16.06.2014 Murat Yülek,Dünya

Bu hafta Şekerbank’ın konuğu olarak Türkiye’ye gelecek olan 2014 Nobel Ödülü sahibi ve yaşayan en önemli iktisatçılardan olan Robert Shiller kalkınma ile finans sektörü ilişkisiyle ilgili bir konuşma yapacak. 60. kuruluş yılını kutlayan Şekerbank Türkiye’de tarımsal kalkınmayı finansal açıdan desteklemek için kuruldu. Finans kesimi ile reel kesim arasındaki ilişki büyüme ve daha da önemlisi kalkınma açısından her zaman önemli bir tartışma konusu oldu.

2 Haziran’da Merkez Bankası bağımsızlığı konusunu konuşmaya başladık bu köşede. Aşağıda göreceğiniz gibi, bir ara, merkez bankacılığı bile, büyümeyi bırakın kalkınmanın aracı olarak düşünülüyordu.

Önce ABD’ne bakalım. 1913 yılında yazılan Amerika Merkez Bankası (FED) Kanunu’nun amaç cümlesi şu ana kadar hiç değiştirilmedi. Zor, içerikli ve zamana dayanıklı olduğunu son 103 yılda değiştirilmeyerek ispat etmiş bir cümledir. Kaba bir tercümesi şöyle: “FED Guvernorler Kurulu ve Federal Açık Piyasa Komitesi, ekonominin uzun vadeli üretim artırma potansiyeline uygun olarak maksimum istihdam, istikrarlı fiyatlar ve makul uzun vadeli faiz oranları hedefl eriyle uyumlu para ve kredi büyüme oranlarını gerçekleştirecektir.”

Yani, FED’in kuruluş mantığında ABD’nin uzun dönemli büyüme ve istihdamı temel alınmış. Para politikaları, enfl asyon gibi yan etkileri üretmeyecek şekilde bu büyümeyi desteklesin istenmiş.

Buna karşılık, kurucuları, FED organizasyonu ve atama şekilleri, Amerika’nın ‘checks and balances’ mantığı altında, politik baskıdan arındırılacak şekilde organize edilmeye çalışmış. Nedeni basit; oy baskısı altında büyüme taraftarı olan politikacıların etkisiyle üretilecek yüksek enfl asyon üretecek para politikaları uygulanmasın.

Avrupa Merkez Bankası’nın amacı ise bizimkine, daha doğrusu bizimki AMB’nınkine çok benzer ve fiyat istikrarını yani düşük ama sıfır olmayan enfl asyonu temel alır. Bu, bugün için yüzde 2 ile 4 arasında enfl asyon demektir. Depresyonun konuşulduğu bugünün Avrupa Merkez Bankası’nın enfl asyonu yukarı (yüzde 2’lere doğru) çekmesi gerektiği konuşuluyor.

Aynı şey Japonya’da da geçerli. Krugman gibi bazı iktisatçılar “Bu da yetmez: AMB enfl asyonda yüzde 4’leri hedefl emeli’, zira ‘dünya artık çok farklı” diyor. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası 1933 yılında 1711 sayılı kanunla Atatürk hayattayken kuruldu. Kanunun yazımında İsviçreli bir uzmandan destek alındı. Kuruluş kanuna göre, Banka’nın ana amacı kalkınmayı desteklemekti. Yani ilk merkez bankamız bağımsız değildi. Kendisinden 20 sene önce kurulan Amerikan merkez bankasının amacını çağrıştıran bir amaç verilmişti TCMB’ye.

TCMB yıllar içinde gerçekten kalkınmayı destekleyici politikalar izledi. Teşvik verilen sektörlerde bankalara ucuz reeskont kredileri vererek yatırım finansmanı maliyetlerini düşürmek gibi. Ancak, bir süre sonra ‘kalkınma’ ve bütçe açıklarının finansmanı amacıyla üretilen kontrolsüz para büyümesi, reel büyümenin üzerine çıkınca Türkiye enfl asyonla tanıştı.

Banka faizlerine kamu tarafından tavan konulduğu ‘mali baskı’ dönemlerinde bunun sonucu negatif reel faizler oldu ve tasarrufl ar bir taraftan düştü, diğer taraftan altın, (yasak olsa da) döviz ve gayrimenkule kaydı. 1980’deki finansal serbestleşmeden sonra Merkez Bankası da değişime uğradı. Ancak en önemli değişiklik 2001 yılındaki kanunla merkez bankası bağımsızlığının sağlanmaya çalışılmasıyla oluştu.

Merkez Bankası bağımsızlığı Türkiye’ye hizmet etti mi? Evet; enflasyon açısından. Yüzde 5’lerin altına indiremesek de bağımsız merkez bankası döneminde, maliye baskısının da (fiscal dominance) ortadan kalkmasıyla, enfl asyon tek basamaklara indi. Bunu şu anda kanıksamış olsak da büyük bir başarı olduğu kesin.

Uzun dönemli baktığımızda, konu şuraya geliyor: Türkiye’de uzun vadeli sürdürülebilir büyümeyi azamileştirecek faiz politikası nedir? “Uzun vadeli sürdürülebilebilir büyüme,” bir taraftan para politikasının iştigal sahası olan konjontürel çıktı açıklarını ortadan kaldıran, diğer taraftan da büyümenin ana düşmanlarından olan enfl asyonun ve finansal istikrarsızlığın mutedil seviyelere hapsedilmesini kapsıyor.

Merkez Bankası zaten 2010 yılından beri finansal istikrarı enflasyon ile birlikte ana amaç olarak göz önünde tutmaya çalışıyor. Ancak, kur-enfl asyon geçişkenliği, aşırı değerli kurun enfl asyonu düşürücü cari açığı ise suni olarak yükseltici etki yapıyor; bu önemli bir açmaz. Merkez Bankası Kanunu’nun amaç cümlesinde enfl asyona atıf varken cari açığa doğrudan atıf yok.

Dolayısıyla, Merkez Bankası politikalarının oluşmasında, finansal istikrarın bir parçası olarak görülse dahi cari açığın göz önüne alınmaması yönünde bir eğilim olması tabi bir sonuç olarak ortada. Dahası, cari açığın birikimli olarak ortaya çıkardığı sıcak para girişlerinin tersine dönmesi ihtimali faiz politikasını doğrudan şekillendiriyor. Özellikle iç-dış siyasi hareketlenmenin olduğu dönemlerde. Ani çıkış ihtimali Merkez Bankası’nın faizleri aşırı yükseltmesine sebep olabiliyor. Dolayısıyla, esasında, para politikalarının tamamen bağımsız hale getirilebilmesi, maliye baskısı yanında ‘cari denge baskısının’ da ortadan kaldırılmasına bağlı.