03.11.2013, Murat Yülek, Zaman

Bu yıl beşincisi toplanan İzmir İktisat Kongresi artık bir gelenek haline geldi. Birincisi Atatürk tarafından 1923 yılında toplanan Kongre, önce Devlet Planlama Teşkilatı ve ardından, isminin değişmesiyle Kalkınma Bakanlığı tarafından düzenleniyor. Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz ve ekibi, gittikçe genişleyen ve bu yıl benim gözlemlerime göre oldukça yüksek olan bir katılıma ev sahipliği yaptılar.

Kongre’de Türkiye’nin makroekonomik ve sektörel konuları dışında İzmir’e oldukça önem verilmiş. Sadece akademisyenler ve bürokratlar değil, işadamları, öğrenciler ve gazetecilerin de değerlendirme yaptığı oturumlar düzenlenmiş.

İlk oturumda ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Ali Babacan ve Dünya Bankası Başkanı Jim Yong Kim, Deniz Gökçe’nin moderatörlüğünde hem Türkiye hem de dünya makroekonomisini konuştular. Dünya Bankası Başkanı’nın, konuşmasında sık sık Türkiye ekonomisine ve yönetimine övgüler yapması dinleyicilerin dikkatinden kaçmadı.

Benim de başlangıç sunumunu yaptığım ikinci oturum ise “Türkiye Yatırım Zirvesi” adını taşıyordu. Doğrudan dış yatırımlar konusunu bu köşede birkaç kez ele aldım. Kongre’deki sunumunda da bu fikirlerin bir kısmı tekrarlandı. Diğerlerini aşağıda özetlemek faydalı olabilir.

Türkiye’de doğrudan dış yatırımlar

Türkiye, 2002 yılına kadar ekonomisinin boyutu ve diğer avantajlarına kıyasla çok düşük, sıfıra yakın, dış yatırım çekiyordu. 2002 yılından sonra politik ve ekonomik istikrar, hızlı büyüme, Türkiye’nin dış dünyadaki algısı ve öneminin artmasıyla birlikte çektiği dış yatırım miktarını çok yükseltti. Doğrudan dış yatırımlar senede bir milyar doların altından 2007 yılında 20 milyar dolara kadar yükseldi. Krizden sonra rakamlar dünyaya paralel olarak düştü ve sonrasında kısmi bir çıkış görüldü. Dünyadaki toplam dış yatırımlarda Türkiye’nin payı sıfırlardan yüzde birlere yükseldi ve dünyanın en çok yatırım çeken 25 ülkesinden birisi oldu. Bu dönemde dış yatırımların üçte ikisi hizmet sektörüne yöneldi.

Bu önemli bir dönüşüm ve bir başarı. Ancak, Türkiye daha fazla yatırım çekebilir. Bir mikyas olarak, dünyanın en çok yatırım çeken ülkesi olan Çin ile karşılaştırırsak, dünyanın en yüksek dış yatırım alıcısı olan Çin (250 milyar dolar), 2012 yılında 1000 dolarlık GSYH başına 30 dolar dış yatırım çekerken Türkiye 15 dolar çekiyor. Demek ki, yüksek olsa da rakamlarımızı daha da yükseltme potansiyelimiz var. Türkiye’nin iç pazarının büyüklüğü, lokasyonu, nitelikli işgücü gibi faktörler ve dış dünyayla “bağlantıları” (bu köşede “connectivity” konusunu ele almıştık) bu potansiyele sahip olduğunu gösteriyor Türkiye’nin.

Akıllı dış yatırım politikalarına doğru

Türkiye daha fazla yatırım çekebilir. Çekmeli mi? Ne kadar yatırım çekmeli? Hangi yatırımı çekmeli?

Türkiye’nin ulaştığı sadece niceliksel değil niteliksel göstergeleri de göz önünde tuttuğumuz zaman, daha karmaşık yatırım politikalarının tasarlanması ve uygulamamız gerektiğini görüyoruz. “Gel de ne olursan ol gel” gelişmekte olan ülkelerin bir bölümü için geçerli olsa da Türkiye gibi daha ileri ve önemli ülkeler için yeterli değil. Nitekim, aynı oturumda konuşan Yatırım Ajansı Başkanı İlker Aycı, ajansın katma değeri yüksek sektörlerdeki yatırımları çekmeye çalıştığının altını çizdi.

Öncelikle, dışarıdan Türkiye’ye (ve diğer gelişmekte olan ve gelişmiş ülkelere) giren dış yatırımlar netice itibarıyla bir “yükümlülüktür.” Bu yatırımlar, en azından nemalarını geri götürmek isterler.

Zira, yatırım hesaplarını yaparken “ne yatırdım-ne aldım” diye düşünürler tabii olarak. Ana yatırım uzun süre alıcı ülkede kalabilir ve varlık değeri olarak büyüyebilir ama dış yatırım yurtdışına her hâlükârda uzun dönemde yüklü miktarda kaynak transferine sebep olur.

Bu durumda, Türkiye gibi, önemli miktarda yatırım çeken ülkeler bir süre sonra bu birikimli yatırımların nemalarının çıkmasıyla cari dengelerindeki negatif etkisini görmeye başlarlar. Türkiye bu sürece başladı çoktan.

En azından bu yüzden, Türkiye “akıllı yatırım politikalarıyla” hangi nitelikteki yatırımları çekmek istediğine ve bunları nasıl çekmesi gerektiğine karar vermeli.

Türkiye “akıllı yatırım politikası” tasarlamak için doğrudan dış yatırımlardan hangi faydaları beklediğini belirlemeli. Öyle ya, dünyada Amerika Birleşik Devletleri de, Makedonya da, İngiltere de ve Andorra da yatırım çekmek istiyor. Bu kadar geniş yelpazedeki ülkeler aynı tip veya aynı sektördeki yatırımları çekmeye çalışmıyorlar tabii olarak. Teknoloji ve beceri seviyesi düşük, sermaye birikimi yetersiz bir ülkenin, istihdam ve üretimini hızlandırmak için her türlü yatırıma açık olması normaldir.

Yelpazenin öteki ucunda, İngiltere gibi, ücretlerin ve beceri seviyesi yüksek bir ülke, tabii olarak (yani özel bir politika tasarımına büyük ihtiyaç duymadan) daha nitelikli yatırımları çekiyor. Türkiye gibi “ortadaki” ülkeler ise sosyal ya da “genelleştirilmiş” faydası yüksek yatırımları çekmek için özel politikalar geliştirmek zorunda.

Tanıtım, teşvik vs. gibi tek tek güdülen politikalar önemli, ancak, bunların bir dış yatırım çatı stratejisi altında iyi tasarlanması ve koordine edilmesi çok daha önemli. Dahası, bu politikanın Türkiye’nin 2023 ve ötesi için hedeflediği kabiliyetlerin oluşumuna katkı yapması gerekiyor. Bu strateji oluşturulurken sıradan esaslar temel alınmaz; bunun yerine, “kutunun dışına çıkarak” düşünmek gerekiyor. Örneğin, enerji verimliliği düşük bir ülkede yüksek enerji tüketen ve sadece iç pazarı hedefleyen yatırımları neden desteklesin Türkiye?