sağladı. En azından, Türkiye, Avrupa ekonomisinin daraldığı, talebin yavaşladığı bir dönemde ihracatını 30 milyar dolarlardan 160 milyar dolarlara yükseltmesinde Türkiye 360 önemli rol oynadı. İleride de, politika iyi şekillendirilip uygulanırsa, sadece ihracat açısından değil, Türkiye’nin dış yatırım almasında, dış yatırım yapmasında ve siyasi olarak uluslararası desteğini artırmasında ok faydasını görürürüz.

Bölgenin karışmasından sonra Türkiye 360 son yıllarda yara aldı. Ancak şimdi Türkiye 360’ı canlandırma vakti. Şu sıralarda yurt dışında Türkiye hakkında menfi bir algı var. Halkın sokaklara dökülerek canı pahasına bir darbe girişimini belki de tarihte ilk ve son defa engellediği ülkemiz hakkında ‘darbe gerçek miydi tiyatro muydu’ yorumları dahi yapılıyor. Dezenformasyonun da önemli rol oynadığı bu durumun aşılmasında ve Türkiye 360 politikasının geliştirilmesinde kamu diplomasisi önemli rol oynayabilir.

Kamu diplomasisinde ve genelde Türkiye’nin konularının yurt dışına anlatımında uluslararası dili iyi kullanmak gerekiyor. Dahası, her sene Nisan ayında düzenli olarak dünya gündemine getirilen Ermeni soykırımı iddiaları da dahil olmak üzere Türkiye’nin yaşadıkları geniş yelpazede araçların kullanılması gerekiyor. Türkiye Avrupa ve Amerikan halkı üzerinde propagandalardan çok çekti. Örneğin, Tekstil İşverenler Sendikası Genel Sekreteri, eski gazeteci Levent Oğuz, 20. yüzyılın ilk yarısında başlarına Fransa’da çukulata paketlerinin arka yüzlerine koyulan ‘vahşi müslüman Türklerin katlettiği hristiyan Ermenileri’ konu alan ‘yaratıcı’ çizimler gibi unsurların bu ülkede bugün hala devam eden Ermeni katliamı algısının oluşmasında önemli rol oynadığını söylüyor. Düşünün, Fransa’da 1920 yılında bir çocuk eline bir chocolaterie d’Aiguebelle tarafından üretilen çukulataları alıyor ve kutunun arkasında vahşi Türklerin Osmanlı’nın Ermeni vatandaşlarını nasıl katlettiğini gösteren etkileyici çizimler görüyor. Ya da, aynı yıllarda yine Fransa’da bir ev kadını Tapioca de l’etoile adlı un ürününü aldığında kutudan yine katliamları resmeden yaratıcı ve etkileyici kartpostallar çıkıyor. İngiltere’deki Toynbee/Mavi kitap projesini bir tarafa bırakın, Avrupa’da ve Amerika’daki bugünkü ‘orantısız’ algı bozukluğunun olmasında böyle ‘ince’ ‘kamu diplomasisi’ araçlarının etkisini kim yadsıyabilir?

Bu arada, yine toplantıda konuşulan bir başka önemli konu; Temmuz ve Ağustos aylarında açılışının yapılması ya da temel atılması planlanan bazı yeni özel sektör yatırımlarının açılış törenleri darbe girişimi sonrasında iptal edildi. Oysa tersine, bu dönemde bu tip açılışların ve Türkiye’deki uluslararası organizasyonların iptal edilmek yerine sayılarının artırılması gerekiyor. Nitekim yakın zamanda Kale Grubu gibi büyük gruplar yeni yatırımlar da açıkladı, açtı veya temel attı. Morale ihtiyaç olan bu dönemde diğerlerinin de benzer törenleri organize etmesi gerekiyor.

Son olarak, 2016 ve 2017 yılında Türk ekonomisinin en önemli çıpası olan maliye politikası. Maliye Bakanı Naci Ağbal GSYH’nın yüzde 1,3’ü oranındaki merkezi yönetim bütçe açığı hedefinin devam ettiği açıklamasını yapmıştı. Bu hedef, ve geneldeki bütçe disiplini mesajının, güçlü bir tonda devam ettirilmesi önemlidir. 2016 yılı ikinci yarısında büyümenin düşmemesi ve bütçe disiplininin korunması ve ikisi hakkındaki iletişim son derece önemli.