Murat Yülek, Küresel Bakış, Dünya Gazetesi, 21 Aralık 2009

Kredi derecelendirme şirketleri finans sektörünün en önemli oyuncularındandır. Bu şirketler, borçlanıcıların (şirketler, devletler, yerel yönetimler) borç ödeme kapasiteleri konusunda (ya da ihraç edilen borç enstrümanlarının güvenilirliği hakkında) değerlendirme yapar ve bu değerlendirmelerini borç vericilerle paylaşır. Sonuçta, borçlanıcıların borçlanabilmeleri ve borçlanma maliyetleri üzerinde etkili olurlar.
İstatistiksel analizdeki birinci ve ikinci tip hatalar gibi, kredi derecelendirme şirketleri de borçlanma kapasitesi ile ilgili değerlendirmelerinde iki tür hata yapabilir. Verilen kredi notu borçlanıcının gerçek durumundan daha iyiyse, borç vericiyi riske sokmuş olur. Eğer borçlanıcıya gerçek durumundan daha kötü bir not verilirse, o şirket ya da ülke daha zor ve pahalı borçlanır hale gelir.
Kredi derecelendirme şirketlerinin, sanki zor anlaşılması için özellikle garipleştirilmiş gibi duran ilginö derecelendirme skalaları vardır. Bir takım büyük ve küçük harflerin ve artı / eksi işaretlerinin birbiri ardınca sıralandığı dereceler, daha çok, yeni okuma yazma öğrenmiş bir öğrencinin karalamalarına benzer. Bunun sebebi, “tarihtir.” Mali analizi derecelendirmeye dönüştüren ve ilk derecelendirme şirketini kuran John Moody zeki ancak formel eğitime sahip olmayan birisiydi. Kuruduğu harflere dayalı sistem, sonradan S&P / Fitch tarafından biraz daha kolay anlaşılır hale getirilse de, aynı “mistisizmi” korudu. Esasında, bu derecelendirme mantığının, mistisizmden değil de, bir şirketin “yatırım yapılabilirliği” gibi, hem analitiklik hem de kehanet becerileri gerektiren bir konuda verilen yorum ve yatırım yap/yapma tavsiyesinin “kesinliğinin” olabildiğince gri alana kaydırılması ihtiyacından kaynaklandığı da söylenebilir.
Sorun da buradan kaynaklanıyor ve derecelendirme skalasını da aşıp sürecin ne kadar analitik olup olmadığında kilitleniyor. Bir ülkenin ya da şirketin borç ödeme kapasitesinin skorlanması hem o şirketin çok iyi analiz edilmesini, yani doğru bilgilerin alınıp “doğru” proses edilmesini, hem de gelecek hakkında (hem şirket hem de şirketi çevreleyen makroekonomik ortam) kestirimler yapmayı gerektiriyor. Sonuçta, hangi derecelendirme şirketini alırsanız alın, notlamalar analitik gücü oldukça zayıf hatta keyfi modellerle yapılıyor. En önemli sorun burada.
Böyle olunca, Enron krizinden tutun mortgage krizine kadar kredi derecelendirme şirketlerinin hep çuvalladığını görüyorsunuz. Enron verilen raterin ancak şirket battığında (daha doğrusu bir hafta önce) düşürülmesi, ya da son krizin ana sebebi olan menkul kıymetleştirilmiş ipotek kredilerinin üzerine AAA rating damgasının basılması bunun en çarpıcı örnekleri.
Derecelendirme şirketlerinin politik baskılardan, ya da genel geçer kabullerden etkilenmediğini söylemek de güçtür. Örneğin, Fed’in borç krizinden bahsettiği bir dönemde ABD’nin kredi notunun tartışma konusu bile olmamasının sadece analitik sebeplerden kaynaklanıp kaynaklanmadığı hep bir soru olarak kalacaktır.
Konu Türkiye’yi de ilgilendiriyor. Zira, Türkiye nedense bir türlü yatırım yapılabilir kategorisine giremedi. Yakınımızdaki örnekler soruyu anlamlı hale getiriyor.
Macaristan, 2006 yılı başına kadar S&P’den A- (diğer derecelendirme şirketleri de aşağıyukarı eşdeğer not vermişti) derecesine sahipti. Krizin daha başında, 5 Ekim 2008’de IMF ile 16 milyar dolar’lık program imzalayarak ayakta kalabilen ülkenin derecesi 17 Kasım tarihinde BBB+’dan BBB’ye indirildi (şu anda BBB-). Tebrikler!
Ukrayna’nın da durumu farklı değildi. Ukrayna, krizden önce Türkiye ile aynı dereceye sahipken, krizin daha başlarında havlu atan ülkeler arasına girdi. 4 Kasım 2008’de IMF ile yine 16 milyar dolarlık civarında bir program imzalamak zorunda kaldı. 12 Haziran ve 24 Ekim 2008’da küçük not kırımları yaşayan Ukrayna’nın notu krizden sonra C’li notlara indi (S&P).
Krizde IMF Doğu Avrupa’ya 80 milyar dolarlık finansman sağlama taahhüdü verdi. Bu ülkeler arasında Türkiye yok. Notu ise hala “kırık”.
Soru: Rating şirketlerine kim not verecek?