DÜnya Gazetesi, Küresel Bakış, 11 Nisan 2011

Merkez Bankası, kendi görev sahasına giren konularda krizi iyi yönetti. ABD’de başladıktan sonra Avrupa’ya da yayılan krizin başlarında TL ve döviz likiditesini artırıcı tedbirler aldı. Krizin ilk etkilerinin ortadan kalkmasıyla bu tedbirleri geriye çevirmeye başladı. Daha sonra geçen sene sonunda, bu kez likidite girişini ve kredi artışı hızını kısıcı tedbirleri uygulamaya başladı. Bunun amacı, ileride krizlere temel sağlayacak kontrolsüz büyümeyi daha sürdürülebilir bir eğilime oturtmaktı.

Bu köşede 21 mart tarihinde bu politikanın sadece TCMB tarafından yürütülmesinin istenilen sonuçların alınmasında yeterli olmayacağının tekrar altı çizilmişti: Çünkü kullanılan iki ana araç (düşen politika faizleri ve artan munzam karşılıklar) birbirine zıt etkileri içeriyor. Bu yüzden, sonuçta kredi talebi azalsa bile cari açığın en azından yeteri kadar düşmemesi kuvvetle muhtemel. Düşen politika faizleri dışarıdan giren sermayeyi bir miktar kösteklese de (kaldı ki bu etkinin de yeteri kadar güçlü olmayacağı belli zira aşırı likidite bolluğu devam ediyor) bunun TL’nin değerini düşürücü etkisi sınırlı kalacak. Zira munzam karşılıkların artışının doğurduğu likidite azalışı ters yönde etki edecek.”

Nitekim öyle de oldu. Geçtiğimiz hafta, 23 mart tarihinde TCMB tarafından alınan munzam karşılık artış kararının likidite etkisiyle TL değer kazanmaya başladı. TL’nin değer kazanması, eğer kalıcı olursa, Türk ekonomisinin zayıf noktası olan cari açık üzerinde pek de hayırlı bir etki göstermeyecek. Kredi talebinin (ve dolayısıyla artış hızının) zayıflamaması durumunda iç talep bu durumu daha da kötüleştirici bir etki gösterecek.

Dolayısıyla, alınan tedbirlerin Merkez Bankası’nın alanının dışına çıkartılması gereği ortada. Merkez Bankası’nın da durumu böyle gördüğü 30 mart tarihli Para Politikası Kurulu Toplantı özetinden anlaşılıyor. Toplantı özetinde şunlar söyleniyor: “Kurul üyeleri, zorunlu karşılıkların krediler ve iç talebi sınırlamaya yönelik araçlardan sadece bir tanesi olduğunu not etmiş ve makro finansal risklerin azaltılması açısından diğer ilgili kurumların destekleyici tedbirlerinin önemini vurgulamıştır. Bu bağlamda, doğrudan kredi arzını kısmaya yönelik tedbirlerin

Merkez Bankası’nın uyguladığı politikaların etkililiğini ve verimliliğini artıracağı ifade edilmiştir.”

Öte yandan ABD ve Avrupa’da para otoritelerinin kararları durumu daha karmaşık hale getiriyor. Avrupa Merkez Bankası’nın geçen hafta aldığı “yumuşak” faiz artırımı kararı temelinde enflasyon beklentilerini kontrol altında tutmayı amaçlıyor. Avrupa, kuzey Afrika’daki olaylara ve bunun tetiklediği petrol fiyatı hareketlerine rağmen, ihracat artışı ve iç piyasasındaki mütevazi gelişmelerden “hoşnut.” Şu an itibariyle, sene içinde bir miktar daha faiz artırımı beklenebilir. Buna karşılık, Avrupa’da finansal riskler sebebiyle tekrar likidite artışı görmemiz muhtemel. Portekiz’in ardından İspanya gibi bir ülkenin sıkıntıya düşmesi Avrupa’daki çerçeveyi bambaşka bir mecraya sokabilir.

ABD ise konu daha farklı. İkinci parasal genişleme dönemi haziran ayında sona eriyor. Parasal otorite QE2’nin uzatılmayacağını ve QE3’ün gelmeyeceğini ısrarla söylüyor. Bu durumda, ABD hazine tahvillerinde yaşanan satış güçlenecek. QE2’nin sona ermesiyle hazine tahvillerinin en önemli alıcısının talebi ciddi olarak azalacak. PIMCO gibi oyuncular ise ABD tahvillerine zaten güvenmediklerini ve boşaltmaya devam edeceklerini açıklamışlardı. Tüm bunlar ABD2de borçlanma faizlerini artıracak. Bu ise neredeyse tüm dünyada, önemli borçlanıcıların borçlanma maliyetlerini otomatik olarak artıracak. ABD’de özel sektör tahvil piyasası şu anda canlı. Otoriteler bu piyasayı riske sokmak istemeyeceklerdir. Yani ABD piyasasında bazı yeni kararlara hazır olun.