01.09.2014, Murat Yulek, Dünya

Son dönemdeki Güney Kore ile Türkiye sanayi politikalarını karşılaştırmak amacıyla, bir araştırma kuruluşunun misafiri olarak bulunduğum Güney Kore’de bir taraftan Bernar Nahum’un hayatını okumaya devam ediyorum. Kitabın ortalarındayım; kitlesel olarak üretilen ilk Türk otomobili olan Anadol’un üretiminin başlatılması kısmında.

Güney Kore otomobil üretimine Türkiye’den sonra başladı. Ancak şu anda otomotivde bir ihracat devi. Türkiye esasında 1960’ların başlarından beri ‘yerli otomobili’ üretmek sevdasına düşmüştü. Otomotiv kritik bir sektör. Bu sektörde neden Güney Kore bugünkü yerinde ve Türkiye de bugünkü yerinde? Cevabı sanayi politikalarının tasarım ve uygulanmasında. Aşağıda, Düşünen Adam Dergisi’nin 16 Ocak 1961 tarihli nüshasından okuyalım; kişisel beceri, vizyon ve gayretlerin (hatta bunların etrafl arında ‘birlikler’ oluşturulmasının da) iyi tasarlanmış sanayi politikalarını hükümetlerin birinci gündem yapamayan ya da siyasi ortam sebebiyle uygulayamayan ülkemiz ile Güney Kore’nin geldiği noktalar arasındaki farkı açıklamada yeterli olabileceğini düşünebiliriz: “İyi biten her şey iyidir. Bu söz geçen hafta için tereddütsüz söylenebilirdi. İkinci demir- çelik ikraz anlaşmalarının imzası ile başlayan hafta Türk sanayi için ümit verici bir müjde ile bitiyordu. Bu pazar, Divan Oteli’nin birinci katındaki iyi ısıtılmış salonunun rahat koltuklarında oturan gazeteciler saat 11’i önlerindeki renkli ve iyi basılmış broşürleri karıştırarak bekliyorlardı. Türkiye Makine-Motorlu Vasıta ve Yardımcı Sanayi Birliği bir basın toplantısı tertip etmişti. Sanayi birliği; Arçelik, Elektrometor , Gümüş motor, İ. Uzel. M.M., Türk Traktör, Otosan, Türk Demir Döküm , Türk Otomotiv ve Türk Willy müesseselerinin bir araya gelmesi ile teşekkül etmişti. 6 sanayi birliğinin gayesi en yakın bir gelecekte “Halk tipi Türk otomobilini ve Türk Malı kamyon, traktör ve her çeşit makine ilmal etmekti.

Saat 11’de Sanayi Birliği’nin mümessilleri salona girerek yerlerini aldılar. Basın toplantısını kararlı ve idealist sanayici Doç. Dr. Yüksek Mühendis Necmeddin Erbakan açtı. Birliğin bu müteşebbis sözcüsü milli iktisadiyatımız bakımından makine sanayine büyük önem vermenin zaruretini anlatıyordu. Nüfusumuz her sene binde 30 artıyordu. Bu artan nüfusun istihdamı ancak sanayi sektörünün inkişafı ile kabil olabilecektir. Kaldı ki Türkiye her sene sanayi mamulleri için dışarıya milyonlarca lira ödüyordu. Her sene 500 milyon Türk lirası civarında makine ve mamulatı ithal ediyorduk. İktisadi bünyemizin arzu edilir istikrara kavuşması için makine sanayinin gelişmesi mutlak bir zaruret halinde idi.

Sayın Erbakan, müteakiben Türk sanayinin bugünkü durumu üzerinde açıklamalarda bulundu. Halihazır sanayi yatırımlarımız 20 milyon Türk lirası civarında idi. Bu yatırımların milli gelirimize iştirak nisbeti %10 idi halbuki bu nisbet Amerika’da yatırımlardan 10 misli Batı Almanya’da ise 5 misli idi. Devamlı ve ısrarlı bir teşvikten daima mahrum kalmış olan Türk milli sanayinin bu durumu elbette sebepsiz değildi. Bu sebeplerin başında sanayi, tesislerimizin tam kapasite ile çalışamaması geliyordu. Çünkü piyasayı daima her türlü yoldan temin edilen “Avrupa” dolduruyordu ve çünkü bu Avrupa mallarına karşı müstehliklerde zaman zaman hayal sukutu ile biten bir “Ön itimat” vardı. Yerli sanayi, çoğu zaman hammadde sıkıntısı ile bunalıyordu. Bundan başka bu son Sanayi Birliği teşebbüsüne kadar yerli sanayi dalları arasında tam bir işbirliği sağlanamamıştı. Sanayi Birliği’nin gerçekleşmesi ile ortaya hakikaten milletçe iftihar edebileceğimiz bir manzara çıkıyordu. Birliğin içine aldığı müesseselerin ödenmiş sermayesi 102 milyon Türk Lirası idi ve tesisiler 888 bin metrekarelik bir araziye maliktiler. Birlik tesislerine yapılan yatırımın bugünkü rayiçle tutarı 250 milyon Türk Lirası idi. Buralarda 3 bin kişi çalışıyordu. Sanayi Birliği’nin milli gelire iştiraki 313 milyon Türk Lirası idi. Fakat eğer birliğin müesseseleri tam kapasitede çalışabilselerdi bu miktar 330 milyon Türk Lirası olabilirdi. Bu halihazır iştirakin 3 mislinden çok fazla idi.

Milli istihsal gücümüzde ki bu 620 milyon liralık kayıp her sene gözümüzün önünde cereyan ediyordu ve harice yabancı memleket fabrikalarına makine siparişleri halinde ortaya çıkıyordu. Türkiye’ye her türlü ithal mali asgari bir kontrolle girmişti. 1959 senesinde Türkiye’ye tipi tespit edilmiş 55 çeşit kamyon girmişti. Dışarıdan ne kadar çok mal satın alırsak o kadar büyük bir başarı sayacak fikri nedense Türkiye’de yerleşmişti. Çok mal satın almak gerçi bir bakıma iyi bir şeydi amma bu malların kısmı azami Türkiye’de yapılabilirdi ve bunlar ithal edilmekle Türk sanayisinin gelişmesi önleniyordu. Kaldı ki Türkiye bu malları gittikçe daha çok borçlanarak ithal ediyordu. Babalar yiyecek, oğullar borç ödeyecekti. Mantık aksini emrediyordu babalar çocuklarına miras bırakmalı idiler ve herhalde bu miras altından kalkılması gittikçe zorlaşacak olan dış borçlar olmamalı idi. Veren el alandan mutlaka daha hayırlı idi. Türkiye artık görünebilen bir istikbalde dışarıdan mütemadiyen türlü kredilerle borçlanarak istihlak ve istihsali bitmiş mallar talebinde bulunan hazır yiyici bir “Alan” durumundan çıkmalı idi.

Bu ise yerli sanayimizin şuurlu bir şekilde inkişafına çalışmak ve devletin buna yardımcı olması ile kabildi. Halbuki yerli sanayimiz tesadüfi olarak harp senelerinde ve döviz kıtlığının çekildiği devirlerde inkişaf etme imkanını bulabilmişti. Milletçe hedefimiz olan Türkiye’nin imkanlar dahilinde en yüksek seviyeye ulaşmış olan milli sanayiye ancak şuurlu bir himaye ile varabilirdik. Sanayi Birliği’nin kurulması ile Türk sanayinde yeni bir çığır başlayabilir. Bu birlik halihazırda evvelâ halk tipi bir yerli otomobilinin %80’ini Türkiye’de yapabilecek durumdadır. Esasen hâlen memleketimizde monte edilen traktörlerin %41, motorun %195, kamyonun ise %35’lik kısmı Türkiye’de bu müesseseler tarafında imal edilmekte idi. Bütün mesele bu nisbetleri yükseltmek idi.”