Murat Yulek
Dünya Gazetesi 2 Kasım 2009

Geçen sene kasım ayından itibaren TCMB soluksuz bir faiz indirimine girdi. Sürecin ilk başladığı dönemde, bu senenin başına kadar, bazı gözlemciler indirimleri prematüre bulmuşlardı. Ancak TCMB’nin haklı olduğu ortaya çıktı.

Geçen bir senede, bu köşede devamlı altının çizildiği gibi tüm önemli faktörler, faiz indiriminin mümkün ve gerekli olduğunu gösteriyordu. Bir taraftan enflasyon ve beklentiler düşerken diğer taraftan ekonomik aktivite yavaşlıyor ve meta fiyatları gevşiyordu. Ayrıca, Türkiye ile diğer gelişmiş ve gelişmekte olan ekonomilerdeki politika faizleri arasındaki büyük fark, o dönemde aşırı tedbirli davranan TCMB ölçülerinde dahi çok yüksekti. Son olarak, yine bu köşede bir yıldır yazıldığı gibi, Türkiye ile diğer ülkeler arasındaki getiri farkları dışarıya para kaçmasını engelleyeceği gibi, dışarıdan para ve sermaye girişini cazip hale getiriyordu.

Bugüne geldiğimizde, enflasyonda yakın zamanda enflasyon beklentilerinde bir güçlenme söz konusu değil. Yurtiçi aktivite hâlâ zayıfken kurda bir hareketlenme gözükmüyor. Yurtdışından ithal edilebilecek enflasyonda meta fiyatları bir risk oluşturuyor ancak henüz çok zayıf.

Öte yandan yurtiçi aktivite – büyük ölçüde kurlardan dolayı- halen zayıf gidiyor. TCMB’nin ekim ayı ‘Enflasyon Raporu’nda yayınladığı hesaplara göre “çıktı açığı” üçüncü çeyrek itibariyle yüzde 8 civarında (yani, Merkez Bankası ekonominin potansiyel üretim seviyesiyle şu anki üretim seviyesi arasındaki negatif yüzde 8 civarında fark olduğunu hesaplıyor.) Dahası TCMB, “politika faizlerinin sınırlı bir miktar daha indirilip 2010 boyunca sabit kaldığı varsayımı” altında çıktı açığının 2011 başlarında dahi yüzde 3’ler seviyesinde kalmasını öngörüyor.

TCMB’nin aktivite (ya da çıktı açığı) öngörüsü makul. Kimileri aktivitenin daha hızlı iyileşebileceğini, (yani, Merkez Bankası’nın aktivite ve dolayısıyla enflasyon konusunda “kötümser”), olduğunu bunun da, ortaya çıkartacağı politika tercihi sebebiyle, enflasyon riski oluşturabileceğini düşünecektir. Ama önümüzdeki dönemde TCMB’nin aktiviteyi yakından izleyeceği belli. Bu da ona zamanı geldiği zaman politikasını değiştirme imkanını sağlayacak.

ABD faizlerinin seyrinin bizim açımızdan da önemli olmaya devam edecek. Orada, Greenspan’in Fed’i, 1990’larda ve 2000’lerde önce borsa sonra gayrimenkul balonlarının şişmesine destek vermiş, 2004’de de faizleri zamansız yükselterek bu kez gayrimenkul balonunun patlamasına itinayla yardımcı olmuştu. Şu anda ABD’de devam eden tartışma Fed üzerinde baskı oluşturuyor. Ancak Bernanke’nin, Fed’i patlayan balonun tekrar şiştiğine (yani aset piyasaları ve bilançoların tam olarak düzeldiğine) emin olmadan faiz artırımlarına gitmeyeceğini tahmin ediyorum.

Yukarıdaki “heterodoks” açıklamayı bir tarafa bırakalım, enflasyon ve ekonomik aktivite beklentileri de ABD’de yakın zamanda sürdürülebilir faiz artırımlarının gelmesi ihtimalinin çok düşürüyor. Kriz ortamında pek konuşulmasa da “Taylor Kuralı” “normal” parametrelerle hala negatif politika faizlerine işaret ediyor. ABD’de ciddi bir kesimin keşke mümkün olsa dediğini duyuyor gibiyim. Zira, önceden de altını çizdiğim gibi, ABD ekonomisinin hareketlenmesi konusunda iyimser olabilmek hâlâ çok zor.

Bir kez daha altını çizelim: Önümüzdeki dönem, üçlü carry trade dönemi olacak – Japonya, ABD ve Avrupa. Para uzun süre ucuz kalacak. Bu da bizim Merkez Bankası da dahil merkez bankaları ve bankalara yeni bir açmaz getiriyor bu da dolar dışı optimal rezerv yapısı meselesi.