12.05.2014, Murat Yülek, Dünya

Geçen hafta SETA tarafından düzenlenen Sürdürülebilir Büyüme İçin Tasarruf Paneli’nde enfl asyon haricinde başlıktaki konuları tartıştık. Bu hafta, enfl asyonu da bu üçlüye ekleyerek daha geniş bir çerçeveden Türkiye’nin şu anda en önemli konularından olan bu dörtlüyü ele alalım.

Türkiye ekonomisi 2002 sonrasında ekonomik ve siyasi istikrarın yükselmesine şahit oldu. En önemli değişiklik kamu maliyesi ve bankacılık sektöründeki güçlenme idi. Bu ikili, küresel krizde Türkiye’nin önemli bir yara almadan çıkmasının aktörlerinden oldu.

Ancak yükselen makroekonomik istikrar ve kamu maliyesindeki düzelmeyle birlikte hanehalkı tüketim meyli arttı; tasarrufl ar düştü. İç tüketim Türk şirketlerinin cirosunu artırdı ve büyümeyi de. Tabi ithalat yoluyla özellikle şirketlerinin de. Artan tasarruf açığı artan cari açıkla, yani dış tasarrufl a finanse edildi. Bu da ‘Uluslararası Yatırım Pozisyonu’ tabir edilen net dış borçluluğumuzu artırdı. Yüksek cari açık, yurt dışında Türk ekonomisinin olduğundan daha riskli algılanmasına da sebep oluyor.

Bu modeli: Model 1: ‘yüksek iç tüketim (düşük iç tasarruf) – yüksek dış tasarruf (yüksek cari)’ diye tanımlayabiliriz. Yukarıda da söylendiği gibi, bu model Türkiye’ye hızlı büyüme getirdi. Aynı dönemde enflasyon da uygulanan para politikalarıyla yüzde 10 seviyesinin altına indirildi. 2010 yılından sonraki politikalar ise, yüksek iç tüketimi kısmaya yöneldi. Bu politikaların içinde kredi büyüme hızının düşürülmesi önemli bir yere sahipti.

Önümüzdeki dönemdeki model 2010’lara kadarki modelin tam 180 derece tersi olmalı ve sanırım öyle olacak; Model 2: düşük iç tüketim (yüksek iç tasarruf ) – düşük dış tasarruf (düşük cari açık.) Model 1 ile Model 2 arasındaki en önemli ayırdedici değişken büyüme olmalı. Eğer Model 2 iyi işletilirse, düşük cari açıkla nisbeten yüksek büyüme sağlanabilir. Nasıl mı?

Model 1’de GSYH büyümesi iç tüketime dayanıyordu; ancak yüksek büyüme aynı zamanda suni bir ilave ithalat talebi yani dış açık oluşturuyordu. Model 2 ‘dışa açık büyüme’ kalitesi daha yüksek bir ortam getirebildiği ölçüde Model 2 büyümesi Model 1’den yüksek olabilir. Model 2’de şirketler iç tüketim yerine diğer ülkelerdeki tüketime yönleniyorlar. Tekerleği yeniden keşfetmiyoruz; Model 2 Doğu Asya Modeli esasında. Doğu Asya’da hem zengin (Japonya, Kore) hem de fakir ülkeler (Çin) yüksek tasarruf ediyor. Yani, bu ülkelerde tasarruf gelirden bağımsız olarak yüksek. Bunda gelecek korkusu gibi psikolojik ya da gelenekselleşmiş tasarruf farkındalığı gibi sosyolojik faktörler rol oynuyor.

Türkiye örneğinde, Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz’ın dikkat çektiği bir vakıayı biz de alıntılayalım. Türkiye genç nüfusu ile düşük tasarruf yapıyor. Ama nüfusumuz da hızla yaşlanıyor; Hükümetin üç çocuk önerisinin kaynağı da bu zaten. Avrupa ise önceki tasarruf birikimi üzerinde yaşlanıyor. Eğer bu eğilim devam ederse, Avrupa’nın aksine ‘zenginleşemeden (ve hâlâ düşük tasarruf yapan) yaşlı insanların ülkesi olabiliriz’. Hükümetin ‘üç çocuk’ ile birlikte BES gibi önlemleri almasının sebebi de bu.

Yüksek büyüme – yüksek tasarruf ihtiyacından sonra gelelim enflasyona. Ekonomi politikaları aynı anda bir çok değişkeni hedefl er. Bu hedef değişkenlerin bazıları arasında zıtlıklar (trade off ) olması da doğal bir vakıadır. O halde soralım: Türkiye gibi bir ülke için enfl asyon mu daha önemli bir değişkendir yoksa büyüme mi?

İktisatçılar bu soruya kısa dönemli bir perspektifte baktıkları zaman, Phillips Eğirisi gibi gözleme dayalı kavramlar ortaya attılar. Temel fikir işsizlikle enfl asyonun tersine bir ilişkiye sahip olduğu. Yani kısa dönemde büyüme arttıkça (çıktı açığı düştükçe) enfl asyonun makul sebeplerle yükselmesini bekliyor iktisatçılar.

Uzun dönemde ise iç veya dış tasarrufl arla finanse edilen yatırımların verimliliği önemli bir soru haline geliyor. İdeal resim; olabildiğince düşük enfl asyon altında, daha çok iç tasarrufl arla finanse edilen kaliteli (kamu ve özel sektör) yatırımların yapıldığı bir ekonomi.

Bugün için dünyadaki enfl asyon performansını üç lig halinde sınıfl andırabiliriz. A Ligi: yüzde 5 ve altı; B Ligi, 5-10 arası ve C Ligi: yüzde 10 üzeri. Türkiye açısından hedef A Ligi. Ancak, B liginde olduktan sonra; C’ye düşme riski ve A’ya yükselme şansı hariç tutulursa yüzde 6 ile 9 arasında ekonomik performans açısından çok büyük bir fark yok.

Enflasyon açısından A’yı hedefleyelim ama B Liginde güvenli bir şekilde kalmayı başardığımız sürece büyüme daha önemli bir değişken Türk ekonomisi için.