Murat Yulek
Küresel Bakış, Dünya Gazetesi, 23.11.2009

TCMB araştırmacıları tarafından yayınlanan Türkiye İmalat Sanayinin İthalat Yapısı adlı çalışma “ortalığı karıştırdı.” Çalışma, iyi niyetle hazırlanmış ve detaylı (ancak geliştirilmesi gereken) bir ankete dayandırılmış. Sorun, sonuçların yorumlarında; çalışmanın raporlanan sonuçlarının yorumlarında gerekli derinlik sağlanamamış. Böyle olunca, ortaya biraz da magazinel ancak önemli bir tartışma çıkıyor: ithalattaki ve cari açıktaki patlamanın ana sebebi TL’nin değerlenmesi mi yoksa Türkiye’deki üreticilerin kalitesiz ve yetersiz miktarda mal üretmeleri mi?
Öncelikle bu köşede önce de altı çizilen şu noktaları tekrar hatırlatalım:
• Uzun vadede büyümenin (dolayısıyla zenginleşmenin) “tek” belirleyicisi verimliliktir. İnsan ve sermaye birikimi aynı olan A ve B ülkelerinden, “ortalama” çalışanı daha verimli olan daha “zengin” olacaktır.
• Bu “ortalama” verimliğin seviyesi sadece özel sektörle alakalı bir husus değildir. Devletin verimliliğinin düşük olduğu bir ekonomide, ortalama ekonomik verimliliği artırmak imkansız değil ancak çok zordur (Polisin iyi çalışmadığı Gotham kentinde durumu ancak Batman kurtarabilir).
• Kısa vadede ise, yurt içi-yurt dışı üretim maliyeti farklarının önemini yadsıyamayız. Nominal kur da nisbi maliyetlerin en önemli belirleyicilerindendir.

o Devletin ve bürokrasinin hantal ,
o Enerji maliyetlerinin yüksek,
o Altyapının eksik,
o Siyasetin dalgalı
o Finans maliyetlerinin yüksek ve finansa erişimin zayıf,
o İşçilik maliyetlerinin ise yüksek
olduğu bir ülkede, bir de yerel para birimi aşırı değerliyse oradaki uluslararası ticarete konu olan malları üreten üreticilerin rekabet güçlerini artırmak için yapacağı fazla bir şey kalmamıştır.
• Dünya ekonomisinin entegre olduğu bir ortamda, uluslararası ticarete konu olan malların üreticileri, mallarını ister yurt dışında ister yurt içinde satsın, fiilen ihracatçı durumdadır. Gümrük duvarlarının olmadığı bir ülkede, rekabet ulusal sınırların dışında olduğu kadar içindedir de.
• Böyle olunca, yukarıda sayılan tüm maliyet faktörleri aleyhlerindeyken, bir de değerli TL ile boğuşan (yabancı rakipleriyle ister yurt dışında ister yurt içinde) rekabet eden Türk “ihracatçıları” büyük bir maliyet sıkıntısıyla karşı karşıya kalır. Dahası, TCMB çalışmasında da altı çizildiği gibi, belli sektörlerde, yurt içinde üretim sona erdirilir veyahut hiç başlamaz. Bunun sebebi basittir. Bir müteşebbis iki basit şart gerçekleşirse riskleri göze alıp bir sektöre yatırım yapıp üretimini başlatır:
o O piyasada yeterli talep var mı? Ya da gelecekte oluşacak mı?
o Riskler de göz önüne alındığında, ileriye dönük karlılık oranları (“nakit akımları”) bu piyasaya girme fikrini hakllı çıkartıyor mu?

Eğer sermaye birikimi belli bir seviyeye gelmiş, beşeri sermayesi ve AR-GE gücü açısından da dünyada en gerilerde yer almayan bir ülkede, bazı sektörlerde milyarlarca dolarlık ithalat yapılırken, yani talep güçlüyken, üretim başlamadıysa ya da yetersizde oturup neden böyle olduğunu düşünmek gerekir. Acaba, sadece yapısal eksiklikleri suçlamak durumu açılıyor mu? Yoksa uzun dönemler boyunca reel olarak aşırı değerli kalan yerel kurun da etkisiyle maliyet yapısı o sektörlerde üretimin ortaya çıkmasını ve palazlanmasını kalıcı/sürdürülebilir olarak engelliyor olabilir mi?
• Son söz: Değeri düşürülmüş TL Türkiye’yi uzun vadede zengin etmez. Bu konuda tartışma yok. Ancak, mevcut şartları veri alındığında, aşırı değerli olduğu belli olan bir kurun, Türkiye’ye kalıcı zarar verdiği de bellidir. Hem uzun vade hem de kısa vadeyi göz önünde tutmayan politika (ya da “politikasızlık”çerçeveleri) ekonominize zarar verir.

Gelelim TCMB’nin çalışmasına.

Çalışma’nın başlangıcında (sunum versiyonu): “cari açığın istikrarlı büyüme önünde temel engel olduğu” söyleniyor. Bu doğru ve Türkiye’deki karar alıcılar açısından önemli bir algılama ilerlemesine işaret ediyor. Önceki yakın dönemde karar alıcılar tarafından “finanse ediliyorsa cari açığın patlamasında sorun olmadığı” söyleniyordu. Finanse edilemezse zaten krizin içinde olmuş olacağımız ise pek düşünülmüyordu.

Çalışma doğru bir noktadan başlatılmış olduğu gibi gördüğüm kadarıyla sonuçları da bu yazıda verilen mesajı destekliyor. Ancak çalışmanın sonundaki yorumlar farklı.

1. Çalışmada imalat sanayi şirketlerinin ithalata yöneliminde üç önemli faktör ayırt edilmiş: maliyet, kalite ve iç üretimde yetersizlik.
2. Çalışmanın temelini oluşturan anket sonuçlarına bakılırsa, maliyetin, yani kurun, yüksekliğine atfedilen önem ile yerli üretimin kalite eksikliğine atfedilen önem zaten seviye olarak hem tekstil hem de makine sektöründe aynı. Dolayısıyla, çalışmanın ortaya koyduğu verilerinden, Türk üreticilerinin kalite eksikliğinin, kurdan, istatsitiksel açıdan daha önemli bir ithalatı artırıcı etki yaptığı sonucu pek çıkartılamaz. Yapılacak şey, metinde bu konuda gerekli düzeltmeleri yapmaktır.
3. Ancak çalışmada daha önemli bir eksiklik var. Kalite faktörünün etkisini fiyat faktörünün istatistiksel olarak “kontrol” ettikten sonra açıklamak gerekiyor. Kur sebebiyle yerli mal ve örneğin Almanya’dan ithal edilen malın fiyatlarının hemen hemen aynı olduğu bir ortamda, ankete cevap veren bir üretici, kalite farkını daha önemli algılıyor olabilir. Bu şekliyle ankete cevap veren üretici temsilcisi, acaba esasında kaliteye değil “value for money’e” işaret ediyor olabilir mi? Bir başka deyişle, üretici acaba “maliyet ne olursa olsun, ben yabancı mal ve onun kalitesinden şaş(a)mam” mı demiş oluyor gerçekten? Çalışma bu çerçevede geliştirilmeden, fiyat/maliyet tercihi konusunda güçlü bir yorum yapmak zor.
4. Bundan da önemlisi; çalışmada ithalata yönelimin en önemli sebebi olarak bazı alt sektörlerde iç üretimin olmaması ya da yetersiz olması ortaya çıkmış. O zaman en önemli sonuç da şu: talebin hazır olduğu bu sektörlerde yurt içi üretimin ortaya çıkmaması veya yetersiz olmasının ana sebebi nedir? Kur ve diğer maliyetlerin, teknoloji ve insan birikimimizin yeterli olduğu sektörlerde dahi Türkiye’ye uygun bir üretim ortamı sağlamaması olabilir mi?
5. Son olarak, çalışmada ithalatı finanse eden ECA kredilerinin önemi yeterince farkedilemediği görülüyor. İthal malların, yabancı ECA’ler tarafından en az bir yıl civarında vadede finanse edildiği Türk ekonomisinde yerli üreticinin bir çok alt sektörden deplase edilmesi gayet normal bir gelişmedir.

Bunalmış Türk sanayiciler arasında yaygın olan “Türkiye’de sanayici olunmaz” anlayışını hem uzun hem de kısa vadedeki politika adımlarıyla değiştirmemiz gerekiyor: devletin verimliliğinin artırılması, altyapının yeterliliğinin ortadan kaldırılması, beşeri sermayenin kalitesinin yükseltilmesi, enerji maliyetlerinin kalıcı bir şekilde düşürülmesi, siyasi istikrarın devamı, finansal sistemin geliştirilerek uzun vadeli, makul maliyetli fonlama ortamının getirilmesi, AR-GE-markalaşmanın yaygınlaştırılması böyle bir çerçevenin uzun vadeli adımlarıdır. Ancak kısa vadeyi ihmal eder, “ihracatçıları” kaderleriyle başbaşa bırakırsanız uzun vadeyi kazanmanız çok zor olur.