Murat Yülek, 16.11.2015, Dünya

İstanbul Ticaret Üniversitesi Sanayi, Politikaları ve Kalkınma Merkezi’nin düzenlediği Smart Economic Planning and Industrial Policy (Akıllı İktisadi Planlama ve Sanayi Politikaları) konferansının ikincisi geçen hafta gerçekleşti.

İktisadi planlama ve sanayi politikaları, dünya genelinde  1980’lerden sonra fiiliyatta ortadan kalkmasa da gündemden düştü. Büyük buhran ve ikinci  dünya savaşı sonrasında ekonominin canlandırılması için devlet müdahalelerinin bir çok ülkede artırılmasıydı. Fransa’dan Latin Amerika ülkelerinde ve Amerika’ya kadar, müdaheleler arttı ve iktisadi planlama  yaygınlaştı. Ancak her politikada olduğu gibi müdaheleye dayalı politikalar da bir süre sonra aşırı arttı. Dış şokların da etkisiyle ekonomiler yavaşladı, cari açık ve enflasyon problemleri ortaya çıktı.

Sonuçta, 1980’li yıllardan itibaren dünya ‘Washington Consensus’ dönemine girdi. Yani, piyasaların tamamen serbest bırakılması, altyapı gibi alanlar hariç, müdahelelerin ortadan kaldırılması. Ancak bu dönem de,  gelişmekte olan ülkelerde hem istenen kalıcı büyüme ve kalkınmayı üretemedi; ayrıca, bir çok krizi de ortaya çıkarttı. Sonuncusu da gelişmekte olan ülkeleri merkez alan 2007/8 küresel krizi oldu.

Bugüne gelindiğinde, dünyada ‘neoliberal’ politikaların istenen sonuçları veremedeği ve önemli sonuçları da doğurduğu konusunda bir görüş birliği oluştuğu söylenebilir.

İkincisi bu yıl düzenlenen SEPIP konferansı da bu temeller üzerinde oluşturuldu. Gelişmekte olan ülkeler açısından bakıldığında; imalat sanayinin geliştirilmesi için özel politikaların düzenlenmesi ve uygulanması gerektiği artık genel kabul gördü diyebiliriz. Ancak, dünyanın bir çok ülkesinde karar alıcıların bu noktaya gelmesi zaman alacak.

SEPIP’de, Dünya Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hakan Güldağ’ın geçen haftaki yazısında belirttiği gibi, ‘mitleri yıkan’ Cambridge Üniversitesi hocası Ha Joon Chang,” İbn-I Haldun Dersini” verdi. İbn-i Haldun, iktisat bilimini kuran – yani mesleğimizin piri; ve aynı zamanda iktisata ampirisizmi de getiren kişi. Ha Joon Chang, konuşmasında İbn-i Haldun’a referans vererek, özellikle gelişmiş ülkelerin, ‘text book’ (standart ders kitapları) bilgileri yerine önceki dönemlerindeki politikalarının iyi incelemesi gerektiğinin altını çizdi.

Dünyada oldukça ün kazanan “Kicking the Ladder” kitabının yazarı, İngiltere ve ABD başta olmak üzere bir çok gelişmiş ekonominin, ilk dönemlerinde korumacılık araçlarıyla ve ham madde ihracatına vergi koyarak kendi sanayilerini nasıl kurduklarını tekrar anlattı. Kore ve Japonya mucizelerinin de altında benzer sanayi politikalarının yattığını da hatırlattı.

Konu Türkiye’nin yerli otomobil politikasına da geliyor. Kimileri bu politikayı gereksiz görüyor; Türkiye’nin geç kaldığını düşünüyor. Oysa bu politikaları ülkemizde (tekrar) tasarlama ve uygulamanın tam zamanı. Kore, daha çok değil 1970’lerin ortasında uyguladı bu politikaları; ve başarılı oldu. General Park’ın (diktatorya) döneminin başlarında (1960’larda) çeşitli denemeler yapıldı ama başarısız olundu. En son, Park’ın döneminin son yıllarında, 1970’lerin ilk yarısında, tamamen yerli marka ve teknolojiye dayalı bir geliştirme yapılması gerektiği düşünüldü. Ve, bu kez başarılı olundu. Belki de başarının sırrı, bu kez, güçlü bir sanayi grubunun (Hyundai) kendini bu sektöre adaması başarının en önemli tetikleyicisiydi.

Bugün, Kore, yaklaşık 10 milyon araçla (yarısı Kore içinde, diğer yarısı Kore dışında üretiliyor) dünya üretiminin yüzde 10’unu gerçekleştiriyor. Dahası, büyük ölçüde kendi markası ve teknolojisiyle üretim yaptığı için Kore Türkiye’den defalarca daha yüksek oranda otomobil sektörü katma değeri üretiyor bugün; ve bu katma değerin büyük kısmı da Kore’de kalıyor.

Kore, benzer sınai güce, tüketici elektroniğinden raylı sistemlere ve nükleer reaktörlere kadar bir dizi ‘para kazandıran’ alanda da sahip. Durumu yakından bilmeyenler, bu nefes kesici kalkınmayı, ‘Amerika’nın Kore’ye verdiği destek’ ile açıklamaya çalışsa da asıl sebep büyük ölçüde başarılı olan sanayi politikaları  ve planlama tecrübesi.

Türkiye ‘de benzer bir sınai sıçramayı yine 1970’lerin ortasında Necmettin Erbakan döneminde gerçekleştirmeye çalıştı. Jeneratörlerden takım tezgahlarına, elektronikten uçak sanayiine kadar Kore’ye benzer bir ‘Türk modeliyle’, devlet öncülüğünde ağır sanayileşme süreci başlatılması denendi. Ancak iç siyasetin yıkıcı ortamı bu modele sahip çıkılmasını engelledi. Eğer başarılı olunsaydı bugün tekstille birlikte tekstil makinaları, uluslararası markalarla birlikte kendi otomobillerimizi de ihraç ediyor olabilirdik.

Şimdi kamu kesiminin kuracağı fabrikalarda bu tür bir süreci yeniden başlatması mümkün gözükmüyor. Ancak, yeni bir kamu özel işbirliği çerçevesinde (örneğin yine Kore’de uygulanmış olan sonuç odaklı sınai AR-GE’nin kamu tarafından yapılması gibi) bir çok sınai malda Türkiye rekabetçi hale gelebilir.