Murat Yülek, 18.07.2016, Dünya

Son ‘klasik’ darbeyi 1980’de görmüştük. O zaman lise öğrencisiydim. Herkes gibi TRT’deki bildiriyi dinlemiş, sokağa çıkma yasağı bitene kadar evlerde oturmuştuk. Türkiye’ye 40 milyar dolara mal olan ve hükümetin değiştiği 28 Şubat ‘post-modern’ darbesini de 1997 yılında yaşamıştık. Tanklar Sincan’da yürümüştü. Tüm büyük medya kuruluşları, muhalefet partileri, ve beş büyük STK post-modern darbeyi desteklemişlerdi. Benim şahsen yaşamadığım bir önceki ‘klasik’ darbe sonucunda bir başbakan ve iki saygın bakan taraflı mahkemeler tarafından yargılandıktan sonra  sonradan fabrikasyon olduğu iyice anlaşılan sudan bahanelerle asılmışlardı. Ama tüm bu ‘klasik’ darbelerde halka doğrudan saldırı olmamıştı.

Geçen Cuma gecesi yaşadığımız darbe bir ‘pre-modern’ darbeydi; cunta yönetimi kurmayı hedefleyen bir grup asker, caydırıcılık ve organizasyon gücü ile değil doğrudan halka ateş açarak, seçtikleri hedefleri bombalayarak darbe yapmaya çalıştılar. Ankara Genel Kurmay kavşağında ben ve .ocuklarimin hemen yanı başında sivil şehit ve yaralılar vardı. Nasıl bir silahla vurulduysa (muhtemelen helikopterden yapılan makineli tüfek atışı), şehitlerden birisinin başı yoktu. Diğerinin iç organları vücudunun dışına çıkmıştı. Oradan kurtulmaya çalışırken bir kaç kişinin taşımaya çalıştığı bir yaralıyı Akay kavşağına kadar taşıyabildik. Ancak ambulanslar bölgeye yeteri kadar giremiyordu. Kan kaybetmesin diye bacağını kemeriyle sarıp sıkıtğımız yaralının sonunun ne olduğunu maalesef bilemiyorum ve daha fazla taşıyamadığımız için de kendimi affedemiyorum.

Bu kez, halkı doğrudan hedef alan bir darbe girişimi (bir karşı-Tienanmen) olsa olsa ‘pre-modern’ darbe olarak  nitelendirilir. Halkın doğrudan hedef alınarak öldürülmesi ve yaralanması dışında, özel kuvvetler merkezinin, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nin, Emniyet, MİT merkezlerinin, Cumhurbaşkanı’nın kaldığı otelin bombalandığı, darbeye karşı çıkan kuvvet komutanlarının derdest edildiği, Genel Kurmay Başkanı’nın darneye destek vermesi için kafasına silah tutulup boğazının kemerle sıkılarak işkence edildiği bir organizasyon…

Bu pre-modern darbe girişimine, halk tüm kesimleriyle ‘post-modern’ bir tepki gösterdi. Kendisine karşı yürüyen tankları durdurdu; hareketsiz hale getirdi ve üstüne çıktı. Basın tüm hatlarıyla darbeye karşı çıktı. CNNTurk yayın müdürünün, elinde silahla emir veren ere ‘verdiğin emir kanunsuz’ dediğini duyduk. Bazen ‘askeri göreve çağırmakla’ suçlanan muhalefet partileri tek vücut demokrasinin yanında cesurca yer aldı. Üniversitelerin, şirketlerin, STK’ların daha ilk saatlerde darbe karşıtı bildirilerini okuduk. Ordunun içindeki demokrasi bilinci de kendisini gösterdi. Birinci Ordu Komutanı Orgeneral Ümit Dündar’ın cunta yönetiminin kanunsuzluğunu vurgulayarak, Muğla’daki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı, kaldığı oteldeki saldırıdan önce İstanbul’a davet etmesi ve güvenliğini garanti etmesi bunun göstergesi. Orgeneral Dündar bundan sonra da sık sık darbe girişiminin kanunsuzluğunu vurguladı.

Pre-modern darbe girişimine post-modern halk tepkisi, Türkiye’de halkın kendi hakları konusundaki bilincinin geldiği noktayı gösteriyor. Halkımız, post-modern tepkisiyle, kendi demokratik haklarını artık bir hediye olarak görmediğini ve bunları sonuna kadar savunma bilincine ulaştığını gösterdi. Halk, “Türkiye artık sabah erken kalkanın darbe yaptığı bir ülke değil” dedi. İktidarıyla, muhalefetiyle, sivil ve askeriyle toplumumuzda demokrasinin ne kadar kökleştiğini anladık.

Eğer darbe başarılı olsaydı; bu yazı muhtemelen yazılamayacaktı. TRT sunucusunun eline tutuşturulan kağıdı okuması misali basın susacaktı. Ekonomi duracaktı. Türkiye demokratik sistemin bir cunta eliyle durdurulduğu bir ülke olarak geriye gidecekti. Darbe baskısı altındaki Mısır’da erkenden basılan gazetelerin sevinçli manşetlerini görecektik Türk medyasında da. Yeni anayasamız da yeniden darbe baskısı altında  yapılacaktı.

Yeni dönemde, başta fetö örgütü, darbede ana rolü oynayan kişilere gerekli cezanın verilmesi gerekiyor. Hem vicdanların yatışması hem de caydırıcılık açısından bu gerekli. Verilen kayıplar, bombalamaların haklı etkisiyle, halk arasında idamın yeniden getirilmesi istekleri dalgalanıyor. Türkiye’nin yeniden doğuşunu temsil edilen 16 Temmuz tarihinin bir milli gün ilan edilmesi doğru olur. Hem bir yas, hem de bir bayram niteliğiyle. Ankara Akay kavşağının isminin ‘Halk Meydanı’ olarak değiştirilmesi de uygundur. Ordunun içindeki çatlaklar ve bölünmeler Türkiye açısından çok tehlikelidir. Ordumuzun siyasetin tamamen dışında, meritokratik yönetilmesi, hizibler, cuntalar, çetelerin ortadan kaldırılması gerekiyor. Yoksa, Türkiye’yi dış tehditlere karşı koruyan organımız bu kabiliyetini kaybeder. Bizler de özgürlüğümüzü ve vatanımızı.

Ama en önemlisi, partilerin bir araya gelerek yeni bir sivil anayasayı hazırlamalarıdır. Karşılıklı özveriyle bu acı olaylardan çıkartılacak en olumlu sonuç bu olur.