Dünya Gazetesi, Küresel Bakış, 5 Aralık 2011

Türkiye’ye (ve diğer yüksek getirili ülkelere) sıcak para akınının çok konuşulduğu bugünlerde tartışma daha çok 10-15 sene öncesindeki paratemetrelerle yapılıyor. Oysa bugünkü durum hem dünya hem Türkiye açısından çok farklı. Tartışmanın bugüne ait olmayan parametrelerle yapılması da her şeyden önce yanlış politika önerilerinin ortaya çıkmasına sebepe olma riskini taşıyor.

İktisatçıların hızlı sıcak para giriş çıkışlarına ve bunun ortaya çıkardığı risklere dikkat etmeye başlamasının 1997’deki Asya krizi olduğunu söyleyebiliriz. Carmen Reinhart, Guillermo Calvo, Graciella Kaminsky gibi iktisatçı ve pratisyenler Asya krizinden sonra yaptıkları araştırmalarda şu bulguları ortaya koydular:
• Gelişmekte olan olan ve gelişmiş ekonomileri finansal krizlere genellike yüklü ve hesapsız (kelime bana ait) sermaye girişleri sokuyordu.
• Bankacılık ve kur krizleri sadece gelişmekte olan ülkelere özgü tecrübeler değildi. Gelişmiş ülkeler de 1992-3 İngiltere’deki ERM krizi tecrübeleri yaşadılar.
• Ancak gelişmiş ekonomilerle gelişmekte olanları ayıran önemli bir fark vardı. Gelişmiş ülkelerde yaşanan krizlerden sonra kurtarma paketlerine ihtiyaç olmuyordu. Dahası, gelişmiş ekonomilerde kriz sonrasında uluslararası sermaye piyasalarına erişim devam ediyordu. Oysa, gelişmekte olan ülkeler krizlerden sonra girdikleri (dış) borçlanma ihtiyacını karşılayamıyordu. Zira uluslararası yatırımcılar kriz yaşayan gelişmekte olan ülkelere borç vermiyordu.
• Gelişmiş ve gelişmekte olan ekonomileri ayıran bir önemli fark daha vardı. Gelişmekte ülkeler finansal krizden sonra bir de büyük reel kriz yaşıyordu. Üretim düşüyor, GSYİH daralıyordu. Oysa gelişmiş ekonomilerde finansal krizlerden sonra reel kesim yoluna devam ediyordu.
• Dolayısıyla, gelişmekte olan ülkelere yüklü ve hızlı sermaye girmesi ve bunun ardından bu akımların aniden tersine dönmesi bu ekonomilere büyük tahribat yapıyordu.
Reinhart gibi iktisatçılar bu sürece “sudden reversal” (hızlı çıkış)da diyebilirlerdi ancak “sudden stop” adını verdiler. Bu literatür “açık ekonomi makroiktisatçılarını” 10 yıldan fazla süreyle meşgul etti. Hala da meşgul etmeye devam ediyor. Zira bugünün dünyasının o günkünden daha farklı olduğu galiba henüz farkedilmedi.
Şimdi o farklara bakalım:
• Her şeyden önce, 2000’li yılllarda da gelişmiş ekonomilerin de aynı gelişmekte olanlarda olduğu gibi büyük kurtarma paketlerini gerektiren büyük finansal krizleri yaşayabileceğini artık biliyoruz. Dahası, bu ekonomilerde finansal krizin reel kesime rahatlıkla sirayet edebildiğini de gördük.
• Bugün likit sermaye akımları o günküne göre çok daha hızlı yani risk daha fazla.
• Ancak, küresel ölçekteki likit para sermaye miktarı bugün eskisine göre çok daha fazla.

En önemli fark üçüncü noktada. 1990’lı yıllarda Japonya’daki likidite bolluğu bugün ABD ve Avrupa’ya da yayılmış durumda. Sermaye hareketlerinin serbest olduğu bir dünyada, bu para tüm ekonomilere rahatlıkla akabiliyor. Bugün sadece ABD’deki şirketler kesimin bilançosunda 2 trilyon dolara yakın hazır değer var. Çin, Suudi Arabistan, Rusya gibi gelişmiş ekonomilerdeki likiditeyi gelişmiş ülkelerdekine eklememiz gerekiyor.

Tüm bunların üzerine, son dönemde kararı alınan ABD’ndeki (ve AB’ndeki) parasal genişleme sürecini ekleyin.

Likiditenin bu kadar bol olduğu bir dünyada sıcak para girişlerine sahne olmuş ekonomilerde “hızlı çıkış” riski daha da büyük ölçekte devam ediyor. Ancak daha önemlisi, bu likiditenin büyük bir bölümü gelişmekte olan ülkelerde kısa denmeyecek süreler için kalıcı. 2008 yılından beri yazdığım gibi, önümüzdeki dönemde bizim gibi ülkelerde, sıcak ya da soğuk, sermaye bolluğu yaşanmaya devam edecek. Bu kalıcılığı gelişmekte olan ülkelerin yükselen makroekonomik istikrarı sağlıyor. “Kaçsa nereye kaçacak” diye düşünün. Bankaların battığı gelişmekte olan ülkelere mi?

Bizim gibi ülkelere akan sermaye hakikaten bollaşacaksa ve en azından bir kaç sene kalıcı olacaksa bunun neresi kötü diyebilirsiniz. Bildiğiniz sebepten: bu suni sermaye bolluğu (“kötü para”) bizim gibi ülkelerde suni olarak kurun değerlenmesi ve borçlanmaya dayalı tüketimin artmasına sebep oluyor. Bu kırılganlıkların artması demek.
Zor kazanılmış istikrarın devam ettirlmesi kırılganlıkların kontrol altında tutulmasına sebep oluyor. Üst kat konuşunuzdaki su sızıntısı sizin eve akmaya başladığı zaman “Ya Rabbi şükür yağmur verdin” demiyoruz; tedbir alıyoruz. Kötü para sızıntısında da tedbirli olmamız gerekiyor.